
Karanlıkta bir deniz feneri: Wolfgang Borchert ve ‘’Kapıların Dışında’’
30 Aralık 2019
”Exilliteratur” ve ‘’Trümmerliteratur’’
I. ve II. Dünya Savaşı arasındaki Almanya’da Hitler’in iktidara gelişini ve Hitler’in ülkedeki nasıl bir atmosfer içerisinde yükselişini sürdürdüğünü en iyi, güçlü bir felsefi ve edebi geleneğe sahip Alman kültüründen yetişen Alman edebiyatçılarının eserlerinde görmek mümkündür. Ancak bu zorlu bir süreçtir ve bu edebiyatçılar bu eserlerini ancak sürgünde iken verebilirler.
İşte bu sürgündeki Alman edebiyatçılar tarafından ”Exilliteratur” veya “Emigrantenliteratur’’ (Sürgün Edebiyatı) akımı oluşturulur. Tıpkı bizde de kumpaslarla Silivri zindanlarına atılan subayların eserlerinin oluşturduğu ‘’Silivri Edebiyatı’’ gibi. Almanya’da 1933 yılında Hitler iktidara geldiğinde 75 bin dolayında Alman aydını, yazarı, edebiyatçısı yurtlarını terk etmek zorunda kalırlar.
Elias Canetti, Hermann Broch, Alfred Döblin, Robert Musil, Klaus Mann ve Hannah Arendt bu yazarlardandır. Bu yazarların ortak özellikleri; ülkedeki aydın aymazlığını, körleşmelerini, despot bir iktidarın ülkede nasıl yükseldiğini anlatmaları ve bu despot iktidarın yaratacağı felaketleri öngörerek tüm dünyayı uyarıyor olmalarıdır.
Almanya’da II. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında da, şehirlerin bombalanması, yıkılması, ailelerin dağılması, babaların ölümü ve savaş travmaları ile ortaya çıkan bir edebiyat türü daha var: ''Trümmerliteratur'' (Yıkım Edebiyatı). Exilliteratur, Nazizm yükselirken onu önceden gören ve sürgünde yazılan edebiyatın; Trümmerliteratur ise savaş bittikten sonra yıkıntılar arasında kalanların edebiyatıdır. Almanya’da iken, çocukken bu yıkımı bizzat yaşayan Alman dostlarımdan bu yıkımdaki hatıralarını çok dinlemiştim.
Bu Yıkım Edebiyatı’nın Heinrich Böll ile beraber en önemli temsilcilerinden birisi de sıra dışı bir şair, oyun ve öykü yazarı olan Wolfgang Borchert’dir.
Cepheden hücreye, hücreden ölüme: Wolfgang Borchert’in kısa ve yoğun yaşamı
Wolfgang Borchert, 1921 yılında Almanya’nın Hamburg kentinde doğar. Henüz 15 yaşındayken şiirler yazmaya başlar, şiirleri ”Hamburger Anzeiger’’ gazetesinde yayımlanır. Ancak Borchert, Nasyonal Sosyalizmin ahlaki ve fiziksel kurbanlarından birisi olarak gençliğinin çoğunu hapiste geçirir.
Wolfgang Borchert, İkinci Dünya Savaşı sırasında askere alınarak gönderildiği Rusya Cephesi’nde (1941) ağır yaralanır. Cephede iken de Nasyonal Sosyalizme karşı olan görüşlerinden ötürü tutuklanır. Difteri ve sarılığa yakalanmış olmasına karşın sekiz ay Nürnberg’de cezaevinde tutulur. Daha sonra da iyileşti diye tekrar cepheye gönderilir. Bir daha tutuklanır ve bu kez dokuz ay Berlin’de hapis yatar. Sonra idama mahkûm edilir. Altı hafta idamını bekler. Savaşın sonu belli olunca affedilir.
Yıkım Edebiyatı'nın bir diğer temsilcisi Heinrich Böll, Wolfgang Borchert’i şöyle anlatır:
"...O sıralar yirmi yaşındaki asker Borchert'in mektupları devletin güvenliğini sarsıcı nitelikte görülmüş, bu yüzden yazarı ölüme mahkûm edilmiş, ama altı hafta kadar bir hücrede bekletildikten sonra hayatı bağışlanmıştır. Yirmi yaşında olmak, altı hafta bir hücrede pineklemek ve öleceğini, Hitler’le ve savaşla ilgili düşüncelerini açığa vurduğu birkaç mektup yüzünden öleceğini bilmek! Kitabı eline alan yirmi yaşındakiler, insana kendi fikirlerinin ne denli pahalıya patlayabileceğini, karşılığında ödemesi gereken bedelin ne denli yüksek olabileceğini göreceklerdir."
Wolfgang Borchert, hücresinde geçirdiği günlerini 1947 yılında yazdığı ‘’Die Hundeblume’’ (Karahindiba) oyununda şöyle anlatır:
“Az sonra sarı noktanın yanından geçerken elden geldiğince serinkanlı davranmaya çalıştım. Sarı noktanın bir çiçek olduğunu algılamıştım. Sarı bir çiçek, bir karahindibanın küçük sarıçiçeği. Avluda attığımız turların her sona erişinde, ondan zorlukla koparıp alabiliyordum kendimi. Ona sahip olabilmek için günlük ekmek istihkakımı ver deseler verirdim. Bu da az fedakârlık değildi doğrusu. Hücremde canlı yaşayan bir şey bulunsun istiyordum. İçimdeki özlem zamanla öylesine büyüyüp güçlendi ki, avludaki çiçek, o mahcup küçük hindiba çok geçmeden gözümde bir insan, gizli bir sevgili mertebesine yükseldi. Bundan böyle yukarda, dört duvar arasındaki hücremde onsuz yaşayamaz duruma gelmiştim.”
Borchert, bir yandan hastalığı ve zorluklarla boğuşurken, aynı zamanda da hastalığının ve zorluklarının onun yaratıcı gücünü ortaya çıkardığını düşünür: "Yavaş yavaş tevekküle alıştım. Eğer hapse girmeseydim Hundeblume’yi yazamamış olacaktım. Hasta olmasaydım, hiçbir kelime yazamayacaktım. Hayat balık gibi çift yanlı bir şey, bazen alt yüzü gümüş gibi pırıl pırıl parlar.”
Borchert, Almanya'nın askeri yenilgisiyle birlikte serbest bırakılır. Borchert, serbest kalınca Hamburg’a döner ve burada tiyatro oyunları yazar. Sağlığının giderek kötüleşmesi ve buradaki doktorların da bir çözüm bulamaması üzerine İsviçre’ye gönderilir. Ancak İsviçreli doktorlar karşılarında bir hasta değil, yaşayan bir ölü bulurlar. Çünkü savaş onu yaşayan bir ölü haline getirmiştir.
Borchert, bu hastaneye artık iyileşmek için değil, ölmek üzere geldiğini de kısa sürede anlar. Ölmeden önce kaleme aldığı son şiir, insanları savaşa karşı hayır demeye çağıran manifestosu ‘’Dann gibt es nur eins!’’ (O halde yapılacak tek bir şey kalıyor!) adındaki ‘’Sag NEIN!’’ (HAYIR de!) diye bilinen şiiri olur. Bu şiir aslında insanlığa vasiyetidir: “HAYIR de!”
İsviçre’de yatırıldığı hastanede, uzun süre cephede yaşadığı ağır enfeksiyonlar, hepatit ve karaciğer yetmezliği nedeniyle henüz 26 yaşındayken hayata veda eder. Hastane, 20 Kasım 1947 günü ölümünü resmileştirir.
"Anneciğim, beni çığlıklayıp attın ya işte içinden. Ve o gün bugündür her tıkırtı bir hayvandır gecede ve her gölge bir umacı..." (‘’An diesem Dienstag’’ -‘’Bu Salı’’-, Afa Yayınları, 1994) diyen ve bu dünyada cehennemi yaşayan bu naif ruh o tarihten sonra ebedî huzura erer.
Wolfgang Borchert, ‘’Laterne, Nacht und Sterne’’ (‘’Fener, Gece ve Yıldızlar’’, Can Yayınları, 2017) adlı şiir kitabını 1946’da, ilk öykü kitabı ‘’Die Hundeblume’’ (Karahindiba)’yi ise 1947 yılında, ‘’Draußen vor der Tür‘’ (‘’Kapıların Dışında’’, Can Yayınları, 2018) adlı tek oyununu 1946 sonlarında Hamburg’da iken tamamlar. İkinci öykü kitabı ‘’An diesem Dienstag’’ (‘’Bu Salı’’, Afa Yayınları, 1994)’yı 1947 yılında hazırlar. ‘’Nachts schlafen die Ratten doch’’ (''Ama Fareler Uyurlar Gece'', Doğan Kitap, 2003) ve ‘‘Die traurigen Geranien’’ (‘’Üzgün Sardunyalar’’, Bağlam Yayınları, 1987) adlı kitaplarını ise 1945 yılı civarında tamamlar. Wolfgang Borchert’in bu bahsettiğim kitapları otuza yakın eseri içerisinden sadece Türkçeye çevrilen kitaplarıdır.
Wolfgang Borchert'in şairliği için, bu eserlerinin içinden ‘’Fener, Gece ve Yıldızlar’’ adlı şiir kitabında yer alan bir şiirine yer vermek istiyorum:
‘’Ich möchte Leuchtturm sein
in nacht und wind -
für dorsch und stint,
für jedes boot
und bin doch selbst
ein schiff in not!"
"Deniz feneri olsaydım
gecede, fırtınada
ışıktım balıklara
vapurlara, kayıklara-
ne yazık ki ben kendim
batmak üzre bir gemiyim!"
Dünyanın en büyük dramıdır herhalde ‘’Deniz Feneri’’ olmak isteyip de batmak üzere bir gemi olmak!
Borchert’in şairliğindeki bu trajik tezat, Alman Ekspresyonizmi’nin (Dışavurumculuk) en saf, en çıplak halidir. O, dış dünyanın yıkımını anlatırken aslında içeride parçalanan insan ruhunun çığlığını odaklar. Kendisi karanlıkta batmakta olan bir gemiyken, geride kalan insanlığa ‘'HAYIR de!’' manifestosuyla bir deniz feneri gibi ışık tutmaya çalışması, edebiyat tarihinin şahit olduğu en asil, en trajik çelişkilerden biridir. Onun dili, cepheden dönenlerin o güne kadar hiç konuşulmamış, sözlüklerde yeri olmayan yepyeni, kırık dökük dilidir.
Ne var ki, hem oyununun hem de bu kitabının basılması, yapıtlarının çeşitli dillere çevrilmesi ve geniş kitlelere ulaşması hep ölümünden sonra gerçekleşir. Yani Borchert, ününü ve şöhretini yaşarken göremez.
Kapıların Dışında: Kolektif suçun ve yurtsuzluğun aynası
Borchert’in bu eserlerinden II. Dünya Savaşı döneminde yazdığı ve savaş sonunda Hamburg’da tamamladığı ‘’Kapıların Dışında’’ (Draußen vor der Tür) adlı oyunu ‘’Trümmerliteratur’’ (Yıkım Edebiyatı)’nın en önemli eseridir.
Borchert'in dili realist olmaktan çok ekspresyonisttir. Onun amacı dış dünyayı olduğu gibi tasvir etmekten ziyade, savaşın insan ruhunda açtığı derin yaraları, parçalanmış bilinci ve varoluşsal yalnızlığı görünür kılmaktır. Bu nedenle Beckmann'ın karşılaştığı kişiler kadar, onun iç sesi ve vicdanı da oyunun başlıca kahramanları hâline gelir.
Oyunun adı olan “Draußen vor der Tür” (Kapıların dışında), toplumdan dışlanmışlığı simgeleyen ana metafor olarak verilir.
İç karartıcı bir oyun olması nedeniyle kitabın başında, ”Hiçbir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin görmek istemediği oyun” ibaresi yazılır. ‘’Kapıların Dışında’’, yazarın tek oyunudur ve ölümünden bir gün sonra da sahnelenir.
Wolfgang Borchert, tek perde ve beş sahneden oluşan ‘’Kapıların Dışında’’ adlı oyunda, Sovyet cephesindeki savaşın ve esaretin ardından memleketine (Hamburg) tek bacakla dönen Beckmann adlı bir askerin hikâyesini anlatır. Beckmann, ölülerin diyarından tesadüfen geri dönmüştür. Beckmann, üç yılın ardından yurduna döndüğünde, uğruna savaştığı her şey artık bir hiçtir. Döndüğü yerde ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. Ailesi ölmüş, evlerinde yabancılar oturmaktadır, karısı yabancı bir erkekle birliktedir.
Ayrıca iç dünyasında yaşadığı bir vicdan azabı da vardır ki onun sesini dindirmesi mümkün olmaz. Bir çarpışma anında sorumlu olduğu askerlerden on birini kaybettiğinden beri bu ses onu hiç rahat bırakmaz.
Bugün psikiyatride ‘’Travma Sonrası Stres Bozukluğu’’ (PTSB) olarak tanımlanan belirtilerin önemli bir kısmı Beckmann karakterinde açıkça görülür. Sürekli suçluluk hissi, yaşama yabancılaşma, ölüm arzusu ve toplumdan kopuş bunun belirgin örnekleridir.
Savaş gözlüğü takıp kapı kapı dolaşır. Şimdi her yer enkaz, herkes kaypaktır. Kendini Elbe Nehri'nin kıyısında uzanmış bir şekilde bulur. Bu durum oyunda şöyle anlatılır:
“Almanya’ya dönen bir adamın, onlardan birinin hikâyesidir bu. Adam, onlardan biri; onlar yurtlarına dönerler, ama evleri barkları kalmamış ki yurtlarına kavuşsunlar. Artık onların yeri, kapıların dışıdır. Onların Almanya’sı dışarısıdır, gece vakti yağmurda sokak.”
Beckmann'ın yaşadığı dışlanmışlık yalnızca fiziksel değildir; aynı zamanda toplumun ortak hafızasından da silinmeye çalışılan savaş kuşağının yaşadığı sosyolojik yabancılaşmadır.
Beckmann’ın bu hali, Sigmund Freud’un '’Yas ve Melankoli'’ metninde tasvir ettiği o derin kayıp duygusunun ötesindedir; o artık yaşayan bir melankoliktir. Martin Heidegger’in felsefesinde merkezi bir yer tutan ‘'Unheimlichkeit’' (tekinsizlik veya kelime anlamıyla '’evde olmama/yurtsuzluk’') kavramı, oyunda adeta ete kemiğe bürünür. Cepheden dönen asker için ev artık tanıdık, güvenli bir sığınak değil; yabancılaşmanın, reddedilişin ve tekinsizliğin merkezidir. Beckmann sadece kapıların dışında değildir; o artık kendi varoluşunun da dışına fırlatılmıştır.
Bu durum karşısında Beckmann nihilist bir tavırla ölümü arzular:
”Ölüyorum! Sonra adam, Almanya’ya gelen adam, falanca yerde sokak ortasına seriliyor ve ölüyor. Eskiden sokaklarda sigara izmaritleri, portakal kabukları, kâğıt parçaları olurdu; bugünse insanlar var, yerlere serilmiş, kimin umurunda!”
Aslında oyunda savaştan evine gelip onca yaşananlardan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark eden bir bireyin, savaş psikolojisinden çıkma çabası ve topluma yeniden uyum sağlama çabası anlatılır. Aynı zamanda oyunda; iktidarın ve savaş karşısında kayıtsız kalan halkın da eleştirisi yapılır:
‘’Bize ihanet ettiler. Korkunç bir ihanete uğradık. Daha biz küçükken savaşıyorlardı. Ve büyüdüğümüzde savaşı anlattılar bize. Coşkuyla. Hep hayrandılar. Sonra, biraz daha büyüdüğümüzde bizler için bir savaş tasarladılar. Ve bizi savaşa gönderdiler. Sevinç içindeydiler. Coşkundular. Ama kimse bize nereye gittiğimizi söylemedi. Kimse bize siz cehenneme gidiyorsunuz demedi. Hayır, hiç kimse! Şimdi bizi gönderenler sanki onlar değil. Hayır, onların hiçbiri değil. Şimdi hepsi de sıcak evlerinde oturuyorlar. Kapılarını da sıkıca kapatmışlar. Bizler de dışarıda kalmışız. Kürsülerinden ve koltuklarından parmakla gösteriyorlar bizi…”
Hannah Arendt'in totalitarizm çözümlemesinde de görüldüğü gibi, totaliter rejimler yalnızca kurbanlar üretmez; aynı zamanda sessiz kalan, itaat eden ve olup biteni görmezden gelen geniş kitleler de yaratır. Beckmann, bu bakımdan sadece savaştan dönen bir asker değildir; savaşın ardından toplumun yüzleşmek istemediği vicdanın ve bastırılmaya çalışılan kolektif suçluluk duygusunun da temsilcisidir.
Alman sosyolog Max Weber’in rasyonelleşme teorisinde bahsettiği o '’demir kafes’', Hitler Almanyası’nda bürokratik bir cinayet mekanizmasına dönüşmüştür. Savaşın hemen ardından Karl Jaspers’ın ‘'Die Schuldfrage’' (Suçluluk Sorusu) adlı eserinde formüle ettiği o meşhur metaforik ayrım; yani suçun sadece hukuki değil, aynı zamanda ahlaki ve metafizik bir boyutunun da olduğu gerçeği, Beckmann’ın şahsında vücut bulur. Toplum, kendi kolektif suçunu ve ahlaki çöküşünü görmemek için kapıları kapatmıştır; çünkü dışarıda kalan Beckmann, içeriye sığınanların yüzleşmekten korktuğu kirli aynanın ta kendisidir.
Sessizliğe karşı çığlıklar: Oyundan replikler
“Ich möchte gern nach Hause.” (Eve gitmek istiyorum.) Bu söz, asker Beckmann’ın savaşta, evini özlediğini anlatır.
“Warum schweigt ihr?” (Neden susuyorsunuz?) Bu söz, Tanrı’ya ve topluma yöneltilen bir hesap sorma şeklidir.
“Ich habe keine Heimat mehr.” (Artık bir yurdum yok.) Bu söz, savaş sonrası asker Beckmann’ın yersiz-yurtsuzluğunu ve savaşın bireyde bıraktığı kalıcı yıkımı anlatır.
“Man hat mir den Krieg gegeben.” (Bana savaşı verdiler.) Bu söz de bireyin suça ortak edilmesine karşı isyanını dile getirir.
‘’Ich bin draußen, vor den Türen. Gestern Nacht war ich draußen, heute wieder draußen. Ich bin immer draußen. Und die Türen sind zu.’’ (Ben dışarıdayım, kapıların dışında. Dün gece dışarıdaydım, bugün yine dışarıda. Hep dışarıdayım. Ve kapılar kapalı.) Bu söz, Beckmann’ın toplum ve hayat içinde yer bulamama ve herkesin kapısını kapatması karşısında çaresizliğini simgeler.
‘’Ich soll leben, sagst du! Dieses Leben leben? Dann sag mir auch: Wozu? Für wen? Für was? (Yaşamam mı gerekiyor, diyorsun! Bu hayatta yaşamam mı? O zaman söyle bana: Neden? Kim için? Ne için? Bu soru, Beckmann’ın savaş sonrası yaşamın anlamsızlığı üzerine Tanrı ile konuşurken sorduğu sorgulamalardan biridir.
‘’Wann bist du eigentlich lieb, lieber Gott? Warst du lieb, als Bomben brüllten und mein Junge starb? (Ey Tanrım, gerçekte ne zaman iyiydin? Bombalar öterken ve oğlum ölürken iyi miydin?) Bu sözle Beckmann, Tanrı’nın adaletine ve merhametine duyduğu derin kuşkuyu ortaya koyar.
Beckmann'ın yaşamın anlamına, Tanrı'nın sessizliğine, suçluluğa ve yalnızlığa ilişkin bu sorgulamaları, savaş sonrasında Avrupa'da gelişen varoluşçu düşüncenin temel meseleleriyle büyük ölçüde kesişmektedir. Nitekim Albert Camus insanın "absürd" dünyadaki yalnızlığını, Jean-Paul Sartre ise insanın özgürlük ve sorumluluk karşısındaki varoluş sancısını felsefî bir zeminde ele alırken; Borchert aynı sorgulamaları Beckmann'ın trajik kişiliği üzerinden edebiyatın diliyle dile getirir.
Borchert'in yazdığı dönem, yalnızca savaşın bittiği değil, aynı zamanda Alman toplumunun kendi suçlarıyla yüzleşmeye başladığı ilk yıllardır. "Kapıların Dışında", yalnızca bireysel bir travmayı değil, kolektif vicdanın uyanışını da temsil eder.
Sonuç
Özet olarak oyun, II. Dünya Savaşı sonrasındaki Almanya’sını, cepheden dönen bir askerin artık hiçbir yere kabul edilmemesini anlatır. Beckmann’ın tüm karşılaştığı karakterlerle konuşmaları da esasen onun iç çatışmasının dışavurumudur.
Borchert, bu oyunda savaş travması, suçluluk, yalnızlık ve Tanrı ile hesaplaşma temalarını sert, şiirsel ve ekspresyonist bir dille işler. Beckmann’ın sesi ise II. Dünya Savaşı sonrası “kayıp kuşak”ın sesi olarak okunur.
Oyunun adı ‘’Kapıların Dışında’’ değil mi? Bu koskoca dünyada kim yaşamamıştır ki kapıların dışında kalma duygusunu, korkusunu, hissini? Bir ötekileştirilmişlik, bir itilmişlik, bir dışlanmışlık, bir görmezden gelinmiş olma korkusunu kim yaşamamıştır ki? Oyunda zaten Beckmann hep bu ‘’öteki’’ ile konuşur.
Klasik söylemdir ya hoş bir faaliyetten sonra söylenen ‘’tadı damağımda kaldı’’ diye. İster bu kitabı okuyun ister bu oyunu izleyin, damağınızda tad falan kalmaz. Sadece acıdan burnunuzun direği sızlar. "Acı, uzak iklimlerin kokusu gibidir" derdi melankolik Fransız şair Charles Baudelaire. Ama acı bize hiç de uzak iklimlerin kokusu gibi de değildir. Bir koklamaya görelim; acı bizim yanıbaşımızdadır, acı bizim içimizdedir, acı her daim bizimle beraberdir.
Tarih ders alınmak için varsa eğer, ''savaş, bir halk sağlığı sorunudur'' diye demeç verdiği için hekimlerine davalar açan, ''cihat'' ve ''Kızılelma'' söylemleriyle, asker postu giyerek kandan bahseden bakanlarıyla ''fetih'' naraları atan, yurt dışına asker göndermeyi yurt dışına işçi göndermek zanneden bir zihniyet için bu karamsar yapıt güzel bir örnektir aslında.
Tabii ki tarih, ders alınmak için varsa eğer!
Belki de bu yüzden "Kapıların Dışında", yalnızca savaş sonrasının değil, savaş ihtimalinin bulunduğu her çağın kitabıdır.
Çünkü savaş, sadece sınırları çizen ve generallerin adını tarihe yazan bir harita mühendisliği değildir; o, geride kalanların ruhlarında açılan sonsuz bir yara, insanlığın kendi özüne karşı işlediği en rasyonel cinayettir. Beckmann’ın Hamburg sokaklarındaki o tek bacaklı adımları, zafer çığlıkları atan egemenlerin ve onların peşinden sürüklenen kitlelerin ahlaki yenilgisinin ritmidir.
Borchert'in bütün eserleri tek bir cümlede özetlenebilir: Savaşta kazanan devletler olabilir; ama kazanan insanlar hiçbir zaman olmaz.
Osman AYDOĞAN