
Türk adının tarihsel, siyasal ve anayasal anlamı
05 Nisan 2017
1933 yılından bu yana ilkokullarda okutulan Öğrenci Andı, Millî Eğitim Bakanlığının 8 Ekim 2013 tarihinde yaptığı yönetmelik değişikliğiyle kaldırıldı. Böylece Cumhuriyet'in kuruluşunun onuncu yılında uygulamaya konulan Öğrenci Andı'nın seksen yıllık geçmişine son verildi.
Öğrenci Andı neden kaldırıldı? Bu kararın gerekçesi ne olursa olsun, üzerinde durulması gereken temel mesele, Andımız'da yer alan “Türk” adının taşıdığı anlamdır. Çünkü burada tartışılan yalnızca bir okul uygulaması değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin ortak ulusal kimliğinin nasıl tanımlandığıdır. “Türk” adını yalnızca etnik bir kimlik olarak değerlendirmek, bu adın Cumhuriyet'in kuruluşuyla kazandığı siyasal ve hukuki anlamı göz ardı etmektir.
Kaldırılan sadece Öğrenci Andı mıydı? Hayır. Aynı dönemde “Türk” adının devlet kurumlarından bankalara, okullardan çeşitli kuruluşların adlarına kadar kamusal alandan çıkarılmasına yönelik uygulamalar da gündeme geldi. Kızılay'ın maden suyunun etiketinden bile “Türk” adı kaldırıldı. Üstelik bu uygulamalar yalnızca “Türk” adının kaldırılmasıyla da sınırlı kalmadı. 2013 yılında Devlet Nişanı, Cumhuriyet Nişanı ve Liyakat Nişanı'nın tasarımlarında yapılan yönetmelik değişikliğiyle Atatürk kabartması da kaldırıldı.
Bütün bu gelişmeler, yalnızca sözcükler, adlandırmalar veya simgeler üzerinden yürütülen bir tartışma olarak görülemez. Çünkü bir devletin adı, tarihsel simgeleri ve ortak ulusal kimliği, o devletin kuruluşuyla ve siyasal meşruiyetiyle yakından ilişkilidir. Dolayısıyla burada asıl tartışılması gereken, “Türk” adının etnik bir kimliğe indirgenmesinin ve Cumhuriyet'in kurucu simgelerinin değiştirilmesinin, ortak ulusal kimlik anlayışı bakımından ne ifade ettiğidir.
Milletin adı nedir?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 1 Nisan 2017 tarihinde Diyarbakır'da yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Dikkat ediniz. Türk demiyoruz, Kürt demiyoruz. Çerkez, Laz, Boşnak, Roman demiyoruz. Hepsini birden içine alan bir ifade kullanıyoruz. Tek millet, diyoruz. 80 milyonuyla tek millet.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2013 yılı Şubat ayı ortalarında ise Başbakan iken Midyat'ta konuşurken de şöyle demişti: “Biz Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde hep beraber tek bir milletiz. Bu milletin içinde Türk'ü, Kürt'ü, Arap'ı, Laz'ı, Çerkez'i, Gürcü'sü, Abaza'sı var...”
Daha fazla örnek vermeğe gerek yok. Açın gazete arşivlerini bu sözlerin onlarcasını bulabilirsiniz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan “Tek bir milletiz” diyor, bunu her konuşmasında söylüyor; “bu millet” diyor ama bu milletin adını bir türlü söylemiyor. Arap milleti mi? Afgan milleti mi? Acem milleti mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan “Türk” adını ağzına almadığına göre, bu millet Türk milleti değilse bu milletin adı nedir?
Buradaki temel sorun, etnik kimlikle ulusal kimliğin birbirine karıştırılmasıdır. “Türk” adı, bir etnik kimliği ifade ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün vatandaşlarını kapsayan ortak siyasal ve anayasal kimliğin de adıdır. Dolayısıyla “Türk” adını Kürt, Laz, Çerkez veya diğer etnik kimliklerle aynı düzlemde değerlendirerek ortak ulusal kimliğin dışında bırakmak, Cumhuriyet'in kuruluşunda benimsenen millet anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Gazete makalelerine baktığımızda, TV’de bu konudaki programları izlediğimizde, hemen her seviyede büyük bir kavram karışıklığı yaşandığı görülmektedir. Çünkü bu tartışmalarda genel olarak “millet”, “millî”, “milliyet” ve “milliyetçilik” kavramlarıyla “ulus”, “ulusal” ve “ulusalcılık” kavramlarının tarihsel kökenleri, anlamları ve siyasal içerikleri arasındaki farklılıklar göz ardı edilmektedir. Bu sözcükler günümüz Türkçesinde kimi zaman eş anlamlı kullanılsalar da tarihsel gelişimleri ve siyasal düşüncede kazandıkları anlamlar bakımından ayrıca incelenmelidir.
Her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder
Bu noktada “millî”, “millet”, “milliyet” ve “milliyetçilik” ile “ulus”, “ulusal” ve “ulusalcılık” kavramlarının açıklanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.
Millet ve ulus kavramları
“Millet” kavramı, modern ulus-devletlerin ortaya çıkışından çok önce de kullanılan, Arapça kökenli bir kavramdır. Arapçada “millet” sözcüğü tarihsel olarak din, inanç ve dinî toplulukla ilişkili anlamlar taşımıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda da millet kavramı uzun süre, bugünkü anlamıyla ulusal kimlikten çok dinî aidiyeti ifade etmek için kullanılmıştır. Osmanlı toplumunda Müslümanlar, Rum Ortodokslar, Ermeniler ve Yahudiler gibi toplulukların dinî aidiyetleri, millet düzeninin temelini oluşturmuştur. Ancak 19. yüzyılda Osmanlıcılık düşüncesinin gelişmesiyle birlikte “Osmanlı milleti” kavramı, farklı dinlere mensup Osmanlı tebaasını ortak bir siyasal kimlik altında birleştirme amacıyla da kullanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla tarihsel anlamıyla dinî topluluğu ifade eden “millet” kavramı, zaman içinde anlam değişimine uğrayarak modern siyasal toplumun ve ulusal kimliğin de adı hâline gelmiştir.
“Ulus” sözcüğü ise Türkçenin tarihsel söz varlığında ülke, halk ve siyasal toplulukla ilişkili anlamlar kazanmış bir kavramdır. Eski Türk siyasal geleneğinde “il”, “bodun” ve “törü” gibi kavramlarla ifade edilen siyasal ve toplumsal aidiyet anlayışı, sonraki dönemlerde farklı kavramlarla gelişimini sürdürmüştür. “Ulus” sözcüğü de tarihsel süreçte ülke, halk ve topluluk anlamlarıyla kullanılmış; modern Türkçede ise ortak bir siyasal kimliğe sahip insan topluluğunu ifade eden “nation” kavramının karşılığı hâline gelmiştir.
“Ulus” sözcüğünün, ‘’Bilim ve Sanat Terimleri Sözlüğü / Halkbilim Terimleri Sözlüğü’'ndeki tanımı şöyledir: “Ulus: Belli bir sınır içinde yaşayan ve halk kültürüyle seçkin kültürünü yaratan insanların oluşturduğu siyasal toplum.”
Bu tanımda belirleyici olan, insanların aynı ırktan veya aynı dinden gelmeleri değil, ortak bir siyasal toplum oluşturmalarıdır. Dolayısıyla ulus, farklı etnik kökenlerden ve inançlardan gelen insanları ortak bir siyasal aidiyet içinde birleştirebilir. Bu anlamda “ulusal” kavramı da yalnızca belirli bir etnik topluluğa değil, bütün siyasal topluluğa ilişkin olanı ifade eder.
“Ulusal”, bir ulusa, yani ortak bir siyasal topluluğa ilişkin olanı ifade eder. “Ulusalcı” ise yaşadığı ülkenin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve halkının ortak çıkarlarını savunan kişi olarak tanımlanabilir. Bu anlamıyla ulusalcılık, etnik köken veya ırk üstünlüğüne değil, ortak ulusal aidiyete ve siyasal bağımsızlığa dayanır. Ulusalcılığı doğrudan ırkçılıkla özdeşleştirmek, kastın değilse cehaletin ürünüdür. Çünkü ırkçılık ile ulusal bağımsızlığı ve ortak siyasal kimliği savunmak aynı şey değildir. “Ulusal” kavramını yalnızca etnik kimlik üzerinden yorumlamak da ulusun farklı kökenlerden gelen insanları kapsayan siyasal niteliğini göz ardı etmektir.
Bu anlamda “Türk Ulusu” kavramı, belirli bir ırkı veya etnik kökeni değil, Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan bütün vatandaşların ortak siyasal ve anayasal kimliğini ifade eder. Burada sözü edilen, etnik anlamda yalnızca Türkler değil, etnik kökenleri, inançları ve kültürel farklılıkları ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan bütün insanlardır. Dolayısıyla “Türk” adının etnik kimlikle ortak ulusal kimlik arasındaki fark gözetilmeksizin yorumlanması, temel bir kavram karışıklığına yol açmaktadır. Burada sorun, her şeyden önce dil, tanım ve anlam sorunudur. Bu kavramların tarihsel, siyasal ve hukuki anlamlarının yerli yerine oturtulması gerekmektedir. Çünkü her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.
Ernest Renan ve ulus anlayışı
Fransız filozof, tarihçi, filolog ve sosyal bilimci Ernest Renan da ‘’Ulus Nedir?’’ (Pinhan Yayıncılık, 2016) adlı kitabında ulusu, geçmişten devralınan ortak şan, şeref ve acılar mirasıyla gelecekte birlikte yaşama iradesi üzerinden açıklar. Toplulukları ulus hâline getiren ortak unsurlar işte bunlardır. Renan'ın ulus anlayışında belirleyici olan, insanların aynı ırktan, aynı etnik kökenden veya aynı dinden gelmeleri değil, ortak bir tarihsel mirası paylaşmaları ve birlikte yaşama iradesi göstermeleridir.
Renan'ın kullandığı Fransızca “la nation” sözcüğü, Türkçede “ulus” veya “millet” anlamına gelir. “National” sözcüğü “ulusal” ve “millî”, “nationaliste” sözcüğü ise “ulusçu” ve “milliyetçi” anlamındadır. “Nationalisme” de “ulusçuluk” veya “milliyetçilik” karşılığında kullanılır. Dolayısıyla burada belirleyici olan sözcüklerin farklı dillerdeki karşılıkları değil, bu kavramlara yüklenen tarihsel ve siyasal anlamlardır. Renan'ın ulus anlayışında ortak siyasal aidiyet, yalnızca etnik köken veya din birliği üzerinden tanımlanmaz.
Mustafa Kemal Atatürk'ün kullandığı “millî” kavramı da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Atatürk'ün bağımsızlık için yürüttüğü mücadelenin “Millî Mücadele”, bu mücadelede örgütlenen kuvvetlerin “Kuvayı Millîye” olarak adlandırılması rastlantı değildir. Burada “millî” sözcüğü, belirli bir etnik topluluğun üstünlüğünü değil, bir halkın kendi geleceğine egemen olma ve bağımsız yaşama iradesini ifade eder. Millî Mücadele'nin temelinde de ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık düşüncesi bulunmaktadır.
Renan'ın ulus anlayışında belirleyici olan yalnızca ortak bir geçmişe sahip olmak değildir. Ortak geçmişin yanında, birlikte yaşamayı sürdürme iradesi de bulunmalıdır. Bu nedenle ulus, yalnızca tarihten devralınan bir miras değil, aynı zamanda geleceğe yönelen ortak bir siyasal iradedir. Ulusal birlik, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, farklılıkların ortak bir siyasal aidiyet içinde birlikte yaşama iradesi göstermesiyle anlam kazanır.
Tekrar olacak ama vurgulamam gerekiyor: Burada bahsi geçen sözcüklerin dil, tanım ve anlamlarının yerli yerine oturtulması gerekmektedir. Çünkü her şey tanım ile başlar, araçlar ile yola devam eder.
Arap milleti vardır, ancak birleşik bir Arap ulus-devleti yoktur
Bu noktada şu hususu da açıklamak gerekir: İnsan topluluklarını ulus yapan yalnızca din, dil, ırk ve kültür birliği değildir. Renan'ın da vurguladığı gibi ulusun oluşumunda ortak tarihsel miras kadar birlikte yaşama ve ortak bir gelecek kurma iradesi de belirleyicidir. Toplulukları siyasal anlamda birleştiren unsurların başında bu ortak irade gelir.
Örneğin, ortak bir dil ve önemli ölçüde ortak bir tarihsel ve kültürel miras paylaşan Arap toplumları, bütün Arap dünyasını kapsayan tek bir ulus-devlet çatısı altında birleşememişlerdir. Arap Birliği'ne üye 22 devlet bulunmasına rağmen bu devletler arasında ortak bir siyasal egemenlik oluşturulamamıştır. Arap ulusal kimliğinin varlığı, tek başına birleşik bir Arap devletinin kurulmasını sağlayamamıştır.
Cemal Abdünnasır'ın, Saddam Hüseyin'in, Hafız Esad'ın ve Muammer Kaddafi'nin farklı dönemlerde savundukları Arap birliği düşüncesi de kalıcı ve bütünleşik bir siyasal yapıya dönüşememiştir. Bu liderlerin birer Arap Bismarck'ı olma hayalleri, ortak dilin, kültürün ve tarihsel mirasın tek başına siyasal birlik yaratmaya yetmediğini göstermiştir. Arap dünyasındaki devletler arası rekabet, farklı siyasal çıkarlar, bölgesel çatışmalar ve dış müdahaleler bu birlik arayışlarının önünde engel oluşturmuştur.
Arap dünyasının siyasal parçalanmışlığı, emperyalist güçlerin bölge üzerindeki nüfuz mücadelelerini de kolaylaştırmıştır. Tarih boyunca büyük güçler, kendi çıkarları doğrultusunda bölgedeki siyasal ayrılıklardan yararlanmış, kimi zaman bu ayrılıkları derinleştirmişlerdir. Bu nedenle ulusal egemenlik ve siyasal bağımsızlık, yalnızca bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda bir devletin dış müdahaleler karşısındaki varlığını ve geleceğini belirleme meselesidir.
İşte Mustafa Kemal Atatürk'ün tarihsel başarısı da bu noktada belirginleşmektedir. Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından Anadolu'da farklı etnik ve dinî kökenlerden gelen halkı ortak bir bağımsızlık mücadelesinde birleştirmiş; ulusal egemenliğe dayanan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna önderlik etmiştir. Bu nedenle Atatürk'ün gerçekleştirdiği dönüşüm, yalnızca bir devletin kuruluşu değil, ortak tarihsel mirasın bağımsız bir siyasal iradeye ve Cumhuriyet'in anayasal ulusal kimliğine dönüşmesidir.
Zaten bu nedenle emperyalist güçler sömürmek istedikleri milletlerin ulus devlet olmalarını istemezler ve bu nedenle de Osmanlının bakiyesi bir ümmet topluluğundan çağdaş bir Türk ulusunu yaratan Mustafa Kemal Atatürk’ten bu emperyalist güçler ve onların işbirlikçileri pek hazzetmezler.
Tanımları şimdilik burada bırakıp isterseniz –mutat olduğu üzere!- şöyle bir Tarih turu yapalım.
Tarihte Türkler
Batı kaynakları, Viyana kapılarına dayanan Osmanlı İmparatorluğu'nu, çok uluslu bir devlet olmasına rağmen, yaygın biçimde “Türkler” adıyla da anmışlardır. Avrupalılar, Osmanlılarla yaptıkları savaşlara “Türkenkriege” (Türk savaşları) demişlerdir. Viyana'yı 1529 ve 1683 yıllarında iki kez kuşatan Osmanlı orduları olmasına rağmen bu kuşatmalar Almancada “Türkenbelagerungen” (Türk kuşatmaları) olarak adlandırılmıştır.
Avusturya'nın kırsal kesimlerinde çocukların “Es ist schon dunkel. Türken kommen. Türken kommen” (Hava karardı. Türkler geliyor. Türkler geliyor) diye tekerleme söyledikleri de anlatılır. Fransızcada “C'est un vrai Turc” (Tam bir Türk) ifadesi, Norveççede “Sint som en tyrker” (Bir Türk kadar kızgın) deyimi bulunur. İtalyanların meşhur “Mamma li Turchi!” (Anne, Türkler geliyor!) ünlemi de aynı tarihsel hafızanın dildeki yansımalarından biridir.
Bunlar, Avrupa'nın tarihsel hafızasında Osmanlı İmparatorluğu'nun yalnızca hanedan veya devlet adıyla değil, “Türk” adıyla da tanındığını gösteren örneklerdir. Avrupa'nın tarihsel haritalarında, atlaslarında ve kroniklerinde “Türk” adına sıkça rastlanır. Avrupa'ya yönelen Osmanlı askerî hareketleri de birçok kaynakta “Türk akınları”, “Türk seferleri” ve “Türk savaşları” olarak anılmıştır. Çin Seddi'nden Viyana kapılarına kadar “Türk” adı, tarihsel ve siyasal bir kimliğin adı olarak varlığını sürdürmüştür.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Osmanlı İmparatorluğu çok farklı etnik, dinî ve kültürel topluluklardan oluşmasına rağmen, Avrupa'nın tarihsel ve siyasal dilinde “Türk” adı çoğu zaman bu büyük siyasal gücü tanımlamak için kullanılmıştır. Dolayısıyla “Türk” adının tarihsel kullanımını yalnızca etnik kökenle sınırlamak, bu adın yüzyıllar boyunca kazandığı coğrafi ve siyasal anlamları göz ardı etmektir.


Bugün genel olarak “Orta Asya” diye adlandırdığımız coğrafyanın önemli bir bölümü, tarih boyunca “Türkistan” adıyla da anılmıştır. Türkistan, yalnızca coğrafi bir ad değildir; Türk halklarının tarihsel varlığını, kültürel mirasını ve bu coğrafyayla kurdukları bağı da ifade eder. Buna karşılık “Orta Asya” adı, özellikle modern Avrupa coğrafyacılığında yaygınlaşmış bir coğrafi tanımlamadır. Elbette Londra'dan bakıldığında bu coğrafyanın “Orta Asya” olarak adlandırılması anlaşılabilir. Ancak bizim kendi tarihsel coğrafyamızı yalnızca başkalarının kullandığı adlarla tanımlamamız, “Türkistan” adını ve onun taşıdığı tarihsel hafızayı unutmamızı gerektirmez. Türkistan adını tarihsel ve kültürel bağlamından kopararak bütünüyle kullanım dışına itmek, Türk milletinin bu coğrafyayla yüzyıllar boyunca kurduğu tarihsel ve kültürel bağın görünmez hâle gelmesine yol açar.

Şimdilerde ne Doğu Türkistan’ı bilen kaldı ne de Batı Türkistan’ı. Mitolojide geçen bir Yunan atasözüdür: “Sözcüğün gücü Tanrı’nın gücüne yakındır.” Atasözünün ne demek istediğini anlıyorsunuz değil mi?
Adriyatik’ten Çin Seddi’ne, Alp Dağları’ndan Altay Dağları’na kadar uzanan geniş tarihsel coğrafyada “Türk” adı yalnızca etnik bir aidiyetin adı değildir; aynı zamanda tarihsel, kültürel ve siyasal bir aidiyetin de adıdır. Türkiye Cumhuriyeti bağlamında ise “Türk” adı, etnik kökenleri ne olursa olsun bütün vatandaşları kapsayan ortak ulusal kimliği ifade eder. Türk ulusunun içerisinde Kürt’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i, Çeçen’i, Gürcü’sü, Abaza’sı, Tatar’ı, Arnavut’u, Boşnak’ı ve daha nice farklı etnik ve kültürel kökenden gelen insanlar vardır. Bu farklılıklar ortak ulusal kimliği ortadan kaldırmaz; çünkü etnik aidiyet ile ulusal aidiyet birbirinin alternatifi değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.
Bugün yaşadığımız coğrafyanın adı Türkiye’dir. Bu coğrafyanın tarihsel ve kültürel kimliğinin temel unsurlarından biri Türk kültürüdür. Burada yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, etnik kökenleri, milliyetleri ve inançları ne olursa olsun, ortak siyasal ve anayasal kimlikleri bakımından Türk’türler. Bayrakları Türk bayrağıdır, devletlerinin resmî dili Türkçedir. Bu coğrafyada yüzyıllar boyunca oluşan ortak edebiyat mirasının adı Türk edebiyatıdır, şiirinin adı Türk şiiridir. Bazılarının kasten veya gafletle yazdıkları ve söyledikleri gibi “Türkiye Edebiyatı”, “Türkiye şiirleri” değildir. Bütün bunlar bu coğrafyanın bin yıllık tarihinin reddedilmesi bir mümkünsüz tabii sonucudur.
Bu nedenle Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Bugünkü millet siyasi ve içtimai toplumumuz içinde Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Bu millet efradı da (bireyleri de) umum Türk camiası (topluluğu) için aynı müşterek maziye (geçmişe), tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.” (‘’Medeni Bilgiler’’, TTK, s. 351)
Dikkat edilirse Mustafa Kemal Atatürk “Türk halkına” demiyor, “Türkiye halkına” diyor. Bu tanımın ne ırkçılıkla ne de etnikçilikle bir ilgisi vardır. Aslında Mustafa Kemal Atatürk burada “Türk Ulusu”nu tarif ediyor. Atatürk'ün düşündüğü Türk ulusu, bu coğrafyada bin yıldır yaşayan, ortak geçmişi, ortak tarihi ve ortak kültürü paylaşan insanların oluşturduğu siyasal topluluktur.
Bu anlayışın anayasal karşılığı da bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 66. maddesi, Türk kimliğini vatandaşlık bağı üzerinden tanımlar. Böylece anayasal düzlemde Türk adı, yalnızca belirli bir etnik kökene mensubiyeti değil, Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olmayı da ifade eder. Ortak ulusal kimliğin hukuki temeli bu vatandaşlık ilişkisidir.
İstesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Türk’üz.
Roma Hukuku uzmanı İtalyan hukukçu (aynı zamanda o zamanlar Adalet ve Eğitim Bakanı) Arangio Ruiz (1884-1964)’in Roma hukuk mirası için söylediği bir deyim vardı: '’Volendo e non volendo, sapendo e non sapendo; siamo tutti Romanisti.’’ (İstesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Romalıyız.) Bunu Anadolu’daki, Balkanlar’daki, Ortadoğu’daki ve Orta Asya’daki Türk mirası için de kullanmak mümkündür: ’’Volendo e non volendo, sapendo e non sapendo; siamo tutti Turkisti.'' Yani; istesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Türk’üz.
Acı olan
Ülkenin her tarafından “Türk” sözcüğü silinirken, içinde “Türk” sözcüğü geçiyor diye okullarda söylenen ant kaldırılırken, millî şair Mehmet Âkif'in dizeleri geliyor aklıma:
“Ey dipdiri meyyit (ölü) ‘iki el bir baş içindir’
Davransana, eller de senin baş da senindir
His yok, hareket yok, acı yok... leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.”
Acı olan, bu konuda kimin ne söylediği veya söylemediği değildir. Acı olan, Türk ulusunun bu konuda yaşadığı sessizliktir. Herkes meşrebine göre düşünüyor, konuşuyor ve davranıyor. Acı olan, içinde “Türk” geçiyor diye okullardan Öğrenci Andı kaldırılırken, kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayan partinin iktidarın ortağı olmasıdır. Acze, gaflete, delalete ve sefalete bakar mısınız?
Son söz
Cumhurbaşkanı, AKP yetkilileri, MHP lideri veya bir başkası istedikleri kadar “Türk” kelimesini ağızlarına almasalar, istedikleri kadar Türk olduklarını bilmeseler de yukarıda bahsettiğim İtalyanca sözde olduğu gibi: “İstesek de istemesek de bilsek de bilmesek de hepimiz Türk'üz.” Gözünüzü sımsıkı kapatmışsanız eğer, güneş yok değildir ki!
Ne var ki bir gerçeği inkâr etmek onu ortadan kaldırmasa da o gerçeğin toplumun ortak bilincindeki yerini aşındırabilir. “Türk” adını toplumsal hayattan, kamusal dilden ve siyasal söylemden uzaklaştırmak, yalnızca bir sözcüğü görünmez kılmak değildir; ortak tarihsel hafızayı, ulusal aidiyet bilincini ve birlikte yaşama iradesini de zayıflatmaktır. Çünkü ulusları bir arada tutan yalnızca paylaştıkları geçmiş değil, o geçmişten doğan ortak bir geleceğe inanma iradesidir. Bugün ortak ulusal kimliğin adını belirsizleştirmek, yarın ulusal birliğin çözülmesine zemin hazırlayabilir. Ortak geçmişin hafızası, ortak kimliğin bilinci ve ortak geleceğe duyulan inanç aşındırıldığında, ulusal birliğin temelleri de sarsılmaya başlar.
Ve ortak ulusal kimliği aşındıranların taşıyacağı tarihsel, toplumsal ve siyasal vebal de çok büyüktür.
Benden söylemesi!
Arz ederim...
Osman AYDOĞAN