• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam543
Toplam Ziyaret4006785

Körfezdeki iki deli


Körfezdeki iki deli

15 Mayıs 2019

Haber ajanslarında ABD ve İran haberleri hep son dakika haberleri olarak yer alıyor. Sadece son iki üç gün içine sığan haberlere bakacak olursak ard arda şu haberler sıralanıyor: ABD’nin Körfez yığınak yapması, ABD’nin Körfez’e uçak gemisi ve 120 bin asker göndermesi, İran sınırında ABD F-35’lerin devriye uçuşu yapması, ABD’nin İran’a karşı gönderdiği ‘‘Uçan Kale’’ lakaplı B-52 bombardıman uçaklarının Katar’da üslenmesi, ABD'nin İran Devrim Muhafızlarını terör listesine alma kararı, İran’ın, ABD'nin Devrim Muhafızlarını terör listesine alma kararına destek veren Suudi Arabistan ve Bahreyn'i terörü desteklemekle suçlaması, Birleşik Arap Emirlikleri'nde Hürmüz Boğazı yakınlarında dört petrol tankerine hasar verilmesi konusunda ABD’nin gemilerin sabote edilmesinden İran'ı sorumlu tutması, buna karşın İran’ın olayın arkasında "İsrail'in olabileceğini" iddiası, İran’ın karşı tehditleri, vb...

Bu liste daha da uzayabilir.

Aslında bu haberler buzdağının görünen yüzü. Buzdağının altında ise bu haberlerde yer almayan bir başka ülke yatıyor.

Bu listeyi ve bu görünmeyen ülkeyi şimdilik burada bırakarak gelin sizi biraz geriye, eskiye, her zaman olduğu gibi sizi tarihe götüreyim.

Ortadoğu’da muhtemel bir mezhep savaşı

Son yıllarda bütün Batılı düşünürler Avrupa'nın 5'inci yüzyılda girdiği Orta Çağ gibi Ortadoğu'nun da bu yüzyılda kendi Orta Çağına girdiklerini iddia ederek, 1618 ile 1648 yılları arasında Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı ve temelinde bir Protestan-Katolik mücadelesi yatan mezhep savaşları dizisi gibi Ortadoğu'nun da bir otuz yıl sürecek mezhep savaşlarına (Şii - Sünni) girmekte olduğunu yazıyor.

Ayrıca bütün Batılı gazeteler Ortadoğu'nun 1914 Birinci Dünya Harbi öncesi şartları yaşadığını yazıyor. Tabii ki yüzde yüzlük bir benzeme değil. O dönem dünyanın süper gücü Britanya’nın yerini bugün ABD alıyor. Almanya ve Rusya Birinci Dünya Savaşı arifesinde aynı bugün olduğu gibi yükselen devletler olarak ortaya çıkıyor.  Osmanlı’nın yerini Türkiye Cumhuriyeti alıyor. Ancak bugün bir de fazladan göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir Çin faktörü ortaya çıkıyor.

Ancak o dönem muharebe sahası Avrupa kıtası iken bugün muharebe sahası olarak Ortadoğu seçiliyor. Bu muharebe sahasında ise; filler (ABD, AB, Rusya ve Çin) inlerinde, vekil muharip güçler (Suudi Arabistan, İran) tetikte, çiğnenen çimenler (Irak, Suriye, Yemen, Lübnan, Filistin) yerlerde sürünüyor.

Bu noktada bir kitaba yer vermek istiyorum.

Uyurgezerler

Cambridge Üniversitesi Tarih Profesörü Christopher Clark’ın “Uyurgezerler” (Pegasus Yayınları, 2017) adlı bir kitabı bulunuyor. Yazar kitabında I. Dünya Savaşı’na yol açan krizin nasıl meydana geldiğini anlatıyor. 28 Haziran 1914 Pazar günü̈ Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Sophie Chotek, Saraybosna tren garına geldiğinde Avrupa barış içinde bulunuyor. Otuz yedi gün sonra ise tüm Avrupa savaşa girişiyor. Bu savaş 15 milyondan fazla insanın ölümü̈, üç imparatorluğun yıkılması ve Dünya tarihinin kalıcı olarak değişmesiyle sonuçlanıyor. Kitaba göre o dönem Avrupalı güçler, yükselen milliyetçilik ve savaş tehdidini göremeyen “Uyurgezerler” gibiymiş. O dönem Rusya modernleşme, Almanya sanayileşme çabası içerisinde, İngiltere şu an ABD’nin olduğu konumda ve en güçlü devlet, Amerika ise kendi iç dünyasında bulunuyor. Osmanlı, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya- Macaristan, Rusya; hiçbirisinde savaş belirtisi bulunmuyor. Kamuoylarının, entelektüellerin, devletlerin de inancı; artık savaşların olmayacağı, sonsuz bir barışa kavuştukları doğrultusunda oluyor. Ancak Franz Ferdinand suikastı ile savaş birdenbire tüm dünyayı sarıyor.

İşte anlattığım gibi şimdi de bazı tarihçiler, içinde bulunduğumuz dönemi Birinci Dünya Savaşı arifesine benzeterek dünya güçlerinin ve kamuoyunun ve entelektüellerin de benzer bir ‘’aymazlık’’ içinde olduğu görüşünü savunuyor.

Günümüz Dünyasında da tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi yükselen popülist milliyetçilik, ırkçılık, ABD’de yeni Trump politikası, Avrupa’nın iç kavgaları, Rusya’nın yükselen imparatorluğu bulunuyor. Bir de Birinci Dünya Savaşında olmayan bir Çin faktörü bulunuyor.

Günümüz Ortadoğu’sunda ise; mezhep ve vekâlet savaşları, Irak, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye, İŞİD, YPG, Hamas, Hizbullah, Müslüman Kardeşler, Ilımlı İslam, Lübnan ve Yemen gibi çok karmaşık sorunları bulunuyor.

Ortadoğu’nun hali böyle. Şimdi gelelim ABD – İran ilişkilerindeki görünmeyen ülkeye; Suudi Arabistan’a.

Suudi Arabistan, Prens Muhammed Bin Salman ve ABD Başkanı Trump

Yukarıda bahsettiğim bu sorunlar devam ederken geçen senelerden itibaren haberlerde hep Suudi Arabistan yer almaya başlıyor: Suudi Arabistan Kralı Kral Salman’ın 33 yaşındaki genç veliahttı Prens Muhammed Bin Salman’ın (Kısaca kendisine MbS deniyor) iç ve dış politikadaki fütursuz hareketleri yer alıyor.

Yemen’deki savaş nedeniyle Prens Muhammed Bin Salman, İran’ı suçluyor. Filistin yönetimi başkanı Abbas, muhtemelen Hamas’ın İran ile yeniden gelişmeye başlayan ilişkileri nedeniyle MbS tarafından suçlanıyor.

Bu noktada biraz geriye gitmek istiyorum.

Suudi Arabistan veliaht prensi, savunma bakanı ve Kral Salman'ın oğlu Prens Muhammed Bin Salman ayrıca Suudi Kraliyet Mahkemesi başkanı ve Ekonomik İşler ve Kalkınma Konseyi başkanı sıfatını taşıyor. Ülkesinde babası Kral Salman'ın tahtının arkasındaki güç olarak tanımlanıyor. Haziran 2017'de kraliyet kararnamesi ile Veliaht Prens Muhammed bin Nayif'in yerine atanarak tahtın vârisi ilan ediliyor ve Başbakan Yardımcılığı görevine getiriliyor. Prens Muhammed Bin Salman'ın genç, deneyimsiz, hırslı ve agresif bir kişilik sahibi olduğu söyleniyor.

Prens Muhammed Bin Salman yönetime gelir gelmez iki konu üzerinde çalışıyor: Birinci konu; ülke ekonomisinin petrole bağımlılığını azaltarak ülkesini bir uluslararası finans ve teknoloji merkezi olarak yeniden şekillendirmek, diğer ikinci konu ise; Ortadoğu’da, İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak.

Birinci konu, Prens Muhammed Bin Salman’ın ekonomiyi yeniden şekillendirme projesi petrol fiyatlarının düşmesi ve giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşüyor.

İkinci konu olan, Suudi rejiminin İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesi ise tamamen fiyasko ile sonuçlanıyor. Bu uğurda Suudi rejimi; Yemen’de savaşa giriyor iflas ediyor, Suriye’de asileri destekliyor, iflas ediyor, Katar politikası geri teperek iflas ediyor, Körfez İşbirliği Konseyi’ni ise işlemez hale getirerek iflas ediyor, Lübnan’da Hizbullah karşıtı hamleler yaparak hükümet krizine neden oluyor, iflas ediyor. 

Şimdi biraz daha geriye gidelim.

Suudi rejimin meşruiyetinin ve siyasi gücünün dayandığı iki temel dayanağı bulunuyordu. Bu dayanaklardan birincisi; dinci Vahhabi yapılanmasının, başından beri Suudi ailesine verdiği destekti. İkinci dayanak ise Suudi klanının üç büyük ailesi arasında, kararların alınmasına, devlet kurumlarının ve kaynaklarının paylaşılmasına ilişkin kurulmuş ''mutabakat'' ve ''meşveret'' geleneği idi.

Ancak bu iki dayanak da genç Prens Muhammed Bin Salman’ın deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği nedeniyle zayıflamaya başlıyor.

İşte sorun da burada başlıyor.

Bu iki dayanağın sökülmeye başlaması ve Prens Muhammed Bin Salman’ın İran ve bölgede yükselen Şii dalgasını frenlemek için Sünni Arap rejimleri üzerinde bir Suudi hegemonyası kurmak projesindeki fiyasko ve iflaslar ülke içinde rejime karşı şiddetli bir karşı tepki ve toplumsal kargaşa olasılığını güçlendiriyor.

Prens Muhammed Bin Salman’ın dış politikasındaki bu fiyaskoları, ekonomiyi yeniden şekillendirme projesinin de giderek daralan kaynaklar nedeniyle belirsizliğe düşmesi ve içerideki bu muhalefet ise Prens Muhammed Bin Salman’ı daha önce hiç olmadığı kadar ABD’ne yaklaştırıyor.

Bu dönemde de ABD’nin de Suudilere geçmişte hiç olmadığı kadar ihtiyacı bulunuyor. Prens Muhammed Bin Salman, İsrail ile birlikte ABD’nin Ortadoğu projelerinin merkezinde yer alıyor. Prens Muhammed Bin Salman Ortadoğu’daki İran karşıtı cephenin liderliğine oynuyor. Suudi Arabistan, Amerikan savunma endüstrisinin en büyük alıcılarından birisi haline geliyor. İsrail’in güvenliği, Rusya’nın ve Çin’in bölgede frenlenmesi, enerji kaynaklarının kontrolü ve Suriye, Lübnan, Yemen, Bahreyn ve Katar konularında ABD, Suudi Arabistan’a muhtaç durumda bulunuyor.

Daha yeni Mayıs 2017’de ABD Başkanı Trump’ın yaptığı Riyad ziyaretinde, Suudi Arabistan ile 100 milyar dolarlık silah antlaşmasının imzalıyor. Bu anlaşmaya göre; Suudi Arabistan’a satılacak silah tutarı önümüzdeki 10 yılda 350 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Bu anlaşmayı İsrail de destekliyor. Bu silahların hedefinin İran ve bölgedeki ABD karşı cephesi olduğu tabii ki biliniyor.

Sanılanın ve söylenenlerin aksine geçtiğimiz yıl yaşanan Kaşıkçı olayı ise; deneyimsiz, hırslı ve agresif kişiliği ile Prens Muhammed Bin Salman’ın yönetimindeki Suudi Arabistan'ı, dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'yi İran'a karşı olan politikalarında birbirlerine daha çok yaklaştırıyor.

Burada vahim olan olasılık ortaya çıkıyor: O da; içerideki muhalefeti bu şekilde fütursuzca bastırarak yok eden ancak politik hırsları ile devlet kapasitesi arasında uçurum olan genç, tecrübesiz, hırslı ve agresif Prens Muhammed Bin Salman’ın krallıkta birlik sağlayarak gücünü pekişmek için yakınlaştığı dengesiz, hırslı, kinci ve intikamcı kişiliği ile Trump yönetimindeki ABD'nin de desteğiyle doğrudan İran ile  bir savaşı göze alması durumunda, bu savaşın tüm Ortadoğu’yu yutacak bir ateşin içine atabilme ihtimali oluyor.

Ortadoğu’da Şii – Sünni savaşı

Ancak bu sefer, günümüzde yaşadığımız gibi bir vekâlet savaşı değil, tüm Ortadoğu’yu kapsayacak, arkasında ABD, İsrail ve Mısır’ın bulunduğu Suudi Arabistan ile arkasında Rusya ve Çin’in bulunduğu İran’ın yer alacağı bir Sünni – Şii savaşının yaşanabilme ihtimali bulunuyor. Tabii ki bu savaşın da sadece bu ülkeler arasında yaşanması beklenmiyor. Bölge ülkelerin tamamında, ancak özellikle Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve Körfez Arap ülkelerinde bol miktarda Şii gruplar bulunuyor. Böylesi bir savaşta bütün Ortadoğu’nun 1618-1648 yıllarında Avrupa’nın yaşadığı gibi halkların birbirini boğazlayacağı ve Ortadoğu’yu mezbahaneye dönüştüreceği bir mezhep savaşının otuz yıl kadar sürmesi bekleniyor.

Böylesi bir savaşın Türkiye'yi de en ağır biçimde etkilemesi pek bir mümkün gözüküyor.

Körfezdeki iki deli

Montaigne bir denemesinde; ‘’Adamın biri, zaten karanlıktan korkarmış. Bir gün büyük bir hangarda elindeki mumla tek başına kalmış. O an o kadar korkmuş ki elindeki mumu üfleyivermiş’’ diyor.

Elde kalan son mumu da üfleyerek tüm Ortadoğu’nun kopkoyu bir karanlığa gömülmesini sağlayacak iki deli (Trump & MbS) hevesle bekleniyor.

Sonuç

Etrafımızdaki hal ve ahval böyleyken, görevi; etrafı gözetmek, buna göre tedbir almak, içeride ve dışarıda barışı tesis etmek, dost kazanmak, ülkede birliği, bütünlüğü ve dirliği sağlamak iken; tüm enerjisini yıllardır kine, nefrete, seçimlere, mezardaki seçmenlere, ata, Üsküdar’a, mühürsüz oylara, illete, zillete, YSK'ya, iptale, yeniden seçime odaklayan bir yönetimin elindeki ülkeye ve insanlarına, Allah’ın yâr ve yardımcısı olması gerekiyor.

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz