
Gazikovan: Bir hikâye nasıl tarihe dönüşüyor?
27 Ağustos 2026
Yazılarımda zaman zaman şu sitemimi dile getiriyorum: Toplum olarak duyduğumuza inanmayı, okuduğumuzu araştırmaya tercih ediyoruz. Önyargılarımız ve duygularımız çoğu zaman okumanın, araştırmanın, sorgulamanın, mukayese ve muhakeme etmenin önüne geçiyor. Böyle olunca bilgiye ulaşmak yerine bildiğimizi sandığımız şeylere inanıyor; hamasetten hakikate geçemiyoruz.
Üstelik bu yalnızca sosyal medyaya özgü bir sorun da değil. Kaynağı bilinmeyen bir anlatı, yeterince çok tekrarlandığında önce rivayete, ardından bilgiye, bir süre sonra da neredeyse tarihî gerçeğe dönüşebiliyor. Gazetelerde, kitaplarda, hatta kimi kurumsal yayınlarda aynı hikâye birbirinden aktarılarak yaşamaya devam ediyor. Bir noktadan sonra kimse ilk kaynağın ne olduğunu sormuyor.
“Gazikovan” hikâyesi bunun çarpıcı örneklerinden biri.
Bugün, 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz'un 104. yıl dönümü. Ben de bu vesileyle Kurtuluş Savaşı'nın en duygulu hikâyelerinden birini anlatmak istiyorum.
Fakat küçük ve önemli bir kayıt düşerek:
Anlatacağım hikâyenin tarihî gerçek olduğuna ilişkin bugüne kadar herhangi bir belgeye rastlayamadım. Buna rağmen hikâye güzel. Hatta bazı bölümleri insanın gözlerini yaşartacak kadar güzel.
Sorun hikâyenin güzel olması değil. Sorun, bir hikâyenin hangi noktada hikâye olmaktan çıkarılıp “tarih” diye anlatılmaya başlandığıdır.
Özellikle sosyal medyada ‘’Gazikovan’’ adıyla bir hikâye dolaşıyor. Bu hikâyede Kurtuluş Savaşı esnasında İmalât-ı Harbiye (Mühimmat fabrikası) ile cephe hattında dolaşan bir kovanın hikâyesi anlatılıyor. Bu hikâyede fabrikada çalışan işçiler ile cephedeki askerler bu kovan üzerinden haberleşiyor. Hikâyenin sonunda da bu hikâyeye konu edilen bir kovanın fotoğrafı paylaşılıyor.
Yaptığım araştırmalarda bu hikâyeyi doğrulayacak herhangi bir tarihî belgeye, dönemin tanıklığına, hatırata veya güvenilir bir birincil kaynağa rastlayamadım. Zaten bu hikâyeyi basında, medyada, kitabında yazanların, paylaşanların hiçbiri de bu hikâye için bir kaynak göstermiyor. Hikâyenin 1952 tarihine kadar olan kısmının Kurtuluş Savaşında yaşanmış gerçek veya benzer bir olay üzerine hikâye edildiği, kurgulandığı tahmin ediliyor.
Turgut Özakman’ın ‘’Şu Çılgın Türkler’’ adlı eseri de bir kurgu roman oluyor. Romanda, 1921-1922 yılları, tarihi gerçeklere bağlı kalınarak, olaylar, kişiler ve konuşmalar belgelerden alınarak aktarılıyor. Ancak ‘’Gazikovan’’ hikâyesinde bu böyle olmuyor. Hikâyenin ilk kaynağı bilinmiyor; anlatıda yer verilen kişileri ve konuşmaları doğrulayacak herhangi bir belge veya tanıklığa da bugüne kadar rastlayamadım.
Hikâyenin özellikle 2005 yılında geçtiği anlatılan ve Gazikovan'ın Maltepe'de çöpe atılmasıyla sonuçlanan bölümünün ise gerçekle ilgisi bulunmuyor. Ancak gerçek olmasa da ‘’Gazikovan’’ hikâyesinin bu kısmı insanın gözlerini yaşartıyor.
Hal böyleyken anlı şanlı yazarlar, gazeteciler, akademisyenler bu hikâyeyi de gerçekmiş gibi köşelerinde, kitaplarında yazıyorlar.
Gazikovan hikâyesini gerçekmiş gibi anlatanlar
Yeni Şafak gazetesinin 1 Aralık 2007 tarihli nüshasında Ali Oktay imzalı “Bir mermi kovanının inanılmaz öyküsü...” başlıklı haberde anlatıyı kurmaca veya rivayet olarak değil, gerçek tarihî olay gibi sunuluyor. Haberin girişinde MKE'de sergilenen kovanın Kurtuluş Savaşı sırasında sekiz kez cepheye gidip geldiği anlatılıyor.
Türkiye Kamu-Sen Gazetesi'nin 35. sayısında, “Kurtuluş savaşımızın yaşayan şahiti — Gazikovan” başlığıyla hikâye yayımlanıyor. Burada da Gazikovan, İmalat-ı Harbiye'de doldurulup cepheye sekiz kez giden gerçek bir kovan olarak anlatılıyor; ayrıca Genelkurmay'daki kovanın Yaşar Büyükanıt tarafından MKEK'ye armağan edildiği belirtiliyor.
Yazar Kaya Boztepe de ‘’Sarı Paşa ve Türk Mucizesi’’ (Destek Yayınları, 2025) adlı kitabının 75–83. sayfalarında Gazikovan'ın hikâyesini gerçek bir olaymış gibi anlatıyor; ancak anlatıya ilişkin herhangi bir kaynak veya belge göstermiyor. Kitapta ayrıca Gazikovan'a ait olduğu belirtilen bir fotoğrafa yer veriliyor ve 2005 yılında Maltepe Belediyesi temizlik işçilerinin kovanı bir çöp kutusunda bularak TSK'ye ulaştırdığı, kovanın Polatlı Topçu ve Füze Okulunda bir süre sergilendikten sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından MKE Kurumuna verildiği ileri sürülüyor. Tabii ki hiçbir belge, hiçbir kanıt, hiçbir bilgi bulunmadan!
Cumhuriyet Gazetesinden saygın gazeteci ve yazar Mine Kırıkkanat da bu kitabı kaynak göstererek bu hikâyeyi o da gerçekmiş gibi 22 Haziran 2025 tarihinde gazetedeki köşesinde yazıyor.
Yılmaz Özdil de hiçbir belgeye dayanmadan, 26 Ağustos 2025 tarihli Sözcü gazetesindeki ‘’26 Ağustos’tan utanır insan... ‘’ başlıklı makalesinde ‘’Gazikovan’’ı anlatıyor. Yılmaz Özdil yazısının sonunda şu ifadeyi kullanıyor:
‘’Gazi kovan, Genelkurmay Başkanlığı tarafından Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu’na emanet edildi, Ankara’daki MKE Sanayi ve Teknoloji Müzesi’nde onurla sergileniyor.’’
Oysa bu anlatılanların hiçbirisi bir belgeye bir tanığa bir bilgiye dayanmıyor. Ne Gazikovan gerçek ne Maltepe işçileri Gazikovan’ı bir çöp kutusunda buluyor ne Gazikovan Polatlı Topçu ve Füze Okulunda sergileniyor ne de Gazikovan Genelkurmay Başkanlığı tarafından Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu’na emanet ediliyor.
Burada asıl dikkat çekici olan, hikâyenin yalnızca sosyal medyada dolaşan anonim bir paylaşım olarak kalmamasıdır. Gazikovan anlatısı yıllar içinde internet sitelerinden gazetelere, gazetelerden kitaplara, hatta kurumsal yayınlara taşınıyor; her yeni aktarım bir öncekine dayanıyor, fakat anlatının ilk kaynağı giderek görünmez hâle geliyor.
Böylece bir hikâyenin nasıl “tarihî gerçek”e dönüşebildiğinin küçük fakat öğretici bir örneği ortaya çıkıyor:
Birisi yazıyor, diğeri ondan aktarıyor, üçüncüsü ikinciyi kaynak kabul ediyor; tekrarlandıkça anlatının inandırıcılığı artıyor. Sonunda herkes birbirini kaynak gösteriyor ama hiç kimse olayın kendisine ilişkin ilk belgeyi gösteremiyor.
İşte benim “duydum kültürü” dediğim şey tam da budur.
Mesele Gazikovan'ın gerçek olup olmamasından daha büyüktür. Mesele, inanmak istediğimiz güzel bir hikâye ile tarihî hakikat arasındaki sınırı koruyup koruyamadığımızdır.
Gazikovan hakkında gerçek, anlatılanlardan tamamen farklı. Doğru; Ankara’daki MKE Sanayi ve Teknoloji Müzesi’nde bir Gazikovan sergileniyor ancak sergilenen bu Gazikovan, temsili kopyası oluyor, kovanın gerçeği olmuyor.
Hikâyenin kendi içindeki soru işaretleri
Gazikovan hikâyesinin tarihî gerçekliği konusunda, kaynak bulunmamasının yanı sıra anlatının kendi içinde de bazı önemli soru işaretleri bulunuyor.
Bunlardan ilki kronolojidir. Hikâye “Mart 1921 – İnönü Ovası” diye başlıyor; ancak birkaç paragraf sonra olay “Birinci İnönü Savaşı'nın en kızgın günlerinden biri” olarak anlatılıyor. Oysa Birinci İnönü Muharebesi 6–11 Ocak 1921'de, İkinci İnönü Muharebesi ise 23 Mart–1 Nisan 1921'de yapılıyor. Dolayısıyla Mart 1921'de geçen bir olayın Birinci İnönü Muharebesi sırasında yaşanmış olması mümkün görünmüyor.
Anlatıda sayısal bir tutarsızlık da dikkat çekiyor. Kovanın bir buçuk yıl içinde “sekiz kere daha” atölyeye uğradığı belirtilirken hemen ardından üzerindeki mesajların sayısının sekize ulaştığı söyleniyor; birkaç satır sonra ise kovandaki yazı bu kez “dokuzuncu not” olarak tanımlanıyor.
Bir başka soru işareti de kovanın olağanüstü yolculuğudur. Kullanılmış kovanların Ankara'daki İmalât-ı Harbiye atölyelerinde yeniden değerlendirilerek cepheye gönderilmesi dönemin şartlarında mümkündür. Ancak cephanenin cephedeki birliklerin ihtiyaçlarına göre dağıtıldığı düşünüldüğünde, aynı kovanın farklı alay ve taburlar arasında dolaşarak sekiz kez Ankara'ya dönmesi, her defasında fark edilmesi, üzerine yeni bir mesaj kazınması, yeniden doldurulup cepheye gönderilmesi ve bu zincirin bir buçuk yıl boyunca hiç kopmadan sürmesi, açıklanması oldukça güç bir tesadüfler dizisidir.
Bunların hiçbiri tek başına hikâyenin Kurtuluş Savaşı yıllarına ilişkin bölümünün tamamen kurgu olduğunu kanıtlamaz. Ancak ortada hikâyeyi doğrulayacak güvenilir bir kaynak bulunmamasıyla birlikte değerlendirildiğinde, anlatının tarihî bir gerçek olarak kabul edilmesi konusunda ciddi kuşkular doğuruyor.
Gerçeğin kendisi
Gazikovan hakkında bildiğim gerçek ise anlatılanlardan tamamen farklı. Üstelik aşağıda aktaracağım 2006 yılına ilişkin bilgiler, ikinci elden edindiğim veya başka bir kaynaktan aktardığım bilgiler değil; içinde görev aldığım ve doğrudan tanık olduğum bir çalışmaya dayanıyor.
2006 yılında, dönemin Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral Ergun Saygun'un emriyle, Ankara'daki 1011 Ana Tamir Fabrikasında, anlatılan Gazikovan hikâyesindeki kovana benzetilmek üzere üç adet temsili kovan yapılıyor. Ben de bu projenin içinde görev aldım; kovanların eski ve kullanılmış görünmesi için eskitilmesi dâhil, yapım sürecine doğrudan tanık oldum.
Bu üç kovandan biri Kara Kuvvetleri Karargâhı Komuta Katı girişinde, sağ taraftaki camekânlı vitrinde sergileniyor. Bir diğeri Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından MKE Kurumuna hediye ediliyor ve bugün MKE Sanayi ve Teknoloji Müzesi'nde sergilenen kovan da işte bu temsili kovandır. Üçüncüsü ise daha sonra adı 4. Ana Bakım Fabrikası olarak değiştirilen, yapıldığı fabrikada kalıyor.
Dolayısıyla burada bir tahminden, rivayetten veya ikinci elden edinilmiş bir bilgiden söz etmiyorum; 2006 yılında bu üç temsili kovanın üretilmesi sürecinin içinde bizzat yer aldım.
Şimdi gelelim Gazikovan hikâyesine.
Gazikovan hikâyesi
Bu hikâye için önce sizi 1921 yılı Mart ayına İnönü Ovasına götüreyim.
Mart 1921 - İnönü Ovası
İnönü Ovası. İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş'un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı.
Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı. Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş'un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir harmoniği, o polifonik ezginin bir anda işitilip kaybolan notaları gibiydi. Ethem Çavuş, 75 mm'lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.
Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi.
Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı.
Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti.
Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı.
Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuş’a istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatte erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.
Kovanın üzerinde "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 26 Rebiyülahir 1339 İnönü" yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara'daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.
Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının '’kalem'’ dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı. "Aksekili Ethem Çavuş 8. Alay 3. Tabur 1. Batarya 20 Recep 1337 İnönü."
İmalat-ı Harbiye Atölyesi – Ankara
Beş gün sonra Ankara Atölye'nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi.
Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. "Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!" Tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı.
Kısa bir süre için işler durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Usta’ya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuş’un notunu okudu.
Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı.
Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi.
İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı.
Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" deyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi.
Kovan, Birinci İnönü Muharebesi sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Usta’nın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı.
Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.
Eylül 1922 – Ankara
Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı.
Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, İstiklâl Savaşı’nın her zorlu durağından Ankara'ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.
Türk ordusunun İzmir'e girdiği gün Ankara'da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu.
Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341 Banaz" yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular;
"Bismillahirrahmanirrahim.
Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah'a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir'e, kalplerimizdeki imânımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz.
Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.
Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun. Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341 Salihli"
Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.
Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu:
İzmir'in dağlarında çiçekler açar
Altın gümüş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa.
Kâmil usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.
Ocak 1923 – Ankara
Savaşın bitmesinin ardından Ankara'daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi bir kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vâsıf'ın evinde, camekânlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikâyesini öğrenecek, bu hikâyeyi hatıratında yazacaktı.
29 Ekim 1923 – Ankara
Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara Kalesi’ne çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm'lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce 20:30 sıralarında Meclisten, Cumhuriyet’in ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş'un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat'ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi.
"Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım" Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu. "Evet teğmenim? Sizi dinliyorum" Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı. "Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim."
Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vâsıf'a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu.
O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.
Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 83, ...97, 98, 99...
On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş "Yüzüncüyü attık komutanım" deyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara'nın her duvarından yankıyıp dört yıllık İstiklâl Savaşı’nın tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile.
Hamdi Vâsıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri sonbaharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti.
"Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim.''
Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı.
Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kâmil Usta. O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl Cumhuriyet Bayramı’nda değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kâmil ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat'ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan'a kaldı.
1934 tarihli Soyadı Kanunu'nun ardından bu üç adam da "Gazikovan" soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı. "Kovan" sözcüğü insanlarda "Kovalayan" anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.
Temmuz-2005 İstanbul Gazikovan ailesinin evi
"Alooo! İyidir kanki yaa nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma. Taşınıyoruz ya; bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır var. Bir hurdacı çağıralım dedim dinletemedim. Ya! Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor. Tamam baba. Araşırız. Baaay!"
Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış fırlattı; "Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon?" "Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin." "Tamam yaa! Toplayacağız işte" "Hadi sallanma."
Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı. Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu. Neyse ki defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı;
"Evlatlarım, torunlarım! Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür. Üzerinde yazanları yeni alfabemizle bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikâye ve kovan, sizlere intikal ettirdiğim en kıymetli mirâsımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve satmayın. Kıymet bilmezlerin himâyesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan esirgemeyin. Evinizde, vatan kadar kutsal yegâne varlık varsa o da bu emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inâyeti üzerlerinize olsun. Babanız, dedeniz, Emekli Albay Hamdi Vâsıf Gazikovan. 29 Ekim 1953"
Hamdi Vâsıf ve eşinin 1956 yılında bir deniz kazasında vefat etmelerinin üzerine eşyaları, acılı aileye yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve kızları Hamiyet'in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken, kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda neredeyse çürümeye terk edilmişti. Babasının kovan hakkındaki hikâyesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti. Lâkin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif Bey de Hakkın rahmetine kavuştu. Ardında, hikâyeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak.
Hamdi Vâsıf'ın bu en değerli mirasına elli yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu Sertan oldu.
Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok da ilgisini çekmemişti. O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı; "Alooo! ..... '' ''Hadi yaa! Mega fikir!......'' ''Tamam moruk. Geliyorum. Bekleyin.'' ''Kızlardan kimler var?...'' ''Uff! Kadroya bak! Pelin'e dokunanı yakarım bilmiş olun…"
Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu "Ulan başlarım kovanına daaaa, defterine deee!" Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı. Âlemlere akmaya gidiyordu.
Cumhuriyetin yitirilen ruhu
Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer'deki yeni evlerine indirirken, Maltepe Belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı.
Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar, bir milletin kadir bilmezliğine yakılmış ağıt gibiydi. Çatırdayan, kovanın sedef kakmalı tabutu değildi tabii ki. Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal'in tüm kötülükleri, cehaleti, geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği Pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta Sertan’ın yaşındayken şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuş'un kemikleriydi.
Güzel hikâye değil mi?
Ben de ilk okuduğumda etkilenmiştim.
Belki de Gazikovan hikâyesinin yıllardır bu kadar kolay benimsenmesinin nedeni tam olarak bu oluyor: İnanmak istediğimiz bir hikâyedir. İçinde savaş vardır, fedakârlık vardır, şehitlik vardır, vefa vardır; Cumhuriyet'in kuruluş heyecanı ve sonunda o değerlere yabancılaşan yeni kuşaklar vardır. Bir milletin hafızasına dokunabilecek hemen her duygu bu hikâyede ustalıkla bir araya getiriliyor.
Fakat bir hikâyenin güzel olması, onun gerçek olduğu anlamına gelmiyor.
Tarih de tam burada başlıyor.
Tarihçinin, gazetecinin, araştırmacının ve aslında okuyan her insanın, kendisine anlatılan şeyin hoşuna gidip gitmediğini değil, doğru olup olmadığını sorması gerekiyor.
Gazikovan hikâyesinin Kurtuluş Savaşı yıllarına ilişkin bölümünün gerçek bir olaydan esinlenip esinlenmediğini bilmiyorum; bunu doğrulayacak güvenilir bir belgeye de bugüne kadar rastlayamadım. Ancak hikâyenin 2005 yılında geçtiği anlatılan bölümü gerçek değildir. Bunu biliyorum; çünkü ertesi yıl, bu hikâyeden hareketle üç temsili Gazikovan'ın yapıldığı projenin içinde bizzat yer aldım.
Fakat onun yıllar boyunca araştırılmadan, sorgulanmadan ve kaynağı sorulmadan gerçekmiş gibi aktarılması, başka bir gerçeği bütün açıklığıyla gösteriyor:
Bir toplum yalnızca kendisine söylenen yalanlara inanarak değil, inanmak istediği güzel hikâyeleri sorgulamaktan vazgeçerek de hakikatten uzaklaşıyor.
Belki de Gazikovan'dan bize kalan asıl ders budur.
Arz ederim.
Osman AYDOĞAN
Aşağıdaki fotoğrafta görülen kovan, 2006 yılında Ankara'daki 1011 Ana Tamir Fabrikasında, benim de içinde görev aldığım proje kapsamında yapılan üç temsili Gazikovan'dan biridir. Kovanların eski ve kullanılmış görünmesi için eskitilmesi işlemi de aynı çalışma kapsamında yapılmıştır. Fotoğraftaki bu örnek, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından MKE Kurumuna hediye ediliyor.