
Afganistan çökerken – I
10 Ağustos 2018
Daha önce de anlattığım gibi, o yıllarda Şehriyar’ın tek kişilik sınıfının tek öğrencisiydim.
Sanmayın ki derslerimizi kapalı bir mekânda yapardık. Şehriyar’la çoğu zaman dağlarda, vadilerde, doğanın içindeydik. Geceleri bazen bir barakaya sığınır, ocak başında saatlerce konuşurduk. O anlatır, ben dinler, fırsat buldukça not alırdım.
İyi ki almışım o notları!
Aradan neredeyse kırk yıl geçti. Şimdi o günlerde tuttuklarımı yeniden okuyorum. Şehriyar’ın söylediklerini yeniden anlamaya çalışıyorum. Kırk yıl öncesinden bugünü anlatır gibi konuşmasına şaşıp kalıyorum.
Notlarım hâlâ düzensiz. Bir türlü temize çekip derleyemedim. Tembellik işte!
Şimdi o notlardan bir bölümünü aktarıyorum. Kimi cümleler Şehriyar’ın kendi sözleri, kimileri ise onun anlattıklarından benim anladıklarım.
Notların tarihine bakıyorum. Sonbaharmış.
Hindikuş Dağları’nın zirvelerine erkenden kar yağmış. Celâlâbâd Vadisi’nde ağaçların yaprakları sararmış, geceler iyice soğumuş. Artık barakada ocak yakar olmuşuz.
Şehriyar sıradan bir insan değildi. Anadili dışında Fransızca, İngilizce, Almanca, Arapça ve Farsça bilirdi. Altmışlı yıllarda Paris Üniversitesinde Raymond Aron’dan ders almıştı. Ancak Fransa’daki akademik hayatından pek söz etmezdi. Ülkesine döndükten sonra ne siyasete atılmış ne bürokraside görev almış ne de iş hayatına girmişti. Hindikuş Dağları’nın bu ıssız köşesinde, saçına sakalına karışmış yıllarıyla, kendi dünyasında yaşamayı seçmişti.
Cibran ayarında bir insandı ama onu kimse tanımıyordu.
Kitaplığı küçük bir kütüphaneyi andırıyordu. Hem Doğu’yu hem Batı’yı tanıyor, yaşadığı coğrafyanın insanlarını ve sorunlarını yakından biliyordu.
O gece ona başka bir soru sormuştum:
“Afganistan nasıl bu hâle geldi? Rus askerleri neden Afganistan’a girdi? Neler yaşandı da başkalarının orduları gelip bu topraklara yerleşti?”
Şehriyar uzun uzun düşünmüştü. Sonra ocağın sönmeye yüz tutmuş közlerini karıştırmış ve anlatmaya başlamıştı:
“Bir ülkenin işgal edildiği günü anlatmak yetmez. O güne gelinceye kadar o ülkenin başından neler geçtiğine de bakmak gerekir.
Bu topraklarda önce devletle halkın yolları ayrıldı. Yönetenler ülkeyi kendi mülkleri gibi gördüler. Yönetilenler ise o mülkün üzerinde yaşayan, gerektiğinde vergi veren, gerektiğinde askere alınan insanlar sayıldılar. Halkın nasıl yaşadığıyla değil, yönetenlerin iktidarlarını nasıl sürdüreceğiyle ilgilenildi.
Yöneticiler değişti, hükümetler değişti, rejimlerin adları değişti. Ama insanların hayatını belirleyen düzen çoğu zaman olduğu gibi kaldı. Bir yönetim gitti, yerine başkası geldi. Gidenin yanlışları sorgulanmadı; gelen, aynı yanlışları başka sözlerle sürdürdü.
Cumhuriyet ilan edildi ama cumhuriyetin yurttaşı yaratılmadı. Halkın yönetime katılması yerine yönetenleri alkışlaması beklendi. Seçimlerden, anayasalardan, meclislerden söz edildi; fakat insanların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmasına izin verilmedi.
Cumhuriyetin adı vardı, yurttaşın sözü yoktu!
İktidardakiler ve onların çevresindeki bürokratlar kamu kaynaklarını kendi çıkarları için kullandılar. Devletin imkânlarıyla zenginleşenler oldu. Yakınlarına makamlar, ayrıcalıklar, kazanç kapıları açıldı. Birilerine kapılar ardına kadar açılırken milyonların önüne duvarlar örüldü.
Onlar zenginleşirken halk yoksullaştı. Devletin kasası boşaldı, yöneticilerin kasaları doldu. Saraylar büyüdü, sofralar küçüldü. Birilerinin serveti kabardıkça milyonların hayatı daraldı.
Toprağı işleyen köylü toprağın sahibi olamadı. Büyük toprak sahipleri güçlerini korudular. Köylü üretti ama ürettiğinin karşılığını alamadı. Ekenin toprağı yoktu, toprağı olan ekmedi!
Yoksulluk yalnızca gelir eksikliği olarak kalmadı. İnsanların çocuklarını okutma, hastalandıklarında tedavi olma, geleceklerini kurma imkânları da daraldı. Köylerinden ayrılanlar şehirlerde başka bir yoksulluğun içine düştüler. Ülkenin zenginliği arttığında bile o zenginliğin sofrasında halka yer açılmadı.
Ekonomi büyüdü ama insanın hayatı küçüldü!
Üstelik kamu kaynaklarının kötüye kullanılması yalnızca parayı tüketmedi. İnsanların devlete duyduğu güveni de tüketti. Çalışanlar emeklerinin karşılığını alamadılar; üretmeden kazananlar saygı gördüler. Dürüstlük geçim sağlamaz, bağlılık makam kazandırır hâle geldi.
Devletin kurumlarının başına bilgili, yetenekli ve dürüst insanlar değil, iktidara bağlı olanlar getirildi. Liyakatin yerini sadakat, bilginin yerini itaat, yeteneğin yerini bağlılık aldı. Bir insanın ne bildiğinden çok kimin adamı olduğuna bakıldı.
Böylece kurumlar güçlerini kaybetti. Kurumların gücü azalırken onların başına getirilenlerin yetkileri büyüdü. İnsanlar büyümedi, yalnızca gölgeleri uzadı!
Mahkemeler de bu çürümeden kurtulamadı. Hukuk güçlülerin çıkarına göre işletildi. Açlıktan ekmek çalan çocuğun yakasına yapışıldı; büyük servetleri haksız yollarla edinenlere dokunulmadı. Kanun güçsüzün karşısında ağırlaştı, güçlünün karşısında hafifledi.
Bir çocuğun açlığına gözlerini kapatan düzen, onun çaldığı ekmeği gördü!
İnsanlar haksızlığa uğradıklarında başvuracakları kapı bulamadılar. Devletin kendilerini koruyacağına inanmadılar. Bir ülkenin mahkemeleri adaleti dağıtamadığında yalnızca hukuk yara almadı; o ülkenin insanlarını bir arada tutan bağlar da zayıfladı.”
Şehriyar sustu. Dışarıda rüzgâr barakanın kapısını sarsıyordu. Ona, “Peki, bu kadar haksızlığa insanlar neden karşı çıkamadılar?” diye sordum.
“Çünkü yönetenler, sorunları çözmek yerine sorunlardan söz edenleri susturdular. Halk ekmek istediğinde karşısına polis çıkarıldı; özgürlük istediğinde cezaevi gösterildi. Devletin gücü yurttaşı korumak için değil, iktidarı yurttaştan korumak için kullanıldı.
Bütün bunlar vatan, millet, güvenlik ve düzen adına yapıldı. İktidarın çıkarı devletin, devletin çıkarı vatanın çıkarı gibi gösterildi. Sonunda iktidarı eleştirmek devlete düşmanlık, devleti sorgulamak vatana ihanet sayıldı.
İnsanlara sabah kahvaltısında korku, öğle yemeğinde korku, akşam sofrasında yine korku sunuldu! İnsanlar işlerini kaybetmekten, düşüncelerini söylemekten, haksızlığa itiraz etmekten korktular. Bir süre sonra konuşmayı değil, susmayı öğrendiler.
Gazeteler susturuldu, kitaplar yasaklandı, yazarlar ve bilim insanları baskı gördü. İnsanların bir araya gelmesi, konuşması, düşüncelerini paylaşması tehlikeli sayıldı. Çünkü yöneticiler tek tek insanların ne düşündüklerinden çok, düşündüklerini birbirlerine anlatmalarından korktular.
Duvarlara yazılan birkaç sözcüğe bile tahammül edilmedi. Oysa duvar, yoksulların matbaasıydı! Gazetesi olmayanın gazetesi, kürsüsü olmayanın kürsüsü oldu.
Bir insan kendi ülkesinde konuşamaz hâle geldiğinde, yaşadığı topraklardan ayrılmadan sürgüne gönderildi. En ağır sürgün, insanın kendi ülkesinde kendi içine sürgün edilmesiydi!
Şiddeti önlemekle görevli olanlar da zaman zaman şiddetin kaynağına dönüştüler. Her baskı güvenlikle, her yasak düzenle, her hukuksuzluk daha büyük bir tehlikeyi önlemekle açıklandı. Şiddeti ortadan kaldırmak için yola çıktığını söyleyenler, sonunda şiddetin devamına ihtiyaç duydular.
Halkından korkan iktidar, halkını korkutarak ayakta kalmaya çalıştı!
Baskı arttıkça itiraz ortadan kalkmadı; yalnızca başka yollara saptı. Sözü duyulmayan insanlardan bazıları silaha sarıldı. Yönetim her itirazı düşmanlık saydıkça kendisine karşı çıkanların sayısı çoğaldı. Bir yanda devletin baskısı, öte yanda bu baskıdan beslenen öfke büyüdü.”
“Peki,” dedim, “insanlar birbirlerine dayanarak bu gidişi değiştiremezler miydi?”
Şehriyar başını salladı.
“Onların birbirlerine dayanmaları da zorlaştırıldı. Aynı topraklarda yaşayan insanlar dillerine, dinlerine, mezheplerine, inançlarına, aşiretlerine ve kökenlerine göre ayrıldılar. Özbek, Tacik, Peştun, Hazar, Türkmen… Yüzyıllarca aynı yollardan geçen, aynı pazarlarda buluşan, birbirlerinin kültürlerinden izler alan halkların farklılıkları düşmanlık gerekçesine dönüştürüldü.
Yönetenler toplumun ortak yanlarını güçlendirmek yerine ayrılıklarını kullandılar. Halkın bir bölümünü kendi yanlarına çektiler. Bir bölümünü birbirinden uzaklaştırdılar. Bir bölümünü de korkutarak etkisiz hâle getirdiler.
İnsanlar ortak sorunlarına birlikte çözüm aramak yerine birbirlerinden kuşkulanmaya başladılar. Her topluluk ötekini kendisi için tehlike saydı. Ülkenin geleceğini konuşacak yerde kimin hangi topluluktan olduğunu tartıştılar.
Üstelik itaat, yalnızca devletin istediği bir davranış olarak kalmadı. Evde, okulda, toplumda da sorgulamamak erdem sayıldı. Güçlüye boyun eğmek saygı, büyüğe itiraz etmemek terbiye, haksızlık karşısında susmak olgunluk kabul edildi. Çocuklara düşünmekten önce itaat etmek öğretildi.
İnsanlar kendilerini bağlayan zincirleri, atalarından kalma değerli birer miras sanarak korudular.
Böyle bir toplumda yöneticiler değişse de yönetme anlayışı kolay kolay değişmedi. Askerler üniformalarını çıkardılar, yerlerine siviller geçtiler. Dün askerlerin susturduğu insanları bugün siviller susturdu. Dün emirle yapılanlar başka gün kanun adı altında yapıldı.
Bazı diktatörlükler üniforma giydi, bazıları demokrasi elbisesi!
Demokrasi, insanların hayatını değiştiren bir düzen olmaktan çıkarılıp içi boşaltılmış bir törene dönüştürüldü. Sandıklar kuruldu, oylar toplandı, sonra halkın iradesi bir sonraki seçime kadar unutuldu. Demokrasiyi yaşatması gereken kurumlar, demokrasiyi etkisizleştirmenin araçları hâline getirildi.
Yönetenler ülkenin sorunlarını çözemedikçe gerçekleri de değiştirmeye kalktılar. Yoksulluk yok denildi, yoksullar görünmez sayıldı. Baskı yok denildi, insanların susturulması özgürlük diye anlatıldı. Yolsuzluk yok denildi, kamu kaynaklarını kullananların servetleri sorgulanmadı.
Gerçekleri değiştiremeyenler, gerçeklerin adlarını değiştirdiler!
Gazetelerin haberleri, radyoların sesleri, ekranların görüntüleri iktidarların çıkarlarına göre biçimlendirildi. İnsanlara yaşanan olaylar değil, yaşandığı söylenen olaylar anlatıldı. Bir süre sonra insanlar yalnızca bugünün yalanlarına değil, geçmişin yeniden yazılmış hikâyelerine de inanmaya çağrıldılar.
Dün zulmedenler bugün kurtarıcı diye tanıtıldılar. Yenilenlerin acıları unutuldu, kazananların zaferleri destanlaştırıldı. Tarih olup biteni anlamak için değil, iktidarları haklı çıkarmak için kullanıldı.
Gençlere ülkelerinin geleceğini belirleme imkânı verilmedi. Onlardan düşünmeleri değil, oyalanmaları; soru sormaları değil, söyleneni yapmaları beklendi. Gelecek gençlerin denildi ama gelecekleri hakkında kararları başkaları verdi.
Afganistan'da din ve devlet işleri birbirinden ayrılamadı. Devlet, bütün inançlara ve mezheplere eşit uzaklıkta duran laik bir hukuk düzenine kavuşamadı. Dinî ve mezhepsel farklılıklar siyasal mücadelelerin aracı hâline getirildi. Halk ortak bir yurttaşlık bilinci etrafında birleşemedi. Peştunlar, Tacikler, Hazaralar, Özbekler ve diğer topluluklar arasında ortak bir ulusal kimlik yeterince geliştirilemedi. Etnik aidiyetler zaman zaman ortak vatan bilincinin önüne geçti. Her topluluk kendi güvenliğini ve geleceğini ortak devletin kurumlarında değil, kendi önderlerinde aramaya başladı. Böylece devletin birleştirici gücü zayıfladı, toplum birbirinden uzaklaştı. İçeride derinleşen bu ayrılıklar, dışarıdaki güçlerin ülkenin iç işlerine karışmasını ve farklı toplulukları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasını kolaylaştırdı.
Böylece bir ülkenin yalnızca bugünü değil, yarını da tüketildi.”
Bir süre sessiz kaldık. Hindikuş Dağları’nın ardından yükselen kara bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Birden gök gürledi, ardından bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Şimşekler gecenin karanlığını yarıyor, her çakışında dağları bir anlığına aydınlatıyordu. Karanlıklar içindeki dağlar, şimşeklerin ışığında gümüşten bir tablo gibi belirip yeniden kayboluyordu.
Şimşeklerin ışığı Şehriyar’ın yüzüne de vuruyordu. O anlarda mermerden yontulmuş bir heykeli andırıyordu.
“Bütün bunlar ülkenin içinde yaşandı,” dedim. “Ya dışarıdakiler? Onların bu gidişte hiç payı olmadı mı?”
Şehriyar yeniden konuşmaya başlamıştı:
“Dışarıdaki güçler bu zayıflıkları gördüler. Bir ülkenin zenginliklerine, pazarlarına, yollarına ve stratejik konumuna göz dikenler, o ülkenin kendi ayakları üzerinde durmasını istemediler. Önce yöneticilerle ilişkiler kurdular. Sonra borçlar, silahlar, anlaşmalar ve danışmanlar aracılığıyla ülkenin kararlarına ortak oldular.
Bağımlılık yalnızca ekonomide kurulmadı. Ülkelere ne üretmeleri, ne satın almaları, kimlerle dost, kimlerle düşman olmaları gerektiği de söylendi. Kendi geleceği hakkında karar veremeyen toplumlar, başkalarının hesaplarında birer araç hâline geldiler.
Önce ülkelerin kaynaklarından yararlanıldı. Sonra o ülkelere borç verildi. Ardından borçlarını ödeyebilmeleri için yeni koşullar dayatıldı. Önce senden aldılar, sonra aldıklarını sana borç verdiler; borcunu ödeyebilmen için senden yeniden fedakârlık istediler!
Egemenler başka ülkelerin anayasalarını, kanunlarını, kurumlarını da taklit ettiler. Ama o kurumları ortaya çıkaran mücadeleleri ve düşünceyi önemsemediler. Başkalarının elbiselerini giyerek onların boyuna ulaşacaklarını sandılar.
Daha kötüsü, içerideki güçler kendi halklarına dayanmak yerine dışarıdan dayanak aradılar. Bir yönetici, iktidarını korumak için bir büyük devletin desteğine sığındı. Rakibi başka bir büyük devlete yaklaştı. Ülkenin içindeki anlaşmazlıklar, dışarıdaki devletlerin rekabetine bağlandı.
Bir zaman sonra kimsenin yalnızca kendi halkıyla konuşmadığı, herkesin arkasında başka bir güç aradığı bir düzen ortaya çıktı. Ülkenin sorunları içeride çözülemediği için dışarıdaki güçlerin müdahalesine açık hâle geldi.
Ama şunu da unutma: Bir ülkenin içeride yanlış yönetilmesi, dışarıdan işgal edilmesine hak vermez. Halkın yoksulluğu, yöneticilerin baskısı, kurumların çürümesi başka bir devletin ordularını haklı çıkarmaz. Ancak bunlar işgalin gerekçesi olarak kullanıldı; işgalin haklısı olmaz.”
“Peki Afganistan’da ne oldu?” diye sordum. “Bütün bu anlattıkların bizi Rus askerlerinin buraya gelişine nasıl götürdü?”
Şehriyar biraz öne eğildi. Sesi alçalmıştı.
“Bizim ülkemizde de eski düzenin adaletsizlikleri vardı. Toprak dağılımı eşitsizdi. Kırsal kesimde yoksulluk yaygındı. Devletin gücü her yere aynı ölçüde ulaşmadı. Değişim isteyenler çıktı; ayrıcalıklarını kaybetmekten korkanlar da onlara karşı durdular.
1973 yılında Kral Zahir Şah devrildi. Muhammed Davud Han cumhuriyeti ilan etti. Krallık sona erdi ama siyasal iktidar yine dar bir çevrenin elinde toplandı. Davud Han ülkeyi değiştirmeye çalıştı; fakat kendisine karşı çıkanlarla uzlaşamadı. Bir süre sonra eski müttefikleriyle de yollarını ayırdı.
1978 yılının Nisan ayında bu kez Davud Han devrildi ve öldürüldü. Afganistan Demokratik Halk Partisi iktidarı ele geçirdi. Yeni yöneticiler toprak düzenini değiştirmek, eğitimi yaygınlaştırmak ve kadınların toplumdaki durumunu iyileştirmek istediler. Bu hedeflerin bir bölümü toplumun gerçek ihtiyaçlarına karşılık geldi. Fakat değişimin nasıl yapılacağı konusunda halkın rızasını ve katılımını sağlayamadılar.
Toplumun inançlarını, alışkanlıklarını ve korkularını yeterince anlamadan emirler verdiler. Değişimi anlatmak yerine dayattılar. Karşı çıkanların bir bölümünü ikna etmeye çalışmak yerine tutukladılar, susturdular. Böylece değişimin kendisinden korkanlarla değişimin zorla yapılmasına karşı çıkanlar aynı safta buluştular.
Toprak sahipleri, aşiret önderleri ve dinî otoritelerin bir bölümü reformlara direndi. İktidardakiler bu direnişi daha sert tedbirlerle bastırmaya çalıştılar. Baskı arttıkça öfke büyüdü; öfke büyüdükçe silahlı direniş yayıldı.
İktidarı ele geçiren parti de kendi içinde birlik sağlayamadı. Halk ve Perçem diye anılan gruplar birbirleriyle mücadele ettiler. Aynı devrimi savunduğunu söyleyenler birbirlerini tasfiye ettiler. Yönetimdeki çatışma devletin kurumlarına ve orduya da yayıldı.
1979 yılında isyanlar genişledi. Orduda çözülmeler yaşandı. Nur Muhammed Taraki ile Hafızullah Emin arasındaki iktidar mücadelesi sonunda Emin üstün geldi; Taraki öldürüldü. Ülkeyi yönetmek için iktidarı ele geçirenler, sonunda birbirleriyle uğraşmaktan ülkeyi yönetemez hâle geldiler.
Yöneticiler halka dayanamadıkça Sovyetler Birliği’nin askerî ve siyasal desteğine daha fazla bağlandılar. Sovyet danışmanlarının etkisi arttı. Kabil’deki iktidarın ayakta kalması giderek Moskova’nın desteğine bağlı hâle geldi.
Öte yanda Sovyetler Birliği de Afganistan’ı yalnızca komşu bir ülke olarak görmedi. Güney sınırında kendisine yakın bir yönetimin çökmesinden, karşısına düşman bir iktidarın çıkmasından korktu. Afganistan’daki çatışmayı kendi güvenliği ve bölgedeki nüfuzu açısından değerlendirdi.
Amerika Birleşik Devletleri ve bölgedeki başka güçler de Sovyet etkisinin genişlemesini istemediler. Afganistan’ın içindeki mücadeleye dışarıdan ilgi ve müdahale arttı. Her güç bu ülkenin geleceğini kendi çıkarları açısından hesapladı.
Böylece yıllar boyunca biriken yanlışların bedeli ağırlaştı. Toplumun ortak yaşama iradesi zedelendi; insanlar birbirlerine, halk da yönetenlere güvenemez oldu. Devletin kurumları siyasal çekişmelerin içinde yıprandı. Üretim ve ticaret çatışmalarla sarsıldı, yoksulluk derinleşti. Kamu gücünü kendi çıkarı için kullananlar, devletin itibarını da tükettiler. Adalet duygusu zayıfladı; haklılığın yerini güç, ortak çıkarın yerini kişisel hesaplar aldı. Ülke yalnızca ekonomik ve siyasal bakımdan değil, insanları bir arada tutan güven ve dayanışma bakımından da çözüldü.
İçeride yöneticiler halkın güvenini kaybettiler. Birbirleriyle mücadele ettiler. Baskılar direnişi büyüttü. Devletin kurumları zayıfladı. Dışarıda büyük devletler Afganistan’ı kendi hesaplarının parçası hâline getirdiler. Sovyet yönetimi, Kabil’deki müttefik düzenin çökmesini önlemek ve bölgedeki etkisini korumak için ordusunu göndermeye karar verdi.
Ve 1979 yılının Aralık ayında Ruslar Afganistan’ı işgal etti.”
Şehriyar sustu.
Dışarıda yağmur dinmeye başlamıştı. Dağlardan aşağı akan suların uğultusu duyuluyordu. Söylediklerini düşünüyordum. Bir ülkenin içinde yaşanan haksızlıkların başka bir devletin askerlerini haklı çıkarmadığını söylemişti. Ama aynı haksızlıkların ülkeyi nasıl savunmasız bıraktığını da anlatmıştı.
“Peki,” dedim, “işgalden sonra bütün bunlar sona erdi mi?”
“Hayır,” dedi. “Bir ülkeye dostluk getirmek için ordularla girildiğinde, orada dostluktan önce başka şeyler arandı. Rus askerleri güvenlikten, devrimi korumaktan ve kardeşlikten söz ettiler. Fakat bir halkın özgürlüğü, başka bir devletin askerlerinin süngülerinin gölgesinde yeşermez.
İşgal yeni acılar doğurdu. Köyler yıkıldı, insanlar öldü, aileler parçalandı. Bir taraf halkı kurtarmak adına baskı uyguladı, öteki taraf halkı kurtarmak adına silaha sarıldı. Her iki taraf da halk adına konuştu. Ama ölen yine halk oldu!
Dışarıdaki güçler de savaşı kendi çıkarları için kullandılar. Birileri silah verdi, birileri para sağladı, birileri nüfuz alanını genişletmeye çalıştı. Savaşların kararını başkaları verdi, bedelini başkaları ödedi.
Savaş yalnızca yıkım getirmedi; bazıları için büyük bir kazanç kapısı da açtı. Bir yanda şehirler yıkıldı, insanlar öldü, ülkeler harabeye döndü. Öte yanda silah fabrikaları çalıştı, büyük servetler kazanıldı. Silahlar savaşlar için üretildi; sonra savaşlar silahlar için gerekli hâle geldi.
Afganistan bir mezbahaneye dönüştü, mezbahane de giderek bir tımarhaneye benzedi!
Bombaların düştüğü yerde yalnızca evler yıkılmadı. İnsanların umutları da yıkıldı. İşgalciler barıştan söz ederken öfkeyi, nefreti ve intikam duygusunu büyüttüler. Sonra o öfkenin içinden yeni şiddet hareketleri doğduğunda şaşırdılar.
Bir ülkenin geleceğini kendi insanları değil de dışarıdaki güçler belirlemeye başladığında, iktidarda kimin bulunduğundan çok, o iktidarın kime dayandığı önem kazandı.”
Şehriyar bütün bunları öylesine hızlı anlatmıştı ki not almakta güçlük çekiyordum. Sözünü kesmek istemediğim için yetişebildiğim kadarını yazmaya çalışıyordum.
Sonunda duraklamıştı. Yorulmuş muydu, yoksa düşüncelerini mi toparlıyordu, bilemiyordum.
Ocaktaki ateş sönmeye yüz tutmuştu. Şehriyar usulca yerinden kalkmış, ocağa birkaç odun atmıştı. Sonra ateşin başına oturmuş, bir süre sessizce alevleri seyretmişti.
Odunlar yeniden tutuşmuştu. Alevlerin titrek ışığı yüzünde dolaşıyor, uzun sakalının ve derin çizgilerinin üzerinde gölgeler oluşturuyordu.
Ben de bu sessizlikten yararlanarak eksik kalan notlarımı tamamlamaya çalışıyordum.
Bir süre sonra Şehriyar ayağa kalkmış, yanıma gelmişti. Hiçbir şey söylemeden gözlerime bakmıştı. Sanki “Hazır mısın?” diye soruyordu.
Şehriyar bir süre ocaktaki ateşe bakmış, ardından derin bir iç çekmişti. Sanki bana değil de kendi kendisine konuşuyormuş gibi, alçak sesle mırıldanmıştı:
“Bu sistem, bu düzen, bu devran böyle devam ettiği sürece bugün Celâlâbâd’da gördüğümüz Rus askerleri gider, onların yerine yarın Amerikan askerleri gelir!...”
Şimdi eski notlarımın tarihine bakıyorum. Bir de Afganistan’a Amerikan askerlerinin girdiği 2001 yılına… Şehriyar’ın sözlerini, o olaylardan yaklaşık yirmi yıl önce söylediğini görüyorum.
O gece Hindikuş Dağları’ndan gelen rüzgâr, erken karın soğuğunu taşıyordu. Şehriyar konuşmasını bitirdiğinde gün karşı tepeden doğmak üzreydi. Kapının eşiğine düşen aydınlık, ocaktaki ateşin titrek ışığına karışıyordu. Şehriyar’ın anlattığı karanlık da sanki beni boğmak üzreydi.
Osman AYDOĞAN