
Kültürel ezberlerin gölgesinde İslam: Kurban, kavramlar ve Kur’an hakikati
08 Eylül 2016
Toplumumuzun yüzde doksan dokuzu Müslüman diye biliyoruz. Ancak ülkemizdeki Müslümanların, İslam'ın temel kavramları hakkında doğru ve dürüst bilgileri bulunmuyor. Müslümanların en cahil bırakıldığı alan din ve İslamiyet alanı olarak gözüküyor.
Bu konuda çok örnek verebilirim ama yarın Kurban Bayramı olduğu için en cahil bırakıldığımız kurban konusuna ve İslam’daki temel bazı kavramlara değinmek istiyorum. Toplumun yüzde doksan dokuzu Müslüman ama bu kitlenin de yüzde doksan dokuzu kurban konusu başta olmak üzere bu temel kavramları yanlış biliyor.
Örneğin Müslümanların yüzde doksan dokuzu kurban kesmeyi sanki farzdan da öte bir zorunluluk gibi algılayıp en zor koşullarda kurban kesmeye çalışıyor. Almanya’da kaldığım yıllarda apartman bahçesinde kurban kesip ceza alan, sonraki sene de cezadan kaçınmak için evin banyo küvetinde kurban kesen, bu nedenle de apartmanda oturan tüm Almanların taşındığı saf mümin insanlarla tanıştım. İşte bu fıkıh bilmemenin, ibadeti sadece şekle indirgemenin getirdiği bir çarpıklık olarak ortaya çıkıyor.
Sırat Köprüsü efsanesi
Toplumdaki; başta kurban konusu olmak üzere İslam’daki temel kavramlardaki bu cehaletin baş sorumlusu Diyanet İşleri Başkanlığı oluyor. Örneğin Diyanet hocaları her Kurban Bayramı namazı hutbelerinde sahih (doğru) olmayan ‘’keseceğiniz kurban sizi sırtına alarak Sırat Köprüsünden geçirecek’’ hadisini söylüyorlar da kurban ibadetinin gerçekte farz mı, sünnet mi, vacip mi olduğu konusuna hiç mi hiç değinmiyorlar, gerçeği söylemiyorlar.
Oysa Diyanet'in halka din diye sunduğu bu "binek" anlatısı, İslam dünyasının en muhafazakâr hadis otoriteleri tarafından bile reddediliyor. Örneğin, klasik dönemin en büyük muhaddislerinden (hadis uzmanlarından) biri olan İbnü'l-Cevzi, uydurma hadisleri topladığı ünlü eseri ‘’el-Mevzûât'’ta bu rivayeti açıkça zikrediyor ve asılsız (uydurma) olduğunu ortaya koyuyor. (Dr. Halil İbrahim Kutlay, ‘’İbnü’l-Cevzî ve Hadis İlmindeki Yeri’’, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, s. 245-250, Doktora Tezi)
Keza büyük fıkıh ve hadis alimi Ebû Bekr İbnü'l-Arabi (tasavvuf ehli olan Muhyiddin İbnü'l-Arabî ile karıştırılmamalıdır) de meşhur Tirmizî şerhinde bu konuda hiçbir sahih hadisin bulunmadığını açıkça belirtiyor. Nitekim dilimize kazandırılan klasik fıkıh tefsirlerinde ve ilahiyat dergilerindeki hadis tahlillerinde de İbnü’l-Arabî’nin bu net uyarısı, Diyanet’in kürsülerde anlattığı binek anlatısının ilmi temelden yoksun olduğunu kanıtlamak için sıkça referans gösteriliyor. (Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, ‘’Hadis Edebiyatı: Çeşitleri, Özellikleri, Faydalanma Usulleri’’, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul, 2015, s. 112.)
Bilimsel ve fıkhi gerçekler ortadayken, Diyanet'in asırlardır bu zayıf ve uydurma rivayetleri kürsülerden mutlak gerçek gibi okuması, toplumu dini konularda cehalete mahkûm etme politikasının en somut kanıtı oluyor.
Kurban Bayramı
Kurban Bayramı Hicri Takvim'e göre Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren dört gün boyunca kutlanıyor ve aynı zamanda da Mekke'de hac farizası ifa ediliyor. Kurban Bayramı farklı dillerde ve farklı kültürlerde farklı isimlerle anılıyor. Arapça ‘’İyd-el Adha’’ şeklinde, Türkçede ve Farsçada ‘’Kurban Bayramı’’ olarak, Hindistan ve Pakistan'da genellikle ‘’Bakra Eid’’ (Keçi Bayramı) olarak anılıyor. Türkçe ismine benzer bir şekilde Bosna-Hersek ve Bulgaristan'da ‘’Koç Bayramı’’, Arnavutluk'ta ise ‘’Kurban Bajram’’ şeklinde ifade ediliyor.
Kurban ibadetinin fıkhî mahiyeti
Bu noktada Kur’an merkezli yorumların konuya nasıl yaklaştığına bakmak gerekiyor.
“Kurban” kavramı Kur'an’da yedi sure içinde 13 ayette geçiyor. Bizim bayram olarak andığımız dönemi ele alan asıl sure ise 22. Hacc Suresi oluyor. İslamiyet öncesi Araplarda da bir kurban geleneği bulunuyor ve Araplar bu geleneklerini İslamiyet döneminde de sürdürmek istiyor. İşte Kur'an, Hacc Suresi 36. ve 37. ayetleriyle bu ibadetin asıl sınırını çizerek kurbanın İslam'daki yerini pürüzsüz bir şekilde özetliyor:
"Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir (takvadır)."
Kurban, zaten sözcük anlamıyla Arapça “k-r-b” kökünden türüyor; "yaklaşmak" ve ‘’bir hayır adına kendisi ile Allah'a yaklaşılan şey’’ anlamına geliyor. Kelime anlamı ve Hacc Suresi'ndeki bu açık ikaz ortadayken, kurbanın fıkhi hükmü konusunda İslam âlim ve müçtehitleri arasında farklı içtihatlar ortaya çıkıyor.
İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'ye göre kurban farz veya sünnet olmayıp vacip oluyor. Hanefî mezhebinin kurbana "vacip" demesinin tek dayanağı ise Kevser Suresi'ndeki tartışmalı "venhar" kelimesi ve kesinlik ifade etmeyen birkaç ahad (tek kanallı) hadis oluyor. Oysa Diyanet'in de İslam dünyasının da meşru kabul ettiği diğer üç büyük Sünni mezhebin imamları (İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed bin Hanbel) ile Hanefîlerden İmam Ebû Yusuf’a göre kurban bir zorunluluk veya vacip değil, sadece sünnet-i müekkede oluyor. (Sünnet-i müekkede: Hz. Peygamber'in pek az terk ettikleri güzel işler ve ibâdetler oluyor.)
Örneğin İmam Şâfiî, temel eseri ‘’el-Ümm'’de kurbanın asla bağlayıcı bir yükümlülük olmadığını açıkça ortaya koyuyor. (Prof. Dr. Vecdi Akyüz, ‘’Mukayeseli İbadetler İlmihalî, Cilt: 3 İslâm Fıkhından İbadetler’’, Kurban Bölümü, s. 88, İz Yayıncılık, 1995) Nitekim Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İmam Şâfiî, ‘’el-Ümm’’, II, 244. Kurban" Maddesi, Cilt: 26, s. 436-438) dahi kurban maddesinde İmam Şâfiî’nin bu eserine atıfta bulunarak, kurbanın Şâfiî fıkhına göre bir zorunluluk değil, sadece bir sünnet olduğunu teslim ediyor. Bundan dolayı Şâfiî, Mâliki ve Hanbelî mezhebine mensup Müslümanlar kurbanı her yıl bir mecburiyet gibi değil, durumları elverdiğince zaman zaman kesiyor. Hatta vacip olan kurban ibadetinin yalnızca hac farizası sırasında Mekke'de yapılması gerektiği doğrultusunda güçlü içtihatlar da bulunuyor. Yani bugün ülkemizde yaratılan "kurban kesmeyenin günahkâr olacağı" algısı, İslam fıkhının dörtte üçü tarafından zaten reddediliyor. Zaten Kur’an’da da bireysel olarak herkese kurbanı farz kılan açık bir hüküm bulunmuyor.
En’Am Suresi’nin 162. Ayetinde de Diyanet Vakfı mealinde “kurban” sözcüğü geçse de ayetin hemen ardındaki şu not gerçeği itiraf ediyor: “Meâlde kurban olarak tercüme ettiğimiz ‘nüsük’ kelimesi bazı müfessirlerce ibadet olarak açıklanmıştır.” (‘’Kur'an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali’’, Komisyon: Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Ali Özek, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı vd., Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2007)
Kevser Suresi ve "Venhar" tartışması
Kurbanı bir mecburiyet haline getirmek isteyenlerin sığındığı yegane yer olan Kevser Suresi, Kur'an'ın 108. ve üç ayetten oluşan en kısa suresi oluyor. Erkek çocukları yaşamadığı için Hz. Peygamberimize müşrikler, nesli kesik manasına gelen "ebter" dedikleri için Hz. Peygamber üzülüyor. Bu sure Hz. Peygamber’i teselli etmek için iniyor.
Surenin 2. ayetinde geçen “Fesalli lirabbike venhar” cümlesindeki “venhar” kelimesini bazı geleneksel ilahiyatçılar ve hadis yazarları “kurban kes” olarak yorumluyor. Oysa çağdaş Kur’an yorumcuları, bu ifadenin yalnızca kurban kesmekle sınırlanamayacağını, derin bir mecazi anlam taşıdığını belirtiyor. Arapça “Nahr” kelimesi, boğazın göğüsle birleştiği yerdeki boşluğu anlamına geliyor; yani eskilerin sık sık sözünü ettikleri “iman tahtası” bölgesi oluyor. Dolayısıyla kelime kökeni olarak bu ifade, namaz kılarken göğsü doğrultmayı, elleri göğse kaldırmayı veya yönü tamamen Allah’a dönmeyi anlatıyor. Eğer bu ayette kastedilen şey doğrudan hayvan kesmek olsaydı, Arapça lisanında kurbanın tam karşılığı olan “dahiyye” veya kurbanlık hayvanı ifade eden “udhiyye” kelimelerinin geçmesi gerekiyor.
Sanılanın aksine, bu yaklaşım sadece modern bir iddia da olmuyor. Diyanet’in başucu eseri kabul ettiği klasik müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, kurum yayınlarından çıkan "Hak Dini Kur'an Dili" (Elmalılı Hamdi Yazır, ‘’Hak Dini Kur’an Dili, Kevser Suresi Tefsiri’’, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Cilt: 9, 2012, s. 408-412) adlı ünlü tefsirinin Kevser Suresi bölümünde, "venhar" kelimesinin doğrudan hayvan boğazlamak anlamına gelmek zorunda olmadığını açıkça zikrediyor. Elmalılı’ya göre bu kavram; kurban kesmekten çok daha derin, ahlaki ve kalbi bir yönelişi barındırarak namazda elleri göğse kaldırmayı (tekbir) veya hayattaki zorluklara karşı "göğüs germeyi/dik durmayı" ifade ediyor.
Eğer Hz. Peygamber bu ayetteki kelimeyi mutlak bir emir olarak ‘'kurban kes’' şeklinde anlasaydı, hayatı boyunca hac dışındaki zamanlarda da bunu her yıl kesintisiz bir farz gibi uygular ve bu ibadet ümmet için de bağlayıcı bir hal alırdı. Oysa ne tarihsel ne de fıkhi veriler bize böyle kesintisiz bir zorunluluk tablosu sunmuyor. Görüldüğü gibi, kelime anlamı itibarıyla Allah'a sarsılmaz bir imanla yönelmeyi anlatan bir kavram, ticari ve kültürel kaygılarla çarpıtılarak bir toplumsal zorunluluğa dönüştürülüyor.
Ekonomik trajediler kıskacında kurban
Burada üzerinde durulması gereken asıl hayati mesele, Kur’an’ın inşa etmek istediği infak (paylaşma ve yardımlaşma) kültürü oluyor. Bugün halkın ekonomik olarak nefes alamadığı, ağır geçim dertleriyle ezildiği bir dönemde, kurban ibadeti ne yazık ki özünden koparılarak bir nevi '’gösteriş, fısk (günaha sapma/haddi aşma) ve kışlık et depolama’' yarışına dönüştürülüyor.
Parası olmadığı halde çevre baskısıyla, borç harç içinde veya kredi kartına taksitle kurban kesmeye zorlanan insanların durumu tam bir trajedi ve cehalet ürünü oluyor. Oysa Kur’an’ın hedeflediği şey şekilsel bir kan akıtma ritüeli değil, takva ve muhtaçları doyurmak amacını taşıyor.
Kur'an'ın sarsıcı tokadı: Mâûn Suresi
Dini sadece bu tür şekilsel ritüellere indirgeyip ahlakını ve adaletini yok sayan zihniyete Kur'an, Mâûn Suresi ile sarsıcı bir tokat indiriyor. Yüce Allah o surede; namaz kıldığı ve dindar göründüğü halde yetimi itip kakanları, muhtaçlara yardımı engelleyenleri ve en önemlisi ibadetlerini ‘'gösteriş (riya)’' için yapanları lanetliyor.
Kur'an'ın infak felsefesi ortadayken, komşusu açken et stoklama derdine düşen veya bütçesini aşarak gösteriş için hayvan boğazlayanların yaptığı eylem, Allah'a yaklaşmak (kurban) değil, tam aksine Kur'an'ın ahlakından uzaklaşmak anlamına geliyor.
Kur’an kelimelerinin anlam dünyası ve "Meal" sorunsalı
Kur’an her ne kadar Arapça nazil olmuş olsa da kullandığı kavram dünyası klasik Arap kültürünün sınırlarını aşıyor. Kur’an klasik Arapçanın şiir ve gündelik kullanımından farklı, kendine özgü güçlü bir dil ve üslup kullanıyor. Bu nedenle anlaşılması için mutlaka yorumlanması gerekiyor. ‘’Yorum’’un Arapça karşılığı ise ‘’meal’’ oluyor. Ne yazık ki bu konuda Türkçe olarak ‘’yorum’’ değil ısrarla Arapça karşılık olan ‘’meal’’ kullanılıyor.
İşte sorun da burada başlıyor. Kur’an ‘’meal’’ adı altında temel kavramlar yorumlanırken devreye yorumlayan kişilerin ait olduğu kültürü, algısı ve değer yargıları giriyor ve bu yorumu yapan kişilerin ait olduğu kültür, algı ve değer yargıları bize ‘’Kur’an meali’’ veya İslam diye sunuluyor. Bu nedenle kendisini yetkin hisseden her din bilgini her ayeti farklı farklı yorumluyor. Örneğin herhangi bir ayetin adını vererek İnternette arandığında, başta Diyanet’in kendi içinde bile onlarca farklı yorumu olmak üzere çok sayıda ‘’meal’’ adı altında farklı yorumlarla karşılaşılıyor.
Bu meal keşmekeşinin arkasında, yorumu yapanların kendi coğrafi, kabilevi değer yargılarını ve erkil bilinçaltını İslam diye sunma gayreti bulunuyor. Geleneksel fıkhın ve muktedirlerin işine geldiği gibi şekillendirdiği bu kavramsal tahrifatı, Kur'an lafızlarını kendi hakikatinden koparan bu yerleşik ezberleri klasik ve çağdaş dil delilleriyle deşifre etmek hayati bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor.
Kültürel bilinçaltının Kur’an’a söylettikleri: Huri, cihat ve başörtüsü kavramları
Huri
Kur’an’da geçen ‘’huri’’ kelimesi de ‘’kurban’’ gibi yanlış yorumlanan bu kavramlardan birisi oluyor. Kur'an’da geçen ‘’huri’’ kelimesinin anlamı ‘’can yoldaşı’’ oluyor. Cennet’te cinsiyet bulunmuyor. Kur'an'da, Cennet’te cinsiyetin ve cinselliğin olduğunu söyleyen, belirten, ima eden hiçbir ifade, hiçbir ayet bulunmuyor. Her şeye kâdir evrenlerin mimarı Yüce Allah Cennet’te kullarına vere vere ‘’göğüsleri yeni tomurcuklanmış huri’’ (78. Nebe, 33: ‘’ve kevâıbe etrâben’’ - Göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar -) mi verecektir? Her şeyin yaratıcısı Yüce Allah insanları Cennet’e motive etmek için buna mı ihtiyaç duyuyor? Ayette geçen '’ve kevâıbe etrâben’' ifadesi, kök anlamı itibarıyla tomurcuklanan, yükselen, dolgunlaşan bitki örtüsünü ve '’bahçe içerisindeki göz alıcı, kusursuz doğal oluşumları'’ ifade ediyor. Her şeye cinsellikle bakan kültür bu '’ve kevâıbe etrâben’’ anlamını ''göğüsleri henüz tomurcuklanmış yaşıt kızlar'' olarak yorumluyor. Kudret sahibi Yüce Allah'ın sübyana şehvet duyacak kadar cinselliğini ehlileştirememiş bir varlığı o tertemiz Cennet’ine kabul edeceği mi düşünülüyor? O kültürün bilinçaltı ne ise yorum (meal) olarak da ne yazık ki onu veriyor. Bu ifadelerin tamamen biyolojik ve cinsel anlamda yorumlanması yerine sembolik ve metaforik yorumlayan düşünürler de bulunuyor.
Nitekim din bilgini ve mutasavvıf Ahmed Hulusi, Kur'an çözümünde ‘’huri’’ kelimesini ‘’Yaşıt muhteşem eşler!’’ olarak yorumluyor. Yazarın resmi külliyatındaki açıklamalara göre bu kavram; cinsiyet bilinci olmayan şuur yapısının, hakikatindeki ilahi isimlerin (esmâ) özelliklerini açığa çıkaracağı, muhteşem kapasiteli o boyutun nitelikleriyle oluşmuş dişi-erkek ayrımsız bedenleri ifade ediyor. (Ahmed Hulusi, ‘’Allah İlminden Yansımalarla Kur'an-ı Kerim Çözümü’’, Bilnet Matbaacılık, 2011, Nebe Suresi 33. Ayet açıklaması ve "Huri" Kavramı Sözlük Bölümü)
Üzerinde tam 17 yıl titizlikle çalışarak ilk eksiksiz İngilizce orijinal baskısını (The Message of the Qur'an) 1980 yılında Cebelitarık'ta (Dar al-Andalus) neşreden ve 20. yüzyılın en müessir İslam düşünürlerinden kabul edilen Pakistanlı din bilgini Muhammed Esed’in de bu konuda ufuk açıcı bir dil tahlili bulunuyor. Yazarın bu anıtsal eserinden Türkçeye kazandırılan "Kur’an Mesajı" (Muhammed Esed, ‘’Kur’an Mesajı: Meal – Tefsir’’, Çeviri: Ahmet Ertürk, Cahit Koytak, İşaret Yayınları, 2015, Nebe Suresi, Ayet 33, Not: 15-16) adlı tefsirinin Nebe Suresi 33. ayet notlarında konu şu şekilde detaylandırılıyor:
‘’Kevâib’i harika eşler olarak çevirmem konusunda ise, hatırlanmalıdır ki keb teriminin -kâib isim-fiili buradan türetilmiştir- birçok anlamı vardır ve bu anlamlardan birisi, çarpıcı olma, göz alıcı olma, üstünlük yahut ihtişamdır (lisânu’l-arab). Böylece keabe fiili, insan için kullanıldığında, o, (başka bir kişiyi) göz alıcı/çarpıcı veya muhteşem veya harika yaptı anlamına gelir.
Hem keabe fiilinin, hem de keb isminin bu mecazî anlamına bağlı olarak kâib isim-fiili, halk dilinde göğüsleri göz alıcı hale gelen veya tomurcuklanan kız anlamında kullanılmıştır. Bu nedenle birçok müfessir, bu ifadede, cennetin (erkek olduğu varsayılan) sakinlerine hoşnutluk verecek olan bir tür genç dişi-eşlere bir atıf görürler. Ancak, öncelikle belirtmeliyiz ki, Kur'an’ın Cennet’in güzellikleri ile ilgili bütün teşbîhleri aynı ölçüde hem erkek hem de kadın için geçerli bulunmaktadır.
Diğer taraftan kevâib’in bu anlamı, yukarıdaki gündelik kullanışın türediği kökü -ki keb isminin taşıdığı mecazî göz alıcılık anlamına dayanmaktadır- göz ardı etmekte ve bu açık mecazın yerine maddî olarak göz alıcı bir şey için geçerli olan lafzî karşılığını geçirmektedir.’’
Dolayısıyla bu konu hakkında (halk dilinde göğüsleri göz alıcı hale gelen veya tomurcuklanan kız anlamında kullanılması) bazı araştırmacılar bu yorumun tarihsel kültürden etkilendiğini düşünüyor. Cennet’in nimetleri ile ilgili Kurânî tasvirlerin daima müteşabih olduklarını hatırlarsak, kevâib teriminin, yukarıdaki bağlamda, hiçbir cinsiyet ayrımı yapmaksızın, muhteşem (veya harika) varlıklar anlamına geldiğini ve etrâb terimi ile birlikte müthiş uyumlu harika eşleri gösterdiğini anlarız. Böylece kutsanmış kimselerin birbirleriyle ilişkilerine işaret edilmiş ve onların tümünün karşılıklı tamamlayıcılıkları ve eşit ölçüdeki değerleri vurgulanmış olmaktadır.’’
Muhammed Esed'in bu harika dilsel analizini, Kur'an kelimelerinin köken felsefesini dünyada en iyi bilen klasik otorite olan Ragıb el-İsfahani de destekliyor. İsfahani’nin hicri 5. asırda kaleme aldığı ve dilimize ‘’Kur'an Kavramları Sözlüğü: Müfredat’’ (Râgıb el-İsfahânî, ‘’Kur'an Kavramları Sözlüğü: Müfredat’’, Türkçe Çeviri: Mustafa Yıldız, Çıra Yayınları, 2010) adıyla kazandırılan ölümsüz eserinin "k-e-b" (kâib) maddesi incelendiğinde; bu ayette geçen kavramların fiziksel/biyolojik birer dişilik veya şehvet nesnesi değil; cennetteki nimetlerin, makamların ve eşlerin ‘'göz alıcılığını, muhteşemliğini, yüksekliğini ve kusursuz dengesini'’ anlatan metaforik (sembolik) kelimeler olduğu açıkça görülecektir.
Nitekim günümüzde de Prof. Dr. Mehmet Okuyan gibi saygın İslam profesörleri, kaleme aldığı ‘'Kur'an-a Göre Yedi Aşamada Ahiret'’ ve çok ciltli tefsir çalışmalarında, Nebe 33'teki bu ifadenin cinsel bir tasvirden tamamen uzak olduğunu, cennetteki muhteşem nimetlerin ve uyumlu eşlerin birer sembolü olduğunu dil delilleriyle ortaya koyuyor. (Prof. Dr. Mehmet Okuyan, ‘’Kur'an-a Göre Yedi Aşamada Ahiret’’, Düşün Yayınları, 2015, "Cennet Nimetleri ve Eşler" Bölümü)
Arap dünyasının ataerkil ve kabilevi bilinçaltı, cenneti bir '’erkek kulübü’' gibi hayal ettiği için, ne yazık ki bu yüce ayetleri kendi şehvetsel sınırlarına hapsediyor.
Cihat
Kur'an’da geçen "Cihat’’ kelimesi de ne yazık ki yanlış yorumlanıyor. ‘’Cihat’’ın kökeni ‘’Jihaad’’ kelimesinden gelir ve ‘’gayret etmek, ilerlemek için sürekli gayret edip çabalamak’’ anlamına geliyor. Cihat aslında kişinin çabada olması, kendi nefsiyle sürekli bir mücadelede içinde olması demektir. Kur'an; cihatı ’’nefsinle mücadele et, en büyük mücadele nefsinle olandır, yılma, nefsini yen’’ anlamında veriliyor, bugünkü şeytanların yorumladığı anlamında verilmiyor.
Başörtüsü
Benzer şekilde ‘’başörtüsü’’ konusunda da yanlış yorumlarda bulunuluyor… Nur Suresi 60. ve Ahzab Suresi 59. Ayetleri de örtünmeyle ilgili ayetlerdir. Ancak ‘’başörtüsü’’ yorumu yalnızca Nur Suresi 31. Ayetinde yapılıyor. Konu uzun. Ancak özet olarak şunu söyleyebilirim ki ayette geçen sözcük “bi-humuri-hinne”; “o kadınların humuru ile” anlamında veriliyor. Humur; Hımar’ın çoğuludur. Bu sözcük "hı-mim-ra’’ kökünden geliyor. Bu kökün anlamı: Üzerini kapatmak, kaplamak, saklamak, örtmek, gizlemek ve mayalamak oluyor. Bu sözcük dilimizde de benzer anlamlarda yer buluyor: ‘’Mahmur’’: Gözleri uyku ile örtülü (göz örtüsü), ‘’Hamur’’: Un ve su karışımının, mayalanmasıyla elde edilen pelte.
Bilinen ilk (1290) derli toplu klasik Arapça sözlük çalışması olan İbn-i Manzur’un anıtsal eseri ‘’Lisânü’l-Arab’’’ın "h-m-r" maddesi incelendiğinde de, bu sözcüğün doğrudan ve sadece 'başörtüsü' anlamına geldiği bir karşılığı bulunmuyor. ‘’Lisanü’l-Arab’’ da Veysel Karani’nin “insan örtüsü” manasında kullandığı, “Ben bir hımar içinde yaşıyorum” sözünü dahi alıntılayan, bu sözcüğü “uyku örtüsü”, “heyecan örtüsü”, “kötülük örtüsü” anlamında dahi kullanıldığını örnekleyerek gösteren sözlüğün, “kadınların taktığı başörtüsü” anlamını kaçırmış olması ihtimal dâhilinde gözükmüyor. Dolaysıyla Ayet’de geçen ‘’humur’’ sözcüğü başörtüsü anlamında olmayıp, sadece ‘’örtü’ anlamında veriliyor. Ve göğüslerin örtülmesi anlamında veriliyor.
İslam'ın beş şartı
Ne yazık ki Müslümanlar yüce dinimiz İslam’ı sadece ibadet boyutuna indirgeyerek İslam’ın ahlaki boyutunu görmezden geliyorlar. Din adına ahkam kesenler, insanlarımıza ‘’İslam’ın şartları’’ diye; kelime-i şehadeti, namazı, zekâtı, orucu ve haccı öğretiyorlar da ancak bir türlü; doğruluğu, dürüstlüğü, hakkı, hukuku, adaleti ve barışı öğretmiyorlar, anlatmıyorlar… İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranışın gerçek bir ibadet olduğunu anlatmıyorlar. Kaldı ki ‘’İslam’ın şartları’’ diye Kur’an’da hiçbir ifade, hiçbir ayet bulunmuyor. Kur’an’da ‘’adalet’’ kelimesine güçlü bir vurgu yapılıyor. Kur’an’da ''Adalet'' kelimesinden sonra sırasıyla; ‘’emanet’’, ‘’ehliyet’’, ‘’meşveret’’ ve ‘’maslahat’’ kelimelerine güçlü vurgu yapılıyor. Eğer İslam’da şart aranacaksa bu beş şart Kur’an’da geçtiği şekliyle: Adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat olarak sıralanması gerekiyor. Ancak, ne yazık ki bu kavramlar da Müslümanlara yabancı kalıyor. Çünkü bu kavramlar, Müslüman muktedirlerin işlerine gelmiyor. Çünkü Müslümanlar İslam’ı bilmiyorlar. Emevilerden beridir İslam dünyası İslam’sız bir Müslümanlık yaşıyor.
Kur’an’ın sosyal ilkeleri ve kurumsallaşmış yapılar (Tarikatlar/Cemaatler)
Bu konu, yazımın ‘’Kur’an’da geçen temel kavramlar’’ başlığı altında ye alıyor ancak Kur’an’da hiçbir şekilde bu konu, yani ‘’tarikat’’ ve ‘’cemaat’’ kavramları geçmiyor. Bu kavramlar, Kur’an’da geçmediği gibi, tam tersi, Kur’an, İslam’da bölünmeyi, parçalara ayrılmayı ve farklılaşmayı yasaklıyor. Konu ile ilgili ayetler Kur’an’da şu şekilde yer alıyor:
Al-i İmran Sûresi 103. Ayet: ‘’Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın, sakın ayrılmayın, bölünüp parçalanmayın.’’
Âl-i İmrân Sûresi 105. Ayet: ‘’Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.’’
En’âm Sûresi 159. Ayet: ‘’Dinlerini parçalara ayırıp grup grup olanlarla senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır; sonra onlara durumlarını haber verecektir.’’
Rûm Sûresi 32. Ayet: ‘’Dînlerini tefrîk idüb muhtelif mezhebler teşkîl idenlerden ve kendi teşkîl itdiği mezhebin hak oldığına i'tikâd ile ferahlananlardan olmayınız.’’ (Onlar ki dinlerini parçaladılar ve fırkalar/gruplar haline geldiler...)
Enfâl Sûresi 46. Ayet: ‘’Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.’’
Bu ayetlerde de görüldüğü gibi Kur’an’da ne tarikat vardır ne de cemaat kavramları. Tam tersine, Kur’an, İslam’da bölünmeyi, parçalara ayrılmayı ve farklılaşmayı yasaklıyor. Sahi Hz. Peygamber hangi tarikata aitti veya Hz. Peygamber, hangi cemaatin mensubuydu?
Sonuç olarak, Kur’an’da bugünkü anlamıyla tarikat yapılanmalarına dair açık bir kavramsallaştırma bulunmuyor.
Sonuç ve Diyanet İşleri Başkanlığına çağrı
Görüldüğü gibi Arapça nazil olan Kur’an’ı, Araplar kendi kabilevi ve tarihsel kültürlerine göre yorumluyor ve evrensel mesajı daraltıyor ve bu yorumlarında aslında Kur'an’da bulunmayan kendi kültürlerindeki anlamları ekliyorlar. Ve bu şekilde oluşan kültür de bize ‘’İslam ‘’ olarak sunuluyor.
Buradan Diyanet İşleri Başkanlığına çağrımdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi toplumu dini açıdan aydınlatmaktır. Diyanet İşleri Başkanlığının; üzerine vazife olmayan konularla uğraşacağına, üzerine vazife olmayan konularda fetvalar vereceğine İslam'ı, topluma Kur'an'ı esas alarak açıklaması ve bu çerçevede de başta ‘’kurban’’ konusu olmak üzere ‘’huri’’, ‘’cihat’’, ‘’başörtüsü’’ ve ‘’İslam’ın beş şartı’’ ve ‘’tarikat’’ ve ‘’cemaat’’ konularında toplumu aydınlatması gerekiyor.
En azından Kurban Bayramı namazında Diyanet hutbelerinde o bilinen binek anlatısına sığınmak yerine; '’’Ey Müslümanlar! Hz. Peygamber’in hac dışındaki zamanlarda bunu mutlak, yerleşik ve kesintisiz bir ibadet olarak sürdürmediği fıkhen biliniyor. Dolayısıyla kurban genel, bağlayıcı bir farz veya vacip değildir. Durumu olanlar için toplumsal bir dayanışmadır, durumu olmayanlar ise asla kendilerini zorlamamalıdır’' diyerek gerçeği haykırsalar ve dini aslına döndürseler olmaz mı?
Şimdiye kadar, tüm bir ömrümce, Diyanet İşleri Başkanlığından ne ‘’kurban’’ konusunda ne de ‘’huri’’, ‘’cihat’’, ‘’başörtüsü’’ ve ‘’İslam’ın beş şartı’’ ve ‘’tarikat’’ ve ‘’cemaat’’ kavramları konusunda doğru bilgiyi almadım, alamadım, duymadım, duyamadım. Kur’an açık ve sarih değil mi? Diyanetin aydınlatmadığı bu konularda da din tacirleri, yobazlar ve şarlatanlar devreye giriyor. Ki zaten bunlardan da onlarcası hemen her gün ceridelerde ve renkli renkli camlarda görünüyor.
Kurban ibadetinin özü Kur'an'da takva ve infakla sınırlandırılmışken, hacc dışındaki uygulaması bizzat fıkıh otoritelerince esnek bırakılıyor. Dolayısıyla ortada mutlak bir mecburiyet yokken, halkı borç harç içinde bu şekilsel ritüele zorlamak dini aslından saptırıyor.
Artık açık açık adının konulması gerekiyor: Diyanet İşleri Başkanlığı, son yıllardaki söylem ve eylemleri ile topluma barış dini İslam'ı, İslam’ın temel kavramlarını Kur’an’a göre tanıtmak, anlatmak ve açıklamak yerine sanki Diyanetin bazı söylem ve fetvaları toplumda daha katı ve literalist din yorumlarının güçlenmesine yol açıyor.
İslam dini, Diyanet İşleri Başkanlığına ve bu Müslümanlara bırakılmayacak kadar yüce bir dindir!
Bayram kutlaması
Bu anlamda siz saygıdeğer büyüklerimin, sevgili arkadaşlarımın ‘’Bayramı’’nı kutluyor, yaptığınız eylemlerinizin (amellerinizin) Yüce Allah’a yaklaşmanıza ve hayırlara vesile olmasını diliyor, selam, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
Osman AYDOĞAN
Bir not: Bu satırları, Almanca'dan sonra ikinci yabancı lisanı olan Arapçası sayesinde Kur'an’ı anlayarak okuyan birisi kaleme alıyor.
İkinci bir not: Hadisler hakkında bir açıklama
İslam’da birinci ve mutlak öncelik hiç şüphesiz Allah’ın kelamı olan Kur’an oluyor. İkinci sırada ise Hz. Peygamber’in sünneti ve sözleri (hadisler) geliyor. Ancak bugün elimizde bulunan hadis mecmualarının yazıya geçirilmesi, tasnif edilmesi ve kurumsal bir sistem haline gelmesi hicri ikinci ve üçüncü yüzyıllarda (Peygamberimizin vefatından yaklaşık 150-200 yıl sonra) gerçekleşiyor. Tam da bu zaman aralığı yüzünden, hadislerin sıhhati (doğruluğu) konusunda İslam âlimleri arasında tarih boyunca çok çetin ve derin tartışmalar yaşanıyor. Dolayısıyla, Hz. Peygamber’den yüzlerce yıl sonra yazıya dökülen rivayetlere her zaman ihtiyatla ve şüpheyle yaklaşmak gerekiyor.
Nitekim İslam tarihinin en büyük otorilerinden biri olan ikinci Halife Hz. Ömer, tam da bu tehlikeyi seziyor ve döneminde çok radikal bir duruş sergiliyor. Hz. Ömer, doğruluğundan emin olunan bazı şifahi rivayetler bulunsa bile, bunların resmî bir kitap haline getirilmesine kesin olarak karşı çıkıyor. Kaynaklarda aktarıldığına göre, Hz. Ömer, bir ara hadisleri (Sünen) bir araya toplamayı düşünüyor, sahâbîlerle istişare ettikten sonra günlerce bu konuyu tefekkür ediyor ve sonunda şu tarihi kararı vererek vazgeçiyor:
“Size bir sünen kitabı yazmaktan bahsetmiştim. Fakat sonradan düşündüm ki sizden önceki Ehl-i Kitap da Allah’ın kitabından başka kitaplar (Mişna ve Talmud gibi) yazmış ve daha sonra o kitapların üzerine düşerek Allah’ın kitabını terk etmişlerdi. Yemin ederim ki Allah’ın kitabını hiçbir şeyle gölgelemem!”
Hz. Ömer bununla da yetinmiyor, diğer şehirlerdeki sahabilere mektuplar yazarak ellerinde yazılı bulunan şahsi hadis sayfalarını ve mecmualarını getirmelerini istiyor. Toplanan bu sayfaları yaktırdığı rivayet edilen Hz. Ömer, bu sert tedbirin gerekçesini şu sarsıcı sözle açıklıyor: “Kitap Ehli’nin Mişnası gibi, Müslümanların Mişnasıdır bunlar.”
Hz. Ömer; Musevilerin, dinlerini yozlaştırıp Tevrat’ın özünden uzaklaşmalarında, Tevrat dışındaki yorum ve rivayet kitaplarını (Mişna) ana kaynak edinmelerinin etkisini net bir şekilde görüyor. Peygamber’e fatura edilerek Kur'an'ın yanına yeni bir din kaynağı örülmek isteneceğini, bu rivayetlerin zamanla Kur'an'ın önüne geçeceğini anlıyor. Bu yüzden hem diliyle hem de otoritesiyle buna karşı mücadele ediyor.
Nitekim Irak’a (Kûfe'ye) doğru yola çıkan sahabe grubunu uğurlarken onlara şu tembihte bulunuyor: “Siz öyle bir ülkeye gidiyorsunuz ki halkı arı uğultusu gibi Kur’an okur. Onları hadislerle meşgul edip yollarından saptırmayınız. Kur’an’ı yalın olarak anlatın, Resûlullah’tan rivayeti de azaltın!”
Görüldüğü gibi bizzat Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in en yakınında bulunmasına ve olaylara şahitlik etmesine rağmen, Kur’an’ın evrensel ve mutlak mesajını gölgelememek adına hadis rivayetçiliğinin önünü kesiyor ve sadece Kur’an’ı esas alıyor. Hadislerin resmî devlet eliyle sistemli bir şekilde toplatılması ve tasnif edilmesi ise ancak ondan çok sonra, Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz döneminde (Hicri 2. yüzyılın başında) başlıyor. Bu tarihi gerçekler ortadayken, Kur'an'ın açık hükümlerini bir kenara bırakıp uydurma veya zayıf rivayetlerle din inşa etmeye çalışmak, Hz. Ömer'in o dönem canı pahasına engellemeye çalıştığı büyük tehlikenin ta kendisi oluyor.
Bir sonraki not: Ramazan Bayramı namazı gibi Kurban Bayramı namazı da vacip ve Cuma namazının şartlarına tabi oluyor. Yani Cuma namazını kılmakla yükümlü olanlar, bayram namazını kılmakla da yükümlü oluyorlar. Ancak Cuma namazı farz, bayram namazı ise vacip bulunuyor.