• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam233
Toplam Ziyaret4197076

Mağaradan ekrana: Gölge, varlık ve simülasyon


Mağaradan ekrana: Gölge, varlık ve simülasyon

03 Ocak 2016

Yıllar yıllaaaar öncesiydi. Daha yirmili yaşların başındaydım. Kavramları, olguları ve kavramlar ve olgular arasındaki ilişkileri anlamaya çalışıyordum. Ben ki, daha o zaman nesneler, fiiller ve failler arasındaki ilişkiyi dahi kuramamışken kavramlar arasındaki ilişkiyi nasıl kuracaktım?

Bu sorunu aşmak için ilk denemem Orhan Hançerlioğlu’nun, “Düşünce Tarihi” (Remzi Kitabevi, 1977) adlı eseri olur. Onu ardından yine Orhan Hançerlioğlu’nun dokuz ciltlik “Felsefe Ansiklopedisi’’ (Remzi Kitabevi, 1976-1980) olur. Toplam on ciltlik bu iki eserin neredeyse altını çizmediğim, notunu almadığım sayfası kalmaz.

Bu merakımı yüksek lisans için Almanya’ya gittiğimde de ‘’Atlas Philosophie’’ (Peter Kunzmann, dtv Verlagsgesellschaft, 1995) adlı kitap ile devam ettirdim. Almanya’dan ayrıldığımda da Almanların arkamdan söylediklerini de reklam olmasın diye yazmayayım!

Neyse, gelelim konumuza.

Bu üç kavram ilk bakışta birbirinden uzak görünür. Oysa biri Antik Yunan felsefesinin, biri İslam tasavvufunun, diğeri modern düşüncenin diliyle aynı soruyu yeniden sormaktadır: Gördüğümüz dünya gerçekten var mıdır, yoksa duyu organlarımızın bizi hapsettiği kusursuz bir yanılsamadan mı ibarettir?

Bu soru, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde, birbirine binlerce kilometre uzaklıktaki coğrafyalarda hem Doğu hem Batı düşüncesinin ortak sancısı olmuştur. Antik Yunan’ın rasyonel akademilerinden İslam coğrafyasının irfani derinliklerine kadar insanlık, gerçekliğin perdesini aralamaya çalışmıştır.;

Bu soruya Antik Yunan'da Platon mağara alegorisiyle, İslam tasavvufunda Muhyiddin İbnü'l Arabî varlık anlayışıyla, modern çağda ise Nick Bostrom simülasyon hipoteziyle cevap arar.

Gölge: Platon’un mağarasındaki yanılsama

Orhan Hançerlioğlu, bahsettiğim “Düşünce Tarihi” adlı eserinde; Platon’un Politeia adlı yapıtının VII. kitabında geçen ünlü mağara örneğini şöyle açıklamaya çalışır:


“…Şimdi bilgimizi ve bilgisizliğimizi şu anlatacaklarımla ölç, Glaukon. Yeraltında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor. Ama mağarada oturan insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirlerle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş. Öyle ki sadece karşılarındaki mağara duvarlarını görebiliyorlar, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri de burada böylece oturmaktalar. Düşün ki sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesneler geçiyor, Işık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor. Şimdi bu adamlar mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri göremezler değil mi?

Demek ki bu adamlar birbirleri ile konuşabilselerdi duvarda gördükleri hayallere bir takım adlar vereceklerdi. Çünkü bu hayalleri gerçek sanmaktadırlar. Bu adamların gözünde gerçeklik asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayallerinden ya da gölgelerinden başka bir şey değildir. Şimdi bu adamlardan birinin zincirlerini çözüp ayağa kalkmasına ve başını gerçekliklere çevirmesine izin verelim. Gözleri bol ışıktan kamaşır ve asıl gerçekleri göremezdi değil mi?

Dahası kamaşan gözlerini yeniden duvara çevirirdi ve duvardaki hayallere rahatlıkla bakardı. Ama gözlerini yavaş yavaş alıştırarak asıl ışığın kaynağına da pekâlâ bakabilirdi. İşte o zaman arkadaşları ile gördüğü şeylerin birer hayalden ibaret olduğunu asıl gerçeklerin şimdi gördükleri olduğunu anlayacaktı.

İşte sevgili Glaukon gözümüzle gördüğümüz bu dünya o mağaranın duvarıdır, arkasındaki ışığa bakabilen insan da duyu gözünü us (akıl) gözüne çeviren bilgedir.”

Varlık: Âlem-i hayalden Şeyh Küşterî Meydanına

Çoook sonraları da tasavvufa merak saldım. Belki bu merakımı yazılarımdan da fark ediyorsunuzdur. Mevlâna, Şems, Nesimî derken Arabî’nin ülkemizdeki en derli toplu anlatımını sanırım bu sitemde ben yaptım!


Ama bakmayın böyle yazdığıma. Bir büyüğüm editörlüğünü yaptığı bir dergide yayınlanmak üzere benden ‘’Hallac-ı Mansur’’ hakkında bir yazı yazmamı istemişti de bu sitemde binin üzerinde makalem olmasına rağmen aylarca bocalamış, bocalamış, bocalamış ve sonunda da o büyüğüme bu yazıyı yazamayacağımı arz etmiştim. Çünkü bir türlü ‘’en-el Hak’’ sözünü açıklayamamıştım. Gücüm yetmemişti bu sözcüğü açıklamama. Bu sözü açıklamaya kelimelerin yetersiz, söz dağarcığım kifayetsiz kalmıştı.

Neyse, yine gelelim konumuza.

Hayal, tasavvufta Allah'tan gayrı her şeyin sıfatıdır. Allah'ın varlığı karşısında kâinatın gerçek varlığı bulunmamaktadır. Varlık âleminde görülen her şey aslında birer hayalden, gölgeden ibarettir. Olsa olsa Allah'ın aksi’nden nişane verirler. Esas olan Sevgili’nin zihindeki hayalidir. Tasavvufta buna “âlem-i hayal” deniliyor.

Âlem-i hayal, tabiat âlemini karşılar ve baştan sona bir vehimden ibarettir. Ruhlar âlemindeki (âlem-i ervah) birtakım cevherler, varlığın suver (görüntü) veya zilli (gölge) ile varlık bulmuştur. Varlık, göz yumup açıncaya kayboluveren bir hayalden ibarettir. İnsan var sandığı her şeyin aslında bir hayalden ibaret olduğunu zaman içerisinde anlar.

Varlıkta, asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da, onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böyledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

Tasavvufta buna “âlem-i hayal” deniliyor. İbnü’l-Arabî bu durumu daha da derinleştirerek '’A'yân-ı Sâbite’' kavramıyla açıklar. İlahi ilim ekranında varlıkların henüz dış dünyaya çıkmadan önceki sabit hakikatleri, adeta bir bilgisayar programının arkasında çalışan görünmez kod blokları gibidir. Biz bu dünyada sadece o kodların ekrana yansıyan grafiklerini izleriz.

İbnü’l Arabî, Hakk ve kâinat ilişkisini şöyle açıklar: “Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

Bu mertebenin bir önceki mertebe ile olan farkı meselâ, bir adamın güneşin ışığından gölgesi yere yansır. İşte o yere düşen gölgeden adamın nasıl bir kimse olduğu anlaşılır. Bu adamın gölgesi asli mertebesi, yansımasını sağlayan güneş ise asl-ı aslîsi yani irâde-i küllün kendisidir. Burada gölgenin sıfatlanması aslı, varlığı ise asl-ı aslı olan zâttır. Sonuçta bu âlem de Hakk’ın vücûdunun gölgesidir ve müstakil olarak vücûdları yoktur.

İbnü’l Arabî deyince onun sözleri ile devam edeyim:

"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’

''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’

"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."

Hazreti Mevlânâ’nın ‘‘sureti hemi zillest’’ (Görünen her şey gölgedir) diye başlayan ve dünyanın bir hayalden ve gölgeden ibaret olduğunu söyleyen bir rübaisi vardır. Bu dizelerde, gerçek-hayal ayrımının ve geleneksel İslam sanatının metafiziksel imaj dünyasının eksenindeki sorunsal da dile gelir. Geleneksel İslam sanatı, anlattığım gibi görünen her şeyin hayal olduğunu söyler. Ona göre, bizler hakikî olmayan, varlığı Varedici’nin varlığına bağlı olan birer gölge, birer hayalizdir. Görünenler, görünmeyenlerin izdüşümü, gölgesi ve sonsuz suret imkânlarından biridir. Zira tecelli kesintisizdir ve her form, hakikatin birer yüzüdür o kadar.

Tasavvufta tecellî, mutlak varlığın isim ve sıfatlarının âlemde görünmesidir. Bu nedenle görünen her varlık, bağımsız bir gerçeklik değil, ilahî hakikatin farklı bir tecellisi olarak değerlendirilir.

Zira tecelli kesintisizdir ve her form, hakikatin birer yüzüdür o kadar. Aslında bizim kültürümüz bu edebi ve estetik sırrı yüzyıllar boyu bir perdenin arkasından izlemiştir: Karagöz ve Hacivat’ın gölge oyunu. O perdeye boşuna '’Şeyh Küşterî Meydanı’' denmez. Tasavvuf ehli bilir ki, perdenin arkasındaki tek bir mumun (ışık/Hakk), tasvirleri (varlıklar) beyaz kumaş üzerinde oynatması, bu dünyanın geçici simülasyonundan başka bir şey değildir. Mum söner, tasvirler sandığa kalkar; geriye ne Karagöz kalır ne Hacivat, sadece O kalır.

Her şeyin bir nedeni varsa bu sonsuza kadar gider ve akıl çelişkiye düşer, öyleyse bir ‘'ilk neden’' olmalı diye Aristoteles'in formüle ettiği ve İslam felsefesinde sürdürülen bir düsturdur bu. Aristoteles, hakikati gökyüzündeki aşkın formlarda değil, yeryüzündeki somut nesnelerin özünde arar. Ancak onun bu maddeci ve dünyevi temellendirmesi, felsefe tarihini tam tersi bir kutba doğru büken şu ezeli soruyu ortadan kaldırmaz: Ya deneyimlediğimiz bu maddesellik sadece bir gölgeden ibaretse? İşte bu şüphe, Eflatun felsefesinin özüdür. O üç sözcük; '’Sureti hemi-zillest'’, işte bu felsefenin asırlardan süzülüp gelen bir itirafıdır.

Levh-i Mahfûz, Arapça’da korunmuş levha anlamına gelir. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için ‘’Kader Kitabı’’ da denir. Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap anlamındadır. Korunmuş olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak ve korunmuş olmasındandır. Melekler Levh-i Mahfûz'u görürler. Kader olarak isimlendirilen, geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunmaktadır.

Berât gecesi, Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfûz'dan Dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna "inzâl" denir. Kadir Gecesi'nde ise Peygamber'e ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da "tenzîl" denir.

Simülasyon: Kozmik yazılım ve holografik evren

Ve her zaman tabii ki bilimi de takip ettim.


İlginçtir ki modern bilimde ortaya atılan bazı teoriler de bu kadim düşünceyi hatırlatır. Günümüzde buna en çok benzeyen yaklaşım simülasyon hipotezidir.

2003 yılında Philosophical Quarterly adlı akademik bir dergide Nick Bostrom imzalı yayınlanan makalenin ilginç bir başlığı vardı. “Bir Bilgisayar Simülasyonunda mı Yaşıyorsunuz?”

Bu makaledeki varsayıma göre dünya, güneş sistemi, evren dediğimiz şeyin tamamı, bir başka gerçekliğin simülasyonudur. Eğer bizim yaşadığımız dünya bir simülasyon ise bu demektir ki bir başka uygarlık bizden daha ileri bir düzeye ulaşmıştır. Öyle ki acaba bu gelişmiş halimizden (mesela binlerce, milyonlarca yıl) önce atalarımız nasıl bir hayat yaşıyordu diye bir simülasyon ortamı yaratmışlardır. O ortam, bizim evren dediğimiz şey. O halde bu dünya, galaksi, evren; aslında o gelişmiş uygarlığın bir bilgisayar ortamı; başka bir şey değil. O halde bu simülasyonu yaratanlar gözlemekte oldukları simülasyon ortamını (bizim dünyamız) bir gün kapatmayı tercih edebilirler – yani kıyamet!

İnsanın aklına bu noktada NASA’da bilim insanı olarak çalışan Dr. Rich Terrile, yaptığı araştırmalar sonucu ortaya attığı bir iddia geliyor. İddiasında gerçekliğimizin detaylı bir hologram olduğunu savunan Dr. Terrile, bunun üst bir aklın sonucu olduğunu söylüyor.

Dr. Rich Terrile’nin açıklaması da şu şekilde:

‘’Şu anda bizler kozmik bir bilgisayar yazılımı içinde bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyada tek bir bilinci farklı şekillerde yaşıyoruz ölüm, diye bir şey yok, hayat sadece bir rüyadır. Bizler sadece kendilerimizin hayalleriyiz.’’

Aslında modern astrofizik de '’Holografik Evren Prensibi’' ile buna benzer bir kapıyı aralıyor. Kara deliklerin ufkundan yola çıkan bu teoriye göre, üç boyutlu olarak deneyimlediğimiz uzay ve zaman, belki de evrenin en uzak sınırındaki iki boyutlu kozmik bilgilerin devasa bir projeksiyonundan, yani gökyüzüne yansıtılan bir gölge oyunundan ibaret.

Simülasyon hipotezi, özellikle Nick Bostrom’un 2003 yılında yayımladığı makaleyle akademik tartışma konusu haline gelir. Dr. Terrile aynen Matrix gibi bir dünyada yaşadığımızı bunu, yeni yeni anlamaya başladığımız kuantum fiziği ile açıklayabileceğimizi belirtiyor. “Kuantum fiziğinde maddeyi oluşturan parçacıklar gözlenmedikleri sürece kendilerini tanımlamazlar. Öyle bir simülasyon dünyada yaşıyoruz ki neyi gördüğümüz neyi görmeye ihtiyacımız olduğu ile ilgilidir.” Ve Dr. Terrile ekliyor; ‘’bir üst akıl bizim gerçekliğimiz ile oynuyor’’.

Dr. Rich Terrile, “Gelecekte dijital insanlar çoğalacaksa, neden biz de şimdiden öyle olmayalım?” diye soruyor. Görüşü destekleyenler ise insanların gelecekte yaşayan evrilmiş benliklerimiz, kendilerini ilerletmek gibi özel bir maksatla atalarının yaşayacağı farklı bir gerçekliği tasarlamış olabileceğini savunuyor.

Dr. Terrile’ye göre bizim tutarlı işleyen bir evrende yaşamamız, bu görüşü daha savunulabilir bir hale getiriyor. Ayrıca evrenin yapıtaşları atom altı parçacıklara bölünebiliyor ve bunlar da pikselleri çağrıştırıyor. Haliyle evrenin bu yapısı onu teoride programlanabilir kılıyor.

Birkaç paragraf önce anlattığım Levh-i Mahfuz bu anlamda neydi acaba?

Bu düşünceler günümüz popüler kültüründe de yankı bulmuştur. 1999 yılında çekilen The Matrix filmi, insanların gerçek sandıkları dünyanın aslında bir simülasyon olabileceği fikrini işler. Bu yönüyle film, bir bakıma Platon’un mağara alegorisi ile tasavvufta Muhyiddin İbnü'l-Arabî’nin kâinatı ilahi varlığın gölgesi olarak yorumlayan düşüncesinin modern bir anlatımı gibidir.

Modern kozmoloji de insanın evrendeki yerini yeniden sorgulamasına yol açar. Gözlemlenebilir evrenin yaklaşık 13,8 milyar yaşında olduğu, milyarlarca galaksi içerdiği ve her galakside milyarlarca yıldız bulunduğu düşünüldüğünde insanın gerçekliği kavrama iddiası daha da mütevazı hâle gelir. Belki de asıl soru evrenin ne kadar büyük olduğu değil, bizim onu ne kadar doğru algıladığımızdır.

Felsefi bir sentez: Aynalar, rüyalar ve simülakrlar

Burada durup büyük resme bakmak ve bir senteze ulaşmak gerekir. Platon’un "gölgeler mağarası", insanın rasyonel akılla aşması gereken bir yanılsama evrenini simgelerken; İbnü'l-Arabî'de bu yanılsama (hayal âlemi), doğrudan doğruya Mutlak Varlık'ın (Hakk) kendini gösterme, yani tecelli etme sahnesine dönüşür. Platon yanılsamadan kaçmayı öğütlerken, Arabî bu yanılsamanın içindeki ilahi şifreyi okumayı önerir. Dikkat edilirse isimler, çağlar ve disiplinler değişse de insan mutlak hakikati doğrudan değil, daima onun bir temsili üzerinden algılar.


Felsefe tarihi boyunca bu hakikat arayışı, Platon ve Arabî’nin açtığı bu iki dev çığırdan beslenerek büyümüştür. Örneğin 18. yüzyılda George Berkeley, "Var olmak algılanmaktır" diyerek maddeyi tamamen zihinsel bir tasarıma indirgerken Platon'un mağarasına radikal bir halka ekler. İmmanuel Kant ise gerçeğin kendisini asla bilemeyeceğimizi söylerken adeta mağaranın sınırlarını çizer: Biz sadece bize görünen yüzü, yani "fenomeni" bilebiliriz; arkadaki asıl gerçeğin kendisi, yani "numen" insan aklına kapalıdır.

19. yüzyıla geldiğimizde Arthur Schopenhauer, Kant'ın bu yaklaşımını daha da ileri taşıyarak dünyayı tamamen insan zihninin kurduğu bir ‘'tasarım'’ olarak ilan eder. Bu yönüyle Schopenhauer'in düşüncesi de Platon'un gölgeleri ile modern simülasyon tartışmaları arasında dikkat çekici bir köprü oluşturur. Tabii modern felsefede simülasyon denince Jean Baudrillard’ı anmamak olmaz. Baudrillard, günümüz dünyasının artık gerçeğin kendisini değil, simülasyonunu (gerçekmiş gibi duran ama aslı olmayan kopyalarını, yani simülakrları) yaşadığını söyler. Belki de mağaradan hiç çıkamadık, sadece mağaranın duvarına yüksek çözünürlüklü ekranlar yerleştirdik. Nitekim modern çağda Nick Bostrom’un ortaya attığı ‘'dijital simülasyon’' ihtimali de bu düşüncelerin günümüz teknolojisiyle yeniden formüle edilmesinden başka bir şey değildir.

Bu felsefi köprü, insan ruhunun derinliklerinde ve edebiyatta da karşılık bulur. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, hikâyelerindeki ayna, rüya ve labirent imgeleriyle insanı bu büyük yansımanın içinde yürütür. İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung ise dış dünyaya dair deneyimlerimizin aslında kendi iç dünyamızın ve ortak bilinçdışımızın sembolik bir yansıması olduğunu söyleyerek bu kozmik tiyatroyu içselleştirir.

Sonuç olarak; hem Antik Yunan'ın "İdealar"ı hem de tasavvufun "A'yân-ı Sâbite"si, insanın gözüyle gördüğü bu geçici dünyaya boyun eğmemesi, arkasındaki mutlak hakikati araması gerektiği konusunda birleşir. Biri aklın ışığıyla (logos), diğeri ise kalbin keşfiyle (irfan) aynı zirveye tırmanmıştır. Nick Bostrom'un simülasyonu, Berkeley'in algısı, Kant'ın fenomeni ya da Şehriyar'ın "düşü". Hepsi aynı ezeli soruda düğümlenir: Gerçeklik nedir ve biz onun ne kadarını görebiliyoruz?

Şehriyar

Ve kader beni, beni ben yapan, her şeyimi, ama her şeyimi borçlu olduğum Şehriyar ile tanıştırdı.


Şehriyar’ın bana söylediklerini hiç unutmamıştım. Şehriyar’ın sözleri takılmış bir plak gibi zihnimde dönüp duruyordu zaten:

‘’Dünya benim tahayyülümün bir yansımasıdır…’’ derdi Şehriyar ve sonra devam ederdi; ‘’Hayat ne kadar uzun olursa olsun, sadece bir anlık bir düştür. Görünüşü gerçekmiş gibi kabul etmek keder vericidir ve bütün felaketlerin nedenidir.’’

Ve anlatırdı Şehriyar;

‘’Siz karmaşa içindesiniz, çünkü dünyanın içinde olduğunuza inanıyorsunuz, dünyanın sizin içinizde olduğuna değil.’’

‘’Bir kez, her şeyin içten geldiğini, içinde yaşadığınız dünyanın size değil, sizin tarafınızdan projekte edildiğini idrak ettiğinizde korkularınız sona erer. Siz sadece dış dünyanın gerçek olduğuna inandığınız sürece onun tutsağı olarak kalırsınız. Aslında ise ne beden ne de onu içeren bir dünya vardır; sadece zihinsel bir durum, rüyamsı bir hal vardır ki gerçekliği sorgulandığında kolayca dağılabilir. Biz sadece rüya görmekteyiz. Hatta bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Gerçekte bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Bildiğimizi sandığımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediğimiz bir objeyle asla bilemeyeceğimiz bir süjenin birbirlerine olan ilgisinden doğmuştur. Rüyalara gerçeklik atfettiğiniz sürece onların kölesisiniz. Rüyanızın rüya olduğunu idrak ettiğinizde uyanacaksınız. Dünya bir yansımadır. Ancak siz yansıma değilsiniz, yansımayı görensiniz.

Önce, dünyanızın sadece sizin kendi yansımanız olduğunu idrak edin ve bu yansımaya kusur bulmaktan vazgeçin. Kendinizle ilgilenin, zihinsel ve duygusal bakımdan kendinizi düzeltin. İmgelemeden (hayal kurmadan) bakmayı, çarpıtmadan dinlemeyi öğrenin, hepsi bu. Esasta isimsiz ve şekilsiz olana isimler ve şekiller atfetmeyi bırakın. Her idrak- algılama şeklinin öznel (enfüsi, sübjektif) olduğunu, görülen ya da işitilen, dokunulan ya da koklanan, hissedilen ya da düşünülen, umulan ya da hayal edilen her şeyin gerçekte değil zihinde olduğunu idrak edin! Düşünüp hayal edilebilen hiçbir şeyin kendiniz olamayacağını bir kez anladığınızda, imgelemelerinizden kurtulmuş olursunuz. Olduğunuzu sandığınız şey sadece telkin ya da imgelemedir. Önce siz olduğunuzu sandığınız kişi olmadığınızı anlayın. İşte o zaman huzuru tadacak ve korkudan kurtulacaksınız. Dünyanın hiçbir kusuru yoktur. Kusuru olan sizin ona bakış tarzınızdır. Sizi yanıltan kendi imgelemenizdir. Olmak için hiç kimse olmalısınız. Kendinizi bir şey, bir kimse olarak düşünmek ölümdür ve cehennemdir.’’

Belki de insanlık tarihindeki bütün bu tartışmaların ortak sorusu şudur: Hakikati mi görüyoruz, yoksa hakikatin bize görünen yüzünü mü? Felsefe bu soruya akıl ile, tasavvuf sezgi ile, bilim deney ile yaklaşır. Cevaplar farklı olsa da aranan hakikat aynıdır.

Sonuç

Belki de insanlık aynı sorunun etrafında yüzyıllardır dolaşır. Platon bunu mağaranın duvarındaki gölgelerle anlatır. Muhyiddin İbnü'l-Arabî kâinatı ilahi varlığın gölgesi olarak görür. Modern çağda ise Nick Bostrom aynı soruyu bir bilgisayar simülasyonu ihtimaliyle yeniden gündeme getirir. Belki de değişen yalnızca kavramlardır; sorunun kendisi değil.

Keşke

Keşke filozof olsaydım, keşke düşünür olsaydım, keşke teolog olsaydım ve keşke elim de kalem tutsaydı da düşündüklerimi düzgün düzgün yazabilseydim de bu kadar dağıtıp, eveleyip, geveleyip karmaşık hale getirmeseydim!


Keşke bunca sayfa yazmak yerine Şehriyar'ın şu beş kelimesini ilk okuyuşta anlayabilseydim:

"Dünya benim tahayyülümün bir yansımasıdır."

Arz ederim!

Osman AYDOĞAN

 


Yorumlar - Yorum Yaz