
Çöküş
07 Temmuz 2014
‘’Çingeneler Zamanı’’ 1988 yapımı, müziklerini Goran Bregoviç’in yaptığı kült bir Emir Kustirica filmidir. Filmde hep korkulan ve beklenen olur. Çünkü hayat basittir.
Şimdi filmi, geri dönmek üzere burada bırakmam gerekiyor. Önce ‘’Çöküş’’ün bir tanımını yapmam, sonra da her zaman olduğu gibi illaki ‘’Tarih’’ demeyeceğim ama biraz eskilere gitmem gerekiyor.
Çöküş
Çöküş; ‘’var olan bir düzlemin kendisine nüfuz eden enerji biçimlerinin, düzlemin orta noktasında yarattığı maksimal etki sonucunda düzlemlerin birliği ve dirliği elden bırakması sonucu ile bir daha eski hale gelemeyecek bir şekil alması neticesinde kırıklık olgusunu yaratması ve en nihayetinde düzlemin yok olmasıdır’’ şeklinde tanımlanıyor.
Uygarlığın çöküşü
Sanılanın aksine dünyamızda tek bir ‘’uygarlık’’ bulunuyor. ‘’Batı uygarlığı’’, ‘’Doğu uygarlığı’’ diye bir ayrım olmuyor. Olsa olsa kültürler kendi aralarında farklılık gösteriyor. Batı kültürü, Doğu kültürü gibi. İşte dünyanın bu uygarlığı çöküyor.
ABD'li evrim biyoloğu ve popüler bilim yazarı Jared Diamond, ‘’Çöküş’’ (Pegasus Yayınları, 2006) adlı kitabında geçmiş uygarlıkların nasıl çöktüklerini anlatıyor.
Fernand Braudel’den bahsederken, onun tarih görüşünde ‘’güneşin her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğmadığından’’ bahsetmiştim. Yani uygarlık her gün daha mütekâmil bir dünyaya doğru gelişmiyor. Uygarlık geriye doğru gidiyor.
Uygarlığın bu geri gidişinin başlangıcı aslında yeni olmuyor. Jean-Jacques Rousseau, 1755 yılında yayınladığı uygarlığın eleştirisini yaptığı bir kitabında (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine, Morpa Kültür Yayınları, 2006) insanlığın altın çağını, yerleşik düzene geçmesiyle, toprak ve madenleri işlemesini öğrenmesiyle yitirdiğini, "işbölümü" ve "özel mülkiyet"in uygarlaşma sürecini daha başından sakatladığını iddia ediyor. Kendisini "anarşist" olarak adlandıran Fransız ekonomist ve düşünür Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865) da “Mülkiyet hırsızlıktır” (La propriété, c’est le vol!) diye sorunun kaynağını temelden tespit ediyor.
Nietzsche’nin (1844 -1900) şöyle bir öngörüsü bulunuyor: ‘’Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.’’
Nietzsche’nin şöyle bir varsayımı bulunuyor: ‘’Toplum yalnızca maddi arzuları tatmin etmenin peşinde koşup kültürün önemini göz ardı ederse, daha üstün ve daha soylu hiçbir şey düşünemeyen son erkekler ve son kadınlar sürüsüne dönüşecektir.’’
Nietzsche’nin bu tespitini ve varsayımını doğrularcasına uygarlığın kabalığa dönüştüğünü, kültürün göz ardı edildiğini ve etrafınızdaki her şeyin daha bir kötüye doğru gittiğini hissettiğiniz veya gözlemlediğiniz veya düşündüğünüz oldu mu?
Eğer cevabınız ‘’evet’’ ise bu konuda hiç de yalnız değilsiniz. Bu tespitinizi doğrularcasına Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar José Saramago (1922-2010) vefatından kısa bir süre önce 2007 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide yaşadığımız günümüzün tarifini en iyi şekilde yapan şu ifadeleri kullanıyor;
‘’Özgürlüklerin giderek daraldığı, eleştirinin yer bulmadığı, çokuluslu şirketlerin, piyasanın totalitarizminin artık bir ideolojiye bile gerek duymadığı, dinsel hoşgörüsüzlüğün yükselişe geçtiği karanlık bir çağda yaşıyoruz.’’
Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf da ‘’Çivisi Çıkmış Dünya’’ (Yapı Kredi Yayınları, 2009) adlı eserinde, benzer şekilde ‘’medeniyetler çatışması’’ ve ‘’küreselleşme’’ adı altında uygulanan, bütün dünyada felakete yol açacak olan ve yaşamın devamlılığının olmazsa olmazı olarak gördüğü ‘’hoşgörü’’ kültürünü yok eden politikaları eleştirerek artık uygarlığın tükendiğinden bahsediyor. Maakouf'a göre her zaman için bozulma ve yok olma önce çivilerin çıkmasıyla başlıyor.
Amerikalı bir antropolog ve tarihçi olan Joseph A. Tainter, ‘’The Collapse of Complex Societies’’ (Cambridge University, 1988) (Karmaşık Toplumların Çöküşü) adlı eserinde "Çöküş"ün "geniş bir terim" olduğunu, ancak toplumsal çöküş anlamında bunu " siyasi bir süreç" olarak gördüğünü açıklıyor. Joseph A. Tainter, bahsi geçen eserinde toplumsal çöküşü, "sosyopolitik yapının önemli ölçüde kaybolduğu" hızlı bir süreç ("birkaç on yıl içinde") olarak daraltıyor ve Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünü Batı dünyasında "çöküşün en yaygın bilinen örneği" olarak veriyor.
Tehdit altındaki kültür: Aydınlanma
Erdal Atabek’in eski bir yazısına gideceğim: Erdal Atabek, ‘’Tehdit altındaki kültür: Aydınlanma’’ adlı makalesinde (Cumhuriyet, 12 Aralık 2011) aynı kötü gidişten bahsediyor. Erdal Atabek yazısında özetle kötü gidişi şu şekilde anlatıyor;
‘’Aklın ve bilimin yaşamı yönetmesi olarak tanımlanabilen evrensel aydınlanma kültürü dünya ölçeğinde tehdit altına girmiştir. Tehdit kaynaklarından birisi dünyada dogmaların ve önyargıların yükselmesidir. Gerek din kaynaklı gerekse din dışı dogmalar Amerika başta olmak üzere bütün dünyada yükselmektedir.
İkinci tehdit kaynağı ise, küresel piyasa ekonomisidir. Bu ekonomik kültür, insan davranışlarını değiştirmekte, ‘alışveriş’i yaşamın odağı yapmaktadır.
İnsan davranışları bu iki tehdidin etkisiyle akıl ve bilimin dışına çıkmaktadır. Düşünmekten vazgeçmiş, toplumsal olaylara ilgisini kaybetmiş, kendi dar yaşam alanına kapanmış insanlar toplumsal ilgiye kapalı bir hayat sürmektedirler.
Küresel piyasa ekonomisi insanların bütün ilgisini alışveriş çılgınlığına dönüştürmüş, insanlar artık neyi neden aldığını düşünmeden mal alıp para veren robotlara evrilmiştir.
Dogmalar, hurafeler, büyüler, burçlar, fallar, yıldız haritaları, ekranlar, giysi markaları, ünlülerin dedikoduları, cep telefonları, İPhone’ler, internet, Facebook ve Twitter günümüzün kültürel kaynaklarını oluşturmuştur.’’
Nietzsche’nin söylediği gibi toplum kültürün önemini göz ardı ederek yalnızca maddi arzuları tatmin etmenin peşinde koşan, daha üstün ve daha soylu hiçbir şey düşünemeyen son erkekler ve son kadınlar sürüsüne dönüşmek üzere koşar adım gidiyor.
Einstein’ın bir sözü bulunuyor; ’’Benim yaşamam için bir kalem, müsvedde kâğıdı ve bir de uyumak için divan yeter. Biraz lüks olacak ama bir de kemanım olsun isterim. Abartılı yaşam biçimi domuzlara mahsustur.’’ Ne yazık ki abartılı bir yaşam biçimi salgın bir hastalık gibi dünyayı sarıyor.
Ayrıca Einstein’ın, şöyle bir sözü daha bulunuyor; ‘’Bir kişi mesleği ne olursa olsun eğer tarihten, edebiyattan, felsefeden ve sanattan nasibini almamışsa Pavlov’un köpeğinden farksızdır.’’
Günümüz dünyasında artık edebiyata, tarihe, felsefeye ve sanata yer kalmıyor. Edebiyatsız, tarihsiz, felsefesiz ve sanatsız bir insanlığın sonucu muhakkak ki Einstein en açık biçimde ifade ettiği akıbete doğru gidiyor..
Felsefesiz siyaset
01-02 Aralık 2011 tarihinde ülkemizde konferans vermeye gelen Fransız düşünür Alain Badiou da benzer şekilde kötü gidişten şikâyet ediyor. Badiou’ya göre sorunun temelinde felsefesizlik yatıyor ve günümüzde felsefenin siyasetle bağları kopuk bulunuyor. Badiou’ya göre çözüm olarak bizim siyasetin yeniliklerini karşılayıp kucaklayacak bir felsefeyi üretmemiz gerekşyor. (Cumhuriyet, 11 Aralık 2011, s.12)
Alain Badiou’nun en büyük tespiti şu söz oluyor; ‘’hakikat var değildir, hakikat olur.’’
Badiou’nun söylediği gibi, bilimsel bir ‘’algı yönetimi’’ desteği ile günümüzde her yerde ‘’kara’’ olan ne varsa insanlara ‘’ak’’ olarak sunuluyor. Bu şekilde insanlar aklı kullanmayı ve sorgulamayı unutuyor.
Tüm bu gelişmelerin sonucu olarak tüm Avrupa ve Amerika ırkçı bir politikanın, vahşi bir kapitalizmin, sosyal demokrasiden tamamen uzak totaliter bir piyasa ekonomisinin ve uluslararası şirketlerin; tüm İslam dünyası da daha bağnaz, daha dogma ve daha karanlık bir geleceğin pençesine düşüyor.
Paçozluğun ve eblehliğin saltanatı
Dünya böyleyken ülkemizdeki durum da farklı olmuyor. Bu konuda eski bir söyleşiyi aktarmak istiyorum. Akşam Gazetesi’nden Şenay Yıldız, yazar Alev Alatlı ile bir söyleşi yapıyor. (Akşam Gazetesi, 12 Eylül 2011)
Şenay Yıldız, yazısına şöyle başlıyor; ‘’Aşağıda okuyacağınız söyleşiyi yapmak için kapısını çaldığım Alatlı, yakında piyasaya çıkacak olan 'Beyaz Türkler Küstüler' adlı kitabı için son rötuşları atıyor. Yeni kitabında, Türkiye'de paçozluğun her alanda hâkim olmasından duyduğu endişeyi dile getirecek olan Alatlı, Cüppeli Ahmet Hoca'dan İvana Sert'e, Ertuğrul Özkök'ten Serdar Turgut'a, Ayşe Arman'dan Rahşan Gülşen'e pek çok ismin 'paçozlaşma' olarak kavramlaştırdığı tavır ve yazılarını eleştiriyor, paçozlaşma sürecinin Beyaz Türkler'i küstürdüğünü ve eblehleşmeyi tetiklediğini anlatıyor.’’
Alatlı, söyleşisine şöyle devam ediyor; ‘’Çünkü matematiksiz teknoloji, biyolojisiz çevre, notasız müzik... olmaz. Bunları yerine oturtamadığınız sürece sadece tüketicisiniz. Böyle giderse, Türkiye sadece tüketici kulvarında kalmaya mahkûmdur. Bu eblehleşme sadece tüketiciliğe iter. Yazık, Halide Edip'e boşu boşuna mandacı, vatan haini denmiş. Bugün manda zaten gerçekleşti. ABD'ye eğitim için giden paraları görün, sizin Sulukule'den çıkan Sibel Can'ınızın evi Miami'de! Bu nasıl bir gidişattır, kaçıştır? Askerî otoritenin baskısı falan derler ya, eblehliğin, paçozluğun baskısı kadar büyük bir baskı yoktur. Çünkü paçoz, paçoz olmayanı göremez.’’
Bu paçozların, bu eblehlerin TV’lerde her gün onlarca örneğini yıllardır görmekteyiz değil mi?
Yine paçozluk üzerine yine eski bir yazıya gideyim.
O zamanki Başbakan’ın has adamı olan Âkif Beki de 14 Aralık 2013 günü Hürriyet’teki köşesinde ‘’Zübükler, paçozlar ve Necip Fazıl’’ başlığı ile kısaca şöyle yazıyor:
“Dostoyevski’nin Puşlost’u gibi, paçozluk iblisi tüm kurumları sardığı zaman sıkıntı başlıyor. Herkesin herkesle yer değiştirebildiği, birisi gittiğinde hiçbir şeyin değişmediği, (liyakatin ölçü olmadığı, sıradanlığın ve kalitesizliğin hüküm sürdüğü) bir durumdur paçozluk. Paçoz, kendi çıkarları için her yolu mubah sayan, küstah, beş para etmez, sokak kurnazı, zevzek, müptezel, basmakalıp, palavracı, rüküş, hoyrat, içtensiz, pespaye, nekes, terbiyesiz, aşağılık, ahlaksız, kalleş. Dostoyevski ‘Puşlost’ (Poshlost) der. Topluma musallat olan iblistir paçozluk. Puşlost tüm bu kavramları içinde toplayan tanımlama. Bizde de Ömer Seyfettin’in Efruz Bey tiplemesi, Aziz Nesin’in Zübük’ü kısmen buna yakındır. Ama benim ele aldığım paçozluk süreci Puşlost’a daha yakın ve korkarım ki bu iblis Türkiye’ye yerleşiyor.
Yerleşti bile, artık çok geç. Alev Alatlı’nın korktuğu başımıza geldi. Yerleşmek ne kelime, en ziyade iltifata mazhar tip haline geldi. Bilakis aranan özellik oldu. Paçozluktan çok rağbet gören ne! İnanmayan açsın, Alatlı’nın kitabında teşhir ettiği vasatlaşma vasatımıza baksın. Son kitabı ’Beyaz Türkler Küstüler’i, Akşam gazetesine ’paçozlaşmanın hikâyesi’ diye anlatmıştı Alev Alatlı. Kitap çıktı, yaşadığımız ‘paçozlaşma ve eblehleşme’yi ayan beyan tasvir ediyor ama aldıran kim?
Bütün mahallelerimiz paçozların istilası altında, bütün meydanları eblehler bastı. Dünyaya hükümran olmaz elbette de paçozluk, alabildiğine borusunu öttürüyor bu devirde arkadaş, daha ne olsun!’’
Bu paçozlaşmayı ve eblehleşmeyi Alev Alatlı on yıl önce, Âkif Beki de sekiz yıl önce yazıyor.
Âlimlerin dalkavukluğu
Günümüzde sadece paçozlar ve eblehler çoğalmıyor. Günümüzde hiçbir devirde olmadığı kadar âlimler de dalkavukluğa başlıyor. On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı devlet adamı ve şâiri Keçecizade İzzet Molla'nın bir deyişi bulunuyor. Deyişin aslı Osmanlıca;
''Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harap
Eyler onu müdahanei âliman harap''
Türkçesi şu;
’’Cihan ahlaksızlıkla harap olmaz
Onu âlimlerin dalkavukluğu harap eder.’’
TV ekranlarında yedi gün yirmi dört saat (7/24) kanal kanal dolaşan dolgu maddesi, politika taşeronları olan dalkavuk âlimleri görüyorsunuz. Bu sadece bize de özgü olmuyor. Tüm dünyada da bu böyle oluyor. Amerikalı ekonomist ve yazar Paul Krugmann, bu tipleri ‘’Politika Taşeronları’’ (Literatür Yayıncılık, 2008) adlı kitabında çok güzel anlatıyor.
İbn-i Haldun’a göre bir toplumun çöküşünün belirtileri:
İbn-i Haldun, o muazzam eseri ‘’Mukaddime’’ (Kaynak Yayınları, 2015)’sinde bir toplumun çöküşünün belirtilerini şu şekilde sıralıyor: Toplumda dayanışmanın yok olması, üretimin zayıflaması, israfın, lüks ve şatafatın artması, fiyat ve vergilerin artması, liyakatin kaybolması, adaletsizliğin ve kayırmacılığın artması, umutların kırılması, karamsarlığın hâkim olması ve göçün hızlanması.
Sonuç
Yukarıda alıntılandığı gibi günümüz dünyasında artık özgürlükler giderek daralıyor, eleştiriye yer kalmıyor, çokuluslu şirketlerin ve piyasanın totalitarizmi hüküm sürüyor, hiçbir ideolojiye yer kalmıyor, dinsel ve ırksal hoşgörüsüzlük yükselişe geçiyor.
Merak etmeyin küresel ısınmayı, buzul çağına girmeyi. Karanlık, kapkaranlık bir çağa giriyoruz. Tarihin sarkacı, geçmişte hiç olmadığı kadar insafsızca karanlığa doğru savruluyor. Her yerde ve her seviyede paçozluk ve eblehlik diz boyu hale geliyor. Bütün dünyayı Neron’lar sarıyor. Bu dünyanın çivisi çıktı çivisi. Bu uygarlık çöküyor.
Bu ‘’çöküş’’ ülkemizde ise daha bir beter yaşanıyor. Ülkemizde dirlik çöküyor, düzen çöküyor, ekonomi çöküyor, eğitim çöküyor, güven çöküyor, erdem çöküyor, insan çöküyor, vicdan çöküyor, insanlık çöküyor, ahlak çöküyor, doğa çöküyor. Çöke çöke ülke; vasatlığın küstahlığa, sanatın vıcıklığa, siyasetin tüccarlığa, dinin yobazlığa, milletin ümmete, hukukun gukuka, Hakkın batıla, gücün despotizme, eğitimin ortaçağa, basının yandaşlığa, âlimliğin dalkavukluğa, derinliğin sığlığa, devletin aşirete, zarafetin ve efendiliğin kabalığa, niteliğin niteliksizliğe dönüşerek harman olup bir bataklık gibi fokurdadığı bir çukur haline geliyor.
Girişte bahsettiğim ‘’Çingeneler Zamanı’’ filminde film kahramanı Perhan: "Kendime yalan söylediğimden bu yana artık kimseye inanmaz oldum" diyor. Yine filmde halası Perhan’a şöyle söylüyor: "Oğlum, sana diyeceğim; hayat bir hiledir. Yarın sabah, kader seni dibe batırabilir."
Hep korkulan ve beklenenlerin olması sadece filmlerde olmuyor. Gerçek hayatta da oluyor. Ve ülke asırlık bir çınar ağacı gibi birdenbire yıkılıp, çöküp gidebilir. Yazım içinde bahsettiğim Amerikalı bir antropolog ve tarihçi Joseph A. Tainter, bahsi geçen eserinde toplumsal çöküşü, "sosyopolitik yapının önemli ölçüde kaybolduğu" hızlı bir süreç ("birkaç on yıl içinde") olarak açıklıyor.
Bu durumun, ülkesi için kaygı duyanlara ve bu ülke yönetiminden sorumlu olanlara duyurulması gerekiyor.
Arz ederim.
Osman AYDOĞAN