• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi13
Bugün Toplam857
Toplam Ziyaret4083950

1944 Irkçılık-Turancılık Davası: Dış politikanın iç siyasete yansıması ve konjonktürel savrulmalar


1944 Irkçılık-Turancılık Davası: Dış politikanın iç siyasete yansıması ve konjonktürel savrulmalar


03 Mayıs 2021

Dünya tarihinde hiç unutulmayan siyasi davalar vardır: Dreyfus Davası (Fransa) ve Rosenbergler Davası (ABD) gibi. Bu ikisini de sayfamda yazmıştım.

Dreyfus ve Rosenberg davalarında somutlaşan bu tablo, aslında devletlerin ‘'beka'’ kaygısını hukukun önüne koyarak onu stratejik bir enstrümana dönüştürme geleneğinin küresel örnekleridir. Nitekim 1944 yılına gelindiğinde Türkiye’deki siyasi konjonktür, benzer bir devlet refleksiyle yerel bir hesaplaşmanın fitilini ateşler: ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’

Irkçılık-Turancılık Davası; II. Dünya Savaşı’nın bitimine doğru 7 Eylül 1944'te başlayan ve 29 Mart 1945'e kadar süren, Türk siyasetinde önde gelen 23 ismin Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla yargılandığı bir davanın adıdır.

IRKÇILIK-TURANCILIK DAVASI

Davaya konu olaylar kronolojik sıraya göre şu şekilde gelişir:

Nihal Atsız – Sabahattin Ali Davası

1944 yılı Mart ayında Nihal Atsız, ‘’Orkun’’ dergisinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na açık bir mektup yazar. Nihal Atsız, mektubunda Rus yanlılarının devletin çeşitli kademelerinde, özellikle Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde yuvalandıklarını iddia ederek dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i hedef gösterir. Nihal Atsız, bununla da yetinmeyerek Rus destekçisi olarak gördüğü Sabahattin Ali'yi ‘’vatan haini’’ diye de itham eder.

Kutuplaşmanın teorik zemini

Bu iki isim aslında geçmişte birbirini tanıyan kişilerdir. Hatta Atsız’ın bir dönem Sabahattin Ali’ye değer verdiği bilinir. Aralarındaki kopuş kişisel değil, tamamen ideolojik bir uçurum (Türkçülük ve Sosyalizm) üzerinden yaşanır.


Atsız’ın mektubundaki suçlamalarını yalnızca kişisel bir saldırı değil, bir "sistem eleştirisi" olarak da değerlendirilebilir. Atsız’ın mektubundaki anti-komünist retorik, aslında Yücel’in temsil ettiği ‘'hümanist eğitim reformuna’' karşı kökten bir reddiyedir. Burada ilginç bir çelişki yatar: Yücel, Türk kültürünü Batı klasikleriyle harmanlayarak evrensel bir kimlik inşa etmeye çalışırken; karşı cephe, Köy Enstitüleri üzerinden bu dönüşümü '’milli değerlerden kopuş’' ve ‘'komünist sızma'’ olarak yaftalar. Bu durum, Türkiye’deki sol-sağ kutuplaşmasının temellerinin sadece ekonomik değil, eğitimsel ve kültürel bir kimlik krizi üzerine atıldığını kanıtlar.


Ankara Nümayişi

Bu mektup üzerine Sabahattin Ali, Nihal Atsız aleyhine tazminat davası açar. Bu dava üzerine Nihal Atsız'ın ‘’Orkun’’ dergisi 1 Nisan 1944 tarihinde kapatılır. 9 Nisan 1944 tarihinde açılan tazminat davası Ankara’da görülmeye başlanır. Nihal Atsız’a destek için mahkeme salonuna gelen Turancı gençler Sabahattin Ali ve Hasan Ali Yücel aleyhine sloganlar atarak taşkınlık yapınca duruşma 3 Mayıs 1944 tarihine ertelenir.


3 Mayıs 1944 günü yapılan duruşmada Nihal Atsız, söz konusu davadan 4 ay hapse mahkûm olur. Turancı gençler, kararı protesto amacıyla Ulus’ta toplanarak başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek için bakanlığa doğru yürümeye başlarlar. Polisin eylemcilere müdahalesi sert olur. Göstericilerden bazıları tutuklanır.


Ancak olaylar burada bitmez.

Bu yürüyüşe katılıp tutuklananlar hakkında dava açılır. Ancak bu dava sıradan bir nümayiş davası değildir. Gösteriye katılıp tutuklananlar dışında çok sayıda Turancı da tutuklanır. Tutuklananlar arasında o dönemde üsteğmen olan Alparslan Türkeş dâhil askerler de vardır. Tutuklular meşhur (!) Sansaryan Han'a götürülürler. Tutuklular o dönemden sonra ‘’tabutluk’’ adı verilecek olan hücrelerde tutulurlar ve pek de iyi muamelelere maruz kalmazlar, işkence görürler. Tabutluklar; bir insanın sadece ayakta durabileceği, kollarını bile açamadığı, tepesinde 500 mumluk ampullerin yandığı hücrelerdir.

Mahkeme süreci

Tutuklular, 7 Eylül 1944 tarihinde İstanbul 1 No’lu Örfi İdare (Sıkıyönetim) Mahkemesi’nde "gizli teşkilat kurarak kurulu düzeni yıkmaya teşebbüs" suçundan yargılanırlar. Sekiz ay süren yargılama sonucunda 29 Mart 1945 tarihinde içlerinde Zeki Velidi Togan, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal’ın bulunduğu bir kısım sanıklar çeşitli cezalara çarptırıldılar. İşte bu dava tarihte adını ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’ olarak alır.

Nihal Atsız, mahkûmiyet kararı kendisine tebliğ edildiğinde "turan için mahkûmiyet benim için şereftir" beyanında bulunur. Üsteğmen Alparslan Türkeş de 9 ay 10 gün hapse mahkûm olur, ancak Askerî Mahkeme’nin temyizi ile fazla cezaevinde kalmaz.

Bu davadan hüküm giyenlerin cezaları Tophane Askerî Hapishanesi’nde infaz edilir.

3 Mayıs Türkçülük Günü

Günlerden 3 Mayıs 1945 günüdür. 3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının ve dava sonunda yapılan ‘’Ankara Nümayişi’’nin birinci yıldönümüdür. Tophane Askerî Hapishanesi’nde bulunan Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm; Türkçülük-Turancılık davasının gerekçelerinden biri olarak gösterilen Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayişi”ni anmak amacıyla örtüsüz bir masa etrafında toplanırlar. İşte ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde yapılan ve daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar ''Türkçülük Günü'' (Bayramı) diye anılır.

BU SİYASİ DAVANIN ARKA PLANI

Bu dava siyasi bir davadır. Her siyasi davanın mutlaka siyasi bir maksadı ve bir uluslararası boyutu vardır tıpkı Dreyfus Davası’nda, Rosenbergler Davası’nda olduğu gibi. ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’nın da siyasi bir arka planı ve siyasi bir maksadı vardır. Bunun için dönemin siyasi gelişmelerine bir bakmamız gerekir.

Almanya ve İtalya’nın başını çektiği faşist blok Avrupa’da hızla ilerlerken

İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıç yıllarında Almanya ve İtalya’nın başını çektiği faşist blok Avrupa’da hızla ilerlerken Türkiye savaşa girip girmemek konusunda kararsızdır. Her iki taraftan gelen baskılara direnmektedir. O günlerde Türkiye’deki Turancılar savaşa Almanya’nın yanında savaşa girerek Kafkasya’daki Türklerle birleşmenin doğru olduğuna inanmaktadırlar. Bunu gören ve durumdan faydalanmak isteyen Alman hükümeti de bu konuda Turancılara destek verir.

Almanya'nın o dönemki Ankara büyükelçisi von Papen Turancı çevrelerle görüşerek Orta Asya Türk cumhuriyetleri hakkında bilgi toplar ve destek arar. 1942 yılında Almanya, Sovyetlere doğru ilerlemekteyken Alman Büyükelçi von Papen İsmet İnönü ile de görüşür. Ancak büyükelçi, tarafsız kalmaya kararlı İnönü’den beklediği desteği bulamaz. Ancak İnönü, Alman desteğiyle süren Turancı akımların pek fazla üzerine giderek Almanya’nın tepkisini çekmek de istemez. Hatta o dönem Nazım Hikmet gibi, Sabahattin Ali gibi solcular hapislerde süründürülürken Turancılar baş tacı edilir, resmî ideoloji tarafından hoşgörüyle karşılanır, hatta bizzat hükümetten destek bulur.

Hatta öyle ki, Almanlar, Moskova önlerindeyken 5 Ağustos 1942 tarihinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu, meclis kürsüsünden tarihe geçecek şu sözleri haykırır:

‘'Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal (en az) o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir.'’

Devletin en tepesinden gelen bu '’kan'’ vurgulu Türkçülük beyanı, o günün siyasi ikliminde Turancı çevreler için bir yeşil ışık olarak algılanır.

Almanya'nın savaşı kaybedeceği anlaşılınca

Ruslar Alman kuşatmasını kırarak Avrupa’ya doğru ilerlemeye başlayınca ve Almanya'nın savaşı kaybedeceği anlaşılınca rüzgâr tersine döner. 3 Mayıs 1944 tarihine kadar faşist Almanya’ya şirin görünmek için Turancılar baş tacı edilirken, bir anda Sovyet ilerleyişine karşı kalkan edilmek uğruna bu insanlar tabutluklara tıkılır. Olayı gülünç kılan ise, bu insanlara isnat edilen suçun "Turancılık" olmasıdır.


Türkiye'nin savaş sonu dengelerinde yer alma çabası, içeride de stratejik değişimler yapılır. İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944’te irat ettiği meşhur nutuk, bu stratejik değişimin manifestosu niteliğindedir. İnönü’nün bu konuşmada Irkçılık ve Turancılığı açıkça hedef alması, dış dünyaya verilen bir mesaj olmasının yanı sıra, yargıya giden yolda devletin zirvesinden gelen kesin bir siyasi direktif olarak tarihe geçer. Dolayısıyla İsmet İnönü’nün bu nutkuna ayrıntılı olarak değinmemiz gerekir.

İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944’te irat ettiği meşhur nutuk

İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944’te irat ettiği meşhur nutuktan bir cümle şöyledir: ‘’Milliyetçi fikirleri, ırkçılık ve Turancılık fitnesine alet edenler, Türk milletine ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı en büyük ihaneti işlemişlerdir.’’

Bu tek cümle, mahkeme sürecinin seyrini değiştirir.

Çünkü;

Doğrudan hedef gösterme: İnönü, "ırkçılık ve Turancılık" kavramlarını doğrudan "fitne" ve "ihanet" kelimeleriyle yan yana getirerek, bu akımları bir fikir ayrılığı olmaktan çıkarıp bir güvenlik tehdidine dönüştürür.

Yargıya siyasi talimat: Cumhurbaşkanı’nın bu kadar keskin bir ifade kullanması, o dönemin tek parti konjonktüründe yargı organları için tartışmaya kapalı bir mahkûmiyet emri olarak algılanır.

Meşruiyet sınırı: Devletin "makbul milliyetçilik" tanımı ile "sakıncalı milliyetçilik" arasındaki çizgiyi bizzat en üst makamın eliyle nasıl çizildiği somutlaşır.

Büyük siyasi dönüş

Ayrıca devletin bu keskin politika değişimi hamlesi sadece siyasi bir manevra olarak kalmaz, Hüseyin Cahit Yalçın gibi kalemlerin Tanin gazetesindeki kışkırtıcı başyazılarıyla toplumsal bir linç zeminine dönüştürülür. Yalçın’ın dün müttefik görülen isimleri bir gecede ‘'milli bünyeye zarar veren unsurlar’', ‘’en büyük tehlike" ve "görünmeyen tehlike" gibi manşetlerle bu süreci körüklemesi, basının siyasi iklime nasıl eşlik ettiğinin en somut kanıtıdır.

1944 tasfiyesinin ne denli keskin bir politika değişimi olduğunu anlamak için, sadece iki yıl geriye, 5 Ağustos 1942’ye bakmak yeterlidir. Başbakan Şükrü Saraçoğlu, meclis kürsüsünden tarihe geçecek yukarıda verdiğim şu sözleri haykırıyordu:

‘'Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal (en az) o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir.'’

Ancak 1944’e gelindiğinde aynı kadroların, bizzat bu söylemlerle büyütülen isimleri '’vatan hainliği’' ile suçlayıp tabutluklara göndermesi, Türk siyasi tarihindeki en keskin ideolojik savrulmalardan biridir. Bu tablo, devlet aygıtının dış politikadaki sert rüzgârlara uyum sağlamak adına, bizzat kendi elleriyle beslediği ideolojik unsurları bir gecede tasfiye edebildiğini gösteren çarpıcı bir pragmatizm vesikasıdır.

Saraçoğlu 5 Ağustos 1942’de bu nutku atarken Cumhurbaşkanı İnönü de buna cevaz verir. Ancak aynı İnönü, 19 Mayıs 1944 nutkuyla bizzat "ırkçılığı" hedef alır.

Saraçoğlu’nun 1942’deki konuşması, Alman ordularının Stalingrad kapılarına dayandığı döneme denk gelir. 1944’teki Türkçülere yapılan baskınlar ise Almanya’nın yenilgisinin kesinleştiği döneme rastlar. Aslında devletin "şizofrenik hali", pragmatik bir "hayatta kalma refleksi" olur.

1944 süreci aslında Türkiye’nin "Alman yanlısı" göründüğü dönemin tasfiyesidir. Varlık Vergisi'nin kaldırılması (1944 Mart) ve  Türkiye'nin Almanya'ya olan krom ihracatını durdurması (1944) (Müttefik baskısıyla) ile bu davanın başlaması arasındaki zamanlama paralelliği, dış politikanın iç siyasete nasıl yön verdiğini kanıtlayan müthiş bir veridir.

Yazar ve araştırmacı Çağrı D. Çolak, ‘’1944 Irkçılık – Turancılık Davası: Tutuklamalar, İşkenceler, Savunmalar’’, (Doğu Kütüphanesi Yayınları, 2019) adlı kitabında bu davanın Türkçü - Turancı harekete dâhil olmayanlar tarafından bile eleştirilen dava olduğunu ifade eder. Çağrı D. Çolak, bu kitabında Niyazi Berkes ve Uğur Mumcu’nun dava hakkında görüşlerine yer verir:

Niyazi Berkes: "Turancılık olayı, Rusların gözüne girmek için tezgâhlandı. Rusların bu oyunu yutmadığı görülünce, Turancılar aklandı."

Uğur Mumcu: "1944 Irkçılık - Turancılık Davası, nereden bakarsanız bakın bir siyasal davaydı. Her siyasal davada olduğu gibi, bu davanın sorgularında da sanıklara işkence yapıldı. Fakat Almanlarla işbirliği yaptıklarını ortaya koyacak bir kanıt çıkmadı."

Olayların ve duruşmaların kahramanlarından biri ve doğrudan doğruya şahidi olan Nejdet Sançar’ın günü gününe tuttuğu notlardan oluşan ‘’1944 Irkçılık Turancılık Davası-Mahkeme Günlükleri’’, (Bozkurt Yayınevi, 2018) adlı kitabında da bu konuda ayrıntılı bilgilere yer verir.

Bu siyasi dönüşün nedeni

Dönemin koşulları yalnızca bir “siyasi tasfiye” perspektifiyle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Sovyetler Birliği’nin güçlenerek Türkiye üzerinde Boğazlar ve Doğu Anadolu’ya yönelik taleplerini artırması, Ankara yönetiminde ciddi bir güvenlik kaygısı yaratır. Bu bağlamda, sınır ötesindeki Türk topluluklarıyla birleşmeyi hedefleyen Turancı söylemin, Sovyetler tarafından provokatif ve yayılmacı bir tehdit olarak algılanabileceği düşünülür.

Ayrıca bazı Turancı çevrelerin Almanya ile temas hâlinde olduğu yönündeki iddialar ve Nazi Almanyası’nın Sovyet karşıtı politikalarıyla kurulan ideolojik yakınlık, bu hareketin dış politika açısından riskli görülmesine yol açar. Bu nedenle devletin, uluslararası dengeleri gözeterek bu tür akımları kontrol altına alma refleksi geliştirdiği söylenebilir. Ancak bu durum, güvenlik kaygısı ile siyasal tasfiye arasındaki sınırın bulanıklaştığı bir alan yaratır.

Bununla birlikte, söz konusu güvenlik kaygılarının ne ölçüde somut tehditlere dayandığı ne ölçüde dönemin konjonktürel korkularının bir yansıması olduğu ise tarih yazımında tartışmalı bir konu olmaya devam etmektedir.

Davanın sonu

1945'te verilen cezalar, 1947'de Askerî Yargıtay tarafından bozulur ve sanıkların çoğu beraat eder. Çünkü 1947'de artık Türkiye tamamen Batı (ABD) blokuna yaklaşmış, Sovyet tehdidi (boğazlar ve toprak talebi) tescillenmiştir. Yani devlet, "Rusları kızdırmayalım" diye tutukladığı Turancıları, "Ruslara karşı bize lazımlar" diyerek serbest bırakmıştır.

Devletin şizofrenik hali

Hem Dreyfus Davası’nda hem Rosenbergler Davası’nda hem de bu davada devletin şizofrenik halini görürüz. Bu dava sonrasında Sabahattin Ali saldırıya ve hakaretlere maruz kalır, sonrasında da öldürülür. Sabahattin Ali’yi öldüren kişi ‘’vatanperver hislerle’’ bir ‘’vatan haini’’ni öldürdüğünü söyler. Hani zaman zaman devletimizin en tepesinden ‘’hain’’ sesleri çokça dillendiriliyor ya! Bir hatırlatayım istedim en tepeden böylesi söylemlerin nelere mal olabileceğini.

Tabii ki dış güçlerin ve dış gelişmelerin iç politikaya yansımasına bu örnek ilk ve tek değildir. Bu konuyu birkaç örnekle açıklamak istiyorum:

II. Dünya Savaşı’nda Romanya’da kahvelerdeki duvar resimleri

Hitler, Romanya üzerinden Moskova’ya giderken işgal ettiği bölgelerde kahvelerde duvarlarda Hitler’in fotoğrafı vardır. Hitler Moskova’da bozguna uğrayıp çekilirken ve arkasından da Rus askerleri gelirken yine aynı kahvelerdeki duvarlarda da bu sefer Stalin’in fotoğrafı vardır. Burada tuhaf olan bu fotoğrafların arkalı önlü olmalarıdır; bir yüzünde Hitler’in fotoğrafı, diğer yüzünde ise Stalin’in fotoğrafı. Çünkü bazı bölgeler, birkaç kez el değiştirirler.

II. Dünya Savaşı’ndaki Türkiye’deki resim

Türkiye II. Dünya Savaşına katılmadığı için kahve duvarlarında değişen fotoğraflar yoktur ama anlattığım gibi ülke siyasetinde değişen fotoğraflar vardır. Özetle Hitler Moskova’ya ilerlerken Türkiye’de ne kadar solcu varsa tutuklanırlar. Hitler Moskova’da bozguna uğrayıp çekilirken ve Ruslar karşı taarruza geçmişken de bu sefer de solcular serbest bırakılıp ülkede ne kadar Türkçü, Turancı, milliyetçi varsa onlar tutuklanırlar.

Ancak bu stratejik yalpalanmalar burada da kalmaz.

SOĞUK SAVAŞ VE SONRASINDAKİ STRATEJİK YALPALANMALAR

Aşağıda vereceğim örnekler doğrudan bir süreklilikten ziyade, devletlerin farklı dönemlerde benzer refleksleri üretmesi bağlamında ele alınmalıdır.


ABD, NATO, Kızıl Tehlike ve Türkiye

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Soğuk Savaş döneminde Türkiye, ABD yanında yer alıp NATO’ya girer. Bu dönemden sonra, ABD yönetiminin McCarthy döneminden (1950'ler) bu yana tüm dünyaya yaydığı “kızıl tehlike” kavramıyla birlikte Türkiye’de de bu kavrama uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin hemen hemen bütün kuruluş değerlerinden vazgeçilir. Köy Enstitüleri bu dönemde kapatılır. Savunma Sanayiinden, sanayileşmekten, kalkınmaktan, tam bağımsızlıktan, laik ve aydınlanmacı eğitimden bu dönemde vazgeçilir.

‘’Kızıl tehlike’’ kavramına karşı Türkiye’nin laik eğitim sistemi bir engel olarak görülür. Türkiye'nin 10. Genelkurmay Başkanı ve 5. Cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay, 1968 yılında şu sözleri söyler: ‘’Memleketin yönetimini laik okullardan yetişen gençlere bırakamayız, devletin kilit noktalarını İmam Hatip lisesi mezunlarına teslim edeceğiz.’’

Bu çerçevede yapılan 12 Mart 1971 Muhtırası ile gerek siyasetteki ve gerekse de TSK'deki antiemperyalist sol akımlara büyük darbe vurulur.

Yeşil Kuşak Projesi ve Türkiye

Yeşil Kuşak Projesi, 1977 yılında Başkan Jimmy Carter döneminin ulusal güvenlik danışmanı olan Zbigniev Brzezinski tarafından ortaya atılan, ABD’nin Komünizme ve Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirdiği bir projedir.

Bu projenin esası; Komünizmin ve Sovyetler Birliği’nin ilerleyişini durdurmak ve petrol zengini körfez ülkelerinde ve bölge üzerinde etkisini engellemek amacıyla radikal İslam’ın kalkan olarak kullanılmasıydı.

Burada önemli olan konu; ABD’nin, komünizmin, Sovyetler Birliği’nin ve Çin’in yayılmasını engellemek için Afganistan, Pakistan, İran ve Türkiye gibi ülkelerde uyguladığı yöntemdir. ABD, komünizme, Sovyetler Birliği’ne ve Çin’e karşı bu ülkelerde demokratik yönetimleri güçlendirmek ve ekonomiyi kalkındırmak yerine bu bölgelerde radikal İslamcı akımların güçlenmesini imkân sağlar. Bu kapsamda; Afganistan’da Babrak Karmal’a karşı El Kaide ve Usame Bin Ladin ortaya çıkartılır, İran’da Batı yanlısı Şah Rıza Pehlevi, Ayetullah Humeyni tarafından devrilir, Pakistan’da Zülfikar Ali Butto, General Ziya Ül Hak tarafından asılır, Filistin’de El Fetih’in gözden düşürülüp Hamas güçlendirilir.

Bu projenin Türkiye’deki tezahürü de 12 Eylül 1980 askerî darbesi olur. Bu darbe ile beraber Türkiye’de Türk-İslam sentezi uygulanmaya başlanılır. Bu proje çerçevesinde bilim ve siyaset dünyasında ve TSK içerisinde aydın, Atatürkçü ve antiemperyalist sol ve milliyetçi sağ düşünceler benzer siyasi davalarla ve siyasi yöntemlerle tasfiye edilirken İslami akımlar güçlendirilir.

Ilımlı İslam Projesi ve Türkiye

ABD’nin bu ‘’Yeşil Kuşak Projesi’’, 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile ters teperek kendi yarattığı güçlerin hedefi haline gelir.

ABD’ye yapılan 11 Eylül 2001 saldırıları bu konuda bir milat olur. Bu sefer de ABD, radikal İslam’ı dizginleyebilmek adına ‘’Ilımlı İslam Modeli’’ni ileri sürerek bu doğrultuda BOP (Büyük Orta Doğu Projesi)’ni uygulamaya koyar. BOP’a göre Türkiye dâhil olmak üzere 22 devletin sınırlarının değişmesi öngörülür. Bunun sonucu olarak da ilk olarak Irak işgal edilip dağıtılır, Irak kuzeyinde IKBY kurulur, ardından Tunus’ta başlayıp Mısır, Libya ve Yemen'de iktidar değişikliklerini sağlanır. Ancak bu uygulama Suriye’de Rusya’nın devreye girmesiyle şimdilik sekteye uğrar.

ABD’nin bu ‘’Ilımlı İslam Politikası’’na ve projesine uygun olarak da Türkiye’de FETÖ palazlandırılır, FETÖ, AKP ile ittifaka sokularak Türkiye’de bu Ilımlı İslam Projesine ters düşen veya bu politikaya engel olabilecek ülke içindeki bütün ulusal değerler ve varlıklar, TSK dâhil kurum ve kuruluşlar tarumar edilir. Zaten 1950'lerden beri bozulan laik eğitim sistemi iyice terk edilir. Arkasında ABD ve AB’nin de olduğu Balyoz – Ergenekon kumpas davaları da bu çerçevede yapılır.  ABD'nin Ilımlı İslam ve BOP çerçevesinde Irak'ın, Libya'nın ve Suriye'nin parçalanmasında koç başı olarak Türkiye (AKP Hükümeti) kullanılır.

Balyoz ve Ergenekon davaları da dış politika eksenli birer tasfiye operasyonu olarak okunabilir. Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı 15 Temmuz menfur darbe girişim olur muydu? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı Türkiye Suriye – Libya bataklığına girer miydi? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı Türkiye’de rejim değişip ülke tek adama teslim edilir miydi? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı ülke Diyanetin vesayetine girer miydi?

Analoji: Tarihin tekerrür alanı olarak davalar

Balyoz ve Ergenekon davaları, Türkiye’nin yakın siyasi tarihini derinden sarsan birer hukuki süreç olmanın ötesinde, aslında Türk siyasal kültürünün genetik kodlarını yansıtan birer aynadır. Bu noktada, on yıllar öncesinin olaylarıyla bu davalar arasındaki yapısal paralelliklere bakmak, meselenin sadece birer '’dava’' olmadığını anlamamızı sağlar.


Balyoz ve Ergenekon süreçlerini, bu davalarla (Irkçılık-Turancılık Davası) kıyasladığımızda üç temel ortak nokta öne çıkmaktadır:

Tasfiye ve dönüşüm: Tıpkı geçmiş dönemde olduğu gibi, bu davalar da bürokraside ve orduda geniş çaplı bir kadro değişiminin kaldıracı olarak kullanılır.

Kamuoyu oluşturma yöntemi: Geçmişin "gazete manşetleriyle siyaset dizayn etme" geleneği, bu davalar (Balyoz ve Ergenekon davaları) sürecinde dijital veri setleri ve sızdırılan belgelerle modernize edilir.

Hukuk ve siyaset paradoksu: Her iki dönemde de yargı, teknik bir süreçten ziyade, silah olarak kullanılarak, siyasal bir hesaplaşmanın meşruiyet zemini haline getirilir.

Sonuç

1944 Irkçılık–Turancılık Davası, belirli bir tarihsel bağlama ait olsa da devletlerin dış politika baskıları karşısında iç siyaseti yeniden düzenleme eğiliminin tekil bir örneği değildir. Farklı dönemlerde ve farklı koşullar altında benzer reflekslerin ortaya çıktığı görülmektedir.


Ancak bu örnekler, tek bir süreklilik ya da merkezi bir planın parçaları olarak değil; her biri kendi tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmesi gereken, fakat benzer siyasal mantıklar taşıyan süreçler olarak ele alınmalıdır.

1944 Irkçılık–Turancılık Davası, Türkiye’de yargının belirli dönemlerde dış politika baskılarıyla yönlendirilebildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Bu tür süreçler, yalnızca belirli grupların tasfiyesiyle sınırlı kalmaz; aynı zamanda hukuk sisteminin meşruiyetini de zedeler. Bu nedenle tarihsel örnekler, günümüz için birer siyasi argüman değil, kurumsal dersler olarak ele alınmalıdır.


1944 yargılamaları, dönemin konjonktürüne göre Türk milliyetçiliğini bir tehdit olarak kodlar ve kadroları sistem dışına iter. Tarihsel bir sıçrama yaparak günümüze yaklaştığımızda, aynı '’tasfiye’' mantığının farklı ideolojik ambalajlarla sürdüğü görülür. Balyoz ve Ergenekon süreçleri de tıpkı 1944’te olduğu gibi, yargının siyasi bir tasarım aracı olarak kullanıldığı yeni bir dönemin kapısını aralar.

Tarihsel örneklerin değeri, bugünü doğrulamak için değil; benzer hataların hangi koşullarda tekrar edebileceğini göstermesi açısından önemlidir.

Siyasal gelişmeleri, iç politikayı ve ülke içindeki siyasi davaları anlamak için (anlattığım gibi) asıl olarak ülkeyi yönetenlerin gözünü diktikleri büyük güçlerin politikalarına dikkat etmek gerekir.

Bu örnekler bize; ekonomik ve siyasal bağımsızlığın, güçlü olmanın, özgürlüğün, demokrasinin, parlamentonun kısaca Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin ne kadar önemli olduğunu anlatır. 

Bu konuyu böylesine uzun uzun arz etmek de bana kalır.

Osman AYDOĞAN


 


Yorumlar - Yorum Yaz