• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam238
Toplam Ziyaret4269751

VİYANA SOHBETLERİ – VII Viyana’da bir sempozyum: Totalitarizme giden yol


VİYANA SOHBETLERİ – VII

Viyana’da bir sempozyum: Totalitarizme giden yol

29 Ağustos 2026


New York'ta son günler.

New York'ta birkaç gün daha kaldım.

Şehre neredeyse otuz yıl sonra yeniden gelmişken görmek istediğim yerleri gezdim. Central Park'ta yürüdüm. Fifth Avenue boyunca dolaştım. Rockefeller Center'ın önünde durdum. Times Square'in hiç bitmeyen ışıklarına yeniden baktım. Grand Central Terminal'in büyük salonunda bir süre kalabalığı seyrettim; Manhattan'ın sokaklarında amaçsızca dolaştım.

Şehir hâlâ acele ediyordu.

İnsanlar değişmişti. Binalar değişmişti. Dünya değişmişti. Ama New York'un insanı sürekli bir yerlere yetişmeye çağıran o telaşlı ritmi pek değişmemişti.

Artık Türkiye'ye dönme zamanım yaklaşıyordu.

7 Haziran 2026 tarihinde Türkiye'den ayrılmıştım. Yola çıkarken arkadaşlarıma Eylül ayında döneceğimi söylemiştim. Aradan neredeyse üç ay geçmiş, Ağustosun sonuna gelmiştik.

Fakat dönüş biletimi doğrudan Türkiye'ye almadım.

Viyana üzerinden dönecektim.

Çünkü bu Avrupa seyahatime Viyana'dan başlamıştım. Yolculuğumu yine Viyana'da tamamlamak, Eylül’ün ilk haftasında da Türkiye'ye dönmek istiyordum.

Üstelik Viyana benim için yabancı bir şehir değildi. Daha önce iki yıl yaşamıştım orada. Bu seyahatimin başında Haziran ve Temmuz aylarında da yine Viyana'daydım.

Ama o gelişimde yapmak isteyip de yapamadığım bazı şeyler kalmıştı.

Bunların başında Sanat Tarihi Müzesi'ni  (Kunsthistorisches Museum) bir kez daha görmek geliyordu.

İnsan yıllar önce gördüğü bir sanat eserini, aradan uzun zaman geçtikten sonra aslında aynı gözlerle görmez. Karşısındaki eser değişmemiştir; aynı tablo aynı duvarda, aynı heykel aynı salonda duruyordur. Ama ona bakan insan artık aynı insan değildir. Aradan geçen yıllar, okunan kitaplar, görülen şehirler, edinilen bilgiler, yaşanan sevinçler ve hayal kırıklıkları insanın yalnız düşüncelerini değil, görme biçimini de değiştirir.

Bu nedenle Sanat Tarihi Müzesi'nin salonlarında yıllar önce önünden geçtiğim eserlerin karşısına, bugünkü bilgi birikimimin ve bilinç düzeyimin bana kazandırdığı bakışla yeniden çıkmak istiyordum.

Bir kez daha Sanat Tarihi Müzesi'ni gezecek, Albertina'ya uğrayacak, Belvedere'de Klimt'in tablolarının karşısında duracaktım. Vakit bulursam MuseumsQuartier'de dolaşacak, Ringstrasse boyunca yürüyecektim.

Ve elbette Kärntner Straße...;

Yıllar önce defalarca yürüdüğüm o caddede bir kez daha, bu defa hiçbir yere yetişmek zorunda olmadan yürümek istiyordum.

Belki Stephansplatz'a kadar gider, kalabalığın arasına karışır, bir süre Stephansdom'un önünde dururdum.

Sonra Viyana'nın o kendine özgü kahvehane kültürüne yeniden karışırdım. Café Sacher mi, Demel mi, Café Central mi? Belki Hawelka'ya uğrar, belki de Sperl'in eski Viyana havasında biraz oyalanırdım. Birinde oturur, acele etmeden bir Melange içer; yanında bir dilim Sachertorte ya da Apfelstrudel söylerdim. Belki bir günde yalnız birine değil, birkaçına uğrardım.

Çünkü Viyana'da kahve yalnızca içilen bir şey değildir. Kahvehaneler de yalnızca kahve içilen yerler değildir. İnsan oralarda biraz dinlenir, biraz okur, biraz düşünür; biraz da hiçbir şey yapmadan şehrin gelip geçişini seyreder.

Acele etmeyecektim.

New York'tan Viyana'ya uçak bileti aldım.

Yeniden Viyana

Ertesi sabah Viyana'ya indim.

Havalimanından şehre doğru giderken, insanın ancak daha önce yaşadığı bir yere döndüğünde hissedebileceği o tanıdık duyguyu yaşadım.

Şehri biliyordum. Nereye gideceğimi biliyordum. Önümde de yalnızca birkaç gün vardı.

Otele yerleştim. Eşyalarımı bıraktıktan sonra dışarı çıktım. Viyana'yı gezmeye başlamadım.

Viyana'da yaşamaya kaldığım yerden birkaç günlüğüne devam ettim.

Ertesi gün Sanat Tarihi Müzesi'ne gittim. Salonları bu kez acele etmeden dolaştım. Bruegel'in ‘’Babil Kulesi’’ ve ‘’Karda Avcılar’'ının, Vermeer'in ‘’Resim Sanatı’'nın, Raphael'in ‘’Çayırdaki Madonna’'sının, Caravaggio'nun ‘’Dikenli Taç Giydirme’'sinin ve Velázquez'in ‘’Infanta Margarita Teresa’’ portrelerinin önünde yeniden durdum; Rubens'in, Rembrandt'ın, Dürer'in ve Titian'ın eserlerinin bulunduğu salonlardan geçtim.

Bazı tabloları hatırlıyordum, bazılarını hatırladığımı sanıyordum; bazılarının önünde ise ilk kez görüyormuşum gibi durdum.

Eserler aynıydı; değişen bendim.

Müzede tam bir günüm geçti. Müzeden çıktığımda Viyana'da yapmak istediğim şeylerden birini gerçekleştirmiş olmanın huzuru vardı içimde.

Sonraki günlerde Viyana'da yapmak istediklerimin bir kısmını daha gerçekleştirdim. Albertina'ya uğradım, Belvedere'nin salonlarında dolaştım; arada kahvehanelere oturup bir Melange söyledim, gazete okudum, insanları seyrettim.

Türkiye'ye dönmeden önce geçirmek istediğim birkaç gün aşağı yukarı böyle geçiyordu.

Ta ki bir sabah, kahvemin yanında gazeteleri karıştırırken küçük bir ilan gözüme ilişene kadar.

''TOTALİTARİZME GİDEN YOL
Özgür bir toplum kendi özgürlüğünü nasıl kaybeder?''

İlan, Viyana Üniversitesi'nde bu başlık altında düzenlenecek bir etkinliği duyuruyordu.

Elimdeki gazeteyi masaya bırakamadım. Başlığı bir kez daha okudum.

''Özgür bir toplum kendi özgürlüğünü nasıl kaybeder?''

Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm sorulardan biriydi bu. Etkinliğe kimin katılacağına dikkat etmedim. Beni o anda ilgilendiren isimler değildi. Soruydu.

İlanın altında yer ve saat yazıyordu:

‘’Universität Wien.’’

Bu kez gözüm orada kaldı.

Viyana Üniversitesi...

Üniversitenin benim için ayrı bir anlamı vardı. 2005 yılında Viyana Üniversitesi beni 2006 Bahar Dönemi'nde ders vermeye davet etmişti; benim kurumum ise gitmemi uygun görmemişti. Aradan yıllar geçti. Bazı kararlar zamanla unutuluyor. Bazıları ise insanın zihninde küçük bir dosya gibi kapanmadan kalıyor.

Bu da öyleydi. Ne yapılabilir? Kurumların da bazen kendilerine özgü bir eğitim anlayışı oluyor. İnsanı eğitiyorlar. Özellikle sabır konusunda. Yıllar sonra düşündüğümde artık kızmıyordum. Ama unutmuş da değildim. Biraz sitem kalmıştı. O kadarına da hakkım olduğunu düşünüyordum.

Üstelik Viyana benim için konferanslar bakımından yabancı bir şehir değildi. 2000 ve 2001 yıllarında Viyana'da, üniversite dışında farklı salonlarda konferanslar vermiştim. Viyana Üniversitesi'nin konferans salonlarında ise birçok konuşma dinlemiştim.

Şimdi yıllar sonra yine aynı üniversitede, üstelik uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir konuda etkinlik düzenleniyordu.

Gazeteyi yanıma aldım, çantama koydum.

Viyana'daki birkaç günüme hiç hesapta olmayan yeni bir program eklenmişti.

Viyana Üniversitesi konferans salonunda

Etkinliğin yapılacağı gün öğleden sonra Viyana Üniversitesi'ne gittim.

Binaya girerken yıllar önce burada dinlediğim konferansları hatırladım. İnsan bazı mekânlara uzun yıllar sonra döndüğünde yalnızca o mekâna değil, orada bıraktığı zamanına da dönüyor. Koridorlarda öğrenciler vardı. Etkinliğin yapılacağı salonun önüne geldiğimde beklediğimden daha büyük bir kalabalıkla karşılaştım.

Salona girdim. Neredeyse bütün sıralar doluydu. Arka taraflarda boş bir yer bulup oturdum. Önümdeki masaya defterimi koydum. Konuşmayı not etmek için kalemimi çıkardım. Sahnenin ortasında bir masa vardı. Üzerinde bir mikrofon, birkaç kâğıt ve bir bardak su duruyordu.

Masanın önündeki küçük isimliğe baktım:

Timothy Snyder.

Bu isim bana yabancı değildi. Yale Üniversitesi'nde uzun yıllar ders vermiş; özellikle yirminci yüzyıl Avrupa tarihi, totalitarizm, Nazizm ve Sovyet rejimi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmış bir tarihçiydi.


Kitaplarını okumuştum. ‘’Kanlı Topraklar'’da Hitler ile Stalin'in iktidar alanları arasında kalan Doğu Avrupa'nın yaşadığı büyük insanlık felaketini anlatmış; ‘’Özgür Olmama Yolu’'nda demokrasilerin nasıl içeriden aşındığını incelemişti. Ama benim zihnimde en fazla ‘’Tiranlık Üzerine: Yirminci Yüzyıldan Yirmi Ders’’ adlı küçük fakat etkili kitabıyla yer etmişti. Kitabın ilk dersini özellikle hatırlıyordum: ''Erken biat etmeyin.''

Snyder'ın bu uyarısı basitti ama tarihsel olarak ürkütücüydü. Otoriter rejimler her zaman insanlardan teslim olmalarını istemek zorunda değildi. İnsanlar bazen iktidarın kendilerinden ne isteyebileceğini önceden tahmin ediyor ve daha emir verilmeden davranışlarını ona göre değiştirmeye başlıyorlardı. Henüz kimse susmalarını söylemeden susuyor, henüz yasaklanmamış şeylerden uzak duruyor, henüz kendilerinden istenmemiş bir itaati gönüllü olarak sunuyorlardı.

Gazetede gördüğüm etkinliğin başlığını yeniden düşündüm:

‘’TOTALİTARİZME GİDEN YOL
Özgür bir toplum kendi özgürlüğünü nasıl kaybeder?’’

Snyder'ın bu konuda konuşacak olması bana son derece anlamlı geldi. Konu ilgimi çekmişti. Snyder'ın ne söyleyeceğini merak ediyordum.

Bir süre sonra salonun uğultusu azalmaya başladı. Snyder mikrofonun önüne eğildi. Salonda sessizlik oldu.

''Hoş geldiniz.''

Kısa bir süre önündeki notlara baktı. Sonra başını kaldırarak salona döndü:

''Bugün burada Hitler'in ve Mussolini'nin biyografilerini konuşmak için toplanmadık. Onları mümkün kılan Avrupa'yı konuşacağız.''

Salonda derin bir sessizlik vardı. Snyder devam etti:

''Tarihi çoğu zaman büyük olaylarla anlatıyoruz. Savaşlarla, darbelerle, devrimlerle, seçimlerle, liderlerle... Oysa toplumların büyük kırılmaları, görünür hâle gelmeden çok önce başlar.''

Bir an durdu.

''Hiçbir toplum bir sabah uyandığında özgürlüğünü bütünüyle kaybetmiş olmaz. Hiçbir medeniyet bir gecede totaliterleşmez.''

Önümdeki deftere bu cümleyi yazdım.

Snyder konuşmasını sürdürdü:

''Önce bazı kelimeler anlamlarını kaybeder. Sonra insanın doğru olduğunu bildiği şeyi söylemesi giderek zorlaşır. Eleştiri tehlikeli, itaat erdemli görünmeye başlar. Hukuk hâlâ vardır, gazeteler hâlâ çıkar, üniversiteler hâlâ açıktır, insanlar sabah işlerine gitmeye devam ederler. Hayat dışarıdan bakıldığında normal görünür.''

Sonra sesini biraz alçalttı:

''Fakat tarih çoktan başka bir yöne doğru akmaya başlamıştır.''

Kalemimi bırakmadan dinliyordum.

''Bu nedenle totalitarizmin tarihini yalnızca diktatörlerin iktidara geldikleri tarihlerden başlatamayız. İnsanların nasıl düşündüğüne, neden sustuğuna ve neden itaat ettiğine de bakmamız gerekir.''

Sonra şu cümleyi söyledi:

''İnsan önce düşüncesini kaybeder. Sonra kelimelerini. Sonra cesaretini. En sonunda da özgürlüğünü.''

Bu cümlenin altını çizdim.

Snyder önündeki kâğıtlardan birini çevirdi.

''Öyleyse en başından başlayalım. İlk soruyu Victor Klemperer'e soralım: Bir toplum özgürlüğünü kaybetmeye nereden başlar?''

Victor Klemperer

Kalemimin ucu kâğıdın üzerinde bir an durdu. Bu ad beni şaşırtmıştı. Masanın diğer ucunda oturan yaşlı adam hafifçe öne eğildi.

''Kelimelerden.''

Klemperer bu tek kelimeyi söyledikten sonra bir süre sustu. Salondaki sessizlik daha da belirginleşmişti. Sonra devam etti:

''İnsanlar totalitarizmin önce sokakta göründüğünü sanırlar. Üniformalarda, bayraklarda, yürüyüşlerde, yasaklarda, hapishanelerde... Oysa bunlar çoğu zaman sürecin ileri safhalarıdır. Ben başka bir yerde başladığını gördüm. İnsanların konuşmalarında.''

Snyder araya girmedi. Klemperer devam etti:

''Ben bir filologdum. Mesleğim kelimelerdi. Nasyonal Sosyalizm döneminde Almanya'da yaşarken çevremdeki insanların kullandığı dilin yavaş yavaş değiştiğini fark ettim. Önceleri yalnızca parti yöneticilerinin ve propaganda metinlerinin kullandığı bazı kelimeler zamanla gazetelere, radyoya, üniversitelere, işyerlerine, evlere, hatta rejimden hoşlanmayan insanların günlük konuşmalarına kadar girdi.''

Bir an durdu.

''İşte asıl tehlike orada başladı.''

Snyder sordu:

''Bir insan rejime karşı olduğu hâlde rejimin dilini kullanabilir mi?''

Klemperer hafifçe gülümsedi.

''Elbette. Hatta çoğu zaman kullandığının farkına bile varmaz. Dilin gücü de buradadır. Propagandaya inanmadığınızı düşünebilir, bir lidere karşı olabilirsiniz. Fakat onun kelimeleriyle düşünmeye başladığınızda, onun kurduğu dünyanın içine çoktan girmiş olabilirsiniz.''

Defterime bir cümle yazdım:

‘’İnsan, karşı çıktığı iktidarın diliyle düşünebilir.’’

Klemperer konuşmasını sürdürdü:

''Kelimeler masum değildir. Bir kelimeyi yeterince sık tekrar ederseniz, zamanla yalnız o kelimenin anlamını değil, insanların dünyayı algılama biçimini de değiştirebilirsiniz. Baskıya 'düzen', korkuya 'güvenlik', itaate 'sadakat' demeye başladığınızda yalnızca kelimeleri değiştirmiş olmazsınız. İnsanların baskı, korku ve itaat karşısındaki ahlaki yargılarını da değiştirmeye başlarsınız.''

''Ben bunu küçük dozlarda alınan bir zehre benzetmiştim. Zehir bir defada verilirse insan fark eder. Ama her gün çok küçük miktarlarda verilirse, bir süre sonra beden onunla yaşamaya alışır. Dil de böyledir. Aynı kelimeleri her gün gazetede okursunuz, radyoda duyarsınız, sokakta işitirsiniz. Bir süre sonra siz de kullanmaya başlarsınız. Sonra o kelimeler size aitmiş gibi gelir.''

Snyder bu kez önündeki notlara bakmadan sordu:

''Fakat bugün tek bir propaganda dili yok. Televizyon, internet ve sosyal medya üzerinden birbirinden farklı milyonlarca ses aynı anda konuşuyor. Böyle bir dünyada sizin anlattığınız mekanizma hâlâ işleyebilir mi?''

Klemperer'in yüzündeki ifade değişmedi.

''Araçların çoğalması, kelimelerin gücünü azaltmaz.''

Biraz öne eğildi.

''Benim zamanımda propaganda büyük ölçüde yukarıdan aşağıya işliyordu. Bugün ise insan aynı kelimeyi yüzlerce farklı kişiden duyabilir; üstelik onu ilk kimin söylediğini bile bilmez.''

Salondaki gençlerden bazıları başlarını kaldırdı.

''Bir kelime yeterince çok tekrarlandığında, insanlar birbirlerinin dilini tekrar etmeye başlar. Bir süre sonra o kelime gerçeği açıklamak için değil, insanları sınıflandırmak için kullanılır.''

Snyder sordu:

''Nasıl?''

''Bir insanın söylediği şeyi tartışmak yerine ona bir isim verirsiniz.''

Klemperer parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi.

''Hain dersiniz. Düşman dersiniz. Zevzek dersiniz. Ucube dersiniz. Halk düşmanı dersiniz. Seçkin dersiniz. Cahil dersiniz. Tehlikeli dersiniz.''

Sonra durdu.

''Etiket değişebilir. Mekanizma değişmez.''

Bu cümleyi de yazdım. Klemperer devam etti:

''Çünkü bir insana bir kez etiket yapıştırdığınızda artık onun ne söylediğini dinlemek zorunda değilsiniz. Onu bir düşüncenin sahibi olmaktan çıkarır, bir kategoriye dönüştürürsünüz. Kategorilerle konuşmaya başlayan toplumlarda insanlar birbirlerini anlamaya çalışmazlar; birbirlerini teşhis etmeye çalışırlar.''

Snyder başını salladı.

''Yani dil yalnızca hakikati bozmaz; toplumu da böler.''

''Evet. Çünkü totaliter dilin en sevdiği iki kelime vardır.''

Klemperer kısa bir süre bekledi.

''Biz ve onlar.''

Salonda belli belirsiz bir hareketlenme oldu.

‘'Biz dürüstüz, onlar hain. Biz milletiz, onlar düşman. Biz hakikati temsil ediyoruz, onlar yalanı. Böyle bir dil yerleştiğinde siyasal rakip artık yanlış düşündüğüne inandığınız bir yurttaş değildir. Varlığı tehdit olarak görülen bir yabancıya dönüşür.''

Snyder sordu:

''Peki bunun geri dönüşü olmayan noktası nerede başlar?''

Klemperer hemen cevap vermedi.

''Belki de böyle tek bir nokta yoktur.''

Sonra salona baktı.

''İnsanların en büyük yanılgısı budur. Tarihte bir çizgi ararlar. Buraya kadar demokrasi vardı, buradan sonra totalitarizm başladı, demek isterler. Oysa ben böyle bir çizgi görmedim. Ben küçük değişiklikler gördüm.''

Parmaklarıyla masaya hafifçe dokundu.

''Bir kelime değişti. Bir gazetenin dili sertleşti. Bir öğretmen bazı şeyleri sınıfta söylememeyi tercih etti. Bir profesör bir cümleyi makalesinden çıkardı. Bir komşu diğer komşusuyla siyaset konuşmamaya başladı. Bir insan doğru olduğunu düşündüğü bir şeyi söylemeden önce etrafına baktı.''

Klemperer sustu.

''Ve hayat devam etti.''

Bu üç kelime salonda beklediğimden daha ağır kaldı.

''Trenler çalıştı. Dükkânlar açıldı. İnsanlar evlendi. Çocuklar okula gitti. Tiyatrolar oyunlarını sürdürdü. Kahvehaneler doluydu. Her şey normal görünüyordu.''

Bir an Viyana'da son birkaç gündür dolaştığım sokakları düşündüm.

Klemperer sözünü tamamladı:

''Totalitarizme giden yolun en tehlikeli yanı belki de budur. İnsanlar çoğu zaman özgürlüklerini kaybettiklerini, özgürlük bütünüyle ellerinden alındığı gün fark etmezler. Çünkü o güne gelinceye kadar kaybettiklerinin bir bölümüne çoktan alışmışlardır.''

Snyder birkaç saniye bekledi.

''Öyleyse ilk cevabımızı aldık: Kelimeler.''

Önündeki notlara baktı.

''Fakat burada daha zor bir soru ortaya çıkıyor. İnsan bütün bunları neden kabul eder? İnsan özgür olmak istemez mi?''

‘'Bu sorunun cevabını Erich Fromm'da arayalım.''

Başımı kaldırdım. Bu kez kalemim durmadı. Kalemim elimden düştü.

Erich Fromm.

Adını elbette biliyordum. ‘’Özgürlükten Kaçış’'ı yıllar önce okumuştum. Modern insanın özgürlüğe kavuştuğu hâlde neden yeniden otoriteye sığınmak istediğini anlamaya çalışan, insanın özgürlükle ilişkisine alışılmışın dışında bir yerden bakan düşünürdü.

Fakat Fromm 1980 yılında ölmüştü.

Bir an Snyder'a, sonra karşısındaki adama baktım. Salondaki hiç kimse şaşırmış görünmüyordu. Yanımdaki genç kadın önündeki programa bakıyor, öğrenciler not almaya devam ediyorlardı. Sanki sahnede Erich Fromm'un oturmasında açıklanması gereken hiçbir şey yoktu. Bir şey söylemedim. Kalemimi yeniden elime aldım.

Fromm hafifçe geriye yaslandı.

''Çünkü özgürlüğün yalnızca güzel tarafını konuşuyoruz.''

''Özgürlük bize çoğu zaman zincirlerin kırılması olarak anlatılır. İnsan bir otoriteden kurtulur, kendi kararlarını verir, kendi hayatını yaşar. Bütün bunlar doğrudur. Fakat özgürlüğün öteki yüzünü unutuyoruz.''

''Nedir o?''

''Sorumluluk.''

Fromm ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

''Özgür olmak, karar vermek demektir. Karar vermek ise yanlış karar verebilme ihtimalini kabul etmektir. Özgür insan, hayatının sorumluluğunu başkasına yükleyemez. Ne yapacağına, neye inanacağına, kimi izleyeceğine kendisi karar vermek zorundadır.''

Bir an durdu.

''Bu sanıldığı kadar hafif bir yük değildir. Ağır bir yüktür.''

''Modern insan eski bağlarından kurtuldu. Geleneksel otoriteler zayıfladı, insan daha bağımsız hâle geldi. Fakat aynı zamanda yalnızlaştı. Özgürleşti; ama kendisini güvende hissettiği dünyanın da dışına çıktı.''

Snyder sordu:

''Yani özgürlük aynı zamanda yalnızlık mı yaratıyor?''

''Yalnızlık, belirsizlik ve kaygı.''

Fromm devam etti:

“İnsan özgürlüğü ister; fakat onun beraberinde getirdiği belirsizliği, sorumluluğu ve yalnızlığı her zaman istemez.”

''Peki böyle bir insan ne yapar?''

''Kaçar.''

''Özgürlükten mi?''

''Özgürlüğün yükünden.''

Bu cümleyi defterime yazdım.

Fromm devam etti:

''İşte otoriter hareketlerin insanlara sunduğu şey yalnızca baskı değildir. Eğer yalnızca baskı sunsalardı, onları anlamak çok daha kolay olurdu. Aynı zamanda güvenlik sunarlar. Kesinlik sunarlar. Aidiyet sunarlar. Karmaşık bir dünyayı birkaç basit cümleyle açıklama vaadinde bulunurlar.''

Fromm bir an sustu.

''Fakat özgürlükten kaçmanın tek yolu güçlü bir otoriteye sığınmak değildir.''

Snyder:

''Başka nasıl kaçılır?''

''Uyum sağlayarak.''

''Neye?''

''Herkese.''

Fromm devam etti:

''İnsan bazen kişiliğini bütünüyle çevresinin beklentilerine uydurur. Herkes gibi düşünür, herkes gibi konuşur, herkesin doğru saydığını doğru saymaya başlar. Bir süre sonra bunun bir uyum olduğunu bile fark etmez; düşüncelerinin kendisine ait olduğuna inanır.''

Bir an durdu.

''Böylece yalnız kalma korkusundan kurtulur. Ama bunun bir bedeli vardır.''

''Nedir?''

''Kendi benliğinin bir bölümünü kaybetmek.''

Defterime iki kelime yazdım:

‘’Otomatik uyum.’’

Snyder sordu:

''Ve güçlü bir lider?''

''O da insanı karar verme yükünden kurtarır. Size dünyanın nasıl olduğunu söyler. Kimin dost, kimin düşman olduğunu söyler. Neden sıkıntı çektiğinizi açıklar. Suçluyu gösterir. Geleceğin nasıl kurulacağını anlatır. Sizden yalnızca kendisine inanmanızı ve onu izlemenizi ister.''

''Bunun karşılığında size çok değerli görünen bir şey verir.''

''Neyi?''

''Kesinlik.''

Fromm devam etti:

''Özgür toplum insana soru sorar. Otoriter toplum ise cevap verir. Özgür toplum size 'Karar ver' der. Otoriter toplum 'Ben senin yerine karar veririm' der. Özgürlük şüpheye yer bırakır. Otorite kesinlik vaat eder.''

Snyder:

''Ama bunun bedeli itaattir.''

''Elbette.''

Fromm devam etti:

''Ve burada Klemperer'in anlattığı dil devreye girer. Çünkü teslimiyet hiçbir zaman 'Özgürlüğünden vazgeç' sözüyle sunulmaz.''

''İnsana 'İtaat et' demezsiniz. 'Birlik ol' dersiniz. 'Soru sorma' demezsiniz. 'Şimdi tartışmanın zamanı değil' dersiniz. 'Özgürlüğünden vazgeç' demezsiniz. 'Güvende olmak istiyorsan bazı fedakârlıklar yapmalısın' dersiniz.''

Snyder:

''Yani özgürlük bir anda ortadan kaldırılmıyor.''

''Hayır. Çoğu zaman takas ediliyor.''

Fromm'un bu kelimesi dikkatimi çekti.

''İnsan özgürlüğünün küçük bir bölümünü güvenlik karşılığında verir. Sonra biraz daha verir. Sonra bir başkasının özgürlüğünün sınırlandırılmasına ses çıkarmaz; çünkü henüz kendi hayatına dokunulmamıştır.''

Bir an sustu.

''Her tavizin makul bir gerekçesi vardır. Geçici olduğu söylenir. Gerekli olduğu söylenir. Olağanüstü şartların bunu zorunlu kıldığı söylenir. Toplumun iyiliği için olduğu söylenir.''

''Ve insan bir süre sonra özgürlüğünü kaybettiğini değil, güvenliğini koruduğunu düşünmeye başlar.''

Snyder sordu:

''O hâlde totaliter rejimlerin yükselişini yalnızca korkuyla açıklamak yanlış mı olur?''

''Kesinlikle. Hitler'i yalnızca korku yaratan bir diktatör olarak görürseniz, Hitler'i mümkün kılan toplumu anlayamazsınız. Mussolini'yi yalnızca zor kullanan bir lider olarak görürseniz, meydanları dolduran insanları açıklayamazsınız.''

Fromm devam etti:

''İnsanların hepsi zorla götürülmedi o meydanlara. Hepsi korkudan alkışlamadı. Bazıları gerçekten inandı. Bazıları ait olmak istedi. Bazıları belirsizlikten yorulmuştu. Bazıları da kendi hayatının sorumluluğunu taşımaktan kaçtı.''

Snyder:

''O hâlde diktatör ile toplum arasında yalnızca baskı ilişkisi yok.''

''Hayır. Çok daha karmaşık bir ilişki var. Otoriter lider yalnızca toplumu değiştirmez. Toplumdaki korkuları, yalnızlıkları, öfkeleri ve güvensizlikleri bulur; onları siyasal bir güce dönüştürür.''

Fromm devam etti:

''Ve bunu yaparken dile ihtiyaç duyar.''

Klemperer'in sesi yeniden duyuldu:

''Çünkü korkunun da bir adı olmalıdır.''

Fromm ekledi:

''Ve bir düşmanı.''

Fromm devam etti.

''İnsan özgürlüğünü yalnızca korktuğu için teslim etmez. Bazen özgür olmaktan yorulduğu için de teslim eder.''

Defterime şu cümleyi yazdım:

‘’İnsan bazen zincirlerinden kurtulmak ister; bazen de özgürlüğünün yükünden.’’

Snyder yeniden söze girdi:

''Fakat burada başka bir sorun ortaya çıkıyor. Yirminci yüzyıl Avrupa'sı yalnızca korkuların ve kitle hareketlerinin değil; üniversitelerin, hukukçuların, mühendislerin ve gelişmiş bürokrasilerin de Avrupa'sıydı.''

Bir an durdu.

''Öyleyse modern ve rasyonel bir toplum böylesine büyük bir barbarlığı nasıl örgütleyebildi? Bu soruyu Zygmunt Bauman'la düşünelim.''

Zygmunt Bauman

Yine şaşkınlıkla başımı kaldırdım.

Bauman mikrofonuna doğru eğildi.

''Çünkü barbarlık her zaman medeniyetin dışından gelmez.''

Snyder bir süre cevap vermedi.

Bauman devam etti:

''Modern insanın en büyük yanılgılarından biri budur. Barbarlığı medeniyetin karşıtı olarak düşünürüz. Bir tarafta hukuk, bilim, teknoloji, üniversiteler, bürokrasi ve gelişmiş kurumlar; diğer tarafta ise şiddet, vahşet ve barbarlık olduğunu varsayarız. Böyle düşünmek rahatlatıcıdır. Çünkü barbarlığı bizden uzakta, medeniyetin dışında bir yerde tutar.''

Kısa bir süre sustu.

''Holokost bize bunun doğru olmadığını gösterdi.''

''Holokost modernliğin çöktüğü bir anda ortaya çıkmadı. Modern dünyanın kurumları çalışırken gerçekleşti. Trenler çalışıyordu. Bakanlıklar çalışıyordu. Memurlar görevlerinin başındaydı. Mühendisler hesap yapıyor, hukukçular mevzuat hazırlıyor, doktorlar rapor düzenliyor, fabrikalar üretim yapıyordu.''

Bauman salona baktı.

''Sorun, sistemin çalışmaması değildi.''

Bir an durdu.

''Sorun, sistemin çalışmasıydı.''

Bu cümlenin altını çizdim.

Snyder sordu:

''Yani modern bürokrasi yalnızca düzen sağlayan bir araç değil mi?''

''Elbette düzen sağlar. Bürokrasinin kendisi kötülük değildir. Modern toplum onsuz yaşayamaz. Fakat bürokratik örgütlenmenin tehlikeli bir özelliği vardır: Yapılan işi küçük parçalara ayırır.''

Bauman ellerini masanın üzerinde açtı.

'’Bir kişi karar verir. Bir başkası liste hazırlar. Bir başkası treni planlar. Bir başkası emri uygular.''

Sonra sordu:

''Peki sonuçtan kim sorumludur?''

Kimse cevap vermedi.

''Herkes yalnızca kendi görevinden sorumlu olduğunu söylediğinde, sonuçtan sorumlu kimse kalmaz.''

Snyder:

''Sorumluluk parçalanıyor.''

''Evet. İş bölümü yalnızca işi bölmüyor. Ahlaki sorumluluğu da bölebiliyor.''

Bauman devam etti:

''Bir insan yaptığı eylemin sonucunu doğrudan gördüğünde vicdanıyla karşı karşıyadır. Fakat sonuç ondan uzaklaştırıldığında önünde yalnızca bir dosya, bir sayı, bir çizelge, bir emir veya teknik bir problem kalır.''

Snyder:

''İnsanla yaptığı şey arasına mesafe giriyor.''

''Evet. Fiziksel mesafe arttıkça ahlaki mesafe de artabilir.''

Snyder:

''Ve vicdanın yerini görev alıyor.''

Bauman düzeltti:

''Daha doğrusu görev, vicdanın önüne geçiyor.''

Bu ayrımı not ettim.

''İnsan kendisine artık 'Yaptığım şey doğru mu?' diye sormaz. 'Görevimi doğru yaptım mı?' diye sorar.''

''Bu iki soru birbirine benzer görünür. Oysa aralarında bir medeniyet kadar mesafe vardır.''

Bauman devam etti:

''Birincisi ahlaki bir sorudur. İkincisi teknik bir sorudur.’’

''Büyük kötülüklerin bazıları tam da bu iki sorunun birbirinden ayrıldığı yerde mümkün olur.''

Fromm söze girdi:

''O zaman insan yalnızca özgürlüğünden değil, sorumluluğundan da kaçıyor.''

Bauman:

''Evet. Sizin anlattığınız kaçışın kurumsal karşılığı belki de budur.''

Fromm:

''Ben karar vermedim.''

Bauman:

''Ben yalnızca görevimi yaptım.''

Klemperer'in sesi duyuldu:

''Ve dil ona üçüncü cümleyi verir: 'Başka seçeneğim yoktu.'''

Bauman:

''İşte sistem tamamlanır.''

Bauman devam etti:

''Ve sonunda herkes masum olduğunu, yalnızca kendi görevini yaptığını düşünür. Memur dosyasından, mühendis sistemin işleyişinden, hukukçu işlemin mevzuata uygunluğundan sorumludur.''

Sonra salona baktı.

''Ama kimse sistemin bütününün ne yaptığını sormazsa, son derece düzenli çalışan bir mekanizma son derece ahlaksız bir sonuç üretebilir.''

Defterime şunu yazdım:

‘’Düzen, adalet demek değildir.’’

Snyder aynı noktadan devam etti:

''Burada hukuk meselesi de ortaya çıkıyor. Çünkü Nazi Almanyası'nda yapılan her şey gizlice veya hukukun bütünüyle dışında yapılmadı. Yasalar çıkarıldı, yönetmelikler hazırlandı, kararlar alındı.''

Bauman başını salladı.

''İşte modern barbarlığın eski barbarlıktan farklarından biri de budur. Kötülük bazen düzensizlik içinde değil, düzen içinde gerçekleşir. Evrakları vardır. Mühürleri vardır. İmzaları vardır. Yetki zincirleri vardır.''

Bir an durdu.

''Hatta bazen son derece iyi arşivlenmiştir.''

Salondan hafif bir gülüş yükseldi; fakat hemen söndü.

Snyder:

''O hâlde yasallık tek başına bizi korumuyor.''

''Hayır. Çünkü kanun ile adalet aynı şey değildir. Bir devlet hukuku kötülüğün aracı hâline getirebilir. Bir işlemin yasal olması, onun ahlaki olduğu anlamına gelmez.''

Bauman'ın bu sözleri uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir meseleyi yeniden hatırlattı: Totaliter hukuk her zaman kanunsuzluk biçiminde ortaya çıkmıyordu; bazen adaletsizlik bizzat kanunların arkasına saklanıyordu.

Snyder yeniden sordu:

''Peki bütün bunlardan sıradan insanı sorumlu tutabilir miyiz? Büyük bir sistemin içindeki tek bir memur gerçekten bütünü görebilir mi?''

Bauman bu kez hemen cevap vermedi.

''Her insan bütünü göremeyebilir.''

Biraz bekledi.

''Ama her insan soru sorabilir.''

''Benim yaptığım şeyin sonunda ne oluyor? Bu karar kime zarar veriyor? Bana verilen emir doğru mu? Bir işlemin yasal olması onu adil kılıyor mu? Herkes yapıyor diye benim de yapmam gerekiyor mu?''

Bauman parmaklarını masadan çekti.

''Totaliter sistem açısından tehlikeli insan, her şeyi bilen insan değildir.''

Bir an sustu.

''Yaptığı şey hakkında soru soran insandır.''

Snyder:

''Çünkü soru, görev ile vicdan arasındaki bağı yeniden kuruyor.''

'Bir sistem sizden yalnızca itaat etmenizi istiyorsa, en büyük sorun itaatsizlik değildir. En büyük sorun düşünmeye başlamanızdır.''

Fromm:

''Ve yeniden sorumluluk almak zorunda kalırsınız.''

Klemperer:

''Belki kullandığınız kelimeleri de yeniden sorgularsınız.''

Bauman gülümsedi.

''O zaman tehlikeli biri olmuşsunuz demektir.''

Salonda bu kez daha belirgin bir gülüş duyuldu.

Snyder'ın yüzü yeniden ciddileşti.

''Bütün bunlar bizi başka bir soruya götürüyor. İnsan soru soracaksa, bunu nerede soracak? İktidarı eleştirecekse, kiminle konuşacak? Bir toplum kendi yanlışlarını nasıl fark edecek?''

Snyder devam etti:

''Bu noktada Jürgen Habermas'a gelmek istiyorum. Bir toplum konuşma yeteneğini kaybettiğinde demokrasisini de kaybetmeye başlar mı?''

Jürgen Habermas

Habermas gözlüğünün üzerinden salona baktı.

''Daha doğru ifade edelim.''

Kısa bir süre bekledi.

''Bir toplum konuşma yeteneğini değil, birbirini dinleme yeteneğini kaybettiğinde demokrasi tehlikeye girer.''

Snyder başını salladı.

''Aradaki fark nedir?''

''Çok büyük bir fark.''

Habermas ellerini masanın üzerine koydu.

''Otoriter toplumları düşündüğümüzde insanların susturulduğu toplumları düşünürüz. Bu doğrudur. İktidar gazeteleri kapatabilir, kitapları yasaklayabilir, yazarları hapse atabilir, üniversiteleri denetim altına alabilir. Bunlar kamusal alanı ortadan kaldırmanın en görünür yollarıdır.''

Bir an durdu.

''Fakat kamusal alanı yok etmek için herkesi susturmanız gerekmez.''

Snyder:

''İnsanlar konuşmaya devam ederken de kamusal alan ortadan kalkabilir mi?''

''Elbette. Hatta insanlar hiç olmadığı kadar çok konuşabilirler.''

Habermas devam etti:

''Gazeteler yayımlanabilir, televizyonlarda saatlerce tartışma yapılabilir, milyonlarca insan her gün düşüncelerini yazabilir. Fakat insanlar yalnızca kendileri gibi düşünenlerle konuşuyor, karşısındakini anlamak için değil yenmek için tartışıyorsa, elimizde çok fazla konuşma vardır ama gerçek anlamda bir kamusal alan yoktur.''

Defterime şunu yazdım:

‘’Konuşmanın çokluğu, tartışmanın varlığı anlamına gelmez.’’

Snyder:

''Öyleyse kamusal alan dediğiniz şey tam olarak nedir?''

Habermas:

''İnsanların yalnızca fikirlerini söyledikleri bir yer değildir. Birbirlerinin fikirlerini sınayabildikleri ortak alandır.''

''Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Elbette seçim vazgeçilmezdir. Fakat seçimlerin arasında da toplum yaşamaya devam eder. Yurttaşlar konuşur, eleştirir, soru sorar, gazeteler araştırır, üniversiteler tartışır, sivil toplum itiraz eder. İktidar kararlarını açıklamak ve savunmak zorunda kalır.''

Snyder:

''Yani demokrasi aynı zamanda sürekli bir konuşma biçimi.''

''Evet. Ama herhangi bir konuşma değil. Karşınızdaki insanın da konuşma hakkı olduğunu kabul ettiğiniz bir konuşma.''

Snyder:

''Bugün tam da burada sorun yaşadığımızı mı düşünüyorsunuz?''

Habermas kısa bir süre düşündü.

''Sorun yeni değil. Fakat araçlar değişti.''

''Nasıl?''

''Bugün milyarlarca insan aynı anda kamusal iletişimin içinde bulunabiliyor. Bu, ilk bakışta kamusal alanın olağanüstü biçimde genişlemesi gibi görünüyor.''

Snyder:

''İnternet ve sosyal medya.''

''Evet. Artık neredeyse herkes düşüncesini yayımlayabiliyor. Fakat teknolojinin kendisi demokrasi değildir.''

Bir süre sustu.

''Çünkü burada yeni bir unsur devreye giriyor: Algoritma.’'

''İnsanlar ne okuyacaklarına bütünüyle kendileri karar verdiklerini sanıyorlar. Oysa karşılarına hangi haberin, hangi görüntünün, hangi öfkenin, hangi korkunun daha sık çıkarılacağına giderek daha fazla görünmez sistemler karar veriyor.''

Snyder:

''Ve bu sistemler hakikati mi seçiyor?''

Habermas hafifçe gülümsedi.

''Hayır. Dikkati seçiyor.''

Bu cümleyi hemen yazdım.

Habermas devam etti:

''Bir düşüncenin doğru olması ile dikkat çekici olması aynı şey değildir. Kamusal iletişimin ekonomik değeri insanların dikkatini mümkün olduğunca uzun süre elde tutmaya bağlandığında, öfke, korku ve çatışma sakin düşünceden daha değerli hâle gelebilir.''

Klemperer'in sesi duyuldu:

''Çünkü öfkeli kelimeler daha hızlı yayılır. Propaganda her zaman kısa cümleleri sevmiştir.''

Habermas devam etti:

''Fakat bugün önemli bir fark var. Sizin döneminizde aynı propaganda mesajı milyonlarca insana gönderiliyordu. Bugün milyonlarca insana milyonlarca farklı mesaj gönderilebilir.''

Klemperer:

''Ama amaç aynı olabilir.''

''Evet. İnsanların dünyayı algılama biçimini belirlemek.''

Habermas:

''Ve burada demokrasi açısından daha derin bir sorun ortaya çıkıyor.''

''Nedir?''

''Ortak gerçekliğin kaybolması.''

Habermas konuşmasını sürdürdü:

''Demokratik bir toplumda insanlar aynı düşünmek zorunda değildir. Zaten demokrasi bunun için vardır. Farklı değerlerimiz, farklı çıkarlarımız, farklı dünya görüşlerimiz olabilir.''

Bir an durdu.

''Fakat tartışabilmek için en azından üzerinde tartıştığımız dünyanın aynı dünya olduğunu kabul etmemiz gerekir.''

Bu cümlenin de altını çizdim.

''Bir olayın nasıl yorumlanacağı konusunda anlaşamayabiliriz. Ama olayın gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda bile ortak bir zemine sahip değilsek, tartışma giderek imkânsızlaşır.''

Snyder:

''İki farklı hakikat mi ortaya çıkıyor?''

''Hayır.''

Habermas'ın cevabı kesindi.

''İki farklı görüş olabilir. İki farklı yorum olabilir. Ama iki ayrı olgusal gerçeklik üzerine demokratik tartışma kurulamaz.''

Klemperer yeniden söze girdi:

''Çünkü o noktada kelimeler artık dünyayı anlatmaz.''

Habermas:

''Kimliği anlatır.''

Snyder:

''Yani?''

Habermas açıkladı:

''İnsan bir düşünceyi doğru olduğu için değil, kendi grubuna ait olduğu için savunmaya başlayabilir. Bir habere içeriğine bakarak değil, kimin söylediğine bakarak inanır. Aynı cümle kendi grubundan geliyorsa doğru, karşı taraftan geliyorsa yanlış kabul edilir.''

Fromm'un sesi duyuldu:

''Çünkü aidiyet bazen hakikatten daha güvenlidir.''

Habermas:

''Ve sonunda herkes kendi küçük dünyasının içinde son derece tutarlı yaşayabilir.''

Bir an durdu.

''Fakat aynı toplumun içinde. İşte tehlike burada.''

Habermas devam etti:

''Aynı ülkede yaşayan iki yurttaş bütünüyle farklı bilgi dünyalarının içinde yaşayabilir. Farklı haberleri görür, farklı olayları önemli sayar.''

Sonra sordu:

''Böyle iki insan birbirleriyle nasıl konuşacak?''

Kimse cevap vermedi.

''Birbirlerinin yanlış düşündüğünü söyleyebilirler. Bu hâlâ demokrasidir. Fakat birbirlerini artık yurttaş olarak değil, düşman olarak görüyorlarsa demokratik konuşmanın zemini çökmeye başlamış demektir.''

Klemperer sessizce:

''Biz ve onlar.''

Habermas başını salladı.

''Evet. Yine oraya dönüyoruz.''

Snyder:

''O hâlde totalitarizme giden yolun bir aşamasında ortak kamusal alanın parçalanması da var.''

''Kesinlikle. Fakat burada önemli bir ayrım yapmalıyız. Demokrasi, herkesin uzlaşması değildir.''

''Nedir?''

''İnsanların uzlaşamadıkları hâlde birlikte yaşayabilme yeteneğidir.''

Bu cümleyi de defterime yazdım.

Habermas devam etti:

''Demokratik toplumda rakibiniz vardır; düşmanınız değil. Rakibinizin düşüncesini yanlış bulursunuz, ona karşı mücadele edersiniz, seçimde yenmeye çalışırsınız. Ama onun konuşma hakkını ortadan kaldırmaya çalışmazsınız.''

Snyder:

''Peki bir toplum rakip ile düşman arasındaki farkı kaybettiğinde ne olur?''

''Siyaset savaş diline dönüşür. Her seçim son savaş olur. Her tartışma varoluş mücadelesi hâline gelir. Her eleştiri ihanet sayılır. Her uzlaşma teslimiyet gibi görülür.''

Bir an durdu.

''O noktadan sonra insanların birbirlerini ikna etmelerine gerek kalmaz.''

''Neden?''

''Çünkü düşman ikna edilmez.''

Habermas'ın cevabı salonda asılı kaldı.

''Düşman yenilir.''

Defterimdeki kelimelere baktım: Rakip. Düşman. Aralarında yalnızca iki kelime vardı. Ama bazen bir demokrasinin bütün kaderi o iki kelimenin arasındaki mesafeye sığabiliyordu.

Snyder birkaç saniye bekledi.

''Bütün bunların sonunda karşımıza kapalı bir toplum çıkıyor.''

Önündeki notlardan birini çevirdi.

''O hâlde Karl Popper'a gelmemiz kaçınılmaz.''

Başımı kaldırdım. Artık şaşırmayacağımı düşünüyordum. Yanılmışım. Karl Popper karşımda oturuyordu.

Karl Popper...

Viyana'da doğmuş, bu şehirden ayrılmak zorunda kalmıştı. Ve şimdi, yıllar sonra, Viyana Üniversitesi'nin bir salonunda açık toplum üzerine konuşmak için karşımda oturuyordu.


Snyder devam etti:

''Bütün bunlar doğruysa açık toplum kendisini nasıl koruyacak? Popper'ın cevabı burada başlıyor.''

Popper hemen cevap vermedi. Ardından salona döndü.

''Önce bir yanılgıdan kurtulmamız gerekir.''

Snyder:

''Hangi yanılgıdan?''

''Özgürlüğün bir kez kazanıldıktan sonra kendiliğinden yaşayacağı yanılgısından.''

Bir an durdu.

''Açık toplum, tamamlanmış bir eser değildir.''

Sonra önündeki mikrofonu biraz kendisine doğru çekti.

''Her kuşağın yeniden koruması gereken bir imkândır.''

Popper devam etti:

''Açık toplumun en büyük düşmanı yalnızca diktatörler değildir. İnsanların kesinlik arzusudur.''

Bir an durdu.

''Açık toplum size kusursuz bir gelecek vaat etmez.''

Snyder:

''Ne vaat eder?''

''Hatalarınızı düzeltebilme imkânı.''

Popper devam etti:

'İnsanlar siyasetten çoğu zaman kesin cevaplar beklerler. En iyi toplum hangisidir? En doğru yönetici kimdir? Kusursuz düzen nasıl kurulacaktır?''

Başını hafifçe salladı.

''Ben bu sorulara kuşkuyla bakıyorum.''

''Neden?''

''Çünkü kusursuz toplum hayali, kusurlu insanları ortadan kaldırma arzusuna dönüşebilir.''

Bu cümleyi defterime yazdım.

Popper devam etti:

''Bir tehlike daha vardır. Tarihin nereye gittiğini bildiğinizi sanmak.''

Snyder:

''Tarihsel zorunluluk?''

''Evet. Bir siyasal hareket size tarihin kaçınılmaz olarak kendi gösterdiği yere doğru aktığını söylüyorsa dikkatli olun. Çünkü o zaman bugünün insanlarına yapılan haksızlıklar, yarının kaçınılmaz güzel dünyası adına meşrulaştırılabilir.''

Bir an durdu.

''Tarih bizim yerimize karar vermez. Kararları insanlar verir. Ve insanların verdiği kararlar yanlış olabilir.''

''Bu nedenle ben toplumu bütünüyle yeniden kurmayı vaat eden büyük projelerden çok, somut kötülükleri adım adım azaltmayı tercih ederim.''

''Cenneti kurmaya çalışmak yerine?''

Popper hafifçe gülümsedi.

''Önce cehennemi biraz azaltmak daha güvenlidir.''

Popper bir süre sustu.

“Kusursuz geleceği bildiğine inanan iktidar, kendisiyle aynı fikirde olmayanları yalnızca yanılan insanlar olarak değil, o geleceğin önündeki engeller olarak görmeye başlayabilir.”

Klemperer'in sesi duyuldu:

''Ve sonra o engellere bir isim verilir.''

Popper:

''Evet. Dil işini yapar: Hain. Düşman. Zararlı.''

Habermas ekledi:

''Ve artık onunla tartışmaya gerek kalmaz.''

Popper başını salladı.

''Çünkü hakikatin tamamına sahip olduğunuza inanıyorsanız eleştiriye ihtiyacınız yoktur.''

Snyder:

''O hâlde açık toplumun merkezinde ne var?''

''Eleştiri.''

Popper hiç tereddüt etmedi.

''Açık toplumun temel erdemi, yöneticilerinin diğer toplumlardaki yöneticilerden daha akıllı olması değildir. Yurttaşlarının daha erdemli olması da değildir. Açık toplumun temel erdemi onların da hata yapacağını kabul etmesidir.''

Snyder:

''Bu biraz mütevazı bir demokrasi anlayışı değil mi?''

Popper gülümsedi.

''Demokrasinin mütevazı olması gerekir.''

Salonda hafif bir gülüş oldu.

''Demokrasi bize cenneti vaat etmemelidir. Bize kötü kararları düzeltebilme, kötü yöneticileri şiddete başvurmadan değiştirebilme ve yanlış düşünceleri eleştirebilme imkânı vermelidir.''

Snyder:

''Yani asıl soru, 'Bizi kim yönetmeli?' değil.''

''Siyaset felsefesinin en tehlikeli sorularından biri 'Kim yönetmeli?' sorusudur. Bilgeler mi? Halk mı? Seçkinler mi?''

Sonra kendi sorusunu değiştirdi:

''Bence daha gerçekçi soru şudur: Kötü bir yönetici iktidara geldiğinde şiddete başvurmadan ondan nasıl kurtulacağız?''

''Çünkü yöneticilerin iyi olacağını garanti edemezsiniz. Ama kurumları, kötü yöneticilerin verebileceği zararı sınırlandıracak biçimde kurabilirsiniz.''

Defterime şunu yazdım:

‘’Demokrasi iyi yöneticiyi garanti etmez; kötü yöneticiden kurtulabilme imkânını korur.’’

Snyder:

''Bu durumda kurumlar belirleyici oluyor.''

''Elbette. Bağımsız mahkemeler, özgür basın, üniversiteler, parlamento, muhalefet, sivil toplum... Bunların hiçbiri kusursuz değildir. Ama açık toplumun gücü zaten kusursuz kurumlara sahip olmasından gelmez.''

''Nereden gelir?''

''Bir kurumun diğerini eleştirebilmesinden.''

Habermas:

''Ve eleştirinin kamusal olarak yapılabilmesinden.''

Popper:

''Evet. Çünkü eleştiri yalnızca bir hak değildir. Toplumun kendi hatalarını bulma yöntemidir.''

Bir an durdu.

''Bir toplum eleştiriyi düşmanlık olarak görmeye başladığında yalnızca özgürlüğünü sınırlandırmaz; kendi hatalarını düzeltme yeteneğini de yok eder.''

Klemperer:

''Sonra eleştirinin adı da değişir.''

Popper devam etti:

''Eleştiriye 'ihanet', muhalefete 'düşman', farklılığa 'tehdit' demeye başladığınızda, açık toplumun kapısını içeriden kapatmaya başlarsınız.''

Snyder:

''Fakat burada zor bir soru var.''

''Buyurun.''

''Açık toplum her düşünceye ve her harekete sınırsız biçimde hoşgörü göstermek zorunda mı?''

Popper kısa bir süre düşündü.

''Hayır.''

''Hoşgörülü bir toplum, hoşgörüsüzlüğün kendisini yok etmesine seyirci kalmak zorunda değildir.''

Snyder:

''Hoşgörü paradoksu.''

''Evet. Fakat bu düşünce çoğu zaman fazla kolay kullanılıyor.''

Popper'ın sesi ciddileşti.

''Bir insanın görüşünü yanlış, rahatsız edici veya hatta çirkin bulmamız, onu susturmamız için yeterli değildir. Açık toplumun özü tam tersine, hoşumuza gitmeyen düşüncelerin de tartışılabilmesidir.''

''Sorun, bir hareketin tartışmayı reddetmesi, şiddeti yöntem hâline getirmesi ve başkalarının aynı özgürlüklerden yararlanma hakkını ortadan kaldırmaya yönelmesiyle başlar.''

Snyder:

''Yani açık toplum kendisini koruyacak.''

''Evet. Ama kendisini korurken kapalı topluma dönüşmemeye dikkat edecek.''

Bir an sustu.

''Asıl güçlük budur.''

Popper devam etti:

''Özgürlüğü savunmak adına bütün özgürlükleri ortadan kaldırırsanız özgürlüğü savunmuş olmazsınız. Demokrasiyi korumak adına eleştiriyi yasaklarsanız demokrasiyi korumuş olmazsınız.''

Fromm'un sesi duyuldu:

''Çünkü korku yine güvenlik talebini doğurur.''

Popper:

''Evet. Ve korkmuş toplumlar özgürlüklerinden vazgeçmeye daha kolay ikna edilirler.''

Klemperer:

''Bunun için uygun kelimeler de bulunur.''

Popper bir an sustu.

''Ve eleştirinin ortak alanı da ortadan kalkarsa kapı kapanır.''

Salonda sessizlik oldu. Snyder önündeki notlara baktı. Sonra yavaşça konuşmaya başladı:

''Sanırım şimdi başlangıçta sorduğumuz soruya dönmenin zamanı geldi.''

Arkasındaki ekranda etkinliğin başlığı hâlâ duruyordu:

‘’TOTALİTARİZME GİDEN YOL’’

Altında:

‘’Özgür bir toplum kendi özgürlüğünü nasıl kaybeder?’’

Snyder başlığa baktı.

''Yaklaşık iki saattir bu soruya cevap arıyoruz.''

Bir an durdu.

''Belki şunu söyleyebiliriz: Özgürlük çoğu zaman bir anda kaybedilmez.''

''Önce küçük bir yalanı önemsiz sayarsınız. Sonra bir kelimenin anlamının değiştirilmesine alışırsınız. Bir insanın susturulmasını, sizin gibi düşünmediği için önemsemezsiniz. Bir hakkın geçici olarak sınırlandırılmasını gerekli bulursunuz. Bir kurumun zayıflatılmasına ses çıkarmazsınız. Bir gün bir başkasının başına gelenin sizi ilgilendirmediğini düşünürsünüz. Ve bunların hiçbirinde kendinizi özgürlüğünden vazgeçen biri olarak görmezsiniz.''

Snyder bir süre sustu.

''Çünkü her adım kendi başına küçük görünür.''

''Fakat bu küçük adımlar birbirinden bağımsız değildir. Çoğu zaman biri diğerinin önünü açar.''


Bir an durdu.

''Bir kriz ortaya çıkar. Kriz korkuyu büyütür. Korkunun bir hedefe ihtiyacı olduğunda bir düşman gösterilir. Düşmanı tarif edebilmek için dil değişir. Dün söylenmesi aşırı bulunan sözler tekrarlandıkça sıradanlaşır; dün kabul edilemez görülen düşünceler bugün tartışılabilir, yarın makul sayılmaya başlar.''

Snyder salona baktı.

''Böylece yalnızca siyasal dil değil, siyasetin merkezi de yer değiştirir. Toplum aşırı olana bir anda geçmez; aşırı olan yavaş yavaş toplumun merkezine doğru gelir.''

Kısa bir süre sustu.

'''Sonra kurumlar değişmeye başlar. Önce bağımsızlıklarını, sonra direnme güçlerini kaybederler. Hukuk herkese aynı güvenceyi sağlayan bir sınır olmaktan uzaklaşır; devlet de yurttaşlarına giderek aynı gözle bakmamaya başlar; makbul olanlarla olmayanlar, sadık olanlarla şüpheli olanlar arasında görünmez çizgiler çekilir. Ve sonunda devlet, bütün yurttaşların ortak kurumu olmaktan çıkarak bu ayrımları üreten ve uygulayan bir aygıta dönüşebilir.''

Bir an durdu.

''İşte o zaman başlangıçta birbirinden bağımsız görünen küçük değişikliklerin aslında aynı yolun birbirini izleyen adımları olduğu anlaşılır.''

Sonra arkasındaki başlığa baktı.

''Totalitarizme giden yolların üzerinde çoğu zaman 'Totalitarizme gider' yazan tabelalar bulunmaz.''

Bu cümleyi de yazdım.

''Yolun başında güvenlik yazar. Düzen yazar. Birlik yazar. İstikrar yazar. Bazen adalet yazar. Bazen halkın iradesi yazar.''

''Kelimelerin neden önemli olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz sanırım.''

Snyder yeniden salona döndü.

''Belki de özgürlüğü korumanın ilk şartı, bu nedenle, büyük felaketleri beklememektir.''

Bir an durdu.

''Çünkü özgür toplumlar çoğu zaman özgürlüklerini büyük kararlarla değil, küçük vazgeçişlerle kaybederler.''

Bu cümleyi yazdıktan sonra kalemimi bıraktım. Etkinliğin bittiğini sanıyordum.

Snyder saatine baktı.

''Şimdi biraz da sizleri dinleyelim.''

Salonda bir hareketlenme oldu.

''Sorularınızı alabiliriz.''

Sorular

Birçok el aynı anda havaya kalktı.

Snyder ön sıralarda oturan genç bir kadını işaret etti. Görevli mikrofonu ona uzattı. Genç kadın ayağa kalktı.

''Anlattıklarınızdan totalitarizmin çok uzun ve yavaş bir süreç sonunda ortaya çıktığı sonucu çıkıyor. Peki bir toplum özgürlüğünü kaybettiğini ne zaman anlar?''

Kısa bir sessizlik oldu. Popper'ın sesi duyuldu.

''Çoğu zaman kaybettikten sonra.''

Salonda hafif bir uğultu yükseldi.

Popper devam etti:

''Fakat sorunun asıl tehlikeli tarafı bu değil.''

Genç kadın ayakta bekliyordu.

''Asıl tehlike, insanların kaybettikleri şeyi bir süre sonra artık özgürlük olarak hatırlamamalarıdır.''

Genç kadın yerine oturdu.

Snyder salona baktı.

''Başka bir soru?''

Bu kez orta sıralarda oturan, ellili yaşlarında bir adam elini kaldırdı. Mikrofon kendisine ulaştığında ayağa kalktı.

''Konuşmalarınız boyunca güvenlik uğruna özgürlükten vazgeçilmesinin tehlikesinden söz ettiniz. Fakat devletin temel görevlerinden biri de yurttaşlarının güvenliğini sağlamak değil midir? Savaş, terör, salgın veya başka büyük tehditler karşısında özgürlükler hiçbir zaman sınırlandırılmamalı mı?''

Snyder soruyu tekrarladı:

''Özgürlük ile güvenlik arasında böyle bir gerilim gerçekten var mı?''

Fromm'un sesi duyuldu.

''Elbette devletin insanları koruma görevi vardır. Sorun güvenlik değildir.''

''Nedir?''

''Korkunun siyasetin sürekli yönetim aracına dönüşmesidir.''

Fromm devam etti:

''Gerçek bir tehlike karşısında toplum bazı geçici önlemleri kabul edebilir. Fakat korku sürekli hâle getirildiğinde insanın özgürlükle ilişkisi değişmeye başlar. Korkmuş insan, normal zamanlarda kabul etmeyeceği şeyleri kabul edebilir.''

Snyder:

''Çünkü güvenlik ister.''

Fromm devam etti:

''Otoriterlik insanın karşısına çoğu zaman 'Özgürlük mü, kölelik mi?' diye çıkmaz. Soruyu başka türlü kurar.''

''Nasıl?''

''Özgürlük mü, güvenlik mi?''

Bir an durdu.

''İnsan korktuğunda güvenlik daha somut, özgürlük ise daha soyut görünmeye başlar.''

Popper'ın sesi duyuldu:

''Fakat özgürlük ile güvenliği birbirinin alternatifi olarak kabul ettiğimiz anda soruyu yanlış kurmuş oluruz.''

Fromm:

''Ben de zaten otoriterliğin soruyu böyle kurduğunu söylüyorum.''

Salondan hafif bir gülüş yükseldi.

Popper devam etti:

'Elbette olağanüstü şartlarda bazı haklara sınırlamalar getirilebilir. Fakat şu sorular sorulmalıdır: Sınırlama gerekli mi? Orantılı mı? Hukuken denetlenebiliyor mu? Ve tehlike ortadan kalktığında olağanüstü yetkiler de ortadan kalkıyor mu?''

Snyder:

''Yoksa olağanüstü hâl olağan yönetim biçimine mi dönüşüyor?''

''Evet. Açık toplumun sınavı, tehlike karşısında kendi ilkelerini bütünüyle terk etmeden kendisini koruyabilmesidir.''

Habermas:

''Ve bu nedenle güvenlik politikalarının da kamusal tartışmaya açık olması gerekir.''

Snyder:

''Bir kriz sırasında bile mi?''

''Özellikle kriz sırasında. Çünkü 'Şimdi soru sormanın zamanı değil' cümlesi, kamusal aklın askıya alınmasının en kolay gerekçelerinden biridir.''

Klemperer hafifçe mikrofonuna yaklaştı.

''Ve Profesör Habermas yine bizi kelimelere getirdi.''

Salonda gülüşmeler oldu.

Habermas da gülümsedi.

''Sanırım bu akşam sizden kurtulmamız mümkün olmayacak, Profesör Klemperer.''

''Kelimelerden kurtulmak zaten mümkün değildir.''

Klemperer'in yüzü yeniden ciddileşti.

''Ama bazı kelimeler özellikle kriz zamanlarında dikkatle izlenmelidir.''

Snyder:

''Hangileri?''

''Geçici… Zorunlu... İstisnai...''

Klemperer devam etti:

''Çünkü siyasal dilde bazı kelimelerin ömrü, sözlükteki anlamlarından çok daha uzun olabilir.''

Defterime üç kelimeyi yan yana yazdım:

‘’Geçici. Zorunlu. İstisnai.’’

Sonra altlarına tek bir soru işareti koydum.

Snyder salona döndü.

''Son bir soru alalım.''

Bu kez salonun arka taraflarından genç bir adam ayağa kalktı.

''Bütün anlattıklarınızı dinlediğimizde insanın biraz çaresizliğe kapılmaması zor. Dil değişiyor, korku insanları otoriteye yöneltiyor, bürokrasi sorumluluğu görünmez kılıyor, kamusal alan parçalanıyor, kurumlar zayıflıyor... Peki bütün bunlar karşısında sıradan bir insan ne yapabilir?''

Salonda ilk kez sorudan sonra hemen kimse konuşmadı. Belki de bütün etkinlik boyunca sorulan en basit soruydu. Ve belki de en zoruydu. Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra Klemperer'in sesi duyuldu:

''Kullandığı kelimelere dikkat edebilir.''

''İnsanların büyük olayları durduracak güçleri her zaman olmayabilir. Ama kendilerine sunulan kelimeleri olduğu gibi kabul etmek zorunda değillerdir.''

Genç adam:

''Bu yeterli mi?''

''Bir yalan sürekli tekrarlandığı için doğru olmuyorsa, onu siz de tekrar etmeyebilirsiniz.''

Bir an durdu.

''Diliniz üzerinde hâlâ bir miktar iktidarınız varsa, düşünceniz üzerinde de vardır.''

Fromm'un sesi duyuldu:

''Ama bunun için yalnız kalmayı da göze almak gerekir. İnsan çoğu zaman gerçeği bilmediği için değil, yalnız kalmaktan korktuğu için susar.''

Bir an durdu.

''Herkesin gittiği yöne gitmemek bazen yalnız yürümeyi gerektirir.''

Bauman mikrofonuna yaklaştı.

''Fakat yalnızca büyük ahlaki kahramanlıklardan söz edersek sıradan insanı yine çaresiz bırakırız.''

Fromm ona döndü.

''Ne öneriyorsunuz?''

''İnsan kendi yaptığı işe bakabilir.''

Bauman genç adama seslendi:

''Hangi kurumda çalışırsanız çalışın, kendinize basit bir soru sorun: Benim yaptığım şeyin sonunda ne oluyor?''

Bir an durdu.

''Dosyanın arkasındaki insanı görmeye çalışın.''

Defterime bu cümleyi yazdım.

Bauman devam etti:

''Bürokrasinin ahlaki tehlikesi insanları sayılara, dosyalara ve işlemlere dönüştürmesidir. Siz tersini yapabilirsiniz: Sayının arkasındaki insanı, kararın arkasındaki sonucu hatırlayabilirsiniz.''

Snyder:

''Ve 'Ben yalnızca görevimi yaptım' dememek.''

''Evet. Çünkü vicdan devredilemez.''

Habermas söze girdi:

''Ben bir şey daha eklemek isterim. Kendiniz gibi düşünmeyen insanlarla konuşun.''

''Bu, bugün sanıldığından daha siyasal bir davranıştır. Yalnızca kendi görüşünüzü doğrulayan insanları dinlerseniz düşünceniz giderek bir yankıya dönüşür.''

Snyder:

''Ama insan kendisine bütünüyle karşıt biriyle nasıl konuşacak?''

''Onu yenmek için değil, neden öyle düşündüğünü anlamak için dinleyerek.''

Snyder:

''Yani tartışmanın amacı da önemli.''

''Çok önemli.''

Habermas devam etti:

''Bir insan sizinle sizi anlamak ve kendisini anlatmak için konuşuyorsa iletişim kuruyorsunuz. Fakat yalnızca sizi yönlendirmek, susturmak veya yenmek için konuşuyorsa dil artık ortak bir anlam arayışının değil, stratejinin aracına dönüşür.''

''Demokratik kamusal alanın yaşayabilmesi için insanlar zaman zaman şu ihtimali kabul etmek zorundadır: Karşımdaki insan benden daha iyi bir gerekçe ileri sürebilir.''

Snyder:

''Ve o zaman fikrimi değiştirebilirim.''

''Evet. Fikrini hiçbir şart altında değiştirmeyecek insanların yaptığı şeye tartışma demek zordur.''

Habermas bir an durdu.

''Demokrasi, karşınızdaki insanı sevmek zorunda olduğunuz bir rejim değildir. Ama onunla aynı dünyada yaşadığınızı kabul etmek zorunda olduğunuz bir rejimdir.''

Popper başını salladı.

''Ve yanılıyor olabileceğinizi.''

Habermas:

''Elbette.''

Popper söze devam etti:

''Açık toplum yalnızca başkasının konuşmasına izin vermek değildir. Başkasının haklı olabileceği ihtimaline de izin vermektir.''

''Ama bunun tersi de doğrudur. Bir otorite size kendisinin yanılmaz olduğunu söylüyorsa, orada özellikle dikkatli olun.''

Snyder:

''Neden?''

''Çünkü eleştirilemeyen iktidar, hatalarını düzeltme imkânını kaybeder.''

Popper devam etti:

''Bu nedenle kurumları önemseyin. Bağımsız mahkemeleri, özgür basını, üniversiteleri, parlamentoyu, sivil toplumu... Bunlar yalnızca devlet örgütlenmesinin parçaları değildir. Yanlış yapan iktidara 'Yanlış yapıyorsun' diyebilmenin yollarıdır.''

Genç adam:

''Ama kurumlar zaten zayıflamışsa?''

''O zaman onları savunmak daha önemli hâle gelir.''

''Ya çok geçse?''

Popper kısa bir süre sustu.

''Tarihte bazen gerçekten çok geç kalınmıştır.''

Bu cevap salondaki havayı değiştirdi.

''Bunu inkâr etmek size iyimserlik verir ama tarih bilgisi vermez.''

Bir an durdu.

''Bu nedenle mesele kahraman olmak değildir.''

Snyder:

''Nedir?''

''Geç kalmamak.''

Bu iki kelimeyi yazdım.

‘’Geç kalmamak.’’

Snyder:

''Sanırım bu akşamın son sorusuna beş ayrı cevap aldık.''

Sonra parmaklarıyla sayarak toparladı:

''Kelimelerinize dikkat edin. Özgürlüğün sorumluluğundan kaçmayın. Yaptığınız işin sonucunu görün. Kendiniz gibi düşünmeyenleri dinleyin. Eleştirilebilir kurumları koruyun.''

Popper hafifçe başını kaldırdı.

''Bir tane daha var.''

Snyder:

''Nedir?''

Popper salona döndü.

‘’Özgürlüğün ve onu koruyan kurumların kalıcı olduğunu sanmayın.'

Salonda yine sessizlik oldu.

Snyder arkasındaki ekrana baktı.

Başlık hâlâ oradaydı:

‘’TOTALİTARİZME GİDEN YOL
Özgür bir toplum kendi özgürlüğünü nasıl kaybeder?’’

Sonra yeniden salona döndü.


''Belki de bu akşam sorduğumuz sorunun tek bir cevabı yok.''

Bir süre sustu.

''Ama bütün bunların ortak bir tarafı var.''

''Hiçbiri başlangıçta büyük görünmez.''

Snyder devam etti:

''Tarih kitapları sonradan büyük olayları yazar. Darbeleri, savaşları, seçimleri, yasaları, tutuklamaları, liderleri... Fakat o büyük olayları mümkün kılan küçük vazgeçişlerin çoğunun tarihi yazılmaz.''

Bir an durdu.

''Söylenmeyen bir cümlenin. İtiraz edilmeyen bir yalanın. Normal karşılanan bir haksızlığın. Kullanılmaya başlanan bir kelimenin. Görmezden gelinen bir insanın.''

Snyder salona baktı.

''Belki totalitarizme giden yol tam da bu küçük şeylerden yapılmıştır.''

''Bu nedenle tarihin bize verdiği en önemli ders, geleceği önceden bilmek değildir.''

Kısa bir sessizlik oldu.

''İşaretleri zamanında görebilmektir.''

Snyder bir an sustu.

''Bir şeyi daha eklemek isterim.''

Salona baktı.

''Özgür bir toplumun yalnızca konuşma özgürlüğüne değil, hakikatin bulunabileceğine dair ortak bir inanca da ihtiyacı vardır.''

''İnsanlar artık hiçbir şeyin doğru olup olmadığının bilinemeyeceğine inanırlarsa, yalan söyleyen iktidarın işi kolaylaşır. Çünkü yalanın karşısında hakikat kalmaz; yalnızca birbirleriyle yarışan anlatılar kalır.''

Habermas başını salladı.

''Ortak gerçeklik ortadan kalkar.''

Klemperer ekledi:

''Ve kelimeler gerçeği anlatmak yerine ona perde olmaya başlar.''

Alkış önce ön sıralardan başladı. Ardından bütün salona yayıldı. Ben de alkışlıyordum.

Fakat zihnim başka yerdeydi. Önümdeki deftere baktım. Sayfalar dolusu not vardı. Klemperer. Fromm. Bauman. Habermas. Popper.

İsimleri bir kez daha okudum. Artık kendime sormaktan kaçındığım soruyu erteleyemiyordum. Victor Klemperer 1960 yılında ölmüştü. Erich Fromm 1980'de. Karl Popper 1994'te. Zygmunt Bauman 2017'de. Masadakiler arasında yalnızca Timothy Snyder ile Jürgen Habermas hâlâ hayattaydı.

Başımı kaldırdım.

Salondaki herkes hâlâ ayakta alkışlıyordu. Sahnedeki altı kişiye baktım. Bu kez hiçbirinin yüzünden gözümü kaçırmadım. Alkışlar yavaş yavaş kesildi. İnsanlar salonu terk etmeye başladılar. Bazıları sahnenin önüne doğru ilerledi.

Ben yerimden kalkmadım. Önümdeki deftere baktım. Sayfalar dolusu not...

İnsanların çoğu salondan çıkmıştı. Snyder masanın üzerindeki kâğıtlarını topluyor, çantasına yerleştiriyordu. Bir süre bulunduğum yerde kaldım. Sonra defterimi elime alıp sahneye doğru yürüdüm.

Konferansın ardından

Beni görünce başını kaldırdı.

''Profesör Snyder... Bir şey sorabilir miyim?''

''Elbette.''

Nereden başlayacağımı birkaç saniye düşündüm.

''Victor Klemperer 1960 yılında öldü.''

Snyder'ın eli çantasının üzerinde durdu.

''Evet.''

''Erich Fromm 1980'de.''

''Evet.''

''Karl Popper 1994'te.''

Bu kez yalnızca başını salladı.

''Zygmunt Bauman da 2017'de.''

Snyder bana baktı.

''Biliyorum.''

Cevabı o kadar sakindi ki bir an söyleyecek söz bulamadım.

''Ama biraz önce burada oturuyorlardı.''

Snyder'ın yüzündeki ifade değişti.

''Kimler?''

''Klemperer, Fromm, Bauman, Popper...''

Bir an durdum.

''Habermas da.''

Snyder birkaç saniye yüzüme baktı.

''Profesör Habermas da mı?''

''Evet.''

Bu kez yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

''İlginç.''

''Nesi ilginç?''

Elimdeki defteri gösterdim.

''İki saate yakın hepsini dinledim. Siz sorular sordunuz, onlar cevap verdiler. Hatta zaman zaman birbirlerinin sözünü tamamladılar, birbirlerine itiraz ettiler.''

Snyder gözlerini defterime çevirdi.

''Not aldınız mı?''

''Neredeyse söyledikleri her şeyi.''

''Görebilir miyim?''

Defteri uzattım. Snyder birkaç sayfayı çevirdi. Önce Klemperer'in söylediklerine baktı. Sonra Fromm'un sözlerini okudu. Bauman'ın altını çizdiğim birkaç cümlesinde durdu.

Sayfaları çevirdi. Habermas... Popper... Sonunda defteri kapatıp bana uzattı.

''Bunların hepsinden söz ettim.''

''Biliyorum. Buradaydım.''

''Hayır.''

Başını hafifçe salladı.

''Beni yanlış anladınız. Ben bu akşam yaklaşık iki saat boyunca bu salonda tek başıma konuştum.''

Bir an sustum.

''Tek başınıza mı?''

''Evet.''

Sahneye baktım.

''Ama siz Klemperer'e soru sordunuz.''

''Klemperer'den söz ettim.''

''Fromm size cevap verdi.''

''Fromm'un Özgürlükten Kaçış'taki düşüncelerini anlattım.''

''Bauman...''

''Modern bürokrasi ve sorumluluğun parçalanmasından söz ederken Bauman'a değindim.''

''Habermas?''

''Kamusal alanı anlatırken.''

''Popper?''

''Açık toplumu anlatırken.''

Snyder sahneye baktı.

''Ama kürsüde yalnızdım.''

Ne diyeceğimi bilemedim.

''Peki salondaki insanlar?''

''Onlar buradaydı.''

''Sorular?''

''Sorular da soruldu.''

''Ama cevapları...''

Snyder gülümsedi.

''Cevapları da ben verdim.''

Elimdeki defteri yeniden açtım. Sayfalardaki yazı bana aitti. Kelimeler de oradaydı.

Klemperer'in: ''Kelimelerden.''

Fromm'un: ''Özgürlüğün yükünden.''

Bauman'ın: ''Herkes yalnızca kendi görevinden sorumlu olduğunu söylediğinde, sonuçtan sorumlu kimse kalmaz.''

Habermas'ın: ''Bir toplum konuşma yeteneğini değil, birbirini dinleme yeteneğini kaybettiğinde demokrasi tehlikeye girer.''

Popper'ın: ''Geç kalmamak.''

Hepsini kendi elimle yazmıştım. Başımı kaldırdım.

''Ben bunları uydurmuş olamam.''

''Uydurduğunuzu söylemedim.''

''O zaman ne oldu?''

Snyder bir süre cevap vermedi.

Sonra elimdeki deftere baktı.

''Tarihle epey uzun zamandır uğraşıyor olmalısınız.''

''Ama ben tarihçi değilim.''

''Tarihçi olduğunuzu söylemedim.''

Defterimi işaret etti.

''İki saat boyunca tuttuğunuz notlara bakılırsa tarihle aranızın pek de mesafeli olmadığı anlaşılıyor.''

''O kadar belli oluyor mu?''

''Oldukça.''

Bir an sustu. Sonra gülümsedi.

''Belki tarihçi olmalıymışsınız.''

Bu söz yabancı gelmedi bana. Ama cevap vermedim. Snyder'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.

''Tarihçi olmak başka şeydir, tarihle yaşamak başka.''

Bir süre sustu.

''İnsan bazı düşünürleri yeterince uzun süre okuduğunda, onların hangi soruya nasıl cevap verebileceklerini sezmekle kalmaz; bir süre sonra onları kendi zihninde konuşturmaya da başlar.''

Elimdeki deftere baktım.

''Yani ben bu akşam sizin konferansınızı dinlemedim mi?''

''Dinlediniz.''

''Ama başka bir şey mi duydum?''

Snyder gülümsedi.

''Belki benim anlattıklarımı dinlemek yerine, anlattığım insanları dinlediniz.''

Bu cevap beni pek tatmin etmedi.

''Ben açıklaması olmayan şeylerden pek hoşlanmam.''

Snyder çantasının fermuarını çekti.

''O zaman tarihle bu kadar yoğunlaşmakla pek iyi etmemişsiniz.''

Snyder hafifçe gülümsedi.


''Geçmiş ortadan kalkmaz. Onunla yeterince uzun süre uğraştığımızda, geçmişin insanları zihnimizde yeniden şimdiki zamana girebilirler.''

İlk kez güldüm. Snyder da gülümsedi. Sonra yeniden defterimi işaret etti.

“Ama bence asıl ilginç olan başka bir şey.”

“Nedir?”

“Benim söylediklerimle onların size söyledikleri aynı şey değil.”

“Ben düşüncelerini anlattım. Siz onları konuşturdunuz.”

Bu cümleden sonra ikimiz de sustuk.

Snyder çantasını omzuna aldı. Ben elimdeki deftere baktım. Sayfalarda iki saat boyunca tuttuğum notlar duruyordu.

Klemperer'in dili, Fromm'un özgürlük korkusu, Bauman'ın sorumluluk sorusu, Habermas'ın kamusal alanı ve Popper'ın açık toplumu hâlâ o sayfalarda birbirleriyle konuşuyorlardı.

Snyder'la vedalaştım.

Salondan çıkarken son kez sahneye baktım. Defterimi elime alıp salondan çıktım. Viyana Üniversitesi'nin merdivenlerinden aşağı indim.

Dışarı çıktığımda hava kararmıştı. Birkaç adım attım. Sonra birden durdum. Gazete... Sabah kahvehanede gördüğüm ilanı hatırladım. Çantamı açtım. Gazete hâlâ içindeydi. Üniversitenin merdivenlerinin yanında durup sayfaları çevirmeye başladım. İlanı buldum. Aynı başlık:

‘’TOTALİTARİZME GİDEN YOL

Özgür bir toplum kendi özgürlüğünü nasıl kaybeder?’’

Bu kez başlığın altında yazanları da dikkatle okudum.

Konferans

Altında tek bir isim vardı: Timothy Snyder. Başka hiçbir konuşmacının adı yoktu.

Gazeteyi yavaşça katladım.

Snyder'ın birkaç dakika önce söylediği cümleyi hatırladım:

''Ben düşüncelerini anlattım. Siz onları konuşturdunuz.''

Elimdeki gazeteye baktım. Sonra defterime. Gazete bana o akşam ne yapılmış olduğunu söylüyordu. Defter ise benim ne dinlediğimi. Gazeteyi yeniden çantama koydum.

Ringstrasse'ye doğru yürümeye başladım. Elimde Viyana Üniversitesi'nin bir salonunda tuttuğum notlar vardı. Defterin son sayfasını açtım. Popper'ın iki kelimesinin altını bir kez daha çizdim:

‘’Geç kalmamak.’’

Sonra yürümeye devam ettim.

Viyana, her zamanki gibi, kendi hayatını yaşıyordu. Ama zihnimde etkinliğin başlığındaki soru hâlâ duruyordu:

''Özgür bir toplum kendi özgürlüğünü nasıl kaybeder?''

Artık bildiğim bir şey vardı:

Özgürlüğü kaybetmenin tarihi, yalnızca onu ortadan kaldıranların tarihi değildi. Onu küçük küçük teslim edenlerin, olan biteni normalleştirenlerin, susanların, görmeyenlerin ve geç kalanların da tarihiydi.

Ve belki tarih, tam da bunun için geçmişte kalmıyordu.

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz