
Orta Vadeli Program (OVP) 2027–2029
7 Eylül 2026
Orta Vadeli Program (OVP) nedir?
Orta Vadeli Program (OVP), Türkiye ekonomisinin önündeki üç yıllık döneme ilişkin makroekonomik politikaları, temel hedefleri ve gösterge niteliğindeki ekonomik büyüklükleri ortaya koyan temel politika belgelerinden biri oluyor.
OVP; Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından müştereken hazırlanıyor, Cumhurbaşkanı Kararı ile yürürlüğe giriyor ve merkezî yönetim bütçe sürecini başlatıyor. Program; makroekonomik politika çerçevesini, hedef ve öncelikleri, temel ekonomik büyüklükleri, kamu kesimi ve bütçe dengelerini, gelir-gider ve borçlanma tahminlerini ve kamu idarelerinin ödenek teklif tavanlarını kapsıyor.
İlk resmî OVP, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu çerçevesinde 2006–2008 dönemini kapsayacak şekilde hazırlanıyor. O tarihten bu yana Türkiye ekonomisinin önündeki üç yıla ilişkin hedefleri belirleyen yeni programlar hemen her yıl açıklanıyor.
Son olarak 6 Eylül 2026 tarihinde 2027–2029 dönemini kapsayan yeni Orta Vadeli Program açıklanıyor.
Ben de yıllardır, hemen her yeni OVP yayımlandığında programı ele alan ve eleştiren bir yazı yazıyorum. Bu da benim için artık neredeyse gelenek hâline geliyor.
Şimdi ben bu yeni OVP'yi de eleştirmesem olmuyor!
2027–2029 dönemini kapsayan yeni Orta Vadeli Program
Yeni programın temel amacı; dengeli, sürdürülebilir ve kapsayıcı büyümenin sağlanması, istihdam oluşturma kapasitesinin artırılması, ekonomik kazanımların toplumun geniş kesimlerine yayılması, kalıcı refah artışının sağlanması ve adil gelir dağılımının güçlendirilmesi olarak ifade ediliyor.
Programın rakamlarına baktığımızda ise şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor:
Türkiye ekonomisinin 2026 yılında yüzde 3,3 büyümesi, büyüme oranının 2027'de yüzde 4,2'ye, 2028'de yüzde 4,6'ya ve 2029'da yüzde 5'e yükselmesi öngörülüyor.
2025 yılında yüzde 30,9 olarak gerçekleşen yıl sonu enflasyonunun 2026 sonunda yüzde 28,4'e, 2027'de yüzde 21'e, 2028'de yüzde 13,5'e ve 2029'da yüzde 9'a gerilemesi hedefleniyor.
İşsizlik oranının ise 2025 yılındaki yüzde 8,3 seviyesinden 2026'da yüzde 8,1'e, 2027'de yüzde 8'e, 2028'de yüzde 7,8'e ve 2029'da yüzde 7,6'ya düşeceği tahmin ediliyor.
Bütün bunlar tabii ki güzel hedefler oluyor.
Ancak programın diğer göstergelerine bakıldığında daha farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Dış ticaret açığının 2026 ve 2027 yıllarında 105 milyar dolar, 2028'de 108,5 milyar dolar, 2029'da ise 110 milyar dolar olması öngörülüyor. Önceki OVP'ye kıyasla cari açık tahmini de önemli ölçüde yükseltiliyor. Cari işlemler açığının 2026 yılında 47,5 milyar dolar, 2027'de 38,5 milyar dolar, 2028'de 37 milyar dolar ve 2029'da 35,5 milyar dolar olması bekleniyor.
Ancak benim OVP'lerle ilgili yıllardır üzerinde durduğum asıl mesele açıklanan hedeflerin güzelliği değil, bu hedeflerin ne ölçüde gerçekleştiği oluyor.
OVP'nin temel sorunu: Öngörüler sürekli değişiyor
Bir Orta Vadeli Program'ın anlamı yalnızca gelecek üç yıla ilişkin birtakım rakamlar açıklamak olmuyor. Asıl anlamı, adı üzerinde, orta vadede ekonomiye ilişkin bir yol haritası çizmesi ve ekonomik aktörler açısından öngörülebilirlik sağlaması oluyor.
Nitekim yeni OVP açıklanırken Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de OVP'lerin en önemli kazanımının “öngörülebilirlik” olduğunu söylüyor. Önceki OVP'nin hedeflerinin tutup tutmadığı sorulduğunda ise programların kural bazlı yaklaşımı güçlendirdiğini, ekonominin dış şoklara karşı tamponlarını artırdığını, cari açıktaki kırılganlığı azalttığını ve KKM'den çıkışı sağladığını belirttikten sonra “Olay hedeflerin takibi şeklinde olmamalı” diyor.
Bu değerlendirmelerin önemini teslim etmek gerekiyor. Ancak bir OVP'nin temel işlevlerinden biri gelecek yıllara ilişkin sayısal hedefler koymaksa, bu hedeflerin gerçekleşme düzeyinin de programın başarısını değerlendirirken dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.
Bu nedenle insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir programın hedefleri sürekli ve büyük ölçüde değişiyorsa ekonomide öngörülebilirliği nasıl sağlayacak?
Son yıllarda açıklanan OVP’lerin yalnızca enflasyon tahminlerine bakmak bile bu sorunun neden önemli olduğunu gösteriyor:
2023 yılında açıklanan 2024–2026 OVP’sinde, 2024 yılı enflasyonu yüzde 33, 2025 yılı enflasyonu yüzde 15,2 ve 2026 yılı enflasyonu yüzde 8,5 olarak öngörülüyor. Ancak 2024 yılı sonunda enflasyon ise yüzde 44,4 olarak gerçekleşiyor.
Bir yıl sonra, 2024 yılında açıklanan 2025–2027 OVP’sinde, 2025 yılı enflasyon tahmini yüzde 17,5’e, 2026 yılı tahmini yüzde 9,7’ye, 2027 yılı tahmini ise yüzde 7’ye konuluyor. Ancak 2025 yılı enflasyonu yüzde 30,9 olarak gerçekleşiyor.
2025 yılında açıklanan 2026–2028 OVP’sinde ise 2026 yılı enflasyon tahmini bu defa yüzde 16’ya yükseltiliyor; 2027 için yüzde 9, 2028 için yüzde 8 öngörülüyor.
Şimdi açıklanan 2027–2029 OVP’sinde ise 2026 yılı sonu enflasyon tahmini yüzde 28,4’e çıkarılıyor; 2027 yılı için yüzde 21, 2028 için yüzde 13,5 ve 2029 için yüzde 9 hedefleniyor.
Başka bir ifadeyle, aynı yıl için yapılan tahminlerin zaman içinde nasıl değiştiğine bakmak daha açıklayıcı oluyor:
2026 yılı enflasyonu, 2023 yılında açıklanan OVP’de yüzde 8,5 olarak tahmin ediliyor. Bir yıl sonra, 2024 yılında açıklanan OVP’de aynı 2026 yılı için tahmin yüzde 9,7’ye yükseltiliyor. 2025 yılında açıklanan OVP’de bu tahmin yüzde 16’ya çıkarılıyor. Nihayet 2026 yılında açıklanan yeni OVP’de, yine aynı yılın sonu için enflasyon tahmini yüzde 28,4 olarak belirleniyor.
Yani 2026 yılı için üç yıl önce yüzde 8,5 olarak öngörülen enflasyon, 2026 yılına gelindiğinde yüzde 28,4 olarak tahmin ediliyor.
Buradaki sorun, tahminlerin değişmesi değil; aynı yıl için (2026) yapılan tahminlerin birkaç yıl içinde bu ölçüde değişmesi oluyor. Yani üç yıl önce 2026 yılı için tek haneli enflasyon öngörülürken, 2026 yılına gelindiğinde aynı yıl için yapılan tahmin yüzde 28,4’e yükselmiş oluyor.
Bu yalnızca küçük bir tahmin sapması değil. Ekonominin önündeki birkaç yıla ilişkin temel göstergelerden birinin her yıl yeniden ve ciddi ölçüde değiştirilmesi anlamına geliyor.
Burada dikkat çeken bir başka nokta da OVP ile Merkez Bankasının enflasyon öngörüleri arasındaki fark oluyor. TCMB'nin kısa süre önce açıkladığı tahminde 2027 yılı enflasyonu yüzde 15 düzeyinde öngörülürken, yeni OVP'de aynı yıl için hedef yüzde 21 olarak belirleniyor. Dolayısıyla öngörülebilirlik tartışması yalnızca farklı yıllarda açıklanan OVP'ler arasında değil, ekonomi yönetiminin yakın tarihlerde açıkladığı tahminler arasında da ortaya çıkıyor.
Üstelik mesele yalnızca enflasyonla da sınırlı kalmıyor.
Geçen yıl açıklanan OVP'de 2026 büyümesi yüzde 3,8 olarak tahmin edilirken yeni programda yüzde 3,3'e indiriliyor. Dış ticaret açığı tahmini 96 milyar dolardan 105 milyar dolara, enerji ithalatı 63 milyar dolardan 71 milyar dolara çıkarılıyor. Cari açığın GSYH'ye oranı ise yüzde 1,3'ten yüzde 2,6'ya yükseltiliyor.
Elbette ekonomide tahmin yapmak kolay olmuyor. Savaşlar çıkabiliyor. Enerji fiyatları değişebiliyor. Dünya ticareti yavaşlayabiliyor. Doğal afetler yaşanabiliyor. Finansal koşullar değişebiliyor. Nitekim yeni OVP de 2026 yılındaki sapmalarda ABD/İsrail-İran Savaşı'nın, enerji ve emtia fiyatlarındaki yükselişin, dış talepteki zayıflamanın ve küresel finansal koşullardaki sıkılaşmanın etkili olduğunu belirtiyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz da savaşın 2026 yılı enflasyonuna etkisinin 7 puan olarak hesaplandığını söylüyor.
Bütün bunlar anlaşılabiliyor. Ancak dış koşulların değişebilmesi zaten ekonomik tahmin yapmanın doğasında bulunuyor.
Ve eğer her yıl hedeflerin büyük bölümü önemli ölçüde revize ediliyorsa şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor: OVP ekonominin geleceğini öngören bir program mı, yoksa gerçekleşmelere göre her yıl yeniden yazılan bir tahmin belgesi mi? İşte benim OVP'lerle ilgili temel tereddüdüm burada başlıyor.
Yeni OVP kendi içinde daha tutarlı
Bununla beraber yeni OVP'yi eleştirirken bir hakkı teslim etmek gerekiyor.
Geçen yılki OVP üzerine yazdığım yazıda programda açıklanan rakamlar arasında büyük tenakuzlar bulunduğunu düşünüyordum. Eski yazımda bu nedenle, rakamlar arasındaki çelişkilerden hareketle OVP'nin güvenilirliğini oldukça sert biçimde eleştiriyordum. Ancak 2027–2029 OVP'si için aynı hükmü aynı kesinlikle vermek doğru görünmüyor.
Mahfi Eğilmez de yeni OVP'yi değerlendirdiği yazısında büyüme, enflasyon ve işsizlik hedeflerinin kendi aralarında genel olarak daha tutarlı olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte bütçe ve dış ticaret tarafında, özellikle 2027 yılına ilişkin bazı rakamların açıklanmaya ihtiyaç gösterdiğini söylüyor. Bu önemli bir ayrım olarak gözüküyor.
Dolayısıyla yeni programı eleştirirken meseleyi “rakamlar birbirini tutmuyor” diye genelleştirmek yerine, rakamların dayandığı varsayımların ne ölçüde gerçekleşebilir olduğunu sorgulamak daha doğru oluyor.
Dış ticarette ilginç bir varsayım
Mahfi Eğilmez'in dikkat çektiği noktalardan biri dış ticaret oluyor.
Yeni OVP'de 2027 yılında büyümenin yüzde 3,3'ten yüzde 4,2'ye yükselmesi öngörülürken ithalatın oldukça sınırlı artacağı ve dış ticaret açığının yaklaşık aynı düzeyde kalacağı tahmin ediliyor.
Oysa Türkiye ekonomisinin geçmişteki yapısına baktığımızda büyüme hızlandığında ithalatın da genellikle arttığını görüyoruz.
Dolayısıyla büyümenin hızlandığı bir yılda ithalatın neden bu kadar sınırlı artacağı, OVP'nin ayrıca açıklaması gereken bir konu oluyor. Mahfi Eğilmez de bu ilişkinin açıklanmaya ihtiyaç gösterdiğini belirtiyor.
2027 bir seçim ekonomisi yılı mı?
Yeni OVP'deki en dikkat çekici bölümlerden biri de 2027 yılı bütçe rakamları oluyor.
Merkezî yönetim bütçe açığının GSYH'ye oranının 2026 yılında yüzde 3,1 iken 2027 yılında yüzde 3,5'e çıkması, daha sonra 2028'de yüzde 3,1'e ve 2029'da yüzde 2,8'e gerilemesi öngörülüyor. Nominal rakamlara bakıldığında ise bütçe açığının 2026'daki yaklaşık 2,6 trilyon TL'den 2027'de 3,8 trilyon TL'ye, 2028'de 4,1 trilyon TL'ye ve 2029'da 4,3 trilyon TL'ye yükselmesi bekleniyor.
Burada bütçenin yalnız harcama tarafına değil, gelir tarafına da bakmak gerekiyor.
Yeni OVP'ye göre genel bütçe vergi gelirlerinin 2026 yılındaki yaklaşık 14,6 trilyon TL'den 2027'de 19,9 trilyon TL'ye yükselmesi öngörülüyor. Kuşkusuz yüksek enflasyon ortamında nominal vergi gelirlerinin artması tek başına fazla bir anlam taşımıyor. Ancak vergi gelirlerinin millî gelire oranının da 2026'daki yüzde 17,1'den 2027'de yüzde 17,9'a, 2028'de yüzde 18'e ve 2029'da yüzde 18,1'e yükselmesinin öngörülmesi, program döneminde vergi gelirlerinin millî gelir içindeki payının artmasının öngörüldüğünü gösteriyor.
Bütçenin gelir tarafında dikkat çeken bir başka gelişme ise özelleştirme gelirlerinde görülüyor.
Önceki OVP'de özelleştirme gelirleri 2026 yılı için 185 milyar TL, 2027 yılı için 70 milyar TL ve 2028 yılı için 30 milyar TL olarak öngörülüyordu. Yeni OVP'de ise 2026 yılı gerçekleşme tahmini 107,3 milyar TL olurken, 2027 yılı için 183 milyar TL, 2028 yılı için 163,5 milyar TL ve 2029 yılı için 143 milyar TL özelleştirme geliri öngörülüyor.
Burada özellikle 2027 ve 2028 yılları dikkat çekiyor. Bir önceki OVP'de 2027 yılı için 70 milyar TL olarak öngörülen özelleştirme geliri yeni programda 183 milyar TL'ye, 2028 yılı için 30 milyar TL olarak öngörülen gelir ise 163,5 milyar TL'ye çıkarılıyor. Başka bir ifadeyle, 2028 yılı için öngörülen özelleştirme geliri bir yıl içinde beş katından fazla artırılıyor.
Köprü ve otoyolların da özelleştirme kapsamına alınmasıyla birlikte düşünüldüğünde, programın önümüzdeki yıllarda özelleştirmeden önemli ölçüde daha yüksek gelir beklediği anlaşılıyor.
Dolayısıyla yeni OVP'nin maliye politikasında dikkat çeken bir tablo ortaya çıkıyor: Bir taraftan vergi gelirlerinin millî gelir içindeki payının artırılması, diğer taraftan da özellikle 2027 ve 2028 yıllarında önceki programa kıyasla çok daha yüksek özelleştirme geliri elde edilmesi öngörülüyor.
Burada benim açımdan iki soru ortaya çıkıyor: Vergi gelirlerindeki bu artış hangi vergi kalemlerinden ve toplumun hangi kesimlerinden sağlanacak? Özelleştirmeden beklenen bu kadar yüksek gelir hangi kamu varlıklarının özelleştirilmesiyle elde edilecek?
Bu sorular önemli. Çünkü verginin yalnızca ne kadar toplandığı değil, kimden ve hangi vergiler yoluyla toplandığı; özelleştirmede ise yalnızca ne kadar gelir elde edildiği değil, hangi kamu varlıklarının hangi gerekçeyle elden çıkarıldığı da önem taşıyor.
Üstelik OVP'nin kendi amaçları arasında ekonomik kazanımların toplumun tüm kesimlerine dengeli biçimde yansıtılması, kalıcı refah artışı ve daha adil bir gelir dağılımı da bulunuyor. Bu nedenle bütçenin gelir ihtiyacının nasıl karşılanacağı, yalnızca bir kamu maliyesi meselesi değil, aynı zamanda programın gelir dağılımı hedefleri açısından da değerlendirilmesi gereken bir konu oluyor.
Faiz giderlerinin de 2026 yılındaki yaklaşık 2,8 trilyon TL'den 2027'de 3,9 trilyon TL'ye, 2028'de 4,6 trilyon TL'ye ve 2029'da 5,2 trilyon TL'ye çıkması öngörülüyor. Başka bir ifadeyle, faiz giderleri program dönemi boyunca nominal olarak artmaya devam ediyor. Ancak yıllık artış oranının 2027'de yaklaşık yüzde 40 düzeyinden 2028'de yüzde 18'e, 2029'da ise yüzde 13'e kadar gerilemesi bekleniyor. Mahfi Eğilmez, faiz giderlerindeki bu yavaşlamanın ancak enflasyon ve faiz oranlarının OVP'de öngörüldüğü şekilde gerilemesi hâlinde mümkün olabileceğine dikkat çekiyor.
Daha ilginç olan ise 2027 yılında faiz dışı giderlerin de güçlü biçimde artmasının öngörülmesi oluyor. Mahfi Eğilmez buradan hareketle 2027 bütçesinin bir seçim ekonomisi ihtimalini akla getirdiğini ifade ediyor. Bunun tek başına seçim yapılacağını göstermediğini de özellikle belirtiyor.
Buna karşılık Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, OVP'nin seçimlerin zamanında yapılacağı varsayımıyla hazırlandığını özellikle belirtiyor. Dolayısıyla 2027 bütçe rakamlarından hareketle yapılacak bir “seçim ekonomisi” değerlendirmesini, kesin bir seçim tarihi öngörüsü olarak değil, bütçenin yapısına ilişkin bir soru olarak ele almak daha doğru oluyor.
Benim açımdan burada seçim tarihinin kendisinden daha önemli bir başka soru bulunuyor: Kamu harcamalarının güçlü biçimde arttığı bir yılda enflasyonun yüzde 28,4'ten yüzde 21'e düşürülmesi ne ölçüde mümkün görünüyor?
Bunu da zaman gösterecek.
Dolar cinsinden millî gelir meselesi
Yeni OVP'nin üzerinde durduğu göstergelerden biri de dolar cinsinden millî gelir ve kişi başına düşen gelir oluyor.
Programda kişi başına millî gelirin 2026 yılında 20.523 dolara, 2027 yılında 22.285 dolara, 2028'de 23.419 dolara ve 2029'da 24.842 dolara çıkacağı öngörülüyor.
Böyle bir rakam ilk bakışta son derece etkileyici görünüyor.
Ancak burada nominal büyüklüklerle reel büyümeyi birbirinden ayırmak gerekiyor.
Yüksek enflasyon ortamında iç fiyatlar döviz kurundan daha hızlı yükselirse, ülkenin reel üretimi sınırlı artmasına rağmen TL cinsinden GSYH hızla büyüyor; kur aynı oranda yükselmediği için de bu büyüklük dolara çevrildiğinde dolar cinsinden GSYH ve kişi başına gelir çok hızlı artabiliyor.
Mahfi Eğilmez'in verdiği basit örnek meseleyi açık biçimde anlatıyor: Bir ekonomide üretim yalnızca yüzde 3 artarken fiyatların yüzde 36 yükselmesi ve kurun daha sınırlı artması hâlinde dolar cinsinden GSYH yüzde 20'lerin üzerinde artmış görünebiliyor. Gerçekte ise fiziki üretimdeki artış yalnızca yüzde 3 oluyor.
Bu nedenle dolar cinsinden millî gelir önemli bir gösterge olmakla birlikte tek başına ekonomik refahın göstergesi olmuyor.
Mahfi Eğilmez'in ifadesiyle, yüksek enflasyon dönemlerinde nominal büyüklüklerle reel büyüme birbirinden ayrılmadan yapılan karşılaştırmalar ekonominin gerçekte olduğundan daha hızlı büyüdüğü izlenimi yaratabiliyor.
Benim için de asıl mesele burada başlıyor.
Bir ülkede kişi başına düşen millî gelir elbette önemli oluyor. Ama daha önemli bir soru bulunuyor: Bu gelir kimin cebine giriyor?
Türkiye'de gelir adaletsizliği
Türkiye'de ekonomik büyüme sorununun yanında uzun yıllardır devam eden bir başka temel problem de gelir dağılımındaki adaletsizlik oluyor.
TÜİK'in Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025 araştırmasına göre en yüksek gelire sahip yüzde 20'lik grubun gelirinin en düşük gelire sahip yüzde 20'lik grubun gelirine oranını gösteren P80/P20 oranı 7,7'den 7,5'e düşüyor.
Gelirden en fazla pay alan yüzde 10'un gelirinin en az pay alan yüzde 10'un gelirine oranını gösteren P90/P10 oranı da 13,3'ten 12,9'a geriliyor.
Gelir dağılımındaki eşitsizliği ölçmekte kullanılan en yaygın göstergelerden biri olan Gini Katsayısı da aynı yönde bir değişim gösteriyor. Gini Katsayısı 0 ile 1 arasında değer alıyor; sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımının daha eşit, bire yaklaştıkça daha eşitsiz olduğu kabul ediliyor. Türkiye'de bu katsayı 2024 yılındaki 0,413 seviyesinden 2025 yılında 0,410'a geriliyor.
Ancak P80/P20 oranının 7,5 olması, Türkiye'de en yüksek ve en düşük gelir grupları arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu da ortaya koyuyor. Gini Katsayısının 0,410 düzeyinde bulunması da gelir dağılımındaki eşitsizliğin ortadan kalkmadığını gösteriyor.
Başka bir ifadeyle, sorun ortadan kalkmış olmuyor; yalnızca son bir yılda bir miktar hafiflemiş görünüyor.
Türkiye'de maddi ve sosyal yoksunluk
Maddi ve sosyal yoksunluk oranı; hane ve fert düzeyinde belirlenen on üç temel ihtiyacın en az yedisini ekonomik nedenlerle karşılayamayanların toplam nüfus içindeki oranını gösteriyor.
Bu ihtiyaçların arasında beklenmedik harcamaları karşılayabilmek, bir haftalık tatil yapabilmek, kira veya konut borçlarını ödeyebilmek, iki günde bir et, tavuk veya balık içeren yemek yiyebilmek, evi yeterince ısıtabilmek, eskimiş mobilyaları ve giysileri değiştirebilmek, sosyal faaliyetlere katılabilmek ve internete erişebilmek gibi gündelik hayatın temel unsurları bulunuyor.
TÜİK'in 2025 verilerine göre maddi ve sosyal yoksunluk oranı 2024 yılındaki yüzde 13,3 seviyesinden yüzde 11,9'a geriliyor. Dolayısıyla burada da son yılda bir iyileşme görülüyor.
Ancak aynı araştırmanın başka bir göstergesi meselenin boyutunu ortaya koyuyor: Türkiye'de 2025 yılında nüfusun yüzde 27,9'u yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Daha da önemlisi, bu oran 0–17 yaş grubunda yüzde 36,8'e yükseliyor. 18–64 yaş grubunda yüzde 25,1, 65 yaş ve üzerindeki nüfusta ise yüzde 22,8 olarak hesaplanıyor. Yani yaklaşık her üç kişiden biri, çocuklarda ise üç çocuktan birinden fazlası yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor.
Bu nedenle maddi ve sosyal yoksunluk oranındaki düşüş olumlu olsa da Türkiye'deki sosyal tablonun bütünüyle düzeldiğini söylemek mümkün olmuyor.
Sosyal transferlerin gelir dağılımına etkisi
Gelir dağılımındaki bu sınırlı iyileşmenin bir başka boyutu ise sosyal transferlerin etkisinde görülüyor.
TÜİK'in 2025 yılı araştırmasında Gini Katsayısı 0,410 olarak hesaplanıyor. Ancak tüm sosyal transferler hariç tutulduğunda bu katsayı 0,473'e yükseliyor. Emekli ve dul-yetim aylıkları korunup diğer sosyal transferler hariç tutulduğunda ise Gini Katsayısı 0,420 oluyor.
Bu rakamlar önemli bir noktayı gösteriyor: Türkiye'de gelir dağılımındaki eşitsizlik sosyal transferler yoluyla bir ölçüde azaltılıyor. Başka bir ifadeyle, sosyal transferler olmasaydı ölçülen gelir eşitsizliği daha yüksek olacaktı. Buna karşılık transferler sonrasında dahi Gini Katsayısının 0,410 düzeyinde bulunması, gelir eşitsizliği sorununun ortadan kalkmadığını gösteriyor.
Dolayısıyla yeni verileri doğru ifade edecek cümle bence şu oluyor:
Türkiye'de gelir dağılımı 2025 yılında sınırlı ölçüde düzeliyor; sosyal transferler bu eşitsizliği bir ölçüde azaltıyor, ancak gelir eşitsizliği yapısal bir sorun olarak varlığını hâlâ sürdürüyor.
OVP'nin söylediği ile ölçtüğü arasındaki fark
Tam da burada yeni OVP'nin bana göre en önemli eksikliği ortaya çıkıyor. Program, açıkça; “ekonomik kazanımların toplumun geniş kesimlerine yayılmasını”, “kalıcı refah artışını” ve “adil gelir dağılımının güçlendirilmesini” temel hedefleri arasına koyuyor. Hatta OVP'de enflasyonun düşürülmesiyle birlikte gelir dağılımında daha dengeli bir yapının oluşturulacağı ve kalıcı refah artışına katkı sağlanacağı özellikle ifade ediliyor.
Ancak programın sayısal hedeflerine baktığımızda ilginç bir durum ortaya çıkıyor.
OVP’de, 2029 yılı için; büyüme hedefi bulunuyor, enflasyon hedefi bulunuyor, işsizlik hedefi bulunuyor, cari açık hedefi bulunuyor, ihracat hedefi bulunuyor, ithalat hedefi bulunuyor, bütçe açığı hedefi bulunuyor, kişi başına millî gelir hedefi bulunuyor.
Ancak Gini Katsayısının 2029 yılında kaç olması gerektiğine ilişkin hedef bulunmuyor, P80/P20 oranının hangi seviyeye indirileceğine ilişkin hedef bulunmuyor, maddi ve sosyal yoksunluğun yüzde 11,9'dan hangi seviyeye düşürüleceğine ilişkin hedef bulunmuyor, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunan nüfusun yüzde 27,9'dan hangi seviyeye indirileceğine ilişkin hedef bulunmuyor.
İşte benim için yeni OVP'nin en temel eksikliklerinden biri burada bulunuyor. Çünkü “adil gelir dağılımı” hedef olarak yazılıyorsa bunun ölçülebilir olması gerekiyor. Bir hedefe rakam koymuyorsanız, üç yıl sonra o hedefe ulaşıp ulaşmadığınızı nasıl anlayacaksınız?
Bu verilerin hatırlattığı: Thomas Piketty
Bütün bu veriler bana yine Fransız ekonomist Thomas Piketty'yi hatırlatıyor. Aradan geçen yıllara ve değişen ekonomik rakamlara rağmen Piketty'nin üzerinde durduğu temel mesele değişmiyor: ‘’Bir ekonominin ne kadar büyüdüğü kadar, yaratılan gelir ve servetin nasıl dağıldığı da önem taşıyor.’’
Piketty, ‘’21. Yüzyılda Kapital’’ (İş Bankası Kültür Yayınları, 2014) adlı eserinde uzun dönemli tarihsel verilerden hareketle, sermayenin getiri oranının ekonomik büyüme hızından uzun süre daha yüksek kaldığı dönemlerde servetin giderek belirli ellerde yoğunlaşabildiğini gösteriyor. Ona göre aşırı gelir ve servet eşitsizliği yalnız ekonomik bir sorun olarak kalmıyor; toplumsal hareketliliği, fırsat eşitliğini ve demokratik düzeni de etkiliyor.
Piketty'nin Türkiye açısından daha doğrudan önem taşıyan görüşleri ise Kasım 2014'te Galatasaray Üniversitesinde konferans vermek üzere geldiği İstanbul'da verdiği röportajda yer alıyor. Piketty burada Türkiye için özellikle eğitim, mali adalet ve gelir-servet şeffaflığı üzerinde duruyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin eğitime ve insan sermayesine daha fazla yatırım yapması gerektiğini, bunun da yeterli ve adil bir vergi sistemiyle mümkün olabileceğini söylüyor.
Piketty'nin bu değerlendirmelerinden benim çıkardığım sonuç ise şu oluyor: ‘’Mali adalet, başarılı bir kalkınma politikasının yalnızca sonucu değil, aynı zamanda şartıdır.’’
Bugün tartıştığımız OVP meselesi de sonuçta aynı soruya çıkıyor: ‘’Ekonomi ne kadar büyüyor ve bu büyümenin yükünü kim taşıyor, nimetinden kim yararlanıyor?’’
Gandhi'nin bir sözü
Gelir dağılımı, ekonomik adalet ve toplumsal barış arasındaki bu ilişki bana Gandhi'ye atfedilen şu sözü de hatırlatıyor:
“Şiddetin kökleri: çalışmadan elde edilen zenginlik, ahlaktan yoksun ticaret, insanlıktan yoksun bilim, özveriden yoksun tapınma, ilkeden yoksun politika...”
Sözün tarihsel aktarımında farklı biçimler bulunmakla birlikte işaret ettiği düşünce önemini koruyor: ‘’Ekonomik adaletsizlik yalnız ekonomik bir sorun olarak kalmıyor; zamanla toplumsal güveni, dayanışmayı ve birlikte yaşama iradesini de aşındırıyor.’’
Son söz
Yeni OVP'nin önceki bazı programlara göre daha tutarlı bir makroekonomik çerçeve sunduğunu kabul etmek gerekiyor. Büyüme, enflasyon ve işsizlik tahminleri kendi aralarında geçmiş programlara göre daha anlaşılır bir patika ortaya koyuyor.
Ancak sorun burada bitmiyor.
Daha bir yıl önce 2026 yılı için yüzde 16 olarak öngörülen enflasyonun şimdi yüzde 28,4'e çıkarılması; büyüme, cari açık ve dış ticaret tahminlerinin yeniden değiştirilmesi, OVP'nin temel iddialarından biri olan ‘’öngörülebilirlik’’ konusunda ciddi bir soru işareti yaratıyor.
Daha önemlisi ise ekonomiyi yalnızca millî gelir, büyüme ve kişi başına gelir üzerinden değerlendirme alışkanlığımız oluyor.
Bir ekonomi yüzde 5 büyüyebilir. Kişi başına gelir 25 bin dolara yaklaşabilir. Enflasyon tek haneye inebilir. Cari açık azalabilir. Bütçe dengesi iyileşebilir.
Ama bütün bunlara rağmen gelir toplum içinde son derece eşitsiz dağılıyorsa, toplumun önemli bir kesimi yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında yaşamaya devam ediyorsa, ekonomik büyümenin toplum açısından anlamı eksik kalıyor.
Bugün Türkiye'de Gini Katsayısı 0,410. En yüksek yüzde 20'nin geliri en düşük yüzde 20'nin gelirinin 7,5 katı. Maddi ve sosyal yoksunluk oranı yüzde 11,9. Nüfusun yüzde 27,9'u yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında. Çocuklarda bu oran yüzde 36,8.
OVP ise adil gelir dağılımını hedeflediğini söylüyor ama bunun için ölçülebilir bir Gini hedefi koymuyor.
Kalıcı refah artışından söz ediyor ama maddi ve sosyal yoksunluk oranının 2029 yılında kaça düşürüleceğini söylemiyor.
Ekonomik kazanımların toplumun geniş kesimlerine yayılacağını belirtiyor ama bu kazanımların ne ölçüde yayılmış sayılacağını gösterecek sayısal bir ölçüt vermiyor.
İşte benim için asıl mesele burada bulunuyor.
Ekonomi politikası yalnızca ülkenin ne kadar zenginleşeceğini değil, o zenginliğin nasıl paylaşılacağını da anlatmalıdır.
Çünkü geleceğe yönelik gerçek bir ekonomik program yalnızca; “2029'da enflasyon yüzde kaç olacak?” sorusuna değil, “2029'da Türkiye daha adil bir toplum olacak mı?” sorusuna da cevap vermek zorunda bulunuyor.
Eğer Türkiye'de geleceğe dönük olarak ekonomik kalkınma, sosyal adalet ve toplumsal barış hedefleniyorsa, gelir dağılımındaki adaletsizliğin, yoksulluğun ve sosyal dışlanmanın da büyüme ve enflasyon kadar ciddiyetle ele alınması gerekiyor.
Piketty'nin yıllardır söylediği de esas olarak bu oluyor: ‘’Bir ekonominin başarısı yalnız yarattığı servetin büyüklüğüyle değil, o servetin toplum içinde nasıl dağıldığıyla da ölçülür.’’
Benim OVP'lerde görmek istediğim de tam olarak bu oluyor: Rakamlar olsun. Hedefler olsun. Büyüme olsun. Ama sonunda insanı unutmayan bir ekonomi programı olsun.
Çünkü ekonominin nihai amacı rakamları değil, insanların hayatını iyileştirmek olmalıdır.
Bana da naçizane arz etmek kalıyor.
Osman AYDOĞAN