• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam741
Toplam Ziyaret3566664

Niteliksiz Adam


Niteliksiz Adam

20 Eylül 2020

Franz Kafka, James Joyce ve Hermann Broch ile birlikte yirminci yüzyıl romanının büyük ustaları arasında yer alan Avusturyalı yazar Robert Musil (Tam adı Robert Edler Von Musil) (1880-1942), 1921 yılından başlayarak ölünceye kadar üzerinde çalıştığı dört ciltlik bir kitabı bulunuyor: ‘’Der Mann ohne Eigenschaften’’ (Anaconda Verlag, 2013)

Türkiye’de eserin birinci cildi 1999 yılında, ikinci cildi ise 2009 yılında YKY tarafından Ahmet Cemal’in çevirisiyle ‘’Niteliksiz Adam’’ adıyla sadece iki cildi yayınlanıyor. Aylak Adam Yayınları ise M. Sami Türk’ün çevirisi ile eseri aynı adla (Niteliksiz Adam) dört cilt olarak yayınlıyor. (2019)

Bu noktada eserin adının çevirisine bir eleştiri getirmek istiyorum. Kitabın ‘’Der Mann ohne Eigenschaften’’ olan adını Türkiye’nin en iyi Almanca çevirmeni olan Ahmet Cemal, ‘’Niteliksiz Adam’’ olarak çeviriyor. M. Sami Türk de çevirisinde bu adı kullanıyor. Ancak Almanca ‘’Eigenschaften’’ sözcüğünün Türkçe karşılığı ‘’özellik’’ oluyor. Her iki sözcük (‘’karakter’’ ve ‘’özellik’’) arasında çok ince bir fark bulunuyor. Nitelik, bir nesnenin ek bilgilerini ifade ediyor. Özellik ise bir nesnenin karakteristiklerini tanımlıyor. Genellikle bu iki sözcük yanlış olarak eş anlamlı olarak kullanılıyor. Ancak kitabı okuduğunuzda doğru çevirinin ‘’Hiçbir özelliği olmayan adam’’ olması gerektiği gözüküyor. Yoksa niteliksiz bir adamın 2000 sayfanın üzerindeki bir kitabı doldurması mümkün gözükmüyor.


Robert Musil, bu eserine ömrünü veriyor. Musil, 1921 yılından ölünceye kadar (1942) bu kitap için çalışıyor. Birinci ve ikinci ciltler serinin ilk kitabı olarak biliniyor. Bu ilk kitap 1930 yılında yayınlanıyor. Üçüncü kitap, 1933 yılında yayınlanıyor. Robert Musil, son zamanlarında parasızlık nedeniyle yaşadığı sağlık sorunları sonucunda ne yazık ki eserini tamamlamadan hayata veda ediyor. Tamamlanmadan kalan dördüncü ve son kitap ise Musil’in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra yayınlanıyor.

Eser, Avusturyalı gazeteci, yazar ve politikacı olan Ernst Fischer tarafından yazılan uzun bir önsözle başlıyor. 

Eser ne anlatıyor?

Robert Musil, eserinde 1913-1914 yılları arasında Viyana'da hızla yıkıma doğru sürüklenmekte olan “İmkralya” olarak adlandırdığı (temsil ettiği) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda kurguladığı olayları roman kahramanı Ulric’in etrafında anlatıyor.

Robert Musil, eserinde modern zaman ve toplum eleştirisi yapıyor. Robert Musil, üniversitede felsefe, psikoloji, matematik ve fizik okuyor. Robert Musil, eserinde yarattığı Ulrich karakteriyle hem kendini hem de kendini bulamamış, varoluşsal sıkıntılar çeken insan yaşamını anlatıyor.  

Robert Musil, eserinde; Avusturya Macaristan imparatorluğunun çöküşünden hareketle, çöküş dönemlerini, fetret ya da çürüme dönemlerini soyutlayarak modernitenin sıkıntılarını, devletin, toplumun ve bireyin arada kalmışlığını anlatıyor.

Robert Musil, eserinde modern insanın anormal büyüyen erdem yüzünden körleşmesini ve bunun sonucunda insanın değer yargılarının sürekli yer değiştirmesini, modern insanın bir tür temsilcisi olarak yarattığı Ulrich karakteri üzerinden anlatıyor. 

Robert Musil, eserinde; "iyi'nin ve kötü'nün 'değişmez değerler' olmadığını, yalnızca 'işlevsel değerler' taşıdıklarını, yaşadığımız hayat içindeki ilişkilerin karmaşıklığını, çıkar ilişkilerini, ilahi gücün para oluşunu ve kutsal denilen değerlerin (aile, vatan, din, devlet) de bu ilahi gücün etrafında evrimleştiğini, yaşamın absürtlüğünü ve uğruna can verilecek kadar bağlanılan değerlerin saçmalığını anlatıyor.

Kitabın tanıtım sayfasında şunlar yazıyor: ‘’Niteliksiz Adam, gerçek anlamda bir çağ ve geçiş dönemi romanıdır. Yazar tarafından ‘İmpkralya’ diye adlandırılan, gerçekte 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında artık çöküş sürecine girmiş olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu simgeleyen bir ülkede Musil, modernizm sürecindeki bir toplumun ve bireyin tüm çalkantılarını sergilemeyi amaçlar. Bu çalkantılar, romanın başkişisi, yani ‘niteliksiz adam’ olan Ulrich’in kimliğini aracılığıyla sergileniyor. Ulrich, bir ayağıyla eski’de, öteki ayağıyla yeni’de durmaktadır. Bütün sorun, onun bu geçiş konumunun doğal sonucu olan çelişkilerin üstesinden gelip gelemeyeceği sorusunda odaklanır. Niteliksiz adam Ulrich’in kişisel çatışmaları aracılığıyla Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte başlayan tinsel çöküşünü anlatır.’’

Robert Musil, ‘’Niteliksiz Adam’’ adlı eserinde Ulrich’in kimliği aracılığıyla sergilenen ‘’niteliksiz adam” kendisini şöyle tanıtıyor: “Ben niteliksiz adamım, sadece kimse bunun farkında değil.’’

Ulrich'i ise eski dostu Walter, eserde şöyle anlatıyor:

"Görünüşünden hiçbir meslek tahmin edemezsin, ama o yine de mesleği olmayan bir adam gibi görünmüyor. Şimdi onun nasıl biri olduğunu düşün: ne yapması gerektiğini her zaman bilir; bir kadının gözlerinin içine bakabilir, her an her şey üzerine hararetle düşünebilir, boks yapabilir. Yeteneklidir, iradesi güçlüdür, cesurdur, dirençlidir, ataktır, düşüncelidir - bunları asla birer birer sınamak istemiyorum, bütün bu niteliklere sahip olabilir çünkü onlara sahip değil! Bu nitelikler onu olduğu adam yaptılar, yolunu çizdiler ama yine de ona ait değiller. Öfkelendiğinde, içinde bir şeyler gülüyor. Üzüntülüyken bir şeylerin hazırlığı içinde oluyor. Bir şeyden ötürü duygulandığında, onu reddediyor. Her kötü eylem, ona bir bakımdan iyi gözükecektir. Bir şeyi ne saydığı, ona göre hep olası bir bağlama göre kesinleşecektir. Onun için kesin olan hiçbir şey yok. Her şey değişebilir, bir bütünün, sayısız bütünlerin parçasıdır ve bu bütün muhtemelen onun hiç tanımadığı bir üstbütüne aittir. Bu yüzden yanıtlarından her biri ancak kısmi bir yanıttır, duygularından her biri, yalnızca bir bakış açısıdır ve onun için önemli olan, hiçbir konuda konunun ne olduğu değildir, onun için her zaman önem taşıyan, yalnızca öyle rastgele bir 'olduğu gibidir', bir eklentidir. Bilmiyorum, demek istediğimi anlatabiliyor muyum?"

Eserden alıntılar

"İnsan zihni nesneleri bölümlere ayırmayı başardı ama nesneler de insanın yüreğini böldü."

"Bilinç, insanın başına gelebilecek en yüce, en erdemli beladır."

"İçimizdeki sesler susmuş bizim; artık çok şey biliyoruz; akıl, hayatımıza zulmediyor."

 "Bir defa Napoleon olmak gibi bir üne kavuşmuş olan insan, artık kaybettiği savaşları da kazanır." 

‘’Her istediğini gerçekleştirebilen kişi, kısa süre sonra artık ne istemesi gerektiğini bilmez olur.’’

"İnsan, iradesini seçtiği sürece özgürdür; onun insani arzuları, yani duyuların uzviyeti de denebilecek arzuları varsa, kısacası doğru düzgün düşünemiyorsa o zaman özgür değildir."

" 'Günümüzde alçaklığın en büyüğü insanın onu yapmasıyla değil, fakat yapılmasına ses çıkartmamasıyla gerçekleşiyor. Alçaklık, boşluğa doğru büyüyor.' Bu söylediğinin ardından Ulrich’e baktı. Sonra heyecanla devam etti: 'Ses çıkartmamak, yapmaktan on kat daha tehlikeli! Anlıyor musun beni?' "

‘’Gerçekleştirilmesi güç olan herkese çekici gelirken, insanlar gerçekten elde edebileceklerini küçük görürler.’’

‘’Yeni bir Homeros'umuz yok, çünkü onu gereksinmiyoruz.’’

‘’Bir ülkede olup bitenleri o ülkede yaşayanların karakteriyle açıklamak, her zaman yanlıştır. Çünkü bir ülkede yaşayan kişinin biri mesleki, biri ulusal, biri devlete ilişkin, biri sınıfsal, biri coğrafi, biri cinsel, biri bilinçli, biri bilinçaltı ve belki bunların dışında bir ide özel olmak üzere, en aşağı dokuz karakteri vardır; o kişi bütün bunları kendinde birleştirir, ama aynı zamanda da o karakterlerin içinde erir ve bundan ötürü aslında o, çok sayıdaki bütün bu sızıntılar tarafından oyulan bir çukurdan başka bir şey değildir. Sızıntılar onun içine akarlar ve sonra başka dereciklerle birlikte başka çukuru doldurmak üzere, yine dışarı çıkarlar, bu nedenle her yeryüzü sakininin onuncu bir karakteri daha vardır ve bu, doldurulmamış uzamlara ilişkin edilgin bir imgelemden başka bir şey değildir.’’

"Bu arada her şey ne kadar anlaşılır ve kendi içerisinde bir bütün oluşturur gözükürse gözüksün, yine de bunlara ortada sadece yarım bir şeyin bulunduğu yolunda, bulanık bir duygu eşlik eder. Dengeden yana eksik bir şeyler vardır ve insan, tıpkı bir ip cambazının yaptığı gibi, sendelememek için ağırlığını öne verir. Bu arada yaşamın içinden geçtiği ve ardında yaşanmışı bıraktığı için, ortaya daha yaşanacak olan ve yaşanmış olandan meydana gelen bir duvar çıkar ve sonunda insanın yolu bir kurdun tahtanın içinden geçen, gelişigüzel dolanan, hatta geriye de gidebilen, fakat boş bir uzamı hep arkada bırakan yoluna benzer. Ve her türlü doluluğun ardında yatan kör ve her yerle bağlantısı kesilmiş uzama ilişkin bu korkunç duygudan, her şey artık bir bütün olmuş olsa bile, eksikliğini hala sürdüren bu yarımdan yola çıkışla insan sonunda ruh denenin ne olduğunun ayırdına varır."

"Cehennem enteresan değil, korkunçtur. Cehennemi -onu edipler ve meşhurlarla doldurup böylelikle dikkatleri cezalandırma usullerinden başka yöne çeken Dante gibi- insanileştirmeyip hakkındaki asli tasavvuru nakletmeye çalıştığınızda hayal gücü en kuvvetli insanlar bile tatsız eziyetlerden ve dünyaya mahsus hålleri hiçbir yaratıcılığı olmaksızın eğip bükmekten öteye geçememişlerdir. Zaten bir uçurumun cazibesini taşıyan da tasavvurunun imkânsızlığından ötürü kaçınılmaz olan sonsuz ceza ve eziyetlere dair boş düşüncedir ve o düşünce tek bir muhalif çabaya dahi aldırmayan kötülüğe dönüşümün ön şartıdır. Tımarhaneler de böyledir. Tımarhaneler birer fakirhanedir. İçlerinde cehennemin hayal gücü yoksunluğunu andıran bir taraf vardır. Ama akıl hastalıklarının sebeplerine dair fikri olmayan çoğu insan paralarını kaybetme ihtimalinin yanında başka hiçbir ihtimalden günün birinde akıllarını kaybetme ihtimali kadar korkmaz; tuhaftır ki akıllarını aniden kaybedebilecekleri tasavvurunun sıkıntısını çeken bu insanların sayısı da oldukça fazladır. Kendilerine dair fikirlerini gözlerinde büyütmelerinin sonucu olarak muhtemelen sağlamların, hastaların evlerini bir ürperti kuşatmıştır şeklindeki düşünceleri de çokça büyütülür."

Kakanya (Kakanien)

Eserde Avusturya’nın adı krallık ve imparatorluk kelimelerinin birleşiminden üretilen ‘’Kakanya’’ (‘’Kakanien: Kaiserlich - Königlich: imparatorluk - krallık) adıyla geçiyor. Kakanya, kitabın ikinci bölümünde yer alıyor ve bu bölüm bir Avusturya -Macaristan İmparatorluğu yani Kakanya paradosi olarak anlatılıyor.

Bu bölümde; herkesin kendi fikrini ve menfaatini kolladığı, ortaya tonla fikrin saçılıp hiçbir eylemin gerçekleşmediği, suya sabuna dokunulmaktan itinayla kaçınıldığı keşmekeş ortamında çürümüş toplumun kendince eylemsellik çabaları Ulrich'in kara mizahıyla anlatılıyor.

Bu bölümde Avusturya -Macaristan İmparatorluğu şöyle anlatılıyor: 

"Devlet, anayasasına göre liberaldi, ama yönetim ruhban sınıfı ağırlıklıydı. Ruhban sınıfı ağırlıklıydı ama, özgür düşünceli yaşanmaktaydı. Yasanın önünde bütün vatandaşlar eşitti, ama zaten herkes de vatandaş sayılmıyordu. Bir parlamento vardı, fakat özgürlüğünü akıl almaz ölçülerde kullanması yüzünden genelde kapalı tutuluyordu; buna karşılık bir olağanüstü hal paragrafı vardı ve bunun yardımıyla parlamentosuz olunabiliyordu ve ne zaman herkes mutlakiyetten tamamen memnun olacak olsa, saray yine de parlamenter bir yönetime dönülmesini emrediyordu." (…)

"Başka yerlerde başka insanların 'vay canına, neler olmuş', diyecekleri olaylara, Kakanya'da 'bir şey oldu', denip geçilirdi; Almanca konuşulan başka hiçbir yerde veya başka hiçbir dilde rastlanmayan garip bir kelimeydi bu.’’ 

‘’Kakanya'nın hükumet düsturu ‘hem şu, hem bu’ veya tercihen en bilgece yatıştırma tavrıyla ‘ne şu, ne bu’ idi. İşte o yüzdendir ki Kakanya'da, basit insanların gereksiz yere çok fazla şey öğrenmesi dikkatli bir tutum değildir görüşü temsil ediliyor, iktisadi durumlarının mübalağalı bir seviyeye çıkmasına da değer verilmiyordu. Ne veriliyorsa çok malı olanlara veriliyor­du, çünkü onlara göre fazla mal göz çıkarmaz, ayrıca birilerinin işe yarar bir tarafları varsa kendiliğinden ortaya çıkacağı farz edilirdi, zira adam yetiştirmek için direnç birebirdi.’’

"Üstelik Kakanya'da dâhiler daima hödük sanılır ama asla başka yerlerde olduğu gibi, hödükler dahi sayılmazdı."

Sonuç

Yaklaşık 2000 sayfalık eserinde özetle Robert Musil, Avrupa'da yükselişe geçecek olan faşizmin ayak seslerini bu romanında öngörüyor.

Buraya sonuç olarak bir şey yazmaya gerek bulunmuyor. Sadece İbn-i Haldun’un şu sözünün hatırlanması gerekiyor:

“Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz