• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam1194
Toplam Ziyaret1490588

1944 Irkçılık-Turancılık Davası örneğinde hami gücün güdümünde iç politika ve savrulmalar


1944 Irkçılık-Turancılık Davası
 örneğinde hami gücün güdümünde iç politika ve savrulmalar

03 Mayıs 2021

Dünya tarihinde hiç unutulmayan siyasi davalar vardır: Dreyfus Davası (Fransa), Rosenbergler Davası (ABD), Mykonos Davası (Almanya) gibi… Bunların üçünü de sayfamda yazmıştım…

Türk tarihinde de, günümüzde yakından ilgilenenler hariç artık pek kimseciklerin bilmediği bir dava vardır: ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’

Irkçılık-Turancılık Davası; II. Dünya Savaşı’nın bitimine doğru 7 Eylül 1944'te başlayan ve 29 Mart 1945'e kadar süren, Türk siyasetinde önde gelen 23 ismin Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla yargılandığı bir davanın adıdır.

Davaya konu olaylar şu şekilde gelişir:

Nihal Atsız – Sabahattin Ali Davası

1944 yılı Mart ayında Nihal Atsız, ‘’Orkun’’ dergisinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na açık bir mektup yazar… Nihal Atsız, mektubunda Rus yanlılarının devletin çeşitli kademelerinde, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde yuvalandıklarını iddia ederek dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i hedef gösterir… Nihal Atsız bununla da yetinmeyerek Rus destekçisi olarak gördüğü Sabahattin Ali'yi ‘’vatan haini’’ diye de itham eder…

Bu yazı / mektup üzerine Sabahattin Ali, Nihal Atsız aleyhine tazminat davası açar… Bu dava üzerine Nihal Atsız'ın ‘’Orkun’’ dergisi 1 Nisan 1944 tarihinde kapatılır... 9 Nisan 1944 tarihinde de açılan tazminat davası Ankara’da görülmeye başlanır… Nihal Atsız’a destek için mahkeme salonuna gelen Turancı gençler Sabahattin Ali ve Hasan Ali Yücel aleyhine sloganlar atarak taşkınlık yapınca duruşma 3 Mayıs 1944 tarihine ertelenir…

Ankara Nümayişi

3 Mayıs 1944 günü yapılan duruşmada Nihal Atsız söz konusu davadan 4 ay hapse mahkûm olur… Turancı gençler kararı protesto amacıyla Ulus’ta toplanarak başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek için bakanlığa doğru yürümeye başlarlar. Polisin eylemcilere müdahalesi sert olur… Göstericilerden bazıları tutuklanır…

Ancak olaylar burada bitmez…

Bu yürüyüşe katılıp tutuklananlar hakkında dava açılır… Ancak bu dava sıradan bir nümayiş davası değildir. Gösteriye katılıp tutuklananlar dışında çok sayıda Turancı da tutuklanır… Tutuklananlar arasında o dönemde üsteğmen olan Alparslan Türkeş dâhil askerler de vardır… Tutuklular meşhur (!) Sansaryan Han'a götürülürler. Tutuklular o dönemden sonra ‘’tabutluk’’ adı verilecek olan hücrelerde tutulurlar ve pek de iyi muamelelere maruz kalmazlar, işkence görürler...

Irkçılık-Turancılık Davası

Tutuklular 7 Eylül 1944 tarihinde İstanbul 1 No’lu Örfi İdare (Sıkıyönetim) Mahkemesi’nde "gizli teşkilat kurarak kurulu düzeni yıkmaya teşebbüs" suçundan yargılanırlar. Sekiz ay süren yargılama sonucunda 29 Mart 1945 tarihinde içlerinde Zeki Velidi Togan, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal’ın bulunduğu bir kısım sanıklar çeşitli cezalara çarptırıldılar. İşte bu dava tarihte adını ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’ olarak alır…

Nihal Atsız mahkûmiyet kararı kendisine tebliğ edildiğinde "turan için mahkûmiyet benim için şereftir" beyanında bulunur. Üsteğmen Alpaslan Türkeş de 9 ay 10 gün hapse mahkûm olur, ancak Askerî Mahkeme’nin temyizi ile fazla cezaevinde kalmaz.

Bu davadan hüküm giyenlerin cezaları Tophane Askerî Hapishanesinde infaz edilir…

3 Mayıs Türkçülük Günü

Günlerden 3 Mayıs 1945 günüdür.  3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının ve dava sonunda yapılan ‘’Ankara Nümayişi’’nin birinci yıldönümüdür… Tophane Askerî Hapishanesinde bulunan Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm; Türkçülük-Turancılık davasının gerekçelerinden biri olarak gösterilen Nihal Atsız -Sabahattin Ali davasının duruşmasından sonra yaşanan “Ankara Nümayişi”ni anmak amacıyla örtüsüz bir masa etrafında toplanırlar… İşte ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde yapılan ve daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü (Bayramı) diye anılır…

Bu siyasi davanın arka planı

Bu dava siyasi bir davadır… Her siyasi davanın mutlaka siyasi bir maksadı ve bir uluslararası boyutu vardır tıpkı Dreyfus Davası’nda, Rosenbergler Davası’nda olduğu gibi… Tıpkı Balyoz-Ergenekon siyasi davalarında olduğu gibi… Düşünsenize; Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı 15 Temmuz menfur darbe girişim olur muydu? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı Türkiye Suriye – Libya bataklığına girer miydi? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı Türkiye’de rejim değişip ülke tek adama teslim edilir miydi? Balyoz – Ergenekon davaları olmasaydı ülke Diyanetin vesayetine girer miydi?

Neyse bu konular çetrefilli konular... Biz gelelim ‘’Irkçılık-Turancılık Davası’’na…

İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıç yıllarında Almanya ve İtalya’nın başını çektiği faşist blok Avrupa’da hızla ilerlerken Türkiye savaşa girip girmemek konusunda kararsızdır… Her iki taraftan gelen baskılara direnmektedir. O günlerde Türkiye’deki Turancılar savaşa Almanya’nın yanında savaşa girerek Kafkasya’daki Türklerle birleşmenin doğru olduğuna inanmaktadırlar… Bunu gören ve durumdan faydalanmak isteyen Alman hükümeti de bu konuda Turancılara destek verir… (Tıpkı Ilımlı İslam için ABD’nin ve AB’nin AKP hükümetine ülkede ''ulusal'' olan ne varsa yok etmek için verdikleri destek gibi...)

Almanya'nın o dönemki Ankara büyükelçisi von Papen Turancı çevrelerle görüşerek Orta Asya Türk cumhuriyetleri hakkında bilgi toplar ve destek arar… 1942 yılında Almanya Sovyetler'e doğru ilerlemekteyken Alman Büyükelçi von Papen İsmet İnönü ile de görüşür… Ancak büyükelçi tarafsız kalmaya kararlı İnönü’den beklediği desteği bulamaz… Ancak İnönü, Alman desteğiyle süren Turancı akımların da pek fazla üzerine giderek Almanya’nın tepkisini çekmek de istemez… Hatta o dönem Nazım Hikmet gibi, Sabahattin Ali gibi solcular hapislerde süründürülürken Turancılar baş tacı edilir, resmî ideoloji tarafından hoşgörüyle karşılanır, hatta bizzat hükümetten destek bulur…

Ta ki Ruslar Alman kuşatmasını kırarak Avrupa’ya doğru ilerlemeye başlayıncaya kadar...

Almanya'nın savaşı kaybedeceği anlaşılınca rüzgâr tersine döner… 3 Mayıs 1944 tarihine kadar faşist Almanya’ya şirin görünmek için Turancılar baş tacı edilirken, bir anda Sovyet ilerleyişine karşı kalkan edilmek uğruna bu insanlar tabutluklara tıkılır… Olayı gülünç kılan ise, bu insanlara isnat edilen suçun "Turancılık" olmasıdır…

Hem Dreyfus Davası’nda, hem Rosenbergler Davası’nda hem de bu davada devletin şizofrendik halini görürüz… Bu dava sonrasında Sabahattin Ali saldırıya ve hakaretlere maruz kalır, sonrasında da öldürülür… Sabahattin Ali’yi öldüren kişi ‘’vatanperver hislerle’’ bir ‘’vatan haini’’ni öldürdüğünü söyler… Hani zaman zaman devletimizin en tepesinden ‘’hain’’ sesleri çokça dillendiriliyor ya! Bir hatırlatayım istedim en tepeden böylesi söylemlerin nelere mal olabileceğini…

Hoş devlet ‘’Balyoz –Ergenekon davaları’’nda az mı şizofrendi? O davalarda kaç yurtsever aydın ve subay katledildi? O davalarla devletin altına dinamit koyup patlatmadılar mı?

Neyse bunlar çetrefilli konular, benim boyumu aşar... Yine biz konumuza dönelim…

Yazar Çağrı D. Çolak ‘’1944 Irkçılık – Turancılık Davası: Tutuklamalar, İşkenceler, Savunmalar’’ (Doğu Kütüphanesi Yayınları, 2019) isimli kitabında bu davanın Türkçü - Turancı harekete dâhil olmayanlar tarafından bile eleştirilen dava olduğunu ifade eder… Çağrı D. Çolak bu kitabında Niyazi Berkes ve Uğur Mumcu’nun dava hakkında görüşlerine yer verir:

Niyazi Berkes: "Turancılık olayı, Rusların gözüne girmek için tezgâhlandı. Rusların bu oyunu yutmadığı görülünce, Turancılar aklandı."

Uğur Mumcu: "1944 Irkçılık - Turancılık Davası, nereden bakarsanız bakın bir siyasal davaydı. Her siyasal davada olduğu gibi, bu davanın sorgularında da sanıklara işkence yapıldı. Fakat Almanlarla işbirliği yaptıklarını ortaya koyacak bir kanıt çıkmadı."

Olayların ve duruşmaların kahramanlarından biri ve doğrudan doğruya şahidi olan Nejdet Sançar’ın günü gününe tuttuğu notlardan oluşan ‘’1944 Irkçılık Turancılık Davası-Mahkeme Günlükleri’’ (Bozkurt Yayınevi, 2018) isimli kitabının bu konuda yazılmış en iyi eser olduğunu düşünüyorum…

Tabii ki dış güçlerin ve dış gelişmelerin iç politikaya yansımasına bu örnek ilk ve tek değildir. Bu konuyu birkaç örnekle açıklamak istiyorum:

II. Dünya Savaşında Romanya’da kahvelerdeki duvar resimleri

Hitler Romanya üzerinden Moskova’ya giderken işgal ettiği bölgelerde kahvelerde duvarlarda Hitler’in fotoğrafı vardır… Hitler Moskova’da bozguna uğrayıp çekilirken ve arkasından da Rus askerleri gelirken yine aynı kahvelerdeki duvarlarda da bu sefer Stalin’in fotoğrafı vardır. Burada tuhaf olan bu fotoğrafların arkalı önlü olmalarıdır; bir yüzünde Hitler’in fotoğrafı, diğer yüzünde ise Stalin’in fotoğrafı. Çünkü bazı bölgeler birkaç kez el değiştirirler.

II. Dünya savaşındaki Türkiye’deki resim

Türkiye II. Dünya Savaşına katılmadığı için kahve duvarlarında değişen fotoğraflar yoktur ama anlattığım gibi ülke siyasetinde değişen fotoğraflar vardır. Özetle Hitler Moskova’ya ilerlerken Türkiye’de ne kadar solcu varsa tutuklanırlar… Hitler Moskova’da bozguna uğrayıp çekilirken ve Ruslar karşı taarruza geçmişken de bu sefer de solcular serbest bırakılıp ülkede ne kadar Türkçü, Turancı, milliyetçi varsa onlar tutuklanırlar.

ABD, NATO, Kızıl Tehlike ve Türkiye

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Soğuk Savaş döneminde Türkiye ABD yanında yer alıp NATO’ya girer. Bu dönemden sonra, ABD yönetiminin McCarthy döneminden (1950'ler) bu yana tüm dünyaya yaydığı “kızıl tehlike” kavramıyla birlikte Türkiye’de de bu kavrama uygun olarak Türkiye Cumhuriyetinin hemen hemen bütün kuruluş değerlerinden vazgeçilir. Köy Enstitüleri bu dönemde kapatılır. Milli Savunma Sanayiinden, sanayileşmekten, kalkınmaktan, tam bağımsızlıktan, laik ve aydınlanmacı eğitimden bu dönemde vazgeçilir…

‘’Kızıl tehlike’’ kavramına karşı Türkiye’nin laik eğitim sistemi bir engel olarak görülür. Türkiye'nin 10. Genelkurmay Başkanı ve 5. Cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay, 1968 yılında şu sözleri söyler: ‘’Memleketin yönetimini laik okullardan yetişen gençlere bırakamayız, devletin kilit noktalarını İmam Hatip lisesi mezunlarına teslim edeceğiz.’’

Bu çerçevede yapılan 12 Mart 1971 Muhtırası ile gerek siyasetteki ve gerekse de ordudaki antiemperyalist sol akımlara büyük darbe vurulur…

Yeşil Kuşak Projesi ve Türkiye

Yeşil Kuşak Projesi, 1977 yılında Başkan Jimmy Carter döneminin ulusal güvenlik danışmanı olan Zbigniev Brzezinski tarafından ortaya atılan, ABD’nin Komünizme ve Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirdiği bir projedir...

Bu projenin esası; Komünizmin ve Sovyetler Birliği’nin ilerleyişini durdurmak ve petrol zengini körfez ülkelerinde ve bölge üzerinde etkisini engellemek amacıyla radikal İslam’ın kalkan olarak kullanılmasıydı.

Burada önemli olan konu; ABD’nin Komünizmin, Sovyetler Birliği’nin ve Çin’in yayılmasını engellemek için Afganistan, Pakistan, İran ve Türkiye gibi ülkelerde Komünizme, Sovyetler Birliği’ne ve Çin’e karşı demokratik yönetimleri güçlendirmek, ekonomiyi kalkındırmak yerine bu bölgelerde radikal İslamcı akımların güçlenmesini sağlamış olmalarıdır. Bu kapsamda; Afganistan’da Babrak Karmal’a karşı El Kaide ve Usame Bin Ladin ortaya çıkartılır, İran’da Batı yanlısı Şah Rıza Pehlevi, Ayetullah Humeyni tarafından devrilir, Pakistan’da Zülfikar Ali Butto, General Ziya Ül Hak tarafından asılır, Filistin’de El Fetih’in gözden düşürülüp Hamas güçlendirilir…

Bu projenin Türkiye’deki tezahürü de 12 Eylül 1980 askerî darbesi olur. Bu darbe ile beraber Türkiye’de Türk-İslam sentezi uygulanmaya başlanılır. Bu proje çerçevesinde bilim ve siyaset dünyasında ve ordu içerisinde aydın, Atatürkçü ve antiemperyalist sol ve milliyetçi sağ düşünceler tasfiye edilirken İslami akımlar güçlendirilir…

Ilımlı İslam Projesi ve Türkiye

ABD’nin bu ‘’Yeşil Kuşak Projesi’’, 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile ters teperek kendi yarattığı güçlerin hedefi haline gelir…

ABD’ye yapılan 11 Eylül 2001 saldırıları bu konuda bir milat olur. Bu sefer de ABD, radikal İslam’ı dizginleyebilmek adına ‘’Ilımlı İslam Modeli’’ni ileri sürerek bu doğrultuda BOP (Büyük Orta Doğu Projesi)’ni uygulamaya koyar. BOP’a göre Türkiye dâhil olmak üzere 22 devletin sınırlarının değişmesi öngörülür. Bunun sonucu olarak da ilk olarak Irak işgal edilip dağıtılır, Irak kuzeyinde IKBY kurulur, ardından Tunus’ta başlayıp Mısır, Libya ve Yemen ‘de iktidar değişikliklerini sağlanır. Ancak bu uygulama Suriye’de Rusya’nın devreye girmesiyle şimdilik sekteye uğrar… Bu proje Suriye’de sekteye uğramasaydı sıranın hangi ülkeye geleceğini bilmek için de müneccim olmaya gerek yoktur.

ABD’nin bu ‘’Ilımlı İslam Politikası’’na ve projesine uygun olarak da Türkiye’de FETÖ palazlandırılır, AKP ile ittifaka sokularak Türkiye’de bu Ilımlı İslam Projesine ters düşen veya bu politikaya engel olabilecek ülke içindeki bütün ulusal değerler ve varlıklar, ordu dâhil tarumar edilir. Zaten 1950'lerden beri bozulan laik eğitim sistemi iyice terk edilir. Balyoz – Ergenekon kumpas davaları da bu çerçevede yapılır.  ABD'nin Ilımlı İslam ve BOP çerçevesinde Irak'ın, Libya'nın ve Suriye'nin parçalanmasında koç başı olarak Türkiye kullanılır...

ABD’de yeni bir dönem ve Başkan Jeo Biden

Jeo Biden, Barack Obama döneminde Somali, Yemen, Afganistan ve Pakistan bombalanırken ve Türkiye’yi ‘’Ilımlı İslam’’ politikası için kullanırken başkan yardımcısıydı… Bu nedenle Jeo Biden’in, ABD’nin dünyadaki ve Ortadoğu’daki emperyalist politikalarını aynen hatta daha da sertleştirerek sürdüreceğini tahmin edilmektedir… Jeo Biden, bütün siyasal hayatı boyunca Yunan ve Ermeni lobilerinin müttefikiydi. Biden’in 24 Nisan 2021 günü yaptığı açıklamalar, bu açıklamasında kullandığı ve her birinin diplomaside bir karşılığı olan “soykırım”, “Konstantinopolis” ve “bir daha olmasın” sözcükleri yenilir yutulur ifadeler değildir…

Jeo Biden’in gerek seçim konuşmalarında gerekse de önceki politikalarında bakarak Türkiye hakkında Trump’tan daha farklı bir politika izleyeceği ve Türk-Amerikan ilişkilerinin Biden’ın başkan olması ile farklı bir eksende hareket etmeye başlayacağı tahmin ediliyor…

Türkiye’de Jeo Biden’in seçilmesinden sonra çeşitli kamu kurumlarından belli isimlerin görevden alınmaları, belli makamlardan istifa gibi politik davranışlar, ‘’hukukta yeni bir reform’’, ‘’hukuk devleti’’ gibi söylemler ve Biden’in 24 Nisan açıklamalarına karşı verilen yumuşak tepkilerin ABD’de Biden yönetimine karşı verilmek istenilen mesajlar, bir ön konumlanma ve bir yeni mevzilenme niteliği taşıdığı, bir başka deyişle ‘’duvardaki resmin’’ değiştirilmeye çalışıldığı izlenimini vermektedir..

Millet, Meclis ve Ordu üçlüsü

Çok uzattım ama sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Eğer yeterli gücünüz yoksa ve iç cepheniz zayıfsa iç politikanızı bile dış gücün isteği doğrultusunda icra ediyorsunuz

Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz (1780-1831), "Savaş Üzerine’’ (vom Kriege) (Doruk Yayınları, 2015) isimli eserinde "Millet, Yönetim (Meclis) ve Ordu" üçlüsünün önemine işaret eder: "…Bunlardan bir tanesini hesaba katmak istemeyen, ya da bunların arasında keyfi bir ilişki kurmaya yönelen teori, derhal gerçekle öyle bir çelişkiye düşer ki, sırf bu yüzden tüm değerini yitirir."

Mustafa Kemal Atatürk de bu durumu şu sözleriyle ifade eder: “…hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş vasıtalarının ne olduğunu arz edeyim: Tam üç vasıtanın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum. Birincisi, en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir… İkinci vasıta, milleti temsil eden Meclis’in millî isteği ortaya koymakta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir... Üçüncü vasıta …ordumuzdur…”

Yani Mustafa Kemal Atatürk düşmanla mücadelede üç kuvvetin tayin edici olduğunu ifade eder: Bunlar sırasıyla; Milletin kendisi, TBMM ve Silahlı Kuvvetlerdir. Bu üç kuvvet iki cephede savaşır; Birincisi iç cephe, diğeri ise dış cephedir. Mustafa Kemal Atatürk bu düşüncesini Nutuk’ta şöyle açıklar:

“Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silâhlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, mağlûp olabilir; fakat bu durum, hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. Gerçekten 'kaleyi içinden almak', dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla şahıslarımıza kadar temasa gelebilen bozguncu mikropların, araçların varlığını iddia etmek doğrudur. Meclis’in düşünüş biçimi, çalışması, vaziyeti, düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına olanak ve olasılık yoktur....”

Bilmem, ‘’illet, zillet’’ diye aşağılanan, ''bizden - onlardan'' diye, Türk-Kürt-Alevi diye ve mezheplere, camaatlere ve tarikatlar bölünen ve ekonomik krizlerle zayıflatılan iç cephenin, önemi, işlevi ve ağırlığı yok edilen TBMM’nin ve kumpaslarla tarumar edilen ordunun anlam ve önemini anlatabildim mi? Eğer bu üçlü (Millet, Meclis ve Ordu) sağlam değilse sonbahar yaprakları gibi rüzgâra göre sağa sola savrulur, çamurlarda kaybolur gidersiniz…

Arz ederim…

Osman AYDOĞAN

 


Yorumlar - Yorum Yaz