• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam1004
Toplam Ziyaret4114471

Fatih Sultan Mehmet (5): Otlukbeli Meydan Muharebesi


Fatih Sultan Mehmet (5): Otlukbeli Meydan Muharebesi

02 Haziran 2021


1. GİRİŞ VE İKİ TÜRK GÜCÜNÜN KARŞI KARŞIYA GELİŞİ

1473 yılı, Osmanlı Devleti’nin Doğu Akdeniz ve Anadolu’daki siyasî üstünlüğünü giderek pekiştirdiği bir döneme tekabül etmektedir. İstanbul’un fethinin üzerinden yirmi yıl geçmiş, Osmanlı Devleti Fatih Sultan Mehmet’in liderliğinde bölgesel bir imparatorluk karakteri kazanmıştır. 1461’de Trabzon’un fethiyle Karadeniz’in güney sahillerinde Bizans sonrası son önemli siyasî yapı da ortadan kaldırılmıştır.


Bu süreçte Doğu Anadolu ve İran coğrafyasında ise Akkoyunlu Devleti, Uzun Hasan’ın idaresinde önemli bir siyasî ve askerî güç olarak ortaya çıkmıştır. Timur İmparatorluğu’nun çözülmesinden sonra şekillenen bu yapı, Horasan’dan Doğu Anadolu’ya, Azerbaycan’dan Irak coğrafyasına uzanan geniş bir sahada etkinlik göstermekteydi.

Böylece 15. yüzyılın ikinci yarısında, aynı dinî ve etnik zemine sahip iki büyük siyasî yapı —Osmanlı ve Akkoyunlu devletleri— Doğu Anadolu ve İran havzası üzerinde doğrudan karşı karşıya gelmiştir. Bu karşılaşma, klasik anlamda bir kimlik çatışmasından ziyade, bölgesel hâkimiyet ve jeopolitik nüfuz mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.





2. OTLUKBELİ MUHAREBESİ ÖNCESİ VE JEOPOLİTİK NEDENLER



Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’in, 1453’te İstanbul’un fethiyle Bizans İmparatorluğunu ve 1461’de de Trabzon’u alarak Komnenos hanedanı idaresindeki Trabzon (Pontus) İmparatorluğu’nu ortadan kaldırması ve bu sayede büyük güç kazanması Osmanlı'nın doğusundaki Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ı telaşlandırır.

Türkmen asıllı Akkoyunlu Uzun Hasan, kısa zamanda devletin sınırlarını genişleterek; Irak-ı Acem, Irak-ı Arap, Azerbaycan, İran ve kısmen Doğu Anadolu’ya hâkim olur. Trabzon İmparatoru’nun (Komnenos hanedanının) damadı olması dolayısıyla Trabzon’un mirasının kendisinin olduğunu iddia eder. Bu sebeple, Fatih’ten Trabzon’u ister. Ancak isteği kabul edilmez.

Ancak mesele yalnızca Trabzon üzerindeki hanedan veya miras iddialarından ibaret değildi. Otlukbeli Muharebesi'nin arka planında dönemin en önemli ticaret yollarının kontrolü meselesi de bulunuyordu. Tebriz-Trabzon hattı üzerinden geçen doğu-batı ticareti her iki devlet için stratejik ve ekonomik önem taşıyordu. Trabzon'un Osmanlı hâkimiyetine girmesi, Akkoyunluların Karadeniz'e açılan en önemli ticaret kapısını kaybetmeleri anlamına geliyordu.

Meseleye askerî strateji ve jeopolitik bilimi açısından bakıldığında, Osmanlı Devleti bu dönemde tam anlamıyla bir "İç Hatlar Stratejisi" uygulamak zorundaydı. Batıda Venedik ve Haçlı ittifakı, doğuda ise Akkoyunlu Devleti arasında kalan Osmanlı, iki cepheli bir jeopolitik kuşatılma ve imha riskiyle karşı karşıyaydı. Akkoyunlular devasa bir iç karasallığa sahipti ancak açık denizlere doğrudan bir kıyısı yoktu. Osmanlı ise hem İpek Yolu’nun (Trabzon) hem de Baharat Yolu’nun kuzey hatlarını kontrol ederek Akkoyunlu Devleti’ni adeta karaya hapsediyor, jeopolitik tabirle ‘’Kenar Kuşak’’ kontrolünü elinde tutuyordu. Dolayısıyla Uzun Hasan’ın Trabzon ısrarı ve Akdeniz'e açılma çabası sadece bir ticaret hevesi değil, dünyaya açılacak hayati bir liman arayışı; yani bu jeopolitik kuşatmayı yarma hamlesidir.

Uzun Hasan’ın Hristiyan Venedik ile ittifak kurması tarihsel bir "ihanet" veya duygusal bir tercih değil, bu makro-jeopolitik denklemin bir gereğiydi. Fatih Sultan Mehmet’in büyüklüğü ve diplomatik dehası ise tam bu noktada devreye girmiştir: Fatih, Venedik ile Akkoyunlu’nun Akdeniz üzerinden fiziksel ve lojistik bir bağ kurmasını engellemiş, düşmanlarının koordinasyonunu keserek iç hat avantajını korumayı başarmıştır. Bu nedenle Osmanlı-Akkoyunlu rekabeti yalnızca iki Türk hakanının savaşı değil, küresel güç dengelerini sarsan bir jeopolitik strateji mücadelesidir.

3. SAVAŞ ÖNCESİ DİPLOMATİK HAMLELER VE ASKERÎ HAZIRLIKLAR

Uzun Hasan, tek başına Osmanlıları mağlup edemeyeceğini bildiğinden, kendisine müttefik arar. Neticede, Batıda Haçlı devletleri ve Doğuda hâkimiyet mücadelesi veren Türk devlet ve beyleriyle anlaşır. Venedik, Papa ve Napoli, ittifak teklifleri neticesinde, ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın yanında yer alırlar. Venediklilerin yardımı karşılığı, Karadeniz’de serbest faaliyet yanında, Mora, Midilli, Ağrıboz ve Argos’un iadesi temin edilecektir. Topraklarını Osmanlıların zapt ettiği Karaman ve Candar Beyleri de bu ittifaka dâhil olurlar.


Uzun Hasan’ın bu faaliyetlerine karşı Fatih de tedbir alır. Batıdan gelecek saldırılara karşı Rumeli ve İstanbul’un emniyet tedbirlerini arttırır. Rumeli’nin muhafazası, Şehzâde Cem Sultan'a verilir. Mısır Memlûkları ile anlaşma yapılarak, Akkoyunlular ile ittifakları önlenir.

Venedikliler, Uzun Hasan’a yardım için Napoli, Rodos, Papalık ve Kıbrıs donanmalarıyla; Akdeniz ve Ege sahillerindeki Osmanlı şehirlerinden Antalya, İzmir şehir ve kalelerini yağma edip, yakarlar.

Fatih, Uzun Hasan’a karşı sefere çıkmadan önce, Anadolu’ya öncü kuvvetler gönderir. 1473 Mart’ında doğu seferine çıkan Fatih’e; Bursa’da Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa, Beypazarı’nda Karaman Valisi Şehzâde Mustafa Çelebi, Kazova’da Amasya Valisi Şehzâde Bayezid ve kuvvetleri katılır. Böylece Osmanlı ordusunun mevcudu, yüz bine çıkar. Rumeli akıncı kumandanı Mihaloğlu Ali Bey öncü gönderilerek, Akkoyunlular'a ilk darbeyi vurmaya ve haber almaya memur edilir.

Osmanlı Ordusu Erzincan’a geldiği halde, Uzun Hasan ve Akkoyunlular'a rastlayamaz. Erzincan’dan itibaren asıl muharebe şartları gözetilerek, ani taarruzlara karşı ihtiyatla harekete devam edilir.

4. ÖNCÜ MUHAREBELERİ

Tercan’da iki tarafın da öncüleri karşılaşır. Uzun Hasan da yetmiş bin askerle Tebriz’den hareketle Tercan istikametine gelmektedir. Önden giden ve Tercan Nehrini takip eden Has Murad Paşa, karşılaştığı Akkoyunlu kuvvetlerini üst üste mağlup eder.


Has Murad Paşa, bu muvaffakiyetleri üzerine daha da ilerlemek ister. Vezîriâzam Mahmud Paşa, Fırat’ı geçmemesini tavsiye ettiyse de dinlemeyip ilerler. Aslında Uzun Hasan, harp tarihinde "Turan Taktiği", "Sahte Ricat" veya "Kurt Kapanı" olarak bilinen klasik bozkır stratejisini uygulamaktadır. Akkoyunlu kuvvetleri geri çekiliyormuş gibi yaparak Osmanlı öncülerini üzerlerine çeker. Has Murad Paşa, bu aldatıcı ricat taktiğine kapılarak Fırat’ı geçer geçmez kuvvetleriyle birlikte nehir bariyerinin arkasında kurulan pusuya düşer. Uzun Hasan, Osmanlı’ya bizzat kendi ustası olduğu askerî taktiğiyle ağır bir darbe vurmuştur. Osmanlı öncü kuvvetlerinin bir kısmı zayi olurken, bir kısmı esir düşer. Has Murad Paşa da Fırat’ta boğulur.

Osmanlıların meşhur kumandanlarının ve seçme askerlerinin esir alınıp, öldürülmesiyle ümitlenen Uzun Hasan, Otlukbeli’nde Osmanlılara kesin darbeyi indirmek için harekete geçer.

Atlı Türkmen kuvvetlerine sahip Akkoyunlular, şaşırtıcı muharebe planları tatbik ederek imha harbi yaparlar. Akkoyunlu baskınlarına karşı Anadolu Beylerbeyi Davud Paşa ve takviye kuvvet olarak da Vezîriâzam Mahmud Paşa gönderilir.

5. LOJİSTİK MÜCADELE

Merkezden epeyce uzaklaşan Osmanlı ordusunun levazım stoku devamlı azalır. Akkoyunlular, Osmanlı ilerleyişini durdurmak için güzergâh üzerindeki tarlaları ve su kuyularını imha ederek harp tarihinde "yakıp yıkma" olarak bilinen yıpratma taktiğini tatbik ederler.


Ancak Osmanlı ordusu, bu uzun ve zorlu ikmal hatlarına rağmen "Osmanlı Menzil Teşkilatı" sayesinde harekât kabiliyetini korumayı başarmıştır. Yol boyunca önceden stratejik noktalarda hazırlanan zahire depoları ve lojistik merkezler, ordunun aç kalmasını ve ikmal krizine girmesini engellemiştir.

Akkoyunluların şaşırtıcı muharebe planlarına ve imha harbine rağmen Osmanlı lojistik sisteminin bu mukavemeti, dönemin birçok rakibine göre en büyük askerî üstünlüklerinden biriydi.

6. İKİ TARAFIN MUHAREBE DÜZENLERİ

Otlukbeli’nin tepeleri, Akkoyunlular tarafından tutulduğundan, Osmanlı ordusu Üçağızlı mevkiinde savaş düzeni alır. Merkezde Fatih Sultan Mehmed Han, sağ kolda Şehzade Bayezid, sol kolda Şehzade Mustafa bulunur. Padişah, kapıkulu azaplarına, şehzadeler de eyalet askerlerine kumanda ederler.


Akkoyunlu ordusunun merkezine Uzun Hasan, sağ kola oğullarından Zeynel Mirza (Zeynel Bey), sol kola da Uğurlu Mehmed Mirza kumanda ederler. (Mirza; Farsça bir kelime olup hükümdâr soyundan geldiğini gösteren bir asalet unvanıdır.)

O devirde dünyanın en büyük iki Türk İmparatorluğunun ordusu, 11 Ağustos 1473 tarihinde, Erzincan ilinin Tercan Ovası’nda Otlukbeli denilen mevkide karşı karşıya gelip meydan muharebesine tutuşurlar.

7. OTLUKBELİ MEYDAN MUHAREBESİ VE ATEŞ GÜCÜ ÜSTÜNLÜĞÜ

Otlukbeli’nde, 11 Ağustos 1473 tarihinde meydana gelen muharebe, sadece iki ordunun değil, iki tamamen farklı askerî doktrinin çarpışmasına sahne olmuştur. Akkoyunlu askerî doktrini; son derece hareketli, ‘’vur-kaç’’ taktiklerine dayanan, manevra kabiliyeti yüksek hafif süvari okçuluğu üzerine kuruluydu. Buna karşılık Osmanlı ordusu ise çağın çok ötesinde, ateş gücü ile tahkim edilmiş nizamî piyade (Yeniçeri) ve ağır zırhlı eyalet süvarisi (Tımarlı Sipahi) dengesine sahip hibrit bir savaş makinesine dönüşmüştü.


Harp tarihi açısından bu savaşın en kritik taktik hamlesi, Osmanlı ordusunun merkez hattında uyguladığı "Tabur Cengi" doktrinidir. Osmanlıların, Hussit Savaşları (Ateşli silahların ve ''Wagenburg'' adı verilen vagon kalelerin ilk kez yoğun olarak kullanıldığı 15. yüzyıl çatışmaları) ve Macarlardan öğrenerek (Macar komutan Hunyadi Yanoş'tan) kendi askerî dehasıyla geliştirdiği bu taktik gereği; toplar ve arabalar zincirlerle birbirine bağlanarak merkezdeki yeniçerilerin önünde aşılması imkânsız bir "ateş duvarı" ve tahkimat oluşturmuştur.

Açık arazide imha ve yarma üzerine uzmanlaşmış olan Akkoyunlu Türkmen süvarilerinin dalgalar halindeki hücumları, Osmanlı merkezindeki bu nizamî ateş hattına çarptıkça sürekliliğini ve kinetik enerjisini tamamen kaybetmiştir. Topçu ve tüfekçi ateşinin oluşturduğu bu aşılmaz bariyer, klasik bozkır savaş tarzının ateşli silahlar çağı karşısındaki taktiksel çaresizliğini net bir şekilde ortaya koymuştur.

Sol koldaki Şehzade Mustafa’nın üstün gayreti sonucunda, Akkoyunlulara karşı sağladığı üstünlükle, muharebe Osmanlılar lehine döner. Osmanlıların, Uzun Hasan’ın merkez kuvvetlerini şiddetli top ve tüfek atışlarıyla ateş altında tutması, Akkoyunlu kuvvetlerini iyice bozar. Hasan Bey muharebe meydanından kaçar. Sağ koldaki Zeynel Mirza (Zeynel Bey) ve yardımcı Gürcü kuvvetleri kumandanları öldürülür. Muharebede kesin olarak üstünlüğü sağlayan Osmanlı kuvvetleri pek çok Akkoyunlu devlet adamı, bey, kumandan ve yardımcıları ile askerlerini esir alır. Fakat muharebe meydanından kaçan Uzun Hasan yakalanamaz.

Fatih Sultan Mehmet, esir alınan Akkoyunlu âlimlerine hürmet gösterip, serbest bırakır. Uzun Hasan safında olan Karakoyunluları da affeder. Akkoyunluların elindeki Osmanlı esirleri kurtarılır. Fatih, Otlukbeli zaferinden sonra, üç gün muharebe meydanında bekler. Zaferin şükrünü yaparak, dört bin köle ve cariye azat eder. Doğu seferine çıkmadan önce borç olarak dağıtılan yüz yük akçeyi (altı milyon altın lira, on milyon gümüş para) askere hediye eder. Sefer dönüşü, Şebinkarahisar fethedilir.

Otlukbeli Muharebesinde her iki taraftan da şehzadeler savaştığı için bu muharebeye aynı zamanda ''Şehzadeler Muharebesi'' adı da verilir.

8. OTLUKBELİ MEYDAN MUHAREBESİ'NİN ÖZELLİKLERİ

Otlukbeli Muharebesi birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük muharebelerinden birisi olarak kabul edilir. Bu tarihî kırılmayı üç ana başlık altında incelemek mümkündür:


Askerî teknolojik dönüşüm ve doktrin çatışması

Otlukbeli Meydan Muharebesi, askerî tarih açısından yalnızca bir Osmanlı-Akkoyunlu savaşı değildir. Bu savaşta bir tarafta hareketli süvari gücüne dayanan klasik bozkır savaş sistemi, diğer tarafta ise merkezî devlet teşkilatı tarafından desteklenen topçu ve ateşli silah ağırlıklı yeni savaş düzeni bulunuyordu. Osmanlı zaferi, 15. yüzyılın sonlarından itibaren savaş meydanlarında ateş gücünün belirleyici hâle geleceğini gösteren erken ve en sarsıcı örneklerden biri olmuştur. Devrin en kuvvetli savaşma tekniğine sahip, deneyimli ve ateşli silahlarla donanmış yeniçeriler, Akkoyunluların mızraklı piyadelerini ve süvari dalgalarını bu teknolojik üstünlükle dağıtmıştır.


Komuta kontrol yapısı ve eşgüdüm

Muharebe, yalnızca asker sayısının değil komuta birliğinin de önemini göstermiştir. Bu durum, geç Orta Çağ savaşlarında merkezî devlet organizasyonunun savaşın kaderini belirleyen ana unsur hâline geldiğini kanıtlar. Osmanlı ordusu Fatih Sultan Mehmet'in genel sevk ve idaresi altında, Mahmud Paşa ile Şehzadeler Bayezid ve Mustafa'nın birbirini tamamlayan harekâtı sayesinde tam bir merkezî komuta yapısı içerisinde hareket etmiştir. Akkoyunlu ordusu ise savaşın ilerleyen safhalarında bu bütünlüğü koruyamamış, özellikle Zeynel Mirza'nın ölümü ve merkez kuvvetlerin çözülmesi üzerine iletişim hatları kopmuş ve muharebe düzeni tamamen bozulmuştur.


Coğrafyanın taktiksel rolü

Kayalık ve elverişsiz arazi yapısı, savaşın gidişatında büyük rol oynamıştır. Bu engebeli coğrafya nedeniyle, açık arazide ve düz ovada ölümcül olan kuvvetli Türkmen hafif süvarileri manevra alanını kaybetmiş, şok taarruz yeteneklerini sergileyememişlerdir. Coğrafya, klasik süvari ordularını dezavantajlı duruma düşürürken; sabit tahkimat kuran, ateş gücüne dayalı nizamî piyade düzenine sahip Osmanlı ordusunun lehine bir doğal koruma kalkanı vazifesi görmüştür.


Özetle; Otlukbeli Muharebesi, geç Orta Çağ’da devletler arası rekabetin üç temel unsurunu aynı anda gösteren bir laboratuvardır: jeopolitik ticaret yolları kontrolü, askerî teknoloji üstünlüğü ve merkezî komuta organizasyonu.

9. OTLUKBELİ MEYDAN MUHAREBESİ'NİN SONUÇLARI

Muharebenin sonuçları askerî, siyasî ve uzun vadeli jeopolitik etkiler olmak üzere üç başlıkta değerlendirilebilir:


Askerî sonuçlar

Bu savaş neticesinde Fırat Nehri’nin batısı kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine geçmiş, Anadolu sahasında Osmanlı ordusuna karşı koyabilecek yerel bir askerî güç kalmamıştır.


Siyasî sonuçlar

Batı Dünyasındaki Psikolojik Kırılma: Batılı güçler, İstanbul’un fethinden sonra "Doğu'daki müttefik" (Akkoyunlu) kartının da oyun dışı kalmasıyla, Osmanlı Devleti’ni doğrudan askerî veya diplomatik yollarla geriletmenin artık mümkün olmadığını çok daha net ve sarsıcı bir biçimde anlamışlardır.


Anadolu’daki siyasî birlik süreci Osmanlı lehine geri dönülemez bir ivme kazanmıştır.

Akkoyunlu Devleti içinde iç mücadeleler ve taht kavgaları hızlanmış, hanedan merkezî otoritesini kaybederek çöküş sürecine girmiştir.

Karaman bölgesindeki Akkoyunlu nüfuzu tamamen kırılmış, bölgedeki siyasî yapılar üzerindeki Osmanlı denetimi kesinleşmiştir.

Otlukbeli zaferi öncesi ve sonrası, tecavüzlerini arttıran Haçlı korsanlarının Akdeniz ve Ege sahillerindeki saldırıları neticesiz kalmış; müttefiksiz kalan Venedikliler Osmanlı ile barış masasına oturup anlaşma istemek zorunda kalmıştır.

Uzun vadeli jeopolitik etkiler

Otlukbeli zaferi, Osmanlı’nın doğu yönlü stratejik genişlemesinde kritik bir eşik oluşturmuştur. Osmanlıya Orta-Doğu ve Suriye-Mısır havzasının yolları açılmış; Akdeniz, Ege ve Karadeniz havzalarındaki güç dengeleri Osmanlı lehine kalıcı ve küresel bir biçimde perçinlenmiştir.


10. OTLUKBELİ MEYDAN MUHAREBESİNDEN ÇIKARILACAK GÜNCEL DERSLER

Otlukbeli Meydan Muharebesi, kuru bir geçmiş anlatısı olmanın çok ötesinde, bugünün dünyasına ve bölgesel denklemine dair son derece güncel, sarsıcı ve amansız kehanetlerde bulunur. Kulak kabartmasını bilenler için o ovadan yükselen ses, bugünün hatalarına kesilmiş tarihi bir faturadır.


Nitekim büyük tarihçiler hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını, geleceğe ilişkin öngörülerin ise kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibi olduğunu söylerler. Bu yüzdendir ki İbn-i Haldun, o meşhur Mukaddeme’sinde zamanı ve mekânı aşan şu tespiti yapar: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

İşte bu zamansız aynadan bugünün körlüğüne sızan, hafızasızlığın önümüze koyduğu ve mutlaka yüzleşmemiz gereken en az üç büyük ders vardır:

Birinci Ders: Bölgesel güçlerin dış ittifak arayışları ve beka

Eğer ülkenizin sınır hatlarında veya etki alanında bulunan bir bölgesel güç, Batıdaki küresel aktörlerle stratejik ve askerî bir ittifak ilişkisi içine giriyorsa bekanız doğrudan tehdit altında demektir. Bu güç ister kurumsallaşmış bir devlet olsun isterse vekil bir silahlı unsur olsun fark etmez. Tarih bize, dış destekle palazlanan yapıların zamanla nizamî tehditlere dönüştüğünü gösterir.


Tarih birebir tekerrür etmez; ancak dış destek alan bölgesel aktörlerin büyük güç rekabetlerinde üstlendiği rol hiç değişmez. Otlukbeli öncesinde Akkoyunlu-Venedik ilişkileri ile günümüzde küresel aktörlerin bölgesel yapılarla kurduğu asimetrik ilişkiler arasında mutlak bir yapısal benzerlik vardır.

İkinci Ders: Diplomasi, yalnızlık ve ittifak yönetimi

Otlukbeli Meydan Muharebesi yapıldığı sırada yakın doğuda bulunan üç büyük İslam devleti vardı: Osmanlı Devleti, Akkoyunlu Devleti ve Mısır’da Memlûk Devleti. Osmanlı, Akkoyunlu Devleti ile sıcak çatışmaya girmeden önce ne yapmıştı? Çok yönlü bir diplomasi yürüterek Mısır Memlûkları ile saldırmazlık ve uzlaşı zemininde anlaşmış, böylece Akkoyunluların güneyden bir ittifak halkası kurmasını önceden engellemişti.


Eğer küresel veya bölgesel ölçekte rasyonel müttefikleriniz yoksa, jeopolitik gerçekleri hiçe sayarak dünyanın bütün büyük güçlerini ve komşularınızı aynı anda karşınıza almışsanız, durumunuz hiç de hayra alamet değildir. Sistematik bir ittifak mimarisi kuramayan, rasyonel diplomasi yerine duygusal ve ideolojik bir yalnızlığı seçen modern yaklaşımlar, ne yazık ki bu savaştan ve hele hele övüne övüne bitiremedikleri Osmanlı devlet aklından hiçbir ders çıkarmamışlardır. Zaten onların tarih dedikleri de televizyon dizileri ve menkıbelerden ibarettir. Ben boşuna hemen hemen her yazımda demiyorum: “Tarihini dizilerde, geçmişini masalda, geleceğini ise falda arayanlar…” diye.

Üçüncü Ders: Kimlik politikaları ve jeopolitik gerçekler

Günümüzde sıkça romantize edilen Türk birliği, İslam birliği veya mezhep eksenli bloklaşma gibi kavramları bu tarihî süzgeçten geçirmek şarttır. Eğer uluslararası ilişkilerde asıl belirleyici olan unsur etnik köken, din veya mezhep bağı olmuş olsaydı, bu büyük savaşlar hiç yaşanmazdı. Otlukbeli'nde karşı karşıya gelen her iki güç de aynı niteliklere sahipti: Türk’tüler, Müslümandılar ve hatta ikisi de Sünni idiler.


Tarih boyunca aynı kavim, aynı din ve aynı mezhep mensuplarının güç ve coğrafya ihtirasıyla birbiriyle amansızca savaştıkları; dahası birbirlerine karşı farklı din ve kültürden yapılarla stratejik ittifaklar kurdukları sayısız defa vaki olmuştur. Dolayısıyla, dış politikayı sadece ortak kimlik tanımları ve duygusal bağlar üzerinden inşa etmeye çalışmak, ülkeyi stratejik körlüğe ve felakete götürecek ham bir hayalden başka bir şey değildir.

Devletlerin dış politikalarını ve beka hamlelerini belirleyen temel unsur ortak kimlikler değil; güvenlik, güç, lojistik ve çıkar hesaplarıdır. Burada sözü İbn Haldun'un düşüncesini özetleyen o sarsıcı ilkeye bırakmak gerekiyor: "Coğrafya kaderdir."

İbn-i Haldun, bu iki kelimelik strateji ilkesini idrak edemeyenlere adeta şunu fısıldar: Politikalarınızı soyut kimlik kabullerine göre değil, üzerinde bastığınız somut coğrafyaya göre belirleyin! Ve gidin öncelikle coğrafyanızın getirdiği zorunluluklarla barışın. Çünkü coğrafyasının dayattığı gerçeklerle uyumlu yaşayan toplumlar barış, refah ve uzun ömür bulurlar; aksi tercih ise kaçınılmaz olarak kan ve gözyaşıdır.

Bunu sadece İbn-i Haldun değil, Tarih Baba da böyle söylüyor. Fatih Sultan Mehmet’i anlattığım ilk iki yazıma bir daha bakın; vizyonu dünyayı kuşatan Fatih gibi bir dâhinin coğrafyayı okurken bu rasyonel devlet aklından saptığı düşünülemez.

Eğer siz kendi coğrafyanızın gerçeklerine kör kalırsanız, küresel güçler gelir, o coğrafyadaki aktörlerle ittifak yapar, altınızı oyar ve canınıza kastederler. Siz de bu stratejik öngörüsüzlüğü kapatmak için tarihinizi bilmez, anlamaz veya anlamazdan gelir; "kör olası dış güçler, üst akıl" retoriğine sığınarak meseleyi sadece bir iç politika malzemesine indirgersiniz.

11. SON SÖZ VE OTLUKBELİ ÜZERİNDEN TARİH OKUMA METODOLOJİSİ

Otlukbeli Meydan Muharebesi, yalnızca Osmanlı ile Akkoyunlu devletleri arasında cereyan eden askerî bir çatışma olarak değil; 15. yüzyılın sonlarında Orta Çağ savaş düzeninin ve siyasî teşkilatlanma biçimlerinin küresel dönüşümünü yansıtan tarihî bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir. Bu muharebe, merkezî devlet yapılarının askerî organizasyon üzerindeki belirleyiciliğinin arttığı ve ateşli silahların savaşın sonucunu tayin ettiği bir eşiktir. Bu yönüyle Otlukbeli, Osmanlı Devleti’nin bölgesel bir güçten imparatorluk ölçeğinde bir siyasî yapıya doğru ilerleyişinde kurumsal bir sıçrama tahtasıdır.


Tarih, geçmişte olup bitenlerin kuru bir anlatısı değil; bugünün düşünme biçimini ve stratejik reflekslerini şekillendiren zihinsel bir disiplindir. Ahmet Cevdet Paşa’nın “Tarih bilmeyen siyasetçi, pusuladan anlamayan kaptana benzer; her ikisi de karaya oturmaya mahkûmdur” sözü, tam olarak bu noktada bir uyarıdan ziyade zamansız bir metodoloji teklifidir. Otlukbeli Muharebesi bu metodolojik süzgeçten geçirildiğinde karşımıza sadece askerî bir zafer olarak değil, kurumsallaşmış bir "devlet aklının" nasıl inşa edildiğini gösteren laboratuvar bir örnek olarak çıkar. Bu savaşın felsefesi bize, devletlerin kaderinin anlık kahramanlıklarla değil; diplomasi, ittifak yönetimi, lojistik kapasite, teknolojik adaptasyon ve kurumsal süreklilik üzerinden belirlendiğini kanıtlar.

Bugünün dünyasında en büyük risk, tarihi bir ders alanı olmaktan çıkarıp güncel politik kabullerin doğrulama aracına dönüştürmektir. Geçmiş, mevcut kanaatleri pekiştiren bir propaganda malzemesine indirgendiğinde öğretici vasfını tamamen kaybeder. Sonuç olarak tarih, olayları birebir tekrar ettirmez; fakat geçmişi rasyonel akılla okuyamayan toplumlara benzer jeopolitik hataları farklı ambalajlarla yeniden ürettirir. Bu yüzden Otlukbeli gibi tarihî kırılma noktaları, yalnızca “kim kazandı, kim kaybetti” sığlığıyla değil; “hangi devlet aklı, hangi kurumsal yapı ve hangi stratejik zorunluluklar bu sonucu üretti?” sorusuyla okunmalıdır. Fatih’i büyük yapan ve onun devlet aklını çağları aşan bir vizyona ulaştıran sır da tam olarak buydu: Coğrafyayı ve tarihi ideolojik fantezilerle değil, bilimin ve rasyonel aklın pusulasıyla okumuş olmasıdır.

Osman AYDOĞAN

Fatih Sultan Mehmet’i anlatmaya devam edeceğim.

METNE AİT ÖNEMLİ NOTLAR

Birinci Not: Kaynaklar üzerine

Otlukbeli Meydan Muharebesi; başta İslam Ansiklopedisi (I. C. s. 251-270, II. C., s. 270-274, VII. c, s. 506-535), Türk Tarih Kurumu Dergileri, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın ‘’Osmanlı Tarihi’’ (C. I-VIII, TTK Yay., Ankara, 1988) kitabı, ATASE Yayınları ve ancak tarihçi akademisyenlerin faydalanabileceği değişik kaynaklarda bahsedilse de ne yazık ki bu muharebeyi öncesi, sonrası ve sonuçlarıyla askerî ve siyasi olarak anlatan, benim gibi sıradan vatandaşların anlayabileceği dört başı mamur bir kaynak yoktur.


Sadece genç nesil (1982 doğumlu) gazeteci yazarlardan Bedia Ceylan Güzelce’nin, Otlukbeli Muharebesini iki kirpinin gözünden anlattığı, 1473’teki, olaylara bir başka gözle bakan, Tarihin rakamlardan ibaret olmadığını şiirsel bir dille anlattığı, savaşlarda adı bile geçmeyenlerin romanı ‘’1473’’ (Çınar Yayınları, 2017) adlı güzel bir kitabı var. Bir de tarihçi Prof. Dr. Enver Konukçu’nun Erzincan Valiliğince yayınlanan ‘’Otlukbeli Meydan Savaşı - Ağustos 1473’’ (1998) adlı kitabı var.

Herhalde bizler tarih okumayı sevmediğimiz gibi tarih yazmayı da sevmiyoruz.

İkinci Not: Askerî akademilerdeki eksiklik

Yazım içerisinde Otlukbeli Muharebesinin birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılda yaşanan en büyük muharebelerinden birisi olarak kabul edildiğini anlattım. Bu yazımı okuyan okuyucular arasında asker kökenli olup da askerî mekteplerde, Mekteb-i Harbiye’de ve Erkân-ı Harbiye’de ve daha başka askerî akademilerde bu işin ilmini tahsil eden, okuyan okuyucularım da var.


Bu okuyucularım hatırlarlar mı acaba bahsettiğim mekteplerde kendilerine hiç anlattığım bu Otlukbeli Muharebesi anlatılmış mıydı? Muhtemel cevapları ''hayır'' olacaktır. İşte bu noktada da şu soru sorulmalıdır: Böylesi önemli bir muharebe neden askerî mekteplerde, askerî akademilerde okutulmaz? İllaki okutulacak savaşlar Osmanlının Hristiyanlarla, Batı ile olan savaşları mı olmak zorundadır?

Malazgirt denince erkân-ı harp zabit adayları bu muharebeyi yerinde anlatmak için teee Süphan eteklerine Ziyaret Tepe'ye kadar götürülür de Otlukbeli denince adı bile telaffuz edilmez. Bunun cevabını da yine bir sonraki yazıma bırakayım. Yoksa bu kadar uzun yazılarımdan dolayı inanın bana yapılan sitemlerin ve bu konuda büyüklerimden yediğim fırçaların haddi hesabı yoktur!

Üçüncü Not:  Harp Tarihi Literatürü Hakkında

Tabur Cengi (Wagenburg): Savaş arabalarının yan yana dizilerek zincirlenmesiyle oluşturulan, taşınabilir bir kale/savunma hattı taktiğidir. İçine yerleştirilen topçu ve tüfekçiler sayesinde düşman süvarisine karşı mutlak bir savunma ve ateş üstünlüğü sağlar.

İç Hatlar Stratejisi: Bir gücün, kendisini çevreleyen birden fazla düşmana karşı merkezi konumunu kullanarak, onların birleşmesine izin vermeden sırayla üzerlerine gitmesini ve operasyonel hız avantajını elinde tutmasını ifade eden askerî stratejidir.

Dördüncü Not: Güncel bir gelişme ve gelecek yazıma merak sorusu

Tarihi geçmişte bırakıp gelelim günümüze…


Tarih 12 Mayıs 2017. Tüm ajanslarda pek bir kimsenin dikkatini çekmeyen kısa bir haber geçiyor. Haber şu idi:

‘’Hasankeyf’teki Zeynel Bey (Zeynel Mirza) Türbesi Ilısu Barajı yapıldığında su altında kalmasın diye ‘Ilısu Barajı Kültürel Varlıkları Koruma ve Kurtarma Çalışmaları' kapsamında bulunduğu yerden iki km daha uzağa, Hasankeyf ilçesinin yeni yerleşim alanında bulunan Kültürel Park’a taşındı.’’

Zeynel Bey Türbesi; Batman'ın ilçesi Hasankeyf’te, Dicle nehrinin kuzey sahilinde, Hısn-ı Keyfa (Hasankeyf) köprüsünün batısında yer alan bir mimari şaheser idi. Türbenin, kuzeydeki giriş kapısı kemer üstünde yer alan kitabede Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın saltanat yıllarında şehit (!) düşen oğlu Zeynel Bey (Zeynel Mirza) için yaptırıldığı belirtiliyor. Kitabede tarih bulunmamaktadır. Ancak Zeynel Bey'in Akkoyunlularla Osmanlılar arasında cereyan eden Otlukbeli Meydan Muharebesi'nde (1473) şehit (!) düştüğü bilinmektedir. Dolayısıyla türbenin bu tarihten sonra inşa edilmiş olduğu değerlendiriliyor…

Türbenin taşınması esnasında da gerek resmî açıklamalarda gerekse de verilen haberlerde Zeynel Bey’den hep ‘’şehit’’ (!) diye bahsediliyor.

Burada şu soru sorulmalıdır: Osmanlı'nın bizzat savaştığı düşmanının oğluna, onu şehit (!) diye anmamıza ve onun türbesine gösterilen bu ihtimam niyedir? Bunun cevabını da yine bir sonraki yazımda anlatayım.

Zeynel Bey (Zeynel Mirza) Türbesi yeni yerine taşınırken:

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz