
Uçraşkanda
19 Şubat 2019
Bütün Tarih kitaplarında bugün Orta Asya diye ifade ettiğimiz bölgenin adı 18’inci yüzyıla kadar ‘’Türkistan’’dı. ‘’Orta Asya’’ ifadesi İngilizlere aittir. Doğrudur, Londra’dan bakarsanız orası Orta Asya’dır. Bizler de oltaya takılan balık gibi İngilizlerin ifadesiyle bu bölgeye ‘’Türkistan’’ yerine ‘’Orta Asya’’ diyerek, Türk milletinin üç bin yıllık tarihini ve bu bölge ile olan bağını bir sözcükle silip attık. Şimdilerde ne Doğu Türkistan’ı bilen var ne de Batı Türkistan’ı.
Londra'dan bakınca '’Orta Asya’' olan bu coğrafyaya, Pekin'den bakınca da ‘'Yeni Ülke’' anlamına gelen '’Şincan’' (Xinjiang) denir. Çin, bu isimlendirmeyle bölgeyi tarihsel bağlarından koparıp kendi hinterlandının bir uzantısı olarak kurgulamak ister.
Coğrafyaya verilen isimler yalnızca haritaları değil, hafızaları da şekillendiriyor. Bir bölgenin adını değiştirmek, çoğu zaman o bölgenin tarihî kimliğini yeniden tanımlamanın ilk adımı oluyor.
Neyse... Burası uzun hikâye… Geçelim bu faslı…
Doğu Türkistan’da halen Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı ve Uluslararası Af Örgütü raporlarına da yansıyan ağır baskılar vardır. Birleşmiş Milletler insan hakları mekanizmaları ile çeşitli uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporları da bölgede temel hak ve özgürlüklere ilişkin ciddi ihlaller bulunduğunu ortaya koyar. Bu nedenle Doğu Türkistan meselesi yalnızca Çin'in iç meselesi olarak değil, uluslararası insan hakları hukukunun da tartışma alanlarından biri hâline gelir.
Ancak Suriye gündeme gelince şahin kesilenler, Filistin’in bağımsızlığı için can atanlar nedense Çin’in Uluslararası Af Örgütü raporlarına da yansıyan bu baskılarına karşı kulaklarını tıkarlar. Afrika'nın bilmem ne bölgesindeki bilmem ne kabilesinin sorunları için kendilerine ''insani bir görev'' çıkaranlar Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin dertlerinin kendilerine ’’insani bir görev’’ yüklediğini hatırlamazlar. Kobani için binlerce teröristi ülkesine sokanlar, terörist bir örgütün liderinin altına Ankara’larda kırmızı kırmızı halı serenler, Habur’da teröristlerin ayağına çadır mahkemesi gönderenler bu konuda sorunları dillendirmek isteyen bir temsilciyi, Çin'deki Uygur Türklerinin hak arayışını uluslararası gündeme taşıması nedeniyle "Uygur Ana" diye adlandırılan ve 2006 yılından beri Dünya Uygur Kurultayı Başkanı olan Rabia Kadir’i Türkiye’ye sokmazlar. Rabia Kadir’in defalarca yaptığı vize talebini hep reddederler... Ne tesadüftür ki her daim Arap Rabia için selam duranlar, her ne hikmetse Türk Rabia’ya arkasını dönerler. Burada daha hazin olan ise iktidarın sözde milliyetçi kanadının da Türk Rabia konusunda arkasını dönüyor olmasıdır.
Neyse… Bu fasıl da uzun… Bu faslı da geçelim…
Çin'in Doğu Türkistan politikası yalnızca konvansiyonel güvenlik tedbirlerinden ibaret değildir. Dilin kamusal hayattan çıkarılması, dinî hayatın sınırlandırılması, aile yapısının dönüştürülmesi, zorunlu çalışma iddiaları ve kültürel mirasın tahribi gibi uygulamalar; bugün kitle iletişim teknolojilerinin en acımasız yüzüyle tahkim edilir. Yeniden eğitim kampları, modern dünyanın gördüğü en ileri dijital gözetim mekanizmalarıyla; yani yapay zekalı kameralar, biyometrik veri toplama ve zorunlu DNA veri tabanları ile birleşir. Nitekim İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) gibi uluslararası kuruluşların raporlarında da bölge, artık "dünyanın en yoğun dijital hapishanesi" olarak tanımlanır. Tüm bu sistematik adımlar, uluslararası kamuoyu tarafından topyekûn bir kültürel asimilasyon politikasının parçaları olarak değerlendirilir.
Böylesine ağır bir baskı ortamında Uygur Türkleri yalnızca siyasal değil, kültürel bir var olma mücadelesi de verir. Bu mücadelenin en güçlü araçlarından biri ise hiç şüphesiz edebiyat ve müzik olur. Doğu Türkistan'da Uygurların da bir "direniş edebiyatı", bir "direniş sanatı" bulunur.
Dünya edebiyatında işgal, sürgün ve baskı dönemlerinde doğan eserler "direniş edebiyatı" olarak adlandırılır. Filistin'de Mahmud Derviş, Rusya'da Anna Ahmatova, Türkiye'de Nazım Hikmet kendi toplumlarının acılarını ve umutlarını şiire taşır. Uygur edebiyatında ise Abdukerim Ötkür ile Abdurehim Heyit aynı geleneğin, kültürel hafızayı ve millî kimliği ayakta tutan en güçlü temsilcileri arasında yer alır.
Ülkemizde Uygur Türklerine karşı yapılan bu baskılara zaman zaman kuru kuru protesto gösterileri düzenlenir; ancak Uygur Türklerinin bu direniş edebiyatı ve sanatı pek tanınmaz, pek bilinmez.
''Neyse, bu faslı da geçelim'' demeyeceğim... Bu fasılda duralım…
Çünkü Uygur Türklerinin ‘’direniş sanatı’’nın temsilcisi Doğu Türkistanlı Uygur halk ozanı, şairi, müzisyeni Abdurehim Heyit 2017'den beridir Çin hapishanelerinde işkence altındadır. Abdurehim Heyit’in 08 Şubat 2019 tarihinde hayatını kaybettiği haberi ajanslara düşmüşse de bu haber daha sonra Çin kaynakları tarafından yalanlanır.
Abdurehim Heyit'i anlatmadan kısa bir bilgi vereyim: ''Dütar'' isminde bir çalgı var. Farsça'da ‘’dü’’ iki, ‘’tar’’ tel anlamına geldiğine göre dütar da iki telli bir çalgıdır. Dütar, dutar, dotar, şeklinde yazılabilir. Aslında iki telli bir saz diyebiliriz. Türkmen, Uygur, Özbek, Afgan ve İran halklarının ortak çalgılarındandır.
Abdurehim Heyit işte bu Doğu Türkistan’dan Uygur bir dütar sanatçısı, şairi ve müzisyenidir. Onun temsil ettiği müzik geleneği, sıradan bir halk müziği geleneği değildir. Uygur müziği, yüzyıllar boyunca gelişen köklü bir medeniyetin sesini taşır. Bu geleneğin en önemli unsurlarından biri de 2005 yılında UNESCO tarafından "İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtı" ilan edilen "Uygur On İki Muqamı (Makamı)"dır. Abdurehim Heyit de bu köklü, bin yıllık müzik mirasının çağdaş temsilcileri arasında yer alır. Abdurehim Heyit, Uygurların Neşet Ertaş’ıdır, Âşık Veysel’idir. Abdurehim Heyit, günümüzün Köroğlu’sudur, Karacaoğlan’ıdır, Yunus Emre’sidir.
İşte bu büyük sanatçı Abdurehim Heyit’in de güzel bir direniş türküsü var: ''Uçraşkanda''. Türkçesi: ‘’Karşılaşınca’’ demek. Bu türkünün söz yazarı da yine bir Uygur yazar ve şairi olan Abdukerim Ötkür’dür. Abdukerim Ötkür, Uygur tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından ve şairlerinden birisidir. Abdukerim Ötkür, modern Uygur edebiyatının kurucu isimlerinden biri kabul edilir; romanları, şiirleri ve tarihî eserleriyle Uygur kimliğinin hafızasını diri tutan önemli bir fikir adamıdır. Abdukerim Ötkür 1995 yılında hayata gözlerini yumar.
Abdukerim Ötkür, ‘’Uçraşkanda” şiirinde Türk dünyasının birçok yöresinde rastladığımız "dedim - dedi" kalıbını kullanır. Erzurumlu Emrah'ın söylediği ‘’Yoh Yoh’’ türküsü bunun bir benzeridir. Bu anlatım biçimi yalnızca Erzurumlu Emrah'ta değil; Karacaoğlan, Âşık Ömer ve Anadolu'nun pek çok halk ozanında görülen ortak Türk sözlü edebiyat geleneğinin izlerini taşır. Bu yönüyle Uçraşkanda, Türk dünyasının müşterek kültür hafızasının da bir parçasıdır.
Abdukerim Ötkür, şiirinde öncelikle işgal altında olan Doğu Türkistan'ı ve kendisini anlatır. Şiirde dile gelen asil Uygur kızı, gerçek bir kızı değil de küskün, garip, mahzun ve mağmum bir yurdu, bir vatanı temsil eder. İlk bakışta bir sevda şiiri gibi görünen "Uçraşkanda", aslında klasik Doğu şiirindeki sembolik anlatım geleneğini sürdürür. Şiirde sevgili; vatanı, özgürlüğü ve halkı temsil eder. Bu nedenle şiirin sonunda karşımıza çıkan "zincir", "ölüm", "halkım var", "Tanrım var" ifadeleri bireysel aşkın değil, millî direnişin sembollerine dönüşür.
Dikkat çekicidir ki; Ötkür bu şiiri 8 Mart 1948’de, yani Çin Komünist Partisi’nin bölgeye tamamen hâkim olmasından ve Doğu Türkistan'ın siyasi kaderinin değişmesinden tam bir yıl önce kaleme alır. Bu yönüyle "Uçraşkanda", yaklaşan o uzun ve zifiri karanlığı önceden sezen bir aydının edebi kehaneti; Abdurehim Heyit’in ellerinde ise dütarın iki teline üflenmiş bir hürriyet manifestosudur. Orada dütar artık sıradan bir enstrüman değil; susturulmak istenen bir halkın en gür sesli sözcüsü ve kültürel bir direniş silahıdır.
’’Uçraşkanda” dünyanın en güzel türküsüdür. Dinlediğinizde yıllarca görmediğiniz sevdiğinize kavuşmuş gibi olursunuz. Abdurehim Heyit’in insanın içini ürperten o gür ve etkileyici sesi, harikulade yorumu, türkünün mükemmel ezgisi ve Türkünün Uygur Türkçesiyle söylenmesine rağmen anlayabileceğiniz öz Türkçe dili ile birleşince boğazınız düğüm düğüm düğümlenir, gözlerinizden tıpır tıpır, inci gibi damlalar dökülür. Dökülür de onları saklayacak, gizleyecek yerler bulamazsınız, sel olup da akar gider.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ''Sanatsız bir millet, kanatsız bir kuşa benzer'' derdi. Uygur sanatının; Abdukerim Ötkür bir kanadını, Abdurehim Heyit de diğer kanadını temsil eder.
Çünkü baskı altındaki toplumlarda önce tarih susturulur, ardından dil, sonra edebiyat, en son da müzik. Bir millet türkülerini kaybettiğinde yalnızca ezgilerini değil, hafızasını da kaybetmeye başlar.
Devletler sınırlarla ayakta kalabilir; milletler ise hafızalarıyla yaşar. Çünkü hafıza, teslim olmayı reddeden son kaledir. Hafızanın en güçlü taşıyıcısı da tarihten önce türkü, siyasetten önce şiir, ordudan önce kültürdür. Uçraşkanda, yalnızca bir Uygur türküsü değil; bir halkın hafızasının, direncinin ve var olma iradesinin sesidir.
Geç vakit olsun, gece olsun, gündüz olsun, ne zaman olursa olsun vakit Abdurehim Heyit'i dinleme vaktidir; usul usul, derin derin, dalgın dalgın, hazin hazin. Ve vakit Abdurehim Heyit ile beraber o uçsuz bucaksız bozkırlarda bir kuş gibi kanat çırpa çırpa, süzüle süzüle, pır pır uçma vaktidir.
''Dedim: ismin nime? Dedi Ayhandur.
Dedim yurdun kayer? Dedi Turfandur.
Dedim: başındegi? Dedi hicrandur.
Dedim: heyran musen? O dedi yok yok.''
Abdukerim Ötkür’e Allah’tan rahmet diliyorum. Abdurehim Heyit'e Allah'tan sıhhat ve tez özgürlük diliyorum.
Osman AYDOĞAN
Abdurehim Heyit’in sesinden ”Uçraşkanda” (Cengizhan Filmi görüntüleri eşliğinde)
https://www.youtube.com/watch?v=x_FzXsDUi0E
Uygur Türkçesi ve Latin harfleriyle asıl şiir: (Uygurlar Arap harfleri kullanırlar)
Uçraşkanda
Seher körgen çeğı közüm sultanını.
Dedim: sultan musen? O dedi yok yok.
Közleri yalğunlu, kolları xınneli.
Dedim: çolpan musen? O dedi yok yok.
Dedim: ismin nime? Dedi Ayhandur.
Dedim Yurdun kayer? Dedi Turfandur.
Dedim: başındegi? Dedi hicrandur.
Dedim: heyran musen? O dedi yok yok.
Dedim: Ayğa oxşar, Dedi yüzüm mü?
Dedim: Yulduz kebi, Dedi közüm mü?
Dedim: Yalğun saçar! Dedi sözümü?
Dedim: Volkan musen? O dedi yok yok.
Dedim: Kiyak nedur? Dedi kaşumdur.
Dedim: Kunduz nedur? Dedi Saçum dur.
Dedim: Onbeş nedur? Dedi yaşumdur.
Dedim: Canan musen? O dedi yok yok.
Dedim: Deniz nedur? Dedi kalbumdur.
Dedim: Rena nedur? Dedi dilimdur..
Dedim: Şeker nedur? Dedi tilimdur.
Dedim: Ver ağzıma, O Dedi yok yok.
Dedim: Zincur turur! Dedi boynumda.
Dedim: Ölüm bardır! Dedi yolumda.
Dedim: bilezik mü? Dedi kolumda.
Dedim: Korkarmusun? O dedi yok yok.
Dedim: Nüçün korkmassun? Dedi Tanrım var.
Dedim: ya ne çox? Dedi halkım var.
Dedim: yene yok mu? Dedi ruhim bar.
Dedim şukran musen? O dedi yok yok.
Dedim ıstek nedur? Dedi külümdür.
Dedim: Çelişmek bar, dedi yolumdur.
Dedim Ötkür kimdir? Dedi kulumdur.
Dedim Satar musen? O dedi yok yok.
8 Mart 1948, Ürümçi
Günümüz Türkçesiyle: (Doktora tez konusu Abdukerim Ötkür olan Dr. Hülya Kasapoğlu tarafından türkçeleştirilmiştir.)
Karşılaşınca
Seher vakti görünce gözüm sultanını,
Dedim sultan mısın? O dedi yok-yok.
Gözleri ışıltılı, elleri kınalı,
Dedim Çolpan mısın? O dedi yok-yok.
Dedim ismin nedir? Dedi Ayhan’dır,
Didim yurdun nere? Dedi Turpan’dır,
Dedim başındaki? Dedi hicrandır,
Dedim hayran mısın? O dedi yok-yok.
Dedim aya benzer, dedi yüzüm mü?
Dedim yıldız gibi, dedi gözüm mü?
Dedim ışık saçar, dedi sözüm mü?
Dedim volkan mısın? O dedi yok-yok.
Dedim kıyak nedir? Dedi kaşımdır,
Dedim kunduz nedir? Dedi saçımdır,
Dedim on beş nedir? Dedi yaşımdır,
Dedim canan mısın? O dedi yok-yok.
Dedim deniz nedir? Dedi kalbimdir,
Dedim rânâ nedir? Dedi lebimdir, (*)
Dedim şeker nedir? Dedi dilimdir,
Dedim ver ağzıma? O dedi yok-yok.
Dedim zincir var, dedi boynumda,
Dedim ölüm var, dedi yolumda,
Dedim ya bilezik? Dedi kolumda,
Dedim korkar mısın? O dedi yok-yok.
Dedim niçin korkmazsın? Dedi Tanrım var,
Dedim ya başka? Dedi halkım var,
Dedim daha yok mu? Dedi ruhum var,
Dedim memnun musun? O didi yok-yok.
Dedim istek nedir? Dedi gülümdür,
Dedim ya savaş? Dedi yolumdur,
Dedim Ötkür neyindir? Dedi kulumdur,
Dedim satar mısın? O didi yok-yok.
(*) Not: Uygurca orijinal metindeki "dilimdur" ve "tilimdur" ikilemesi dikkat çekicidir. Buradaki ilk ifadenin, sonraki mısralarda geçen "şeker" ve "til (dil)" bağıntısı göz önüne alındığında, aslında klasik doğu edebiyatındaki dudak-şeker benzetmesine atıfla "lebimdir" (dudağımdır) veya bir nüans farkıyla "dilberimdir" anlamına geldiği değerlendirilmektedir. Çeviride bu edebi anlam derinliği korunmuştur.