
Heinrich Heine ve Firdevsî
09 Mayıs 2017
Daha önce bu sayfada ünlü Alman şairi Heinrich Heine’i (1797 - 1856) tanıtmış ve iki gün önce de onun ‘’Lorelei’’ adlı şiirini ele almıştım. Firdevsî (940-1020) ise en önemli Fars şairlerinden biridir. Şimdi yazımın başlığına bakarak diyeceksiniz ki Alman romantik şiirinin önde gelen isimlerinden biri olan Heine ile Heine'den yaklaşık sekiz yüzyıl önce yaşamış Farsların bu en büyük şairi Firdevsî'nin ne ilgisi var? Olmaz olur mu!
Ama önce sizlere Firdevsî'yi anlatmam lazım.
Firdevsî
Hafız, Ömer Hayyam, Sadî Şirazî, Feridüddin Attar ve Molla Camî gibi şairler İran edebiyatını dünya edebiyatına taşıyan önemli isimlerdir. Türk edebiyatını özellikle Divan Edebiyatını da yakından etkileyen bu şairlere ilave edebileceğimiz bir isim de Samanîler ve Gazneliler dönemi İran edebiyatının önde gelen şairi Firdevsî’dir. Künyesi “Ebu’l-Kâsım Mansur”, lakabı; “Fahruddîn”, mahlası ise “Firdevsî”dir. Aslında adı İran’da da telaffuz edildiği üzere "Ferdusi"dir. Anlamı "cennete ait, cennetle ilgili" demektir.
Firdevsî’nin Gazneli Mahmud’un sarayıyla ilişkili olduğu ve eserini onun himayesinde yazdığı kabul edilir. Firdevsî, Turanlılar ile İranlıların eski İran hükümdarlarından Tur ve İr'in soyundan geldiklerini söyleyerek bu iki halkı kardeş sayar.
"Bilgili olan güçlü olur" ve "akıllı bir adam, senin can düşmanın olsa bile, cahil dosttan iyidir" sözlerinin de sahibidir Firdevsî.
Şehnâme
Firdevsî'nin en bilinen eseri, Farsçanın klasik edebî dil hâline gelmesinde büyük rol oynayan Şehnâme’dir. (''Şehnâme'', Kabalcı Yayınevi, 2009). Firdevsî, Şehnâme’yi, Türklerin İran’a hâkim olduğu bir dönemde, Gazneli Mahmud’un teşvikiyle ve sunduğu imkânları ile kaleme alır. Ancak Firdevsî, İranlıların, Turanlılarla (Türkler) olan mücadelelerini bir İranlı hissiyatı ve tarafgirliği ile yazar.
Eserde, İranlılarla Turanlılar arasındaki mücadeleyi İran merkezli bir bakışla anlatır.
Şehnâme, Firdevsî'nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanıdır. İran edebiyatının en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilir. 60.000 beyitten oluşur ve İran tarihini anlatır. Şehnâme için Firdevsî, ömrünün otuz yılını harcar, tüm İran destanlarını toplayarak manzum Şehnâme'yi yaratır. Şehnâme’nin önsözünde "gerçi otuz yıl uğraştım, ama sonunda Farsça dilinden İran milletini yarattım" diye yazar.
Şehnâme, tarih öncesi zamanlardan başlayıp Sasani İmparatorluğu sonuna dek tüm eski İran krallarını inceler. Ancak ana tema Zabulistan prensi efsanevi kahramanı Rüstem, Esfandiyār ve Efrasiyab gibi kahramanları içerir.
Eserde geçen olaylar çoğunlukla İranlı Rüstem ile Turan kralı Efrasiyab arasındaki epik çekişmeler şeklindedir. Şehnâme'de Efrasiyab İranlıların düşmanı olarak tasvir edilir. Şehnâme’ye göre şeytani güçleri olan Turan kralı Efrasiyab’ın, Türk tarih geleneğinde Alper Tunga ile özdeş olduğu kabul edilir. Şehnâme’de İranlı Rüstem bilek gücü ile yenemediği Türk Alper Tunga’yı tuzak kurup pusuya düşürerek öldürür. Türkçedeki ‘’Tongaya düşmek’’ deyimini de (Alper Tunga’nın tuzağa, pusuya düşmesi) bazı araştırmacılar bu hikâye ile ilişkilendirir.
Firdevsî, Şehnâme’de manzum bir destan olarak olayları ve kahramanları anlatırken uygun yerlerde öğütler de verir. Buna bir örnek:
''İyiliğe yönel ve kimseyi incitmemeye çalış.
Kurtuluşun yolu sadece bundan ibaret çünkü.
Sonunda gideceğin yer toprak olacağına göre¸
İyilik tohumundan başka bir şey ekmemelisin.
İyiliğe karşılık niçin kötülük yapayım?
Kötülük yaparsam kendime yapmış olurum.
İyilik yaparsan iyilik;
Kötülük yaparsan kötülük görürsün.''
Rivayete göre Gazneli Mahmut, destanda anlatılan bazı sahneleri sarayının duvarlarına resmettirir.
Türk’ün trajedisi
Burada trajik olan ise şudur: Bir Türk kralının içinde Farsların yüceltildiği bir Fars destanını bir Farslıya kaleme aldırması ve daha sonra da sarayını bu hikâyeyi içeren resimlerle donatmasıdır.
Bu iş orada ve o zamanda da bitmez.
Türk edebiyatında, Arapça ve Farsça kökenli hikâyeler anlatan meddah tipindeki hikâyecilere Firdevsî'nin Şehnâme'sinden hareketle "Şehnâme-hân’’ (Şehnâme anlatıcısı) denirdi. Yani Anadolu’da, Türk yurdunda, Türk Şehnâme-hânlar asırlarca Türklere, Farsın yüceltildiği hikâyeler anlatmışlardır. Evliya Çelebi de Seyahatnâme'sinde, Şehnâme'nin Bursa içindeki kahvelerde meddahlar tarafından ezberden okunduğunu anlatır.
Demek ki Türk’ün kendisini değil de başka bir milleti yüceltme sevdası yeni değildir. Bu durum, genetik bir miras gibi tarih boyunca zaman zaman tekrar eden bir eğilim olarak görülebilir! Orhun Anıtları'nda "Türk beyleri Türk adını bıraktı, Çince adlar alıp Çin kağanına bağlandı" diye sitem edilir.
Bu sevda İslam öncesi Sasani ve Pers adlarını hükümdara ve ailesine veren Orta Asya Türk devletlerinde başlayıp, Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklularında doruğa çıkar. Türklerin bu Fars sevdası daha sonra da Arap sevdasına dönüşür. Bu Arap sevdası günümüzde de artarak hâlâ devam eder.
Farsın milliyetçisi
Firdevsî, iyi bir Müslüman’dır. Hazreti Muhammed'e ve sahabelere övgüleri, sevgisi derindir. Ancak Firdevsî, Türkler gibi değildir. Firdevsî, daha iyi bir Fars milliyetçisidir. Bu yüzden Şehnâme'de eski Fars töre ve inançları ile İslâm ruhunu çelişme ve çatışmaya sokturmadan kaynaştırmaya dikkat eder. Ama bu büyük Fars milliyetçisi şairin, yurdunu üç - dört yüz sene işgal etmiş olan Araplara kızgınlığı ve hıncı sonsuzdur. Sırası geldikçe onları hicvetmekten geri durmaz. Nitekim Firdevsî Şehnâme’de bir yerde şöyle yazar:
"Bir zamanlar çölde deve sütü ve kertenkele etiyle geçinen Araplar işi o kadar azıttılar ki, Key'lerin (eski Pars hükümdarları Keykubat, Keykâvus, Keyhusrev vb.) taçlarını istemeye başladılar. Tuu, senin yüzüne ey kahbe felek tuuu!"
Arapların sevmediği Müslümanlar
Günümüzde Türkler ve Persler gibi çok az kavim Arap Emevî kültürü içerisinde erimemiş, asimile olmamış ve Araplaşmamış nadir Müslümanlardandır. Örneğin Berberiler (Kuzey Afrika’nın en eski halkları olan Fas, Cezayir, Tunus ve Libya’da yaşayanlar), Mısırlılar (Antik Mısır Uygarlığı ve Kıptiler), Aramiler (Suriye ve Mezopotamya’da yaşayan çok eski Sami halk), Fenikeliler soyundan gelen Levant halkı (Bugünkü Lübnan ve kıyı Suriye halkının önemli kısmı), Nubiler (Nil’in güneyinde yaşayan Afrika kökenli halk, Sudan ve güney Mısır’ın önemli kısmı), Somalililer ve bazı Doğu Afrika halkları ile Iraklılar (Mezopotamya’nın eski halkları; Akkad, Asur, Babil, Aramî vb.) Arap istilası sonunda Arap Emevi kültürü içerisinde eriyip, asimile olarak, dilleriyle, kültürleri ile beraber Araplaşırlar. Bu durum ise tarih boyunca Arap dünyası ile Araplaşmamış Müslüman toplumlar arasında zaman zaman kültürel gerilimlere yol açar. İşte bu nedenle Araplar ve Araplaşmış diğer Müslümanlar, Arap Emevî kültürü içerisinde asimile olmayan, kendi öz dillerini ve kültürlerini muhafaza eden Türkler ve Persler gibi Müslümanları pek hazzetmezler.
Hâlâ ünlü Alman şairi Heinrich Heine'nin Firdevsî ile olan ilgisini bekliyorsunuz değil mi? O zaman gelelim sadete!
Der Dichter Firdusi
Gazneli Mahmut anlattığım gibi Şehnâme’yi, Firdevsî'ye yazdırır ama Firdevsî’ye söz verdiği ödemeyi yapmaz, şairi küstürür. Bu ödeme konusunda değişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerden birisi de 19. yüzyılın en ünlü Alman şairlerinden birisi olan Heinrich Heine'ye aittir. Heinrich Heine, bu ödeme konusuna, ülkemizde edebiyatçılarımızın dâhil kimseciklerin pek bilmediği ‘’Der Dichter Firdusi’’ (Şair Firdevsî) adlı üç bölümlük çok güzel bir şiirinde yer verir.
Heine, bu şiiri 1851 yılında yazar. Şiir ilk olarak Hamburg'da yayımlanır. Şiir, Heinrich Heine’nin ‘’Werke und Briefe in zehn Bänden’’ (Weimar, Aufbau, 1972) (On ciltlik eserleri ve mektupları) adlı tüm eserlerinin toplandığı serinin ikinci kitabı olan ‘’Romanzero’’ (Jun Verlag GmbH, 1997) adlı kitabında yer alır.
Heine şiirinde; Firdevsî’den Firdusi, Şehnâme’den Schach Nameh, Firdevsî’nin şehri olan Tus şehrini de Thus olarak bahseder.
Şiirde özetle şu hikâye anlatılır:
Şehnâme’nin yazılışından yıllar geçmiştir. Bir gün aklına gelir Sultan Mahmut’un; Firdevsî’yi sorar ''nerede?'' diye. Aslında çok yoksul çevreden olan büyük şair, kendi şehrinde (Tus) eski ağır koşullarında yaşayıp gidiyordur. Sultan hemen büyük bir kervan düzülmesini emreder. Develere en güzel ipekliler, nice değerli altın, gümüş, fildişi araç gereçler, paha biçilmez nesneler yüklenir.
Sultan’ın kervanı sekiz günlük bir yolculuktan sonra şâşa ile Firdevsî’nin yaşadığı bir dağın yamacına kurulmuş şehre giriyordur ki, aynı şehrin karşı kapısından küçük, yoksul bir cemaatin omuzlarındaki tabutta mezarlığa götürülen Firdevsî’nin cenazesi vardır!
İşte bu noktada benim boğazım düğümlenir, o uzun uzun yazılarımda kullandığım kelimelerim kifayetsiz, cümlelerim imkânsız, anlatımın bir mümkünsüz kalır; duygularımı anlatacak, yazımı hitama erdirecek bir sözcük bulamam, bir cümle kuramam. Ancak, büyük Alman filozofu Immanuel Kant’ın sadece şu sözünü hatırlarım; ‘’Yeryüzünde hiçbir şey başkasının hakkından daha kutsal değildir.’’
Bu hikâye, güç sahiplerinin adalet karşısındaki sorumluluğunu düşündürücü biçimde hatırlatır.
Sonuç
Görüldüğü gibi zamanın ünlü Alman edebiyatçıları ve sanatçıları Şark'a öykünüyorlar. Örneğin erken Alman romantizminin söz ustası, filozofu Novalis (1772-1801) (Gerçek adı "Georg Philipp Friedrich Freiherr von Hardenberg"), “Heinrich von Ofterdingen” (GRIN Verlag, 2009), (Doğu Batı Yayınları, 2014) adlı romanında Şark’ı “Şiirin ve Romantizmin Ülkesi” olarak tanımlar. Şimdi ise Şark; ‘’Despotizmin, bağnazlığın, sefaletin, yoksulluğun, yoksunluğun, çatışmaların ve savaşların ülkesi’’ olarak anılıyor. Ne olmuştu da Şark bu hallere düşmüştür? Düşünenlerin, sosyologların, psikologların, tarihçilerin ve siyasilerin üzerinde düşünmesi gereken bir konudur bu.
Osman AYDOĞAN
Heine’nin bu şiiri Almanca okunurken hikâye de lego ile canlandırılır İngilizce alt yazı ile Almanca bilmeyenler için. Heinrich Heine, ''Der Dichter Firdusi'':
https://www.youtube.com/watch?v=bLsX0PEWM0I
Heinrich Heine’in yazımda bahsi geçen ‘’Der Dichter Firdusi’’ adlı şiirin tamamını orijinal haliyle Almanca bilen arkadaşlarımın istifade edebilmesi için aşağıda sunuyorum. Mükemmel bir şiirdir.
Der Dichter Firdusi
1
Goldne Menschen, Silbermenschen!
Spricht ein Lump von einem Toman,
Ist die Rede nur von Silber,
Ist gemeint ein Silbertoman.
Doch im Munde eines Fürsten,
Eines Schaches, ist ein Toman
Gülden stets; ein Schach empfängt
Und er gibt nur goldne Toman.
Also denken brave Leute,
Also dachte auch Firdusi,
Der Verfasser des berühmten
Und vergötterten »Schach Nameh«.
Dieses große Heldenlied
Schrieb er auf Geheiß des Schaches,
Der für jeden seiner Verse
Einen Toman ihm versprochen.
Siebzehnmal die Rose blühte,
Siebzehnmal ist sie verwelket,
Und die Nachtigall besang sie
Und verstummte siebzehnmal -
Unterdessen saß der Dichter
An dem Webstuhl des Gedankens,
Tag und Nacht, und webte emsig
Seines Liedes Riesenteppich -
Riesenteppich, wo der Dichter
Wunderbar hineingewebt
Seiner Heimat Fabelchronik,
Farsistans uralte Kön'ge,
Lieblingshelden seines Volkes,
Rittertaten, Aventüren,
Zauberwesen und Dämonen,
Keck umrankt von Märchenblumen -
Alles blühend und lebendig,
Farbenglänzend, glühend, brennend,
Und wie himmlisch angestrahlt
Von dem heil'gen Lichte Irans,
Von dem göttlich reinen Urlicht,
Dessen letzter Feuertempel,
Trotz dem Koran und dem Mufti,
In des Dichters Herzen flammte.
Als vollendet war das Lied,
Überschickte seinem Gönner
Der Poet das Manuskript,
Zweimalhunderttausend Verse.
In der Badestube war es,
In der Badestub' zu Gasna,
Wo des Schaches schwarze Boten
Den Firdusi angetroffen -
Jeder schleppte einen Geldsack,
Den er zu des Dichters Füßen
Kniend legte, als den hohen
Ehrensold für seine Dichtung.
Der Poet riß auf die Säcke
Hastig, um am lang entbehrten
Goldesanblick sich zu laben -
Da gewahrt' er mit Bestürzung,
Daß der Inhalt dieser Säcke
Bleiches Silber, Silbertomans,
Zweimalhunderttausend etwa -
Und der Dichter lachte bitter.
Bitter lachend hat er jene
Summe abgeteilt in drei
Gleiche Teile, und jedwedem
Von den beiden schwarzen Boten
Schenkte er als Botenlohn
Solch ein Drittel, und das dritte
Gab er einem Badeknechte,
Der sein Bad besorgt, als Trinkgeld.
Seinen Wanderstab ergriff er
Jetzo und verließ die Hauptstadt;
Vor dem Tor hat er den Staub
Abgefegt von seinen Schuhen.
2
»Hätt er menschlich ordinär
Nicht gehalten, was versprochen,
Hätt er nur sein Wort gebrochen,
Zürnen wollt ich nimmermehr.
Aber unverzeihlich ist,
Daß er mich getäuscht so schnöde
Durch den Doppelsinn der Rede
Und des Schweigens größre List.
Stattlich war er, würdevoll
Von Gestalt und von Gebärden,
Wen'ge glichen ihm auf Erden,
War ein König jeder Zoll.
Wie die Sonn' am Himmelsbogen,
Feuerblicks, sah er mich an,
Er, der Wahrheit stolzer Mann -
Und er hat mich doch belogen.«
3
Schach Mahomet hat gut gespeist,
Und gut gelaunet ist sein Geist.
Im dämmernden Garten, auf purpurnem Pfühl,
Am Springbrunn sitzt er. Das plätschert so kühl!
Die Diener stehen mit Ehrfurchtsmienen;
Sein Liebling Ansari ist unter ihnen.
Aus Marmorvasen quillt hervor
Ein üppig brennender Blumenflor.
Gleich Odalisken anmutiglich
Die schlanken Palmen fächern sich.
Es stehen regungslos die Zypressen,
Wie himmelträumend, wie weltvergessen.
Doch plötzlich erklingt bei Lautenklang
Ein sanft geheimnisvoller Gesang.
Der Schach fährt auf, als wie behext -
»Von wem ist dieses Liedes Text?«
Ansari, an welchen die Frage gerichtet,
Gab Antwort: »Das hat Firdusi gedichtet.«
»Firdusi?« - rief der Fürst betreten -
»Wo ist er? Wie geht es dem großen Poeten?«
Ansari gab Antwort: »In Dürftigkeit
Und Elend lebt er seit langer Zeit
Zu Thus, des Dichters Vaterstadt,
Wo er ein kleines Gärtchen hat.«
Schach Mahomet schwieg, eine gute Weile,
Dann sprach er: »Ansari, mein Auftrag hat Eile -
Geh nach meinen Ställen und erwähle
Dort hundert Maultiere und funfzig Kamele.
Die sollst du belasten mit allen Schätzen,
Die eines Menschen Herz ergötzen,
Mit Herrlichkeiten und Raritäten,
Kostbaren Kleidern und Hausgeräten
Von Sandelholz, von Elfenbein,
Mit güldnen und silbernen Schnurrpfeiferein,
Kannen und Kelchen, zierlich gehenkelt,
Lepardenfellen, groß gesprenkelt,
Mit Teppichen, Schals und reichen Brokaten,
Die fabriziert in meinen Staaten -
Vergiß nicht, auch hinzuzupacken
Glänzende Waffen und Schabracken,
Nicht minder Getränke jeder Art
Und Speisen, die man in Töpfen bewahrt,
Auch Konfitüren und Mandeltorten,
Und Pfefferkuchen von allen Sorten.
Füge hinzu ein Dutzend Gäule,
Arabischer Zucht, geschwind wie Pfeile,
Und schwarze Sklaven gleichfalls ein Dutzend,
Leiber von Erz, strapazentrutzend.
Ansari, mit diesen schönen Sachen
Sollst du dich gleich auf die Reise machen.
Du sollst sie bringen nebst meinem Gruß
Dem großen Dichter Firdusi zu Thus.«
Ansari erfüllte des Herrschers Befehle,
Belud die Mäuler und Kamele
Mit Ehrengeschenken, die wohl den Zins
Gekostet von einer ganzen Provinz.
Nach dreien Tagen verließ er schon
Die Residenz, und in eigner Person,
Mit einer roten Führerfahne,
Ritt er voran der Karawane.
Am achten Tage erreichten sie Thus;
Die Stadt liegt an des Berges Fuß.
Wohl durch das Westtor zog herein
Die Karawane mit Lärmen und Schrein.
Die Trommel scholl, das Kuhhorn klang,
Und lautaufjubelt Triumphgesang.
»La Illa Il Allah!« aus voller Kehle
Jauchzten die Treiber der Kamele.
Doch durch das Osttor, am andern End'
Von Thus, zog in demselben Moment
Zur Stadt hinaus der Leichenzug,
Der den toten Firdusi zu Grabe trug.
Heinrich Heine