• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam266
Toplam Ziyaret4180890

Bir çift güvercin havalansa


Bir çift güvercin havalansa

19 Haziran 2016

19 Haziran 1953 günü Julius ve Ethel Rosenberg elektrikli sandalyede idam edildi. Aradan geçen onlarca yıla rağmen bu dava hâlâ tartışılmaktadır. Kimilerine göre Soğuk Savaş'ın kaçınılmaz sonuçlarından biridir; kimilerine göre ise hukukun siyasete kurban edildiği bir yargı cinayetidir.

Bu yazıda Rosenbergler davasına ve bu davanın ardındaki dönemin siyasal atmosferine bakmak istiyorum.

Bu davayı anlamamız için de II. Dünya Savaşı'nın ardından ABD’deki manzara-i umumiyeye kısaca bir göz atmamız lazım.

II. Dünya Savaşı'nın ardından ABD

Dünya Savaşı'nın ardından ABD yıllarca süren bir döneme; "soğuk savaş" dönemine girer. 1950'li yıllarda ABD; otoriter bir antikomünizmin, sağ popülist bir histerinin, McCarthy'nin, Sovyetler Birliği'ne karşı kışkırtmaların, Kore Savaşı'nın ve aşırı silahlanmanın ABD’sidir. Bu dönemde ABD’de ekonomik krizin yol açtığı yoksulluk ve aşırı sağ şovenizmin tırmanması, ironik bir biçimde komünist hareketi daha da güçlendirir. ABD Komünist Partisi'nin 1930'da 7500 üyesi varken, bu sayı 1939'da yaklaşık 100.000'e çıkar.


Hükümet, McCarthy gibi aşırı sağcı ve fırsatçı politikacıların öncülüğünde ülkede bir korku iklimi yaratır. Bu korku ikliminin ismi "komünizm"dir. Kısa süre içerisinde liberal demokrasi askıya alınarak "güvenlik devleti" önlemleri uygulamaya konulur. Adalet sistemi de buna uydurulur. Bu durum tüm ABD’lilerin özgürlük ve temel anayasal haklarını tehdit etmeye başlar.

ABD bu dönemde dünyada atom bombası tekeline sahiptir. II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atarak dünyaya da korku salmışlardır. Bu nedenle ABD'nin kendi dışındaki tüm dünyaya karşı büyük bir özgüvenleri vardır. 

Fakat 1949 yılında Sovyetler Birliği ilk atom bombası denemesini yapınca ABD’nin fiyakası bozulur, tekeli kırılır, özgüveni sarsılır ve bu alandaki politikaları iflas eder.

Bir korku ikliminin doğuşu

Yaşanan teknolojik yenilginin örtbas edilmesi için ABD’nin bir komploya ihtiyacı vardır. Komplonun amacı; Sovyet atom araştırmalarının temelinin sosyalist bilginlerin başarıları değil de ABD’den çalınan bilgiler olduğunun kamuoyuna gösterilmesidir. ABD’inde mutlaka Sovyetler Birliği’nin casusları olmalı ve bu casuslar sırları Sovyetler Birliği’ne kaçırmalıydılar. Sovyetler Birliği'nin 1949'daki atom denemesi ABD'nin stratejik üstünlüğünü sarsar. Bunun ardından ülkede güvenlik ve casusluk tartışmaları yoğunlaşır. Kamuoyunda Sovyet nüfuzuna ilişkin korkular büyürken devlet kurumları da bu korkuları merkeze alan politikalar geliştirmeye başlar.


Aynı günlerde FBI'nin denetimi altında ve Senatör McCarthy yönetiminde ülkede büyük bir oyun sahnelenir: "ABD’de bir Rus casusluk ağı vardır, yoksa bile yaratılmalıdır."

Bu maksatla özellikle komünistlere, solculara ve ilerici insanlara karşı bir cadı avı başlatılır. Komünistlere ve ilerici insanlara karşı başlatılan bu cadı avında 6000 FBI elemanı, 1800 Adalet Bakanlığı memuru, 22000 ABD Silahlı Kuvvetlerinin güvenlik elemanı, 16000 Maliye Bakanlığı memuru ve 7000 diğer hükümet kurumlarının güvenlik elemanı kullanılır.

Binlerce ABD’li siyasi düşüncelerinden dolayı mahkûm edilir, hapse girer, işlerini yitirir ve bir daha iş bulamazlar. ABD Komünist Partisi Politbürosu'nun 12 üyesi tutuklanır, bunlardan 10'u 5'er yıl ağır hapis ve yüksek para cezalarına çarptırılır. Yüzbinlerce insan "ABD’ni yıkıcı faaliyetlerden koruma" adına fişlenir, suçlanır ve hapse atılır.  

Bu dönemde yalnızca bir dış politika rekabeti yaşanmaz. Toplumun geniş kesimlerinde komünizme ilişkin yoğun bir korku üretilir, devlet kurumları ise bu korkuyu güvenlik politikalarının meşruiyet zemini olarak kullanır. Sosyologların daha sonra "ahlaki panik" olarak kavramsallaştıracağı süreçlerden biri de buydu. Devlet, yargı ve medyanın el ele vererek, muhalif bir kesimi ya da toplumsal bir azınlığı varoluşsal bir tehdit gibi göstermesi; toplumun ortak adalet duygusunu felç eden, hukuku güvenliğin gerisine iten kolektif bir histeri yaratmıştı.

Soğuk Savaş'ın sembol davası

ABD yönetimi ve savcılık makamı ise farklı düşünür. Onlara göre Sovyetler Birliği'nin nükleer programının ilerlemesinde casusluk faaliyetleri etkili olur ve Rosenbergler de bu ağın bir parçasıdır. Dava boyunca savcılık bu iddiayı savunur. Ancak özellikle Ethel Rosenberg aleyhine sunulan delillerin güvenilirliği ve verilen cezanın ağırlığı yıllar boyunca tartışma konusu olmaya devam eder.


Bu atmosfer içerisinde ABD Komünist Partisi (CPUSA) üyesi Julius ve Ethel Rosenberg çifti tutuklanır. Savcılığa göre çift, Sovyetler Birliği adına casusluk yapmış ve atom bombasına ilişkin bilgileri Moskova'ya aktarmıştır. Rosenbergler ise suçlamaları başından sonuna kadar reddederler.

Dava kısa sürede yalnızca bir ceza davası olmaktan çıkar, Soğuk Savaş'ın sembol davalarından birine dönüşür. Mahkemede sunulan delillerin niteliği, tanık ifadelerinin güvenilirliği ve yargılama sürecinin siyasi atmosferden ne ölçüde etkilendiği daha o günlerden itibaren yoğun tartışmalara yol açar.

Özellikle Ethel Rosenberg'in davadaki rolü ve aleyhine sunulan delillerin yeterliliği konusunda ciddi kuşkular dile getirilir. Bu nedenle dava, yıllar sonra bile hukukçular, tarihçiler ve siyaset bilimciler tarafından tartışılmaya devam eder.

Ancak bütün itirazlara rağmen jüri kararını açıklar: İdam.

Rosenberglerin idamına karşı dünyadan tepkiler

Karar açıklandıktan sonra dünyanın her tarafından ABD’ye milyonlarca protesto mektupları yağmaya başlar ''onlar suçsuz bırakın onları'' diye.


Pablo Picasso, L’Humanité dergisinde; “Saatler önemli. Dakikalar önemli. İnsanlığa karşı bu cürmün işlenmesine izin vermeyin!” çağrısında bulunurken Jean Paul Sartre, Albert Einstein, Bertold Brecht, Jean Cocteau, Frida Kahlo gibi pek çok aydın tepkilerini ortaya koyarlar. Papa XII. Pius, ABD Başkanı Eisenhower’dan infazın durdurulmasını talep eder. 

ABD’nin ahlaksız teklifleri

Rosenbergler hakkında kaleme alınan kimi anlatılara göre idam günü yaşananlar şöyledir:


ABD yönetimi gelen bu uluslararası tepkiden çekinir ve çifte bir öneri sunar: ‘’Suçunuzu kabul edin cezanız 30 yıla düşsün.’’ Çift kabul etmez. Daha sonra yapılan 20 yıl teklifi de kabul edilmez. Son yapılan teklif ise, Bayan Rosenberg'in bütün suçu eşine yüklemesi karşılığında serbest bırakılması şeklindedir ancak bu da reddedilir. Bu teklifler idam gününe kadar devam eder.

Rosenberg çifti her seferinde gelen benzer teklifleri reddederler. Öyle ki, Ethel Rosenberg, yaşamının bağışlanacağı yönünde yapılan bir teklife de şu karşılığı verir: ''Ey yoldan çıkmış para yiyiciler, ey satılmışlar, ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar, işte size yanıt: sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa kocamla birlikte ölmeyi yeğlerim.''

Savcının ‘’hükümetle işbirliği yapmaya hazır olursanız, elde af için bir gerekçe olur’' sözüne Ethel şu yanıtı verir: ‘’Elektrikli sandalyede idam edilme tehdidiyle ne sizin saygınlığınızı kurtaracak kadar gözümüzü korkutabilirsiniz, ne de biz yurttaşlar olarak hakkımız olan adaleti talep etmek yerine çirkin, kirli bir pazarlık yaparak gittikçe daha sık uygulanır hale gelen antidemokratik polis devleti yöntemlerine ortak oluruz. Bu Hitler Almanya’sında geçerli olabilir, ama özgürlük ülkesinde değil. Gerçekten büyük ve gerçekten onurlu bir ulusun görevi, haksızlığı gidermektir, haksızlığa uğramış olanlardan, istemeye istemeye hayatlarını bağışlamak için haraç talep etmek değil."

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına cezaevinden yazdıkları mektuplar

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına ölümü beklerken cezaevinden yazdıkları hapishane mektupları oğulları Michel ile Robert Meeropol (Anne ve babalarının ölümünden sonra soyadlarını değiştirmek zorunda kalırlar ve aile dostları Meeropol’un soyadını alırlar) tarafından ''We Are Your Sons'' adıyla 1976 da yayımlanır. Bu kitap ülkemizde de “Rosenbergler” (Gözlem Yayınevi, 1979) (İş Bankası Kültür Yayınları, 2013) adıyla basılır. Bu kitaptan bazı bölümleri de yazımın sonunda veriyorum.


İdam günü gelir çatar

İdamın olacağı odada bir de telefon durmaktadır. Savcı telefonu gösterirken, Rosenberglere bir de fotoğraf gösterir: Çocuklarının fotoğrafı. Ve der ki ‘’telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın.’’ Bu şekilde ABD uluslararası baskıyı üzerinden atmayı düşünür.


Rosenbergler biraz süre isterler. Giderler bir köşeye, Bayan Rosenberg kocasının dizlerindeki tozu silmektedir çünkü fotoğrafı gördüğünde Bay Rosenberg dizleri üzerine düşmüştür... Sonra savcıya giderler. ‘’Evet, onlar bizim çocuklarımız fakat bizim için mektup yollayan milyonlarca insan da bizim çocuklarımız; onları yarı yolda bırakamayız’’ derler ve idam edilecekleri bölmeye doğru giderler.

Ve çift elektrikli sandalyede idam edildiğinde takvimler 68 yıl önceyi yani 19 Haziran 1953'ü göstermektedir.

Aslında mahkemenin verdiği idam tarihi 18 Haziran 1953'dür. Ancak o gün Rosenbergler çiftinin evlilik yıldönümüdür. Ve mahkeme Rosenberglerin talebi üzerine lütfederek idam tarihini bir gün ertelerler. 

Rosenberglerin avukatlarından bu yöndeki talebi de şu şekildedir: "Ne olur, bir şeyler yap Manny. Evlenme yıldönümümüzde idam edilmek gibi büyük bir acımasızlığı yapabileceklerini aklım almıyor. Çünkü ben ne de olsa, insan gibi görünen, insan gibi konuşan, ama aslında sadist birer şeytandan başka bir şey olmayan kişilerin varlığına inanamayacak kadar yumuşak yürekli bir kişiyim.. Sevgilerimle, Ethel.."

Julius Rosenberg ilk elektroşokta yaşamını yitirir ancak Ethel Rosenberg için aynı işlemin birkaç kez daha yapılması gerekir… Gerçi bu işlem dava boyunca yaşanan onca hunharlığın içinde daha masum, daha az can yakıcı (!) bir şeydir.

Kimi anlatılara göre savcı son kez bir itiraf teklifinde bulunur. Rosenberglerin infazında bulunan devlet bakanı William a. Carroll, ''bir çift güvercin''in cansız bedenleri taşınırken kendilerine mazeret yaratma adına yaptığı açıklamayla herkesin kanını dondurur:  ''Rosenberglere, boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington’ın olduğu telefon ile idamın durdurulacağı ve de kendilerini bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael'e kavuşacaklarını söyledik...''

Yaşam ve ölüm sınırında yapılan bu teklife Rosenberglerin verdiği yanıtı bakan şöyle açıklar: ''Peki ya suçsuzluğumuza inanan onca insan, onlar da bizim çocuklarımız değil mi? Satar mıyız hiç onları!..''

Oysa Ethel Rosenberg, ölümünden önce çocukları için bir şiir yazmıştır. Onların çocukları ki yalnızca Robert ve Michael değil, kardeşliğe ve barışa inanan tüm insanlardır. İşte, yalan söyleyip çocuklarına koşmak yerine, kendilerine inanan insanları terk etmeyen ve ölüme yürüyen bir annenin yazdığı dizeleri; asıl adı İbrahim Abdülkadir Meriçboyu olan A. Kadir’in ‘’Eğer Ölürsek’’ diye çevirmiştir. Ve bir de mektup bırakırlar çocuklarına Rosenbergler. Rosenberglerin bu şiiri ve bu veda mektubunu da yazımın sonunda veriyorum.

Rosenberglerin ardından

Dünyanın birçok ülkesinde onların ardından şiirler yazılır, protestolar düzenlenir ve isimleri uzun yıllar boyunca hatırlanır. Bunlardan birisi de Şair Melih Cevdet Anday'ın Rosenbergler için yazdığı ‘’Anı’’ adlı şiiridir.


Melih Cevdet’in, Oktay Rıfat’ın ya da şiiri dilimize çeviren A. Kadir’in okyanusun ötesindeki bu trajediye böylesine derin bir hassasiyetle yaklaşması rastlantı değildir. 1950'li yıllar, Türkiye'de de benzer şekilde Soğuk Savaş rüzgarlarının sert estiği, antikomünist politikaların baskısını artırdığı ve aydınların hapislerle, sürgünlerle sınandığı bir dönemdir. Garip akımı şairleri ve toplumcu gerçekçiler için Rosenbergler davası, sadece uzak bir ülkedeki adli bir vaka değil; küresel ölçekte vicdanın, insan onurunun ve yükselen baskı rejimlerine karşı küresel direncin ortak sembolüdür.

Şiirin adı ‘’Anı’’ ama ben bu şiiri hep ilk dizesiyle hatırlarım: ‘’Bir çift güvercin havalansa’’. Zülfü Livaneli tarafından da bestelenmişti, belki oradan hatırlarsınız. Şiirin ilk dizesini veriyorum. Tamamını ise yazımın sonuna saklıyorum:

''Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma’’

Bu sayfada ''kuşların ve rüzgârın şairi'' diye tanıttığım büyük şair Ülkü Tamer ''Şiir için cevaplar'' adlı şiirinde ''Şiir ölümün gölgesidir, yaşamanın örtüsü. Çocuğun savunmasıdır şiir'' diye ifade ederdi. İşte bu şiir tam da böyle bir şiirdir: Ölümün gölgesi bir şiirdir.

Rosenbergler için yazılan bir diğer Türkçe şiir de Oktay Rıfat Horozcu’nun ‘’Telefon’’ isimli şiiridir. Şiirin adındaki ‘’telefon’’; savcının Rosenberglere çocuklarının fotoğrafını göstererek ‘’Telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın’’ dediği telefondur. Bu şiiri de yazımın sonunda veriyorum.

İdamdan sonra Sartre, Liberation gazetesinde, “Kudurmuş Hayvanlar” der: “Dikkat, Amerika kudurmuş! Bizi onunla ilişkilendiren tüm bağları koparalım, yoksa biz de ısırılıp kuduz olacağız.”

Komplonun ortaya çıkışı

Rosenberg davası, idamların ardından da kapanmaz. Yıllar boyunca tarihçiler, hukukçular ve araştırmacılar dava dosyasını incelemeyi sürdürürler.


Rosenberglerin idamından sonraki yıllarda mahkemede kullanılan bazı tanıklıkların güvenilirliği sorgulanmaya başlanır. Özellikle Ethel Rosenberg aleyhine verilen ifadeler ve dava sürecindeki bazı uygulamalar ciddi tartışmalara yol açar. Dava, Soğuk Savaş atmosferinin adalet mekanizmasını ne ölçüde etkilediği sorusunun en çok tartışılan örneklerinden biri hâline gelir.

Nitekim aradan geçen onlarca yılın ardından, 1990'larda Sovyet arşivlerinin açılması ve ABD’nin gizli deşifre programı olan "Venona Projesi" belgelerinin yayımlanması bu şüpheleri haklı çıkardı. Modern tarih araştırmaları ve ortaya çıkan gizli telgraflar, Julius Rosenberg’in (kod adı Liberal) gerçekten Sovyetler adına çalıştığını, ancak iddia edildiği gibi atom bombası sırlarını değil, radar ve havacılık teknolojilerine dair bilgileri sızdırdığını gösterir. En sarsıcı gerçek ise Ethel Rosenberg hakkındadır: Ethel’in aktif bir casusluk faaliyeti yoktur. Dönemin FBI ve adalet mekanizması, Ethel’i suçsuz yere idama gönderirken, aslında onu sadece kocası Julius’u konuşturmak ve itirafa zorlamak için bir '’rehin'’ olarak kullanır. Hukuk, bir kadının hayatını devletin siyasi stratejisine kurban eder.

Ancak bütün bu tartışmaların ortak noktası aynıdır: Verilen karar geri alınamaz. Tarih yeniden yazılabilir, belgeler yeniden değerlendirilebilir, tanıklar yıllar sonra konuşabilir; fakat Rosenbergler geri gelemezler.

Yıllar sonra, 1968 yılında Fransız tarihçi Alain Decaux uzun araştırmalarının sonucunda "Rosenbergler Ölmemeli" adlı oyununu yazar. Oyun büyük ilgi görür ve Rosenbergler davasını yeniden uluslararası kamuoyunun gündemine taşır.

Rosenberglerin hikâyesi yalnızca tarihte değil, edebiyatta da yaşamaya devam eder. 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Sylvia Plath'ın "Sırça Fanus" romanı şu cümleyle açılır:

"Rosenbergleri elektrikli sandalyede idam ettikleri yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben New York'ta ne aradığımı bilmiyordum. İdamlar beni hep serseme çevirir."

Romanın daha ilk satırlarında ölümün, sıkıntının ve tedirginliğin gölgesi hissedilir. Esther Greenwood'un Rosenberglerin idamı üzerine düşündüğü şu cümle ise yalnızca bir dönemin değil, bütün idam cezalarının yarattığı ürpertiyi anlatır:

"İnsanın tüm sinirleri boyunca diri diri yanmasının nasıl olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum."

İdamlar hangi duyarlı insanı serseme çevirmez ki?

Albert Camus'nün sözleri de bu nedenle bugün hâlâ güncelliğini korur:

"İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmez. Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz."

Bir iktidarın paranoyaya ve isteriye kapılması halinde

Rosenbergler davası bize, bir iktidarın korkuya teslim olması hâlinde telafisi imkânsız adaletsizliklerin ortaya çıkabileceğini hatırlatır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.


19. yüzyıl sonlarında Fransa'yı sarsan Dreyfus Davası'nda da devlet, toplumdaki korku ve önyargıların etkisiyle hareket etmiş; yıllar sonra suçsuzluğu ortaya çıkan bir subayı mahkûm etmiştir. O günlerde birçok kişi verilen hükmün adalet adına değil, dönemin siyasal ihtiyaçları adına verildiğini düşünüyordu.

Rosenbergler davasında da benzer bir soru karşımıza çıkar. Soğuk Savaş'ın en sert yıllarında, nükleer rekabetin ve komünizm korkusunun gölgesinde verilen kararlar ne ölçüde hukukun ne ölçüde dönemin siyasi atmosferinin ürünüdür?

Bu soru yalnızca Amerika Birleşik Devletleri için geçerli değildir. Yakın tarihimizdeki Balyoz, Ergenekon ve 28 Şubat davaları etrafında yürütülen tartışmaların merkezinde de aynı mesele vardır. Siyasi görüşleri birbirinden tamamen farklı insanlar bile bu konuda aynı soruyu sormuştur: Olağanüstü dönemlerde devlet gerçekten adil kalabilir mi?

Belki de asıl mesele davaların tarafları değildir. Asıl mesele, korkunun yükseldiği dönemlerde hukukun ayakta kalıp kalamayacağıdır. Çünkü korku, devletler için de insanlar için de kötü bir danışmandır. Korku büyüdükçe delil zayıflar, şüphe kesinliğe dönüşür, adalet ise güvenliğin gerisine düşmeye başlar.

Belki de Rosenbergler meselesi artık Julius ve Ethel Rosenberg meselesi değildir. Tıpkı Dreyfus'un yalnızca Dreyfus meselesi olmaktan çıkması gibi. Bu davalar zamanla kişileri aşar ve toplumların kendilerine sordukları bir soruya dönüşür: Korku zamanlarında adalet mümkün müdür?

Osman AYDOĞAN

Melih Cevdet Anday'ın Rosenbergler için yazdığı şiir:

Anı

Bir çift güvercin havalansa

Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma 

Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.''

Oktay Rıfat Horozcu’nun yine Rosenberg'ler için yazdığı ‘’Telefon’’ isimli şiiri: 

Şiirin adındaki ‘’telefon’’; savcının Rosenberglere çocuklarının fotoğrafını göstererek ‘’Telefonun diğer ucunda Başkan var. Açın ve biz suçluyuz deyin. Başkan da sizi serbest bıraksın’’ dediği telefondur…


Telefon

Gözlerin var ya çekik kara kara

Önce gözlerindi en güzel ışık
Beyaz dişlerindi bacakların omuzun
Damalı örtüde bir kâse çorba gibi
Buğulu bir lezzetti karıkocalık
Şimdi bir çınar yeşeriyor içimde
Bir şarkı söyleniyor uzun uzun
Hürriyetin rüzgârlı bayrağı oldu
Bize yeten aydınlığı sevdamızın

Aman dayanamazsam ne etmeli
Bütün pencereler üstlerine açık
Kimler soyar çocukları kimler örter
Biri on bir yaşında öteki küçük
Ya anne diye bağırırsa uykusunda
Belki korkmuş belki de susamıştır
Geceleri su içmeye alışık
Çorap öyle mi giydirilir don öyle mi bağlanır
Gömleği bir tuhaf sarkıyor arkasında

Çocuklara bakma dayanırım
Gide gide çoğaldım halkım ben artık
Dağ taş kalabalık kalabalık
Satar mıyım onları onlar da çocuklarım
Ben kadınım çocuklarımla varım
Telefon nafile açmam seni
Söylemez dillerim yarınla bağlı
Tutmaz parmaklarım kocamdan belli
Telefon benim ki de analık

Çocuklara bakma dayanırım
Sevgiydim önce bir çeşit incelik
Şimdi işe yarıyorum kaba saba
Tuzlu bir deniz kokusu havada
Benimle başladı bu müthiş tazelik
Benimle yaklaştı güzel günler
O günlerin eşiğinde beni hatırlayın
Hatırlayın onların vahşetini
Her telefon çalışta kesik kesik

Ethel Rosenberg, ölümünden önce çocukları için yazdığı şiir. A. Kadir ‘’Eğer Ölürsek’’ diye çevirmişti.

Eğer Ölürsek:

Bir gün öğreneceksiniz, evlatlarım, öğreneceksiniz,

Neden kestik türkümüzü yarıda,
Neden kitabımızı açık bıraktık, işimizi tamamlamadan,
Neden gittik toprak altında uyumaya.

Ağlamayın artık, evlâtlarım, ağlamayın.
Yalanlar ve pislikler neden sarmış dört bir yanı?
Neden bu gözyaşları, bu zulüm neden?
Öğrenecek bir gün bunu bütün dünya.

Yeryüzü gülümseyecek, evlatlarım, gülümseyecek
Ve sevinçler yeşerecek mezarımızın üstünde    
Kıyımlar sona erecek, dünya olacak mutlu    
Kardeşliğin ve barışın koynunda.    

Çalışın, evlâtlarım, çalışın ve bir anıt dikin.
Sevgiye ve sevince bir anıt,
İnsanlık onuruna ve de insanca,
Sizin adınıza koruduğumuz, sizin adınıza.''

Rosenbergler’in çocuklarına yazdıkları veda mektubu

“Sevgili çocuklarım,


Bu sabah, sanki tekrar birlikte olabilecekmişiz sandım. Ama bunun olmayacağını bildiğim halde, size ancak öğrendiklerimi aktarabilmeyi istedim. Ne yazık ki ancak birkaç kelime yazabilirim. Gerisini size yaşamınız öğretmeli. Bana öğrettiği gibi.

Başlangıçta sizin için acılı olacak, ama üzülen yalnızca siz olmayacaksınız. Sonunda siz de yaşamın yaşamaya değer olduğu inancına varmak zorundasınız. Şimdi önüne geçilmez biçimde yaklaşan ölüm karşısında bile bunu bilmenin cellatları yeneceğinden kesinlikle emin oluşumuz size bir avuntu olsun.

Yaşamımızın sizle birlikte sonuna kadar yürütme sevinci ve mutluluğunun bize nasip olmasını dilerdik. Babanız size tüm yüreği ve tüm sevgisinin sevgili oğullarına ait olduğunu söylemek istiyor. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza aykırı hareket edemediğimizi hiçbir zaman unutmayın.

Sizi bağrımıza basıyor ve hararetle öpüyoruz.

Sevgiyle,

Baba ve Anne”

Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına cezaevinden yazdıkları mektuplar

"Barış, ekmek ve gül için savaşta, celladı sakin bir onurla, güvenle ve geleceğe bakarak bekliyoruz. İnancımızı yitirmeyeceğiz her zaman olduğu gibi."


"...(kendimi) davamızla ilgili hayallere kaptırmıyorum, çünkü biliyorum ki ancak halkın örgütlü baskısı bizi kurtarabilir ve iki masum insanın öldürülmesine yol açacak korkunç siyasi suçu açığa çıkarabilir. Biz gerçekte herhangi bir suç işlemediğimiz için, bu rezil komploya alet olmaya ve sırf ülkemizdeki savaş isterisi tırmandırılıp dünya barışı perspektifleri kötüleştirilsin diye başka masum ilerici insanlara karşı yalancı şahitlik yapmaya yanaşmayacağız.’’

"Sevgili kocacığım, (...) bu alçaklık ve rezalete duyduğum hisleri herhangi bir şekilde dile getirmek zorundayım. Güzel yurdum, başın eğik, özgürlük güneşi battı, halkın yas tutuyor! Faşizm tehlikesi dev gibi ve tehditkâr bir şekilde üstünde yükseliyor, toplama kampları şimdiden hazırlanıyor! Ah, kız ve erkek kardeşlerim, altında yaşamak zorunda kaldığınız bu korkunç tehlikeyi kaçınız kavrayacak; kaçınız korkuyla haykıracak: ‘mahvolduk!'. Kaçınız birleşik öfkeyle ayaklanıp bu haksızlığı telafi edeceksiniz." 

"Şu konuda gayet açık olmalıyız ki, biricik umudumuz halktadır. Bizi tehdit eden idam kararının çıplak terörü bunda hiçbir şeyi değiştirmez. Sadece halk, bu legal linç cinayetini engelleyebilir..."

"Yarışın sonu nereye varacaksa varsın ister koşucu sayılalım ister kaçıcı, dürüst kişiler dışında hiçbir şey sayılmamıza izin verdiğimiz görülmeyecektir. Dürüstlüğümüzden ödün verdiğimiz asla söylenemeyecektir."



Yorumlar - Yorum Yaz