• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam1236
Toplam Ziyaret1490630

Hafta sonu hikâyeleri (3)


Hafta sonu hikâyeleri (3)

11 Aralık 2020

Malum hafta sonu sokağa çıkma yasakları var… Ben de bugünkü yazımı hafta sonu okunmak ve üzerinde düşünmek üzere değişik hikâyelere ayırdım. Her bir hikâye üzerinde düşünmeniz dileği ile…

En ağır beş suç!

Platon, ‘’Filozoflar kral, krallar filozof olsaydı şehirler ışıl ışıl olurdu’’ sözü ile yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunurdu. Çin’in Doğu Zhou Hanedanlığının bir imparatoru belki de böylesi bir fikre sahip olduğu için isminin anlamı “Bilge-Filozof Kong”’ olan Konfüçyüs’e Qufu şehrinin yönetimini teklif eder. Konfüçyüs da, Hükümdar'ın bu isteği üzerine bir süre için şehrin yönetiminde olmayı kabul eder.


Konfüçyüs şehri yedi gün boyunca izler. Yedinci gün sonunda şehrin en yüksek memuru Şao Çeng’i idam ettirir. Cesedin üç gün açıkta kalmasını emreder.

Konfüçyüs’ün öğrencileri bu duruma çok şaşırırlar ve yanına gidip sorarlar: ''Şao Çeng bu şehirde hatırlı ve kuvvetli bir adamdı. Şimdi şehrin yönetimini aldıktan sonra ilk işiniz onu astırmak oldu. Bu yaptığınız doğru mudur? Bildiğimiz kadarıyla bu adam haydutluk, hırsızlık yapmamıştı....''

Konfüçyüs “yaptığımın nedenlerini size anlatayım'' der ve anlatır :

‘’Dünyada beş ağır suç vardır. Haydutluk ve hırsızlık bunların arasında değildir, daha sonra gelirler. Bu beş suç şunlardır: Birincisi; uyumsuz ve asi bir tabiatla birlikte gözüpeklilik… İkincisi; aşağı bir hayat tarzıyla birlikte inatçılık… Üçüncüsü; çenesinin kuvvetli olmasıyla birlikte yalancılık… Dördüncüsü; herkesin ayıbını, kusurunu aklında tutmakla birlikte herkesle dost geçinmek… Beşincisi; hak ve adalet duygusu olmamakla birlikte yaptığı haksızlıkları süslü ve parlak gerekçeler arkasına gizlemek. Şao Çeng’de bunların beşi de vardı. Nereye gitse taraftar topluyor, hizipler yaratabiliyordu; aldatıcı fikirlerini parlak konuşmalarının arkasına gizleyebiliyordu, zulmüyle adaleti tersine çevirebiliyordu. Aşağılıklar birleştiği zaman ortaya çok güçlü bir kötülük çıkar. Ben de şehir halkı için tasalanmak yerine bu adamı idam ettirmeyi tercih ettim.’’

İyi ki filozoflar ülkelerini yönetmiyorlar! 

İyilik ve Kötülük

Bilge bir kişiye bir gün sormuşlar: "insanlar neden kötü alışkanlıkları daha kolay edindikleri halde, iyi alışkanlıkları daha zor edinirler ve neden iyi alışkanlıklarını uzun süre muhafaza edemezler?"


Bilge kişi bir süre düşünüp şöyle cevap vermiş: "Peki ben size şöyle bir soru sorayım; eğer iyi tohumu güneşte bırakırsak ve kötü, çürümüş tohumu toprağa gömersek ne olur sizce?" demiş.

"İyi tohum kuruyacak güneşte, kötü tohum ise hastalıklı filizler verecek ve sağlıklı bir meyve oluşmayacak" diye cevaplamış soranlar.

Bunun üzerine Bilge kişi devam etmiş sözüne: "İnsanlar da bu şekilde davranır. İnsanlar iyilikleri ruhlarında saklayıp filizlerini büyütmektense açığa çıkarıp kayıp ediyorlar, diğer yandan da günahlarını ve kötü taraflarını başkalarından saklamak için en derinlerinde gizliyorlar. Onlar da orada büyüyüp insanı içinden, kalbinden yok ediyorlar."

Yargılama

Bağdat pazarında oyuncak satan gözleri bozuk yaşlı bir adam vardı. Ondan alışveriş yapanlar gözlerinin bozuk olduğunu bildiklerinden sahte parayla ödeme yaparlardı. Bu hilenin farkında olan yaşlı adam hiçbir şey söylemezdi. Bunun yerine dua ederek Tanrı’dan kendisini kandıranları affetmesini isterdi, “Belki de fazla paraları yoktur ve çocuklarına hediyeler almak istiyorlardır” derdi.


Zaman geçti ve bir gün adam öldü. Cennet kapıları önüne geldiğindeyse bir kez daha dua etmeye başladı: “Efendim” dedi, ‘’Ben bir günahkârım. Birçok hata işledim bana verilen sahte paralardan daha fazla bir değerim yok. Beni affet!”

Tam bu sırada kapılar açıldı ve bir ses şöyle dedi: ‘’Neyi affedeceğim? Hayatı boyunca kimseyi yargılamamış birisini ben nasıl yargılayabilirim?’’

Her şey her zaman göründüğü gibi değildir

İki melek insan kılığında yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar. Aksam olmuş, kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapışını Tanrı misafiri olarak çalmışlar... Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları. Yemek falan teklif etmemişler. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp "geceyi burada geçirebilirsiniz", demişler. Şilteleri betona sererken, yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış, şöyle bir sürmüş yarığa, duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek "niye yaptın bunu!"; diye sormuş merakla... "Her şey her zaman göründüğü gibi değildir" demiş yaşlı melek yavaşça.


Ertesi aksam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri, mütevazı sofralarına almış onları. Beraber yemek yemişler. Yatma zamanı gelince kadın "siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız" demiş. "Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz."

Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayatta ki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş. "Bunu nasıl yaparsın? Bu kadar iyi insanların yegâne servetinin ölmesine nasıl izin verirsin?'' Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiç bir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar. İneklerinin ölmesine göz yumdun?"

"Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat;" demiş yaşlı melek bir daha... Ve anlatmış;

"İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, bu defineyi bulmayı hak etmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği adamın karısını almaya geldi, kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim.’’

Her şey her zaman göründüğü gibi değildir, işler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur!

Ayak izleri

Adamın biri bir gece bir rüya görmüş. Upuzun bir kumsal boyunca yanında Tanrı ile yürüyormuş. Onlar yürürken tam karşılarındaki gökyüzünden de bir film şeridi gibi adamın hayatından sahneler geçiyormuş.


Kumsal adamın hayat yolu imiş sanki... Adam kumda iki çift ayak izi kaldığında dikkat etmiş... Bir çifti kendisinin, bir çifti de Tanrı’nın. Hayatının son sahnesi de gökyüzünden geçtikten sonra adam, kumdaki ayak izlerine boydan boya bir daha bakmış ve birden bir şey dikkatini çekmiş:

Hayat yolunun pek çok bölümünde kumda sadece bir çift ayak izi görülüyormuş ve adam dehşet içinde fark etmiş ki, ayak izleri, teke, hayatının en kötü, en acı anlarında iniyor. Bu keşfi onu fena halde rahatsız etmiş ve Tanrı'ya sormaya karar vermiş:

”Tanrım... Eğer sana inanırsam senin yolundan gidersem her zaman yanımda olacağını, her zaman yanı başımda yürüyeceğini söylemiştin... Oysa, hayat yoluma bakıyorum, en zorlu en kötü, en acılı anlarımda sadece bir çift ayak izi görüyorum kumda... Anlayamıyorum Tanrım, anlayamıyorum... Hayatın kolay günlerinde yanımda yürüyorsun da sana en muhtaç olduğum anlarda beni niye terk ediyorsun?”

Tanrı gülümseyerek cevap vermiş: “Sevgili, çok sevgili evladım... Ben seni çok sevdim ve hiç terk etmedim. Hayat yolundaki o zorlu sınav günlerinde yani en acılı
en kötü anlarında kumda hep bir çift ayak izi gördün. Dikkat et! Ayak izleri teke indiğinde derinleşiyor. Çünkü o sıralar ben, seni kucağımda taşıyordum...”

Bu yükü niye taşıyorum?

Ümran Hanım yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına. Tüm korkularına rağmen, Ümran Hanım azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.


Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Ümran Hanım'ın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Ümran Hanım artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Ümran Hanım, lensini bulması için Tanrı’ya dua edebilirdi yalnızca. İçten içe düşünüp dua etmeye başladı. "Tanrım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et."

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri  "Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı.      

Ümran Hanım’ın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Ümran Hanım lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:       

"Tanrım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar da ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."   

"Bu yükü niye taşıyorum" demeyin...

***
Hikâyelerim bu hafta için bu kadar... Sizlere pırıl pırıl, sıcacık güzel mi güzel bir hafta sonu dilerim... Evde kalın sağlıcakla kalın…

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz