
Goya’nın tuvalindeki figüranlar: Güç, itaat ve Doğu’nun Memlûkleri
— Goya'nın Madrid'inden Türkiye'nin yakın tarihine Batı hegemonyası ve biat sarmalı —
17 Ekim 2016
Müslümanların güce olan sevdasını anlatabilmem için önce dünyaca ünlü bir ressamdan bahsetmem gerekiyor.
Francisco Goya
Francisco Goya (1746 - 1828), Romantizm akımının önde gelen isimlerinden olan İspanyol ressam ve gravür sanatçısıdır. İspanyol saltanatının saray ressamı olarak çalışan Goya'nın eserlerinin yaşadığı döneme ait bilgi veren önemli belgeler olduğu düşünülür. Portreleriyle de ün kazanmış olan ressam, sanatındaki yaratıcı ve yıkıcı öğeler ve cesur resimleriyle kendisinden sonra gelen Manet, Picasso ve Francis Bacon gibi isimleri etkilediği kabul edilir. Modern sanatın öncülerinden biri olarak kabul edilen ressamın eserlerinin büyük bir bölümü Madrid'de Museo del Prado'da (Prado Müzesi) sergilenmektedir.
Sanat tarihçileri Goya'yı yalnızca büyük bir ressam olarak değil, savaşın kahramanlığını değil yıkıcılığını anlatan modern savaş resminin öncüsü olarak da kabul ederler. Bu yönüyle eserleri, savaş propagandasından çok insanlığın ortak vicdanına seslenen evrensel belgelere dönüşmüştür.
Francisco Goya’nın tabloları
Goya’nın 1814 yılında tamamladığı ve halen Madrid'deki Prado Müzesi'nde sergilenen iki ünlü tablosu var. Bunlardan birisi; ''2 Mayıs 1808 Memlûklerin Saldırısı'' tablosu, diğeri ise; “3 Mayıs 1808 Kurşuna Dizilenler” tablosu.
Tabloların öyküsü de şöyle:
Napolyon, Fransa’ya cumhuriyeti getirme masalıyla başa geçtikten sonra çevresine baskı kurarak kendini imparator seçtirir. Kilisede kendisine taç giydirir. Ondan sonra da içeride iktidarını perçinlemek için ilk iş olarak İspanya’ya saldırır. Goya işte bu tabloları Fransızların 1808'de Madrid'i işgali sırasında, Napolyon'un ordularına direnen İspanyolların anısına çizer.
Bu direniş aynı zamanda Yarımada Savaşı'nın da tetikleyicisi olur. Tarihçiler ve harp tarihçileri bu dönemi incelerken çok önemli bir psikohistorik detaya dikkat çekerler: İspanyol halkının Fransız ordusundaki Memlûklere bu kadar dizginsiz bir öfke ve vahşetle saldırmasının arkasında derin bir kolektif hafıza yatmaktadır. Bu, yüzyıllar süren Reconquista (Endülüs'ün Müslümanlardan geri alınması) döneminden kalan "Mağribi/Müslüman işgalci" travmasının ta kendisidir. Madrid halkı, karşılarında Hristiyan Fransız askerinden ziyade geleneksel düşmanları olan "sarıklı, türbanlı ve hilalli" Doğu figürlerini görünce, bağımsızlık savaşı bir anda tarihsel ve dini bir hesaplaşmaya, adeta kutsal bir nefrete dönüşür.
Nitekim bu nefretle başlayan Yarımada Savaşı (1808-1814), dünya harp tarihine "Gerilla" (Küçük Savaş) terimini ve konseptini kazandıran ilk asimetrik savaştır. İspanyol halkı, Napolyon'un düzenli ve devasa ordusuna karşı meydan savaşlarıyla değil, vur-kaç taktikleriyle direnir ve devrin en büyük askeri gücünün yenilmezlik imajını ilk kez ciddi biçimde zedeler.
Yarımada Savaşı (1808-1814), yalnızca İspanya'nın bağımsızlık mücadelesi değil, aynı zamanda Napolyon İmparatorluğu'nun askerî üstünlüğünün sarsılmaya başladığı dönüm noktalarından biri kabul edilir. İspanyol direnişi, Fransız ordusunun Avrupa'daki yenilmezlik imajını ilk kez ciddi biçimde zedelemiştir.
Goya, Aragonca yazdığı bir mektupta bu tabloları yapma amacını şöyle açıklar: ‘’Avrupa'nın zorbalarına karşı giriştiğimiz şerefli ayaklanmanın en olağanüstü ve kahramanca hareketlerini fırça darbelerim ile ebedileştirmek.’’
Bu tabloların konuları ise şu şekildedir:
Goya; ''2 Mayıs 1808 Memlûklerin Saldırısı'' tablosunda Fransız Ordusu saflarında işgal kuvveti olan Memlûklere saldıran İspanyol direnişçileri tasvir eder.
Goya; “3 Mayıs 1808 Kurşuna Dizilenler’’ adlı tablosunda ise adı belirtilen tarihte Fransa güçlerinin işgal ettiği Madrid’de sivil halkı kurşuna dizmesini işler. Kurşuna dizilenler ise Goya'nın diğer tablosunda yer alan Memlûklere saldıran direnişçilerdir. Bu kurşuna dizme bir nevi Memlûklerin intikamının alınması gibidir. Goya’nın özellikle “3 Mayıs 1808 Kurşuna Dizilenler” tablosu sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Goya bu tabloda kahramanlığı değil, savaşın insan ruhunda bıraktığı yıkımı resmeder. Kurşuna dizilen insanların yüzleri ve korkuları bütün çıplaklığıyla görünürken, infaz mangasının yüzleri gösterilmez; böylece öldüren değil, öldürülen insan merkeze yerleştirilir. Bu nedenle birçok sanat tarihçisi "3 Mayıs 1808" tablosunu modern savaş karşıtı resmin başlangıcı olarak kabul eder.
Goya’nın özellikle “3 Mayıs 1808 Kurşuna Dizilenler” tablosu sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir. Sanat tarihçileri bu tablonun dehasını kompozisyonundaki derin görsel zıtlıkta bulurlar. Karşımızdaki infaz mangasının yüzleri tamamen gizlenmiştir; bu durum modern devletin "isimsiz, makineleşmiş ve rasyonel şiddetini" simgeler. Buna karşılık, kurşuna dizilmek üzere olan kurbanların, özellikle de merkezdeki beyaz gömlekli figürün ellerini iki yana açmış duruşu, İsa peygamberin çarmıha gerilişini andırır. Goya burada, kurban edilen mazlum halkın kutsallığına ve trajedisine evrensel bir vurgu yapar.
Ressamın niyetinin sadece yerel bir İspanyol milliyetçiliği olmadığını, derdinin insanın insana ettiği zulüm olduğunu anlamak için aynı dönemde ürettiği "Los Desastres de la Guerra" (Savaşın Felaketleri) adlı gravür serisine bakmak yeterlidir. Savaşın vahşetini sansürsüzce, tüm çıplaklığıyla ortaya koyan bu gravürler, Goya’yı savaşın kahramanlığını değil, evrensel dehşetini anlatan ilk modern sanatçı yapar.
Tabii ki bu tabloları anlatmaktan amacım ne Goya’yı tanıtmak ne de İspanyolların direnişini anımsatmak. Amacım bu tabloda var olan küçük bir ayrıntıyı göz önüne getirmek: O da tabloda yer alan Memlûklerin varlığı.
Hep söylerim ya ''sanat ve edebiyat hayatın aynasıdır'' diye, ''sanatçılar çağının tanığıdır'' diye. Sanat bazen tarih kitaplarının yüzlerce sayfada anlattığını tek bir tuvale sığdırır. Goya'nın tablolarındaki birkaç Memlûk figürü de yalnızca Napolyon ordusunun bir parçası değildir; güç karşısında saf değiştiren insanların evrensel sembollerinden biridir.
Francisco Goya’nın tablosundaki Memlûkler
2 Mayıs 1808 Memlûklerin Saldırısı'' tablosunda yer alan Memlûkler, Napolyon'un 1798 Mısır Seferi sonrasında Fransız ordusuna katılan ve daha sonra İmparatorluk Muhafızları (Mamelukes de la Garde Impériale) bünyesinde görev yapan seçkin süvari birliğinin mensuplarıdır. Burada dikkat çekici bir tarihsel gerçek vardır: Goya’nın fırçasından çıkan bu "Doğu" figürlerinin tamamı Müslüman değildi. Birliğin içinde çok sayıda Gürcü, Kıpti ve Suriyeli Hristiyan da yer alıyordu. Hatta güç ve ihtişam kazanan bu elit birliğin mevcudunu korumak için, daha sonra bizzat Fransız askerleri bile egzotik Memlûk kıyafetleri giyerek bu saflara dahil olmuştu. Bu durum, gücün sadece insanları köleleştirmediğini, aynı zamanda onları kendi kimliklerinden kopararak nasıl birer "figürana" dönüştürdüğünü gösteren muazzam bir örnektir. Dolayısıyla İspanya'da bulunmaları Mehmet Ali Paşa'nın bir tercihi değil, Napolyon'un kurduğu askerî yapının sonucudur. Ancak bu durum, güç merkezine eklemlenmenin tarih boyunca birçok örneğinden biri olarak dikkat çekmektedir.
Zaten Memlûk sözcüğü de Arapça "me-le-ke" fiil kökünden türetilmiş, çoğulu "Memlûkun" veya "Memâlik" olup, "efendisinin buyruğu altındaki köle" anlamına gelmekteydi!
Müslümanların güce olan sevdası
Yani Müslümanların güce tapması, efendilerinin buyruğu altında köle olması ve Batı'nın da Müslüman kullanması yeni değildir. Tarihin birçok döneminde İslam coğrafyasındaki bazı siyasal elitler, meşruiyetlerini hukuktan veya ilkelerden değil, güç merkezlerine yakınlıktan üretmeyi tercih etmişlerdir. Max Weber'in meşruiyet kuramı açısından bakıldığında, hukukî meşruiyet zayıfladığında siyasal iktidarlar güçten beslenen yeni meşruiyet kaynakları üretmeye yönelirler. Böyle dönemlerde ilkelere bağlılık yerini çoğu zaman güç merkezlerine bağlılığa bırakır.
Antonio Gramsci'nin hegemonya kavramında da görüldüğü gibi, büyük güçler yalnızca askerî kuvvetle değil, yerel işbirlikçiler aracılığıyla da nüfuz kurarlar. Hegemonya, yalnızca zorla değil, rızanın örgütlenmesiyle de sürdürülür. Bu rıza üretimi, Edward Said’in "Şarkiyatçılık" tezinde ve Frantz Fanon’un sömürge analizlerinde bahsettiği "komprador (işbirlikçi) elitler" eliyle yürütülür. Küresel güçler, Doğu coğrafyalarını doğrudan yönetmek yerine, kendi toplumuna yabancılaşmış, zihnen devşirilmiş bu yerel aktörleri birer aparat olarak kullanırlar.
Kitlelerin ve bu elitlerin güce olan bu gönüllü boyun eğişini anlamak için Max Weber veya Gramsci’nin yanına, 16. yüzyılda Étienne de La Boétie’nin yazdığı "Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev"i koymak gerekir. La Boétie’nin deha ürünü tespitiyle; kitleler üzerlerindeki güce sadece korkudan değil, bir süre sonra o güce aşık oldukları, boyunduruk altında yaşamayı özgürlüğe tercih ettikleri için "gönüllü" olarak itaat ederler. İslam coğrafyasındaki güç sevdası da bu gönüllü kulluğun tarihsel bir yansımasıdır.
Birinci Dünya Savaşında emperyalistlerle işbirliği yaparak Osmanlıyı arkasından hançerleyen Müslüman Arapları anlatmıyorum daha! Batı, Müslüman kullanmayı her zaman ve her devirde sevmiştir. Müslümanlar da her zaman ve her devirde güçlünün yanında yer almayı ve Batı tarafından kullanılmayı sevmişlerdir.
Bu konunun örneklerini vermek için çoooook çok uzaklara gitmeye gerek yoktur.
Batı’nın Müslümanları kullanması
Rusya ile İngiltere arasında denge kuracağım, İngiltere’ye yaranacağım diye Kıbrıs’ı, Rus tehlikesi bahanesiyle, Mısır ve Sudan’ı ise Osmanlı borçlarına karşılık olarak tek mermi atmadan İngilizlere teslim eden, şimdiki İslamcıların ‘’Atamız’’ diye övündükleri Sultan II. Abdülhamid de Müslüman’dı.
Daha dün, 1950 yılında, Fransa yanında savaşmak isteyen Memlûkler gibi, Amerika yanında savaşmak için Kore’ye Anadolu evlatlarını ölüme gönderenler de şimdikilerin çok çok övdükleri Müslümanlardı.
1958 yılında BM’deki oylamada Fransa’ya karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir’in yanında değil de İspanya'da Fransa'nın tetikçisi olan Memlûkler gibi Fransa’nın yanında yer alanlar da şimdikilerin çok çok övdükleri aynı Müslümanlardı.
2003 yılında ABD, Irak'ı işgal ederken ABD yanında Irak'a girmek isteyenler, bu maksatla TBMM'ye tezkere sunanlar da aynı Müslümanlardı. Buradan bir sonuç alamayınca, ABD’ye, Irak’ın kuzeyinden yürüteceği operasyonda Türkiye’nin toprak ve hava sahasını kullanmak için izin veren bir başka tezkereyi 20 Mart 2003 tarihinde TBMM’nde kabul ettirenler de aynı Müslümanlardı. (Tezkere TBMM’nde kabul edildikten yaklaşık beş saat sonra ABD tarafından, Türk hava sahası ve İncirlik kullanılarak Bağdat bombalanıyor.)
2004 yılında ABD yanında Afganistan'a Anadolu evlatlarını gönderenler de aynı Müslümanlardı.
2006 yılında İsrail sınırını Hizbullah tehlikesinden korusun diye tezkere çıkartıp Lübnan'a Türk askerini gönderenler de aynı Müslümanlardı.
Müslüman Ortadoğu’yu paramparça etme planı olan BOP'nin eşbaşkanı olanlar, ABD askerinin işgal ettikleri Irak’tan kazasız belasız dönmesi için dua edenler, Yahudilerden Üstün Cesaret Madalyası alanlar da aynı Müslümanlardı.
Yukarıda da anlattığım gibi 2000’li yılların başı, özellikle Bush ve Obama dönemleri ılımlı İslam adı altında ABD ile dans edenler de aynı Müslümanlardı. Bu çerçevede ülkemiz içinde de küresel odakların kucağına oturmuş mesihçi bir illüzyonla iradesini ipotek eden bir vaiz şebekesiyle, içeride onun ne istediyse veren iktidardaki işbirlikçileri; ülkede Cumhuriyetçi, laik, ulusal, yerli, milli, yurtsever ve anti Amerikancı karakterde ne kadar kişi, kurum ve kuruluş varsa hepsini kumpaslarla tarumar edenler de aynı Müslümanlardı.
Kısaca 21’inci yüzyıldaki İslam dünyasına yapılan ABD öncülüğündeki modern Haçlı seferlerine en büyük desteği sağlayanlar yine aynı Müslümanlardı. (‘Haçlı seferi’ tabiri bana ait değil, bu tabiri bizzat Üçüncü Haçlı Seferi Kumandanı Richard the Lionheart, pardon Onuncu Haçlı Seferi Kumandanı George Bush söylemişti.)
ABD; Irak, Libya ve Suriye’yi parçalamak için saldırdığında ABD yanında eşbaşkan olarak yer alanlar da aynı Müslümanlardı. ABD yanında yer alıp beraberce Irak’ı, Libya’yı, Suriye’yi parçalayıp, Filistin’i desteksiz bırakıp, İsrail’e bölgesinde dikensiz gül bahçesi sunanlar da aynı Müslümanlardı.
Batı kimleri, hangi karakteri sevmez
ABD ve Batı’nın tek sevmediği; laik, ulusalcı, bağımsız ve aydınlanmış Müslümanlardır. Çünkü ABD ve Batı bu tür karakterdeki Müslümanları kullanamaz ve bu tür karakterdeki Müslümanlar da kendilerini Batı’ya kullandırmaz. ABD ve Batı; okuduğu kutsal kitabı ezberleyip de anlayamayan, kendi milli dilini, kendi milli kimliğini ve ulusal kimliğini unutmuş, Arapça düşünüp konuşan, çıkarı için girmeyeceği kılık ve ittifak bulunmayan, Arap Emevî kültürü içinde asimile olmuş Müslümanları sever. Çünkü ABD ve Batı bu tür Müslümanları çok kolay ve rahat kullanır.
ABD'nin; FETÖ ile bir olup ülke içindeki Siyasal İslamcı iktidarı da kullanarak ülkedeki laik, ulusalcı, bağımsız ve aydınlanmış ne kadar karakter, kurum ve kuruluş varsa hepsini bir nasıl tarümar ettiklerini yaşayıp da görmedik mi?
Yazımın girişinde de bahsettiğim gibi Müslümanların güce tapması, efendilerinin buyruğu altında köle olması ve Batı'nın da Müslüman kullanması yeni değildir. Batı, Müslüman kullanmayı her zaman ve her devirde sevmiştir. Müslümanlar da her zaman ve her devirde güçlünün yanında yer almayı ve Batı tarafından kullanılmayı sevmişlerdir.
Bu tür Müslümanlardan can çıkar da ancak huy çıkmazmış. Yaşayıp görmüyor muyuz?
Hani derdi ya İbn-i Haldun o muhteşem eserinde: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer…” Ve yine aynı İbn-i Haldun, Mukaddime’sinde o sarsıcı sosyolojik gerçeği fısıldardı: “Mağlup olanlar, galipleri taklit etmeye meyyaldir.” İşte güç karşısında ezilen, kendi hukukunu ve ilkelerini üretemeyen Müslüman toplumlar; tarihin her döneminde kendilerini ezen egemen gücün (Batı'nın) kültürel, siyasi ve askerî formuna bürünmeyi, tıpkı Fransız üniforması giyen Memlûkler gibi efendilerinin rengini almayı bir kurtuluş zannetmişlerdir.
Goya'nın fırçasındaki birkaç Memlûk figürü yalnızca 1808 Madrid'ini anlatmaz. Onlar, tarihin farklı dönemlerinde güç karşısında ilkeyi değil kuvveti seçen siyasal aktörlerin sembolüne dönüşür. İsimler değişir, devletler değişir, ideolojiler değişir; fakat güç karşısında saf değiştirme eğilimi tarihin en kalıcı olgularından biri olmaya devam eder. Sanatın büyüklüğü de burada yatar: Tarihin uzun uzun anlattığını bazen tek bir tuvale sığdırabilir.
Günümüzü anlatmak ve tarihe not düşmek için ikinci bir Francisco Goya bulunur elbet!
Arz ederim.
Osman AYDOĞAN