• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam2459
Toplam Ziyaret4173170

Heinrich Heine ve Firdevsî


Heinrich Heine ve Firdevsî

09 Mayıs 2017

Daha önce bu sayfada ünlü Alman şairi Heinrich Heine’i (1797 - 1856) tanıtmış ve iki gün önce de onun ‘’Lorelei’’ adlı şiirini ele almıştım. Firdevsî (940-1020) ise en önemli Fars şairlerinden biridir. Şimdi yazımın başlığına bakarak diyeceksiniz ki Alman romantik şiirinin önde gelen isimlerinden biri olan Heine ile Heine'den yaklaşık sekiz yüzyıl önce yaşamış Farsların bu en büyük şairi Firdevsî'nin ne ilgisi var? Olmaz olur mu!


Ama önce sizlere Firdevsî'yi anlatmam lazım.

Firdevsî

Hafız, Ömer Hayyam, Sadî Şirazî, Feridüddin Attar ve Molla Camî gibi şairler İran edebiyatını dünya edebiyatına taşıyan önemli isimlerdir. Türk edebiyatını, özellikle de Divan Edebiyatını yakından etkileyen bu şairlere ilave edebileceğimiz bir diğer isim ise Samanîler ve Gazneliler dönemi İran edebiyatının önde gelen şairi Firdevsî’dir. Künyesi “Ebu’l-Kâsım Mansur”, lakabı “Fahruddîn”, mahlası ise “Firdevsî”dir. Aslında adı İran’da da telaffuz edildiği üzere "Ferdusi"dir ve anlamı "cennete ait, cennetle ilgili" demektir.


İran klasik şiirinin büyük zirveleri arasında Nizâmî Gencevî mesnevisiyle, Sadî-i Şîrâzî hikmet ve ahlakıyla, Hâfız-ı Şîrâzî lirik şiiriyle kabul edilirken; Firdevsî bu isimler arasında destan geleneğinin kurucu şairi olarak bambaşka bir yere sahiptir. "Bilgili olan güçlü olur" ve "akıllı bir adam, senin can düşman olsa bile cahil dosttan iyidir" sözlerinin de sahibi olan Firdevsî, yalnızca büyük bir şair değildir; İranlılar için dili, tarihi ve kültürel hafızayı koruyan millî bir hafıza inşa edicisidir.

Şehnâme

Onun bu köklü misyonu yerine getiren en bilinen eseri, Arap fetihlerinden sonra Farsçanın yeniden klasik bir edebî dil hâline gelmesinde belirleyici rol oynayan ve İran’ın kültürel kimliğinin en önemli dayanağı kabul edilen Şehnâme’dir (''Şehnâme'', Kabalcı Yayınevi, 2009). Firdevsî, eski İran efsane ve destanlarını toplayarak oluşturduğu bu manzum esere ömrünün otuz yılını harcar. 60.000 beyitten oluşan ve İran tarihini anlatan Şehnâme’nin önsözünde şair, "Gerçi otuz yıl uğraştım, ama sonunda Farsça dilinden İran milletini yarattım" diye yazar.


Firdevsî, Şehnâme'yi Gazneliler döneminde, Sultan Mahmud'un teşviki ve sağladığı imkânlarla kaleme almıştır. Gazneliler Türk kökenli olmakla birlikte saray kültürü büyük ölçüde İranî bir karakter taşımaktadır. Rivayete göre Gazneli Mahmut, destanda anlatılan bazı sahneleri daha sonra sarayının duvarlarına da resmettirmiştir. Ne var ki Firdevsî, bu eseri kaleme alırken olayları bir İranlı hissiyatı, tarafgirliği ve İran merkezli bir bakışla yazar. Tarih öncesi zamanlardan başlayıp Sasani İmparatorluğu sonuna dek tüm eski İran krallarını inceleyen eserin ana teması; Zabulistan prensi efsanevi kahraman Rüstem, Esfandiyār ve Efrasiyab gibi figürleri içerir.

Eserde geçen olaylar çoğunlukla İranlı Rüstem ile "şeytani güçleri olan" Turan Kralı Efrasiyab arasındaki epik çekişmeler şeklindedir. Firdevsî, Turanlılar ile İranlıların eski İran hükümdarlarından Tur ve İr'in soyundan geldiklerini söyleyerek aslında bu iki halkı kardeş saysa da destan boyunca iki tarafın mücadelesini anlatmaktan geri durmaz. Şehnâme'de Efrasiyab, İranlıların en büyük ve zorlu düşmanı olarak tasvir edilir.

Türk tarih geleneğinde Alper Tunga ile özdeş kabul edilen Efrasiyab, Rüstem ile savaş meydanlarında defalarca epik çarpışmalara girer ancak Rüstem onu bilek gücüyle alt edemez. Destanın sonlarına doğru tahtını ve gücünü kaybeden Efrasiyab, bir mağarada saklanırken izi sürülerek yakalanır ve İran Şahı Keyhüsrev tarafından öldürülür. İşte bu yakalanma hikayesi, halk anlatılarında bir pusu ve hile algısına dönüşmüştür. Nitekim Türkçedeki "tongaya düşmek" deyimini de (Alper Tunga’nın bir hileyle kapana kısılması, tuzağa düşmesi) bazı araştırmacılar efsanevi kralın Şehnâme’deki bu trajik ve çaresiz sonu ile ilişkilendirir.

Bununla birlikte Şehnâme, yalnızca İran ile Turan arasındaki bu epik mücadeleleri anlatan bir destan değildir. Eserde adalet, hükümdarlık, devlet ahlakı, erdem, sadakat, kader ve yöneticilerin halka karşı sorumlulukları gibi evrensel temalar da önemli yer tutar. Bu yönüyle eser bugün İran'da yalnızca tarihî bir destan olarak değil, aynı zamanda ahlak ve devlet felsefesi üzerine bir klasik olarak da okunmaktadır. Nitekim Firdevsî, olayları ve kahramanları anlatırken uygun yerlerde öğütler de verir. Buna bir örnek:

''İyiliğe yönel ve kimseyi incitmemeye çalış. Kurtuluşun yolu sadece bundan ibaret çünkü. Sonunda gideceğin yer toprak olacağına göre¸ İyilik tohumundan başka bir şey ekmemelisin.

İyiliğe karşılık niçin kötülük yapayım? Kötülük yaparsam kendime yapmış olurum. İyilik yaparsan iyilik; Kötülük yaparsan kötülük görürsün.''

Şehnâme'nin bu muazzam etkisi yalnızca İran edebiyatıyla da sınırlı kalmamıştır. Osmanlı, Safevî ve Babür saraylarında hazırlanan resimli Şehnâme nüshaları minyatür sanatının en seçkin örnekleri arasında yer alır. Eser; İran'dan Anadolu'ya, Kafkasya'dan Orta Asya'ya kadar geniş bir coğrafyada edebiyatı, tarih yazıcılığını ve görsel sanatları derinden etkilemiştir.

Türk’ün trajedisi

Burada trajik olan ise şudur: Bir Türk kralının içinde Farsların yüceltildiği bir Fars destanını bir Farslıya kaleme aldırması ve daha sonra da sarayını bu hikâyeyi içeren resimlerle donatmasıdır.

Bu iş orada ve o zamanda da bitmez.

Türk edebiyatında, Arapça ve Farsça kökenli hikâyeler anlatan meddah tipindeki hikâyecilere Firdevsî'nin Şehnâme'sinden hareketle "Şehnâme-hân’’ (Şehnâme anlatıcısı) denirdi. Yani Anadolu’da, Türk yurdunda, Türk Şehnâme-hânlar asırlarca Türklere, Fars’ın yüceltildiği hikâyeler anlatmışlardır. Evliya Çelebi de Seyahatnâme'sinde, Şehnâme'nin Bursa içindeki kahvelerde meddahlar tarafından ezberden okunduğunu anlatır. 

Demek ki Türk’ün kendisini değil de başka bir milleti yüceltme sevdası yeni değildir. Bu durum, genetik bir miras gibi tarih boyunca zaman zaman tekrar eden bir eğilim olarak görülebilir! Orhun Anıtları'nda "Türk beyleri Türk adını bıraktı, Çince adlar alıp Çin kağanına bağlandı" diye sitem edilir.

Bu sevda İslam öncesi Sasani ve Pers adlarını hükümdara ve ailesine veren Orta Asya Türk devletlerinde başlayıp, Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklularında doruğa çıkar. Türklerin bu Fars sevdası daha sonra da Arap sevdasına dönüşür. Bu Arap sevdası günümüzde de artarak hâlâ devam eder.

Fars’ın milliyetçisi

Firdevsî, iyi bir Müslüman’dır. Hazreti Muhammed'e ve sahabelere övgü­leri, sevgisi derindir. Ancak Firdevsî, Türkler gibi değildir. Firdevsî, çok güçlü bir Fars milliyetçisidir. Onun bu duruşu, İslamiyet sonrası İranlı aydınların Arap milliyetçiliğine ve Emevi ırkçılığına karşı kendi dillerini, tarihlerini ve kültürlerini savundukları edebi-siyasi bir akım olan "Şuubiye Hareketi"nin ruhunu taşır. İşte Şehnâme, bu kültürel direniş hareketinin dünya edebiyatındaki en büyük zirvesidir.

Bu yüzden Firdevsî, Şehnâme'de eski Fars töre ve inançları ile İslâm ruhunu çelişme ve çatışmaya sokturmadan kaynaştırmaya dikkat eder. Ama Şuubiye akımının bu büyük şairinin, yurdunu üç-dört yüz sene işgal etmiş olan Araplara kız­gınlığı ve hıncı sonsuzdur. Sırası geldikçe onları hicvetmekten geri durmaz. Nite­kim Firdevsî Şehnâme’de bir yerde şöyle yazar:


"Bir zamanlar çölde deve sütü ve kertenkele etiyle geçinen Araplar işi o kadar azıttılar ki, Key'lerin taçlarını istemeye başladılar. Tuu, senin yüzüne ey kahbe felek tuuu!"

Arapların sevmediği Müslümanlar

Günümüzde Türkler ve Persler, Arap-Emevî kültürü içerisinde erimeyerek kendi öz dillerini ve kültürlerini muhafaza eden, asimile olmamış nadir Müslüman topluluklardandır. Buna karşın; Kuzey Afrika’nın en eski halkı olan ve Fas, Cezayir, Tunus ile Libya’da yaşayan Berberiler; Antik Mısır uygarlığının mirasçısı Kıptiler; Suriye ve Mezopotamya’nın çok eski Sami halkı Aramiler; bugünkü Lübnan ve kıyı Suriye nüfusunun önemli kısmını oluşturan Fenikeliler soyundan gelen Levant halkı; Nil’in güneyinde, Sudan ve güney Mısır’da yaşayan Afrika kökenli Nubiler; Somalililer ve bazı Doğu Afrika halkları ile Akkad, Asur, Babil gibi Mezopotamya’nın eski medeniyetlerinden gelen Iraklılar, Arap istilası sonunda dilleri ve kültürleriyle beraber Araplaşmışlardır.

Kendi kimliğini koruyan toplumlar ile bu asimilasyon sürecinden geçen çevreler arasında tarih boyunca yaşanan siyasi ve kültürel gerilimlerin temelinde de bu fark yatar. Araplar ve Araplaşmış diğer toplumlar, Emevî kültürü içerisinde erimeyen Türkler ve Persler gibi Müslümanlardan pek hazzetmemişlerdir. İzleri tarih, edebiyat ve düşünce eserlerinde de açıkça görülebilen bu sosyo-kültürel gerilimler, günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Hâlâ ünlü Alman şairi Heinrich Heine'nin Firdevsî ile olan ilgisini bekliyorsunuz değil mi? O zaman gelelim sadete!

Der Dichter Firdusi

Heinrich Heine'nin Firdevsî'ye yönelmesi sıradan bir tesadüf değildir. Heine, her ne kadar ilk şiirlerinde romantik esintiler taşısa da aslında Alman Romantizminin o içe dönük, dünyadan kopuk yapısını sertçe eleştiren ve edebiyatı politik bir gerçekçiliğe taşıyan "Genç Almanya" (Junges Deutschland) akımının öncüsüdür. Bu yüzden onun Firdevsî ilgisi, Doğu'nun egzotik dünyasına duyulan romantik bir hayranlıktan ibaret değildir. Heine, Firdevsî’nin trajedisine tam bir politik realizm ve toplumsal ironiyle yaklaşır.


Bu yaklaşımıyla Heine, Goethe ile başlayan Alman edebiyatındaki o meşhur Doğu hayranlığının (Weltliteratur / Dünya Edebiyatı ve Oryantalizm akımı) önemli bir temsilcisidir. Ancak Goethe'nin Doğu'ya yaklaşımı daha çok şiir, hikmet ve kültürel karşılaşma eksenindeyken; Heine adalet, vicdan ve verilen sözün değeri üzerinde durur. Üstelik Heine, 1851’de Romanzero’yu yazarken ağır hastadır (felçli olduğu ve "yatak mezarı" / Matratzengruft dediği dönemdedir) ve Paris'te sürgündedir. Tıpkı Firdevsî gibi o da iktidarla (Prusya sansürüyle) mücadele etmiş, dışlanmış ve emeğinin karşılığını alamamıştır. Yani Heine, Firdevsî’nin şahsında ve trajik öyküsünde aslında kendi kaderini görmüş, onunla derin bir otobiyografik bağ kurmuştur.

Onun gözünde Firdevsî, emeğinin karşılığını alamayan özgür sanatçıyı; Sultan Mahmut ise verdiği sözü tutmayan siyasî iktidarı temsil eder. Böylece şiir, sanatçı ile iktidar arasındaki evrensel gerilimi anlatır.


Gazneli Mahmut anlattığım gibi Şehnâme’yi, Firdevsî'ye yazdırır ama Firdevsî’ye söz verdiği ödemeyi yapmaz, şairi küstürür. Bu ödeme konusunda değişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerden birisi de 19. yüzyılın en ünlü Alman şairlerinden Heinrich Heine'ye aittir. Heinrich Heine, bu ödeme konusuna, ülkemizde edebiyatçılarımızın dâhil kimseciklerin pek bilmediği ‘’Der Dichter Firdusi’’ (Şair Firdevsî) adlı üç bölümlük çok güzel bir şiirinde yer verir.

Heine, bu şiiri 1851 yılında yazar. Şiir ilk olarak Hamburg'da yayımlanır. Şiir, Heinrich Heine’nin ‘’Werke und Briefe in zehn Bänden’’ (Weimar, Aufbau, 1972) (On ciltlik eserleri ve mektupları) adlı tüm eserlerinin toplandığı serinin ikinci kitabı olan ‘’Romanzero’’ (Jun Verlag GmbH, 1997) adlı kitabında yer alır.

Heine şiirinde; Firdevsî’den Firdusi, Şehnâme’den Schach Nameh, Firdevsî’nin şehri olan Tus şehrini de Thus olarak bahseder. 

Şiirde özetle şu hikâye anlatılır:

Şehnâme’nin yazılışından yıllar geçmiştir. Bir gün aklına gelir Sultan Mahmut’un; Firdevsî’yi sorar ''nerede?'' diye. Aslında çok yoksul çevreden olan büyük şair, kendi şehrinde (Tus) eski ağır koşullarında yaşayıp gidiyordur. Sultan hemen büyük bir kervan düzülmesini emreder. Develere en güzel ipekliler, nice değerli altın, gümüş, fildişi araç gereçler, paha biçilmez nesneler yüklenir.

Sultan’ın kervanı sekiz günlük bir yolculuktan sonra şaşaa ile Firdevsî’nin yaşadığı bir dağın yamacına kurulmuş şehre giriyordur ki, aynı şehrin karşı kapısından küçük, yoksul bir cemaatin omuzlarındaki tabutta mezarlığa götürülen Firdevsî’nin cenazesi vardır!

İşte bu noktada benim boğazım düğümlenir. O uzun uzun yazılarımda kullandığım kelimelerim kifayetsiz, cümlelerim imkânsız, anlatımın bir mümkünsüz kalır. Duygularımı anlatacak, yazımı hitama erdirecek bir sözcük bulamam, bir cümle kuramam. Ancak, büyük Alman filozofu Immanuel Kant’ın sadece şu sözünü hatırlarım; ‘’Yeryüzünde hiçbir şey başkasının hakkından daha kutsal değildir.’’

Heine burada tarihî bir kişiyi yalnızca anlatmaz; onu şiir yoluyla yeniden kurar. Böylece Firdevsî yalnızca bir Fars şairi olmaktan çıkar, emeğinin karşılığını arayan bütün sanatçıların sembolüne dönüşür. Bu yönüyle "Der Dichter Firdusi", biyografik bir şiirin ötesinde, edebiyatın adalet arayışını dile getiren evrensel metinlerden biri olarak okunabilir.

Bu hikâye, güç sahiplerinin adalet karşısındaki sorumluluğunu düşündürücü biçimde hatırlatır.

Sonuç

Aradan geçen bin yıla rağmen Firdevsî’nin trajedisi ve Heinrich Heine’nin bu trajediyi sahiplenmesi, insanlığın en eski ve değişmeyen hesaplaşmasını önümüze koymaktadır. Bu hikâye, yalnızca sultanın ödemediği birkaç altın tomandan ya da bir şairin uğradığı haksızlıktan ibaret değildir; bu, iktidarın geçici kibri ile sanatın ölümsüz hafızası arasındaki ezeli savaştır.


Gazneli Mahmut’un sarayları, tahtları ve altın kervanları çoktan tarihin tozlu sayfalarında yok olup gitmiştir. Ancak kendi öz kimliğini unutan toplumların trajedisi de, emeğinin hakkını arayan sanatçının çığlığı da hâlä ilk günkü gibi canlıdır. Kant’ın dediği gibi yeryüzünde başkasının hakkından daha kutsal bir şey yoksa, tarih de bu hakkı teslim etmeyen hükümdarları değil, o hakkı kelimeleriyle savunan şairleri yaşatır.

Paris’te sürgünde, bir "yatak mezarında" felçli yatan Alman şairi Heine ile Tus şehrinin yoksul mahallesinde hayata gözlerini yuman Fars şairi Firdevsî’yi asırlar sonra aynı mısralarda buluşturan şey tam olarak budur. Sultanların kervanları şairlerin cenazelerine yetişmeye her zaman geç kalabilir; fakat zaman, adaleti ve hakikati daima şairlerin omzunda geleceğe taşır.

Osman AYDOĞAN

Heine’nin bu şiiri Almanca okunurken hikâye de lego ile canlandırılır  İngilizce alt yazı ile Almanca bilmeyenler için. Heinrich Heine, ''Der Dichter Firdusi'': 
https://www.youtube.com/watch?v=bLsX0PEWM0I

Heinrich Heine’in yazımda bahsi geçen ‘’Der Dichter Firdusi’’ adlı şiirin tamamını orijinal haliyle Almanca bilen arkadaşlarımın istifade edebilmesi için aşağıda sunuyorum. Mükemmel bir şiirdir.

Der Dichter Firdusi

1


Goldne Menschen, Silbermenschen!
Spricht ein Lump von einem Toman,
Ist die Rede nur von Silber,
Ist gemeint ein Silbertoman.

Doch im Munde eines Fürsten,
Eines Schaches, ist ein Toman
Gülden stets; ein Schach empfängt
Und er gibt nur goldne Toman.

Also denken brave Leute,
Also dachte auch Firdusi,
Der Verfasser des berühmten
Und vergötterten »Schach Nameh«.

Dieses große Heldenlied
Schrieb er auf Geheiß des Schaches,
Der für jeden seiner Verse
Einen Toman ihm versprochen.

Siebzehnmal die Rose blühte,
Siebzehnmal ist sie verwelket,
Und die Nachtigall besang sie
Und verstummte siebzehnmal -

Unterdessen saß der Dichter
An dem Webstuhl des Gedankens,
Tag und Nacht, und webte emsig
Seines Liedes Riesenteppich -

Riesenteppich, wo der Dichter
Wunderbar hineingewebt
Seiner Heimat Fabelchronik,
Farsistans uralte Kön'ge,

Lieblingshelden seines Volkes,
Rittertaten, Aventüren,
Zauberwesen und Dämonen,
Keck umrankt von Märchenblumen -

Alles blühend und lebendig,
Farbenglänzend, glühend, brennend,
Und wie himmlisch angestrahlt
Von dem heil'gen Lichte Irans,

Von dem göttlich reinen Urlicht,
Dessen letzter Feuertempel,
Trotz dem Koran und dem Mufti,
In des Dichters Herzen flammte.

Als vollendet war das Lied,
Überschickte seinem Gönner
Der Poet das Manuskript,
Zweimalhunderttausend Verse.

In der Badestube war es,
In der Badestub' zu Gasna,
Wo des Schaches schwarze Boten
Den Firdusi angetroffen -

Jeder schleppte einen Geldsack,
Den er zu des Dichters Füßen
Kniend legte, als den hohen
Ehrensold für seine Dichtung.

Der Poet riß auf die Säcke
Hastig, um am lang entbehrten
Goldesanblick sich zu laben -
Da gewahrt' er mit Bestürzung,

Daß der Inhalt dieser Säcke
Bleiches Silber, Silbertomans,
Zweimalhunderttausend etwa -
Und der Dichter lachte bitter.

Bitter lachend hat er jene
Summe abgeteilt in drei
Gleiche Teile, und jedwedem
Von den beiden schwarzen Boten

Schenkte er als Botenlohn
Solch ein Drittel, und das dritte
Gab er einem Badeknechte,
Der sein Bad besorgt, als Trinkgeld.

Seinen Wanderstab ergriff er
Jetzo und verließ die Hauptstadt;
Vor dem Tor hat er den Staub
Abgefegt von seinen Schuhen.

2

»Hätt er menschlich ordinär
Nicht gehalten, was versprochen,
Hätt er nur sein Wort gebrochen,
Zürnen wollt ich nimmermehr.

Aber unverzeihlich ist,
Daß er mich getäuscht so schnöde
Durch den Doppelsinn der Rede
Und des Schweigens größre List.

Stattlich war er, würdevoll
Von Gestalt und von Gebärden,
Wen'ge glichen ihm auf Erden,
War ein König jeder Zoll.

Wie die Sonn' am Himmelsbogen,
Feuerblicks, sah er mich an,
Er, der Wahrheit stolzer Mann -
Und er hat mich doch belogen.«

3

Schach Mahomet hat gut gespeist,
Und gut gelaunet ist sein Geist.

Im dämmernden Garten, auf purpurnem Pfühl,
Am Springbrunn sitzt er. Das plätschert so kühl!

Die Diener stehen mit Ehrfurchtsmienen;
Sein Liebling Ansari ist unter ihnen.

Aus Marmorvasen quillt hervor
Ein üppig brennender Blumenflor.

Gleich Odalisken anmutiglich
Die schlanken Palmen fächern sich.

Es stehen regungslos die Zypressen,
Wie himmelträumend, wie weltvergessen.

Doch plötzlich erklingt bei Lautenklang
Ein sanft geheimnisvoller Gesang.

Der Schach fährt auf, als wie behext -
»Von wem ist dieses Liedes Text?«

Ansari, an welchen die Frage gerichtet,
Gab Antwort: »Das hat Firdusi gedichtet.«

»Firdusi?« - rief der Fürst betreten -
»Wo ist er? Wie geht es dem großen Poeten?«

Ansari gab Antwort: »In Dürftigkeit
Und Elend lebt er seit langer Zeit

Zu Thus, des Dichters Vaterstadt,
Wo er ein kleines Gärtchen hat.«

Schach Mahomet schwieg, eine gute Weile,
Dann sprach er: »Ansari, mein Auftrag hat Eile -

Geh nach meinen Ställen und erwähle
Dort hundert Maultiere und funfzig Kamele.

Die sollst du belasten mit allen Schätzen,
Die eines Menschen Herz ergötzen,

Mit Herrlichkeiten und Raritäten,
Kostbaren Kleidern und Hausgeräten

Von Sandelholz, von Elfenbein,
Mit güldnen und silbernen Schnurrpfeiferein,

Kannen und Kelchen, zierlich gehenkelt,
Lepardenfellen, groß gesprenkelt,

Mit Teppichen, Schals und reichen Brokaten,
Die fabriziert in meinen Staaten -

Vergiß nicht, auch hinzuzupacken
Glänzende Waffen und Schabracken,

Nicht minder Getränke jeder Art
Und Speisen, die man in Töpfen bewahrt,

Auch Konfitüren und Mandeltorten,
Und Pfefferkuchen von allen Sorten.

Füge hinzu ein Dutzend Gäule,
Arabischer Zucht, geschwind wie Pfeile,

Und schwarze Sklaven gleichfalls ein Dutzend,
Leiber von Erz, strapazentrutzend.

Ansari, mit diesen schönen Sachen
Sollst du dich gleich auf die Reise machen.

Du sollst sie bringen nebst meinem Gruß
Dem großen Dichter Firdusi zu Thus.«

Ansari erfüllte des Herrschers Befehle,
Belud die Mäuler und Kamele

Mit Ehrengeschenken, die wohl den Zins
Gekostet von einer ganzen Provinz.

Nach dreien Tagen verließ er schon
Die Residenz, und in eigner Person,

Mit einer roten Führerfahne,
Ritt er voran der Karawane.

Am achten Tage erreichten sie Thus;
Die Stadt liegt an des Berges Fuß.

Wohl durch das Westtor zog herein
Die Karawane mit Lärmen und Schrein.

Die Trommel scholl, das Kuhhorn klang,
Und lautaufjubelt Triumphgesang.

»La Illa Il Allah!« aus voller Kehle
Jauchzten die Treiber der Kamele.

Doch durch das Osttor, am andern End'
Von Thus, zog in demselben Moment

Zur Stadt hinaus der Leichenzug,
Der den toten Firdusi zu Grabe trug.

Heinrich Heine 



Yorumlar - Yorum Yaz