• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam529
Toplam Ziyaret4206120

Reichstag Yangını: Hukukun külü, diktatörlüğün kıvılcımı


Reichstag Yangını: Hukukun külü, diktatörlüğün kıvılcımı

18 Temmuz 2016


Weimar'ın son günleri ve şansölye Hitler

Reichstag; Almanya’da parlamentonun adıydı, ‘’Alman Parlamentosu’’ demekti. Reichstag Yangını, Hitler'in diktatörlüğünü adım adım inşa ederken en fazla istifade ettiği olaylardan biri olarak kabul edilir.

Birinci Dünya Savaşı'nın yıkıntıları arasında Almanya’daki komünist, sosyalist, sosyal demokrat ya da demokratik sol partiler ve kişiler kendi aralarında bitmek, dinmek bilmeyen bölünmelerin, kavgaların, çatışmaların, kamplaşmaların ve düşmanlıkların içindedirler. Bu bölünmenin de etkisiyle, 1932 yılı boyunca yapılan seçimlerde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei – NSDAP), Almanya'nın en büyük partisi hâline gelir. Siyasal istikrarsızlığın giderek derinleşmesi üzerine Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, 30 Ocak 1933 tarihinde NSDAP lideri Adolf Hitler'i Şansölye (Başbakan) olarak atar. Ancak Hitler, henüz tek başına iktidarda değildir ve bir koalisyon hükümetinin başındadır.

5 Mart 1933 tarihinde genel seçim vardır ve Hitler, iktidar olmak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Almanya Parlamentosu (Reichstag) 27 Şubat 1933 gecesi yakılır. Yangının kundaklama sonucu çıktığı konusunda ciddi bir görüş ayrılığı yoktur. Yangının, kundaklama olduğu ortadadır. Tartışma, kundaklamayı kimin gerçekleştirdiği üzerindedir. Yangın, Hitler’e sadece tek başına iktidar değil sonsuz bir güç de verir. Bu olay, Hitler’in iktidara bütünüyle el koymasının ve Komünist Partisi başta olmak üzere her türlü muhalefeti kısa süre içinde yok etmesinin de başlangıcıdır.

Olay gecesi ve "Kusursuz" suçlu

Berlin’de olay yerinde Hollandalı 24 yaşındaki inşaat işçisi Marinus van der Lubbe yakalanır. Komünist olduğunu söyleyen Marinus, polisin söylediğine göre, kundaklama eylemini tek başına gerçekleştirdiğini anlatır.

Reichstag yangını binanın çeşitli bölgelerinde ve aynı anda çıkar. Oysa Marinus van der Lubbe, ne binayı tanır ne de aynı anda birkaç yerde olabilecek yeteneğe sahiptir. Kaldı ki, Almanya’da veya Berlin’de yaşamıyordur ve Almanya’da kimseyle bir ilişkisi de yoktur. Eylemci sanık olarak aynı gece gözaltına alınan Alman Komünist Partisi (KPD) Berlin Meclis Grup Başkanı Ernst Torgler ve yine gözaltına alınan Bulgar Komünistler Georgi Dimitrow, Blagoi Popow ve Wassil Tanew’i de tanımıyordur.

Olay gecesine bakıldığında Hitler ve ekibinin hazırlıklı olduğu görülür. Adolf Hitler ve ağır topları Joseph Goebbels, Hermann Göring ve Wilhelm Frick yangın yerine gelmekte ve orayı miting alanına çevirmede gecikmezler. Hitler o akşam suçluyu çoktan tespit etmiştir: Uluslararası komünizm, Alman birliğine ve dirliğine karşı topyekûn bir "Yahudi-Bolşevik komplosu" ile saldırmıştı!

Hitler şöyle devam eder: ''Artık acıma yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül göstermez. Her komünist eylemci nerede görülürse vurulacak. Komünist milletvekilleri daha bu gece asılmalı. Bu ülkede komünizmle ilgili ne varsa, dümdüz edilecektir. Reichstag yangını içinde olan sosyal demokratlara da artık acıma yok.“

Göring de bir çift laf eder: ''Bu komünist isyanının başlamasıdır, devam edecekler. Bir dakika bile gecikemeyiz…“

Özgürlüğün sonu: Kararnameler ve Yetki Yasası

Göring doğru söylüyordur. Bir gün bile beklemezler ve yangının ertesi sabahı, 28 Şubat 1933 tarihinde Cumhurbaşkanı adına Alman Halkının ve Devletinin Korunmasına Yönelik Reichstag Yangını Kararnamesi (Die Verordnung des Reichspräsidenten zum Schutz von Volk und Staat – Reichstagsbrandverordnung) çıkarılır. (Ne çabuk hazırlanmışsa!) Bu kararnameyle kişi özgürlüğü, ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme hakkı, haberleşmenin gizliliği ve konut dokunulmazlığı gibi temel hak ve özgürlükler askıya alınır. Polise, sebep göstermeksizin gözaltına alma ve geniş arama yetkileri tanınırken, yargı güvenceleri de büyük ölçüde ortadan kaldırılır.


Ardından 23 Mart 1933 tarihinde kabul edilen Yetki Yasası (Ermächtigungsgesetz) ile yasama yetkisinin büyük bölümü dört yıl süreyle hükümete devredilir ve Hitler diktatörlüğünün hukukî temeli oluşturulur. Böylece Weimar Anayasası şeklen yürürlükte kalmakla birlikte fiilen işlevsiz hâle gelir. İzleyen günlerde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) ve Alman Ulusal Halk Partisi dışındaki partilerin yayınları ve seçim çalışmaları durdurulur; Alman Komünist Partisi'nin milletvekilleri ile çok sayıda parti yöneticisi tutuklanır. Kısa süre içinde Almanya'da hukuk devleti yerini tek parti yönetimine bırakır.

Reichstag Yangını'nın tarihsel önemi yalnızca bir parlamento binasının yanması değildir. Asıl önemli olan, bir hukuk devletinin olağanüstü hâl gerekçesiyle temel hak ve özgürlüklerini askıya alması ve bunun kısa süre içinde kalıcı bir diktatörlüğe dönüşmesidir. Bu nedenle Reichstag Yangını, siyaset bilimi literatüründe krizlerin otoriterleşme için fırsata dönüştürülmesinin en klasik örneklerinden biri olarak kabul edilir.

İstisna hali ve totalitarizmin laboratuvarı

Siyaset bilimi literatüründe, Nazilerin devleti, hukuku ve tüm toplumsal hayatı tek bir merkezden kontrol altına alarak tek tipleştirme sürecine Gleichschaltung (Eşgüdümleme / Hizaya Getirme) denir. İşte Reichstag Yangını Kararnamesi, bu devasa hizaya getirme operasyonunun en büyük yasal kaldıracı olur.


Olayın sosyolojik boyutu ise kitle psikolojisinin nasıl manipüle edildiğini gösterir. Weimar Cumhuriyeti döneminin getirdiği kronik ekonomik buhranlardan, bitmek bilmeyen sokak çatışmalarından ve istikrarsızlıktan yılan Alman orta sınıfı (Kleinbürgertum), ani bir düzen ve güvenlik arayışına girer. Naziler, halkın bu köklü kaos korkusunu (Angst) ustaca manipüle ederek, temel özgürlüklerin bir gecede askıya alınmasını toplumsal bir rızaya dönüştürmeyi başarır.

Nitekim Alman hukukçu Carl Schmitt'in "Egemen, olağanüstü hâle karar verendir." ("Souverän ist, wer über den Ausnahmezustand entscheidet.") (Carl Schmitt, ’Siyasal İlahiyat’’ -Politische Theologie- Dost Kitabevi Yayınları, 2002) sözü bu dönemin hukuk anlayışını özetleyen en bilinen ifadelerden biri hâline gelmiştir. Kaldı ki Carl Schmitt, yalnızca olağanüstü hâl teorisini geliştiren bir hukukçu değil, aynı zamanda 1933'ten sonra Nazi rejiminin hukukî meşruiyetini savunan isimlerden biridir. Hannah Arendt'in totalitarizm üzerine yaptığı çözümlemeler de göstermektedir ki, totaliter rejimler çoğu zaman özgürlükleri bir darbeyle değil, olağanüstü koşulların yarattığı korku atmosferi içinde adım adım ortadan kaldırırlar. (Hannah Arendt, ‘’Totalitarizmin Kaynakları’’, İletişim Yayınları, 2009)

Reichstag Yangını Almanya’nın Nazi faşizmine geçişinin en önemli adımı olur. Reichstag Yangını'nın ardından ilk toplama kamplarının temelleri atılır. Kısa sürede on binlerce komünist, sosyal demokrat ve sendikacı tutuklanır. Almanya’nın dünya çapındaki entelektüelleri, gazeteci ve yazarları da tutuklanır.

Bu ortamda ve bu kararname ile ilan edilen olağanüstü hâl altında yapılan 5 Mart 1933 seçimlerinde Hitler büyük üstünlük sağlar. Artık Hitler'in diktatörlüğünün önünde fiilen hiçbir engel kalmaz.

Leipzig duruşmaları: Sanık sandalyesinde bir rejim

Reichstag Yangını yargılamaları Leipzig kentinde gerçekleşir ve bir yıl kadar sürer. Marinus van der Lubbe, Reichstag’ı yaktığını kabul etse de kundaklamayı kimin yaptırdığı aydınlığa kavuşmaz. Çünkü Alman sol çevrelerde ve uluslararası kamuoyunda Marinus’a kundaklamayı yaptıranların aynı zamanda Marinus’u yargılayanlar olduğu imajı hiç silinmez. Marinus van der Lubbe ise sonu belli bu yargılama neticesinde suçlu bulunup 10 Ocak 1934 günü başı kesilerek idam edilir.


Reichstag Yangını nedeniyle gözaltına alınan Bulgar Komünistlerinden Georgi Dimitrow da yargılananlar arasındadır. Dimitrov’un savunması hem yangın provokasyonunu açığa çıkaran hem de faşizmi sanık sandalyesine oturtan niteliktedir. Dimitrov, Leipzig kürsüsünü sıradan bir sanık müdafaası olmaktan çıkarır ve  Nazi rejiminin hukuk dışı gayrimeşruiyetini tüm dünyaya haykıran ideolojik bir platforma dönüştürür: (''Faşizmin Yargılanması, Leipzig 1933'', Georgi Dimitrov, Evrensel Basım Yayın, 1994)

“(…) Odamda bulunan kâğıtlara gelince, benim olduğum sırada yapılan arama dışındakileri kabul etmiyorum. Odamın aranması benim yokluğumda yapılmıştır.” (20 Mart 1933)

‘’Sayın yargıçlar, sayın suçlayıcı üyeler, sayın avukatlar! (…) Mahkeme boyunca kaba ve sert bir dille konuştuğumu kabul ediyorum. Hayatım ve sürdürdüğüm mücadele de aynı niteliktedir. Fakat dilim samimi ve açık yüreklidir. Şeyleri gerçek adları ile anmak âdetimdir. Müşterisini savunmak zorunda olan bir avukat değilim. Komünist bir sanık olarak kendimi savunuyorum. Komünist devrimci şerefimi savunuyorum. Komünist fikirlerimi ve inançlarımı savunuyorum. Hayatımın anlamını ve içeriğini savunuyorum. Bu nedenle mahkeme önünde söylediğim her söz deyim yerinde ise kanımdan bir damla, etimden bir parçadır. Komünistlere anti-komünist bir suç yüklendiğinden dolayı, bütün sözlerim bu haksız yere suçlamaya karşı duyduğum öfkenin belirtisidir. (…)

Alman hükümetinin 28 Şubat tarihli olağanüstü kanun hükmündeki kararname, aynı zamanda bir delil niteliğindedir. Bu kararname hemen yangından sonra yayınlanmıştır. Anayasanın örgütlenme hürriyeti, basın hürriyeti, kişi dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı vb. ile ilgili maddelerdir. Yalnız komünistlere değil, aynı zamanda diğer muhalefet parti ve gruplarına karşı da yöneltildiğini belirtmek zorundayım. Bu kanun olağanüstü bir rejimi yerleştirmek için Reichstag yangınını bahane etmiştir. Delil yetersizliğinden değil, bu anti-komünist eylemlerle bir komünist olarak ilgimizin olamayacağı için serbest bırakılmamızı talep ediyoruz.’’ (16 Aralık 1933)

Mahkeme sonunda Dimitrov ve yoldaşları serbest bırakılırlar. (*)

Führer Devleti ve kapanmayan parantez

Cumhurbaşkanı Hindenburg 2 Ağustos 1934 tarihinde vefat ettiğinde, Hitler için artık hiçbir yasal sınır kalmamıştır. Ancak Nazi terminolojisi, eski rejimin "Cumhurbaşkanı" unvanını kullanmayacak kadar kibirlidir. Hitler, cumhurbaşkanlığı makamını hukuken şansölyelikle birleştirip makamın kendisini lağveder ve tarihe geçecek o mutlak unvanı kuşanır: "Führer und Reichskanzler" (Lider ve İmparatorluk Şansölyesi). Ortada teknik olarak bir cumhurbaşkanı olmasa da yaratılan bu mutlak "fiili durum" derhal halkın onayına sunulur. Alman halkının yüzde 89,93 "evet" oyu ile Hitler’in tüm yetkileri tek elde toplaması tescillenir.


Faşizmin gölgesinde gerçeğin peşinde

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Nürnberg Mahkemeleri sırasında General Franz Halder, 1942 yılında Hitler'in doğum günü kutlaması sırasında Hermann Göring’in, "Reichstag yangını hakkında gerçeği bilen tek kişi benim; çünkü Reichstag'ı ben ateşe verdim." dediğine tanıklık ettiğini ifade eder. Ancak bu, Göring'in doğrudan mahkeme önünde yaptığı bir itiraf değil, Halder'in Nürnberg Mahkemeleri'ndeki tanıklığına dayanan ikinci el bir aktarımdır. Göring ise kendi savunmasında bu iddiayı kesin olarak reddeder.


Tarihçi Eric Hobsbawm, “Kısa 20. Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı'' adlı eserinde (Everest Yayınları/Siyaset Dizisi, 2006) ise ‘’günümüz tarihçiliği bu olayın bir Nazi provokasyonu olduğu iddiasını desteklemez" der.

Günümüzde tarihçiler arasında bu konuda tam bir fikir birliği bulunmamakla birlikte, yangının Naziler tarafından planlanmış bir provokasyon olduğu görüşü kadar Marinus van der Lubbe'nin tek başına hareket etmiş olabileceğini savunan araştırmalar da bulunmaktadır. Ancak son yıllarda yapılan kimyasal ve adli incelemeler, binadaki yangının yayılma hızını ve odağını hesaba katarak, van der Lubbe'nin tek başına taşıyamayacağı miktarda sıvı yangın hızlandırıcı maddelerin kullanıldığını yeniden ortaya koyar.

Nitekim yıllar sonra Marinus’un kardeşi Jan van der Lubbe, kardeşinin yeniden yargılanması için mahkemeye başvurur. 1980 yılında Berlin Mahkemesi faşist dönemdeki yargılamaların tümünün zaten hukuk dışılığına hükmedildiğini hatırlatır ve ayrıca Marinus’un beraatine karar verir. Alman Komünist Partisi olayı araştıran komite kurar ve partiden kimsenin Marinus ile bir ilişkisinin olmadığını saptar. Ayrıca, Marinus’un akli dengesinin bu suçu işlemeye uygun olup olmadığına dair o zaman hazırlanan doktor raporu hala kayıptır. Yangını başlattığına dair ilk ifadesi dışında kanıtlar da yoktur.

Yıllar sonra Hollanda‘da birçok meydana Marinus van der Lubbe adı verilir. 27 Şubat 2008’de olaydan 75 yıl sonra Marinus van der Lubbe'nin Hollanda’da yaşadığı şehir Leiden’e heykeli dikilir ve adı verilen bir sitenin duvarına fotoğrafı afiş olarak asılır.

Dolayısıyla Reichstag Yangını'nın kim tarafından çıkarıldığı tartışması bugün de bütünüyle kapanmış değildir. Ancak tartışmasız olan husus, Nazilerin bu olayı muhalefeti tasfiye etmek ve diktatörlüğün hukukî temelini oluşturmak için sonuna kadar kullanmış olmalarıdır.

Ancak tarihi bilmeyenler tarihin cilvesinden de habersizdirler. Reichstag’ın yangını ile diktatörlüğünü pekiştiren bir rejim yine Reichstag’ın tepesine Sovyet askerinin elleriyle diktiği kızıl bir bayrakla son bulur. (2 Mayıs 1945)

Osman AYDOĞAN

(*) Georgi Dimitrov (1882 -1949), 1929'da Komintern (Komünist Enternasyonal) Orta Avrupa bölümünün başına atanır. Bu nedenle Reichstag Yangını sırasında Almanya’dadır. Stalin tarafından Komintern'in başına getirilir. 1935'teki 7. Kongrede Komintern Genel Sekreteri seçilir. Komintern'in feshedildiği 1943'e kadar Nazi tehdidine karşı örgütlenmede önemli rol oynar. 1946'da ülkesi Bulgaristan'a döndükten hemen sonra Komünist Partinin ve komünistlerin egemenliğindeki Vatan Cephesi hükûmetinin başına geçer. Bulgaristan Halk Cumhuriyeti'nin kurulmasına liderlik eder. 1946-1949 arasında başbakan olarak iktidarda kalır.

Kaynaklar

Türkçede doğrudan bu tarihi kırılma noktasını ve ceza davasını baştan sona inceleyen özel bir monografi (tek bir konuyu ele alan bilimsel eser) henüz basılmamıştır. Ancak olay hakkında kapsamlı bilgi edinmek için iki temel kaynak öne çıkar: İlki, konuyu genel tarihi çerçevesinde genişçe ele alan William L. Shirer’in üç ciltlik ‘’Nazi İmparatorluğu Doğuşu - Yükselişi – Çöküşü’’ (İnkılap Kitabevi, 2003) adlı eseridir. İkincisi ise olayın hukuki ve siyasi perdesini sanık sandalyesinden aralayan Georgi Dimitrov’un ''Faşizmin Yargılanması, Leipzig 1933'' (Evrensel Basım Yayın, 1994) kitabıdır.


Reichstag yangını hakkında Almanya’da onlarca kitap yazılır. Özellikle iki Almanya’nın birleşmesinden sonra arşivlerde ortaya çıkan yeni kaynaklarla konu Almanya’da hep canlı tutulur. Bütün Alman kaynaklarında olduğu gibi bu yeni kitaplar da bu olayın Nazilerin diktatörlüklerini inşa etmek için bir kaldıraç olarak kullandıklarını, Reichstag yangınının "Üçüncü Reich" in gerçek başlangıcı olduğunu ve Hollandalı Marinus van der Lubbe'nin tek suçlu olarak görünmemesi gerektiğinden bahsederler. Bu yeni kitaplardan şu örnekleri verebilirim:

‘’Der Reichstagsbrand: Wiederaufnahme eines Verfahrens’’' (Reichstag Yangını: Bir sürecin yeniden başlatılması) Benjamin Carter Hett und  Karin Hielscher, Rowohlt Verlag, 2016.

‘’Der Reichstagsbrand: Geschichte einer Provokation’’ (Reichstag Yangını: Bir provokasyonun tarihi), Alexander Bahar und Wilfried Kugel, Papy Rossa Verlag, 2013.

‘’Der Reichstagsbrand: Die Karriere eines Kriminalfalls’’ (Reichstag Yangını: Bir ceza davası kariyeri), Sven Felix Kellerhoff, be.bra Verlag, 2008.

Dikkat edilirse bu kitapların yayın tarihleri hep yenidir. Çünkü Almanya’da bu konu her an ve hala tazeliğini korumaktadır.  

Propaganda savaşının ikonik belgesi: Sovyetlerin gözünden "Kukla" Lubbe

Reichstag Yangını, Berlin, 27 Şubat 1933: Nazilerin uşağı olarak Reichstag'ı ateşe vermekten hüküm giyen Marinus van der Lubbe'nin Sovyet karikatürü.


Dönemin Sovyet basınında yer alan ve antifaşist propagandanın sembolü haline gelen bu ikonik karikatür; Nazi rejiminin (gamalı haçlı dev el), kundaklama suçunu komünistlerin üzerine yıkmak için Hollandalı işçi Marinus van der Lubbe’yi nasıl bir kukla ve uşak gibi kullanarak Reichstag’ı ateşe verdiğini çarpıcı bir şekilde sembolize eder.



Yorumlar - Yorum Yaz