• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam186
Toplam Ziyaret4305700

VİYANA SOHBETLERİ – VI Hannah Arendt İle New York’ta bir öğleden sonra


VİYANA SOHBETLERİ – VI

Hannah Arendt İle New York’ta bir öğleden sonra

25 Ağustos 2026

I. Otuz yıl sonra New York

Roma’da geçirdiğim birkaç günün ardından yeniden yola çıkma zamanı gelmişti.

Bu kez nereye gideceğimi düşünürken aklıma New York geldi. New York’u en son 1997 yılında görmüştüm. O yıl Amerika Birleşik Devletleri’nde yaklaşık bir ay kalmış, bunun bir haftasını New York’ta geçirmiştim.

Aradan neredeyse otuz yıl geçmişti. Otuz yıl bir şehir için uzun bir zamandı. Bir insan için daha da uzun.

1997’de gördüğüm Amerika ile bugünün Amerika’sı aynı değildi. Soğuk Savaş sona ermişti; fakat 11 Eylül henüz yaşanmamış, Afganistan ve Irak savaşları başlamamış, internet ve sosyal medya bugünkü dünyayı henüz kurmamıştı. Aradan geçen yıllarda yalnızca teknoloji değil, siyasetin dili ve insanların bilgiyle, hakikatle ve birbirleriyle kurdukları ilişki de değişmişti.

Belki de bir şehre otuz yıl sonra dönmenin anlamı buydu. İnsan yalnızca şehrin ne kadar değiştiğine bakmıyordu. Kendisinin ne kadar değiştiğine de bakıyordu.

New York'u düşünürken aklımdan bu şehirde yaşamış insanlar da geçiyordu. Bunlardan biri Hannah Arendt'ti. Nazi Almanyası'ndan kaçmak zorunda kalan, Fransa'daki sürgün yıllarının ardından 1941'de Amerika'ya gelen Arendt, hayatının geri kalanını büyük ölçüde New York'ta geçirmişti.

Arendt'i yıllardır eserlerinden tanıyordum. Totalitarizm, kötülük, iktidar, özgürlük, düşünme ve yargılama üzerine yazdıkları zihnimde yer etmişti. New York'ta çeşitli üniversitelerde ders vermiş, hayatının son yıllarında The New School'da bulunmuştu. 1975 yılında yine bu şehirde ölmüştü. New York'u düşünürken onun da bir zamanlar bu sokaklarda yürüdüğünü hatırladım. Sonra bu düşünce de şehirle ilgili diğer hatıralarımın arasına karışıp gitti.

New York’u yeniden görmek istedim. 1997’de bıraktığım şehirle bugünkü şehri karşılaştırmak, aynı sokaklarda yeniden yürümek istiyordum.

Kararımı verdim. Roma’dan New York’a gidecektim.

New York’a dönmek istememin daha kişisel bir nedeni de vardı. Çünkü New York’la yarım kalmış küçük bir hesabım vardı. Mort Shuman’ın 1973 yılında yayımlanan Brooklyn by the Sea adlı şarkısı yıllardır en sevdiğim şarkılardan biriydi.

Bu şarkıyı neden bu kadar sevdiğimi tam olarak açıklamak kolay değildi. Mort Shuman’ın sesinde ve şarkının ezgisinde bana yabancı gelmeyen bir şey vardı. Biraz Akdeniz, biraz Ortadoğu; biraz da bizim türkülerimizin hüznü... Belki de bu yüzden Brooklyn by the Sea benim için yalnızca Brooklyn’i anlatan bir şarkı değildi; beni her dinlediğimde başka bir yere, ama en çok da gençliğime götürürdü.

1997’de New York’tayken programımızı hazırlayan Amerikalı arkadaşıma bir istekte bulunmuştum. Brooklyn Köprüsü’ne gitmek istiyordum. Ama yalnızca köprüyü görmek için değil. Köprünün yakınında, Brooklyn kıyısında oturup Mort Shuman’ın Brooklyn by the Sea şarkısını dinlemek istiyordum.

Arkadaşım bu isteğime şaşırmış, birlikte gideceğimize söz vermişti. Fakat program yoğundu. New York’tan ayrılma zamanı geldiğinde Brooklyn’e gidememiş, şarkıyı orada dinleyememiştim.

Bazı küçük istekler vardır; gerçekleşmediği zaman insanın hayatında hiçbir şeyi değiştirmez. Ama nedense unutulmazlar. Bu da onlardan biriydi.

Bu şarkıyı yıllardır severek dinlerdim. Yıllar sonra kızım New York’a gitti. Bu şarkıyı ne kadar sevdiğimi biliyordu. Brooklyn Köprüsü’nün ayağından, köprünün görüntüsü eşliğinde Brooklyn by the Sea'yi kaydedip bana gönderdi.

O videoyu daha sonra birçok kez izledim. Her seferinde aynı şeyi düşündüm: Bir gün yeniden New York’a gidersem Brooklyn Köprüsü’nün karşısında durup Brooklyn by the Sea’yi bir kez de kendim dinlemeliyim.

Şimdi o gün gelmişti. Ama New York’a yalnızca bir şarkıyı dinlemek için değil, otuz yıl sonra karşıma nasıl bir şehir çıkacağını görmek için gidiyordum.

Ertesi sabah Roma Fiumicino Havalimanı’ndaydım.

Uçak havalandığında İtalya yavaş yavaş geride kaldı. Önümüzde Atlantik’i aşan uzun bir yolculuk vardı. Saatler geçti. Atlantik geride kaldı. Yaklaşık dokuz saat sonra uçak alçalmaya başladı.

Pencereden dışarı baktım. Aşağıda giderek büyüyen şehir New York’tu. Neredeyse otuz yıl sonra yeniden gelmiştim.

Havalimanından otele giderken şehri otomobilin camından seyrettim. 1997’de gördüğüm New York’u hatırlamaya çalışıyordum. Binalar tanıdık geliyor, sokaklar yabancı görünüyordu. Bazen bunun tersi oluyordu.

Otele yerleştikten sonra odada fazla kalmadım. Uzun uçuşun yorgunluğuna rağmen dışarı çıktım. Sokaklarda bir süre amaçsızca yürüdüm.

New York hâlâ acele ediyordu. İnsanlar hızlı yürüyor, otomobiller birbirlerinin arasından geçiyor, sirenler uzaktan duyuluyor, kaldırımlar hiç boşalmıyordu.
Neredeyse otuz yıl geçmişti. Ama şehrin ritmi hâlâ tanıdıktı.

Akşam otele döndüm. O gün Brooklyn’e gitmedim.

II. The New School

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra erkenden dışarı çıktım.

New York yaz sıcağının daha sabah saatlerinde kendisini hissettirdiği günlerden biriydi. Belirli bir güzergâhım yoktu. Bir süre Broadway boyunca yürüdüm. Sarı taksiler, kalabalık kaldırımlar, binaların arasından yükselen uğultu... Şehir daha sabahtan kendi hızına ulaşmıştı.

Öğleden sonra Union Square'e geldim. Meydanda biraz oyalanıp Greenwich Village'a doğru yürüdüm. Yüksek binaların yerini giderek daha alçak yapılar, kafeler, kitapçılar ve üniversite binaları almaya başladı. Greenwich Village'a gelmiştim. Bir kahve alıp yürümeye devam ettim.

Fifth Avenue ile 14th Street'in kesiştiği çevrede üniversite binaları dikkatimi çekti. Bir binanın önünde durdum. The New School.

Kapının önünde birkaç dakika durdum. Sonra içeri girdim. Özel bir nedenim yoktu. Belki merak. Belki yıllar önce üniversite koridorlarında geçirdiğim zamanlardan kalan bir alışkanlık.

Girişteki görevliye binayı görmek istediğimi söyledim. Birkaç dersliği ve koridoru gezebileceğimi söyledi. Teşekkür edip koridora yöneldim.

Bina oldukça sakindi. Koridorlarda birkaç dakika dolaştım. Bir dersliğin önünden geçerken kapısının açık olduğunu gördüm. İçeride bir kadın vardı. Tahtanın önünde duruyor, masanın üzerindeki kitaplarını ve kâğıtlarını düzenliyordu. Ders hazırlığı yapıyor olmalıydı.

Tam kapının önünden geçecektim ki tahtadaki üç kelime dikkatimi çekti: Thinking. Willing. Judging. İngilizcelerini biliyordum. Yine de Türkçelerini zihnimden geçirdim: Düşünmek. İstemek. Yargılamak. Üç kelimenin yan yana bulunması ilgimi çekmişti.

Kadına seslendim:

“Affedersiniz.”

Başını kaldırdı.

“Evet?”

“Bir ders mi yapılacak?”

“Birazdan.”

Tahtayı gösterdim.

“Dersin konusu bunlar mı?”

Kadın tahtaya baktı.

“Evet.”

‘’Dersi siz mi vereceksiniz?’’

‘’Evet.’’

Bir an tereddüt ettim.

“Ben bu üniversitenin öğrencisi değilim. Şehri gezerken binayı merak edip içeri girdim. Sakıncası yoksa dersinizi dinleyebilir miyim?”

Kadın yüzüme baktı. Sonra boş sıraları gösterdi.

“Elbette.”

“Teşekkür ederim.”

Arka sıralardan birine oturdum. Defterimi çıkardım. Bir süre sonra öğrenciler gelmeye başladı. Sınıf yavaş yavaş doldu. Kadın masanın üzerindeki kâğıtlarını topladı ve tahtanın önüne geçti.

Sınıftaki konuşmalar kesildi.

Kadın arkasını dönerek ilk kelimenin altını çizdi. Thinking. Sonra öğrencilere döndü.

“Bugün üç insani yeti üzerinde konuşacağız,” dedi.

Tahtadaki kelimeleri sırayla gösterdi.

“Düşünmek, istemek ve yargılamak.”

Ben de defterimi açtım. Kadın dersi anlatmaya başladı.

III. Düşünmek, İstemek, Yargılamak

Sonra öğrencilere döndü.

“Bu üç kelimeyi, birbirinden ayrı üç felsefi kavram gibi düşünmeyin. İnsan hayatında çoğu zaman birbirleriyle karşılaşırlar.”

Thinking.

“Düşünmek yalnızca bilgi sahibi olmak değildir. Çok bilgili ve iyi eğitim görmüş bir insan da düşünmeyebilir. Düşünmek, insanın yaptığı şeyle arasına bir mesafe koyup kendisine sorabilmesidir: Ben ne yapıyorum? Yaptığım şeyin anlamı nedir? İnsan bunu yapmadığında başkalarının verdiği cevaplarla yaşamaya başlar. Bir emir gelir, yerine getirir. Bir kural vardır, uygular. Hazır bir düşünce verilir, tekrarlar. Bir süre sonra yaptığı şey hakkında düşünmek yerine yalnızca kendisinden bekleneni yapmaya başlar. Tehlike burada başlar.”

Kadın bir an sustu. Ben not alıyordum.

“Düşünmenin karşıtı,” diye devam etti, “her zaman cehalet değildir. Bazen düşüncesizliktir. İnsan zeki olabilir. İyi eğitim görmüş olabilir. Görevinde başarılı olabilir. Fakat yine de yaptığı şeyin anlamını kendisine hiç sormayabilir.”

Ön sıralardan bir öğrenci elini kaldırdı.

“Bunun ahlaki bir sonucu mu var?”

Kadın başını salladı.

“Çok büyük bir sonucu var. Çünkü düşünmeyen insan, kendi eylemiyle arasındaki ahlaki ilişkiyi kaybedebilir. Kendisine artık ‘Bu doğru mu?’ diye sormaz. ‘Benden istenen bu mu?’ diye sorar.”

Sınıf sessizdi. Kadın tahtaya döndü. Bu kez ikinci kelimeyi gösterdi.

Willing.

“Fakat düşünmek tek başına yetmez. İnsan neyin doğru olduğunu düşünebilir, hatta doğru bir yargıya varabilir; fakat bunun gereğini yapmayabilir. Korkabilir, işini veya konumunu kaybetmekten, çevresinden dışlanmaktan çekinebilir. Bazen itaat etmek, karşı çıkmaktan daha kolaydır. İşte burada irade devreye girer: İnsanın doğru olduğuna hükmettiği şeyin arkasında durabilme yetisi.”

Kadın tahtadaki üçüncü kelimeye geçti.

Judging.

‘’Ve yargılamak. Belki de siyasal hayat bakımından en zor yetilerden biri budur. Çünkü yargılamak, hazır hükümleri tekrarlamak değil, bir olay karşısında kendi hükmünü oluşturabilmektir: Ben bu konuda ne düşünüyorum?”

Bir yasa bir şeyi emredebilir. Bir hükümet doğru olduğunu söyleyebilir. Bir parti savunabilir. Bir lider isteyebilir. Bir kurum uygulayabilir. Hatta toplumun büyük çoğunluğu bunu normal kabul edebilir. Ama bütün bunlar insanı kendi yargısını kullanma sorumluluğundan kurtarmaz.”

Bir öğrenci:

“Fakat herkes kendi yargısına göre davranırsa ortak bir düzen nasıl mümkün olabilir?” diye sordu.

Kadın soruyu bekliyormuş gibi cevap verdi:

“Yargılamak, insanın kendisini dünyanın merkezine koyması değildir. Tam tersine, başkalarının bulunduğu bir dünyada düşünmektir. Kendi bakış açınızdan çıkmaya, olayın başkaları için ne anlama geldiğini de hesaba katmaya çalışırsınız. Bu nedenle yargı keyfîlik değil, başkalarının varlığını hesaba katarak kendi hükmünü oluşturabilme yetisidir.”

Kadın sustu. Tahtadaki üç kelimeye baktı. Sonra sınıfa döndü.

“Düşünmek, istemek ve yargılamak… Bunlar insanın kendi eyleminin sorumluluğunu başkasına devretmesini zorlaştırır. Çünkü düşünüyorsanız ne yaptığınızı kendinize sormak zorundasınız. Yargılıyorsanız, size verilen hükmü olduğu gibi kabul edemezsiniz. Ve iradeniz varsa, vardığınız hükmün gereğini yapıp yapmayacağınıza karar vermek zorundasınız.”

Bir öğrenci:

“Peki insan bunlardan vazgeçerse ne olur?” diye sordu.

Kadın birkaç saniye cevap vermedi. Sonra:

“İşte o zaman, çok sıradan insanlar çok büyük kötülüklerin parçası hâline gelebilir.”

Sınıfta bir sessizlik oldu. Kadın masasına doğru yürüdü. Bir kitabı eline aldı ama açmadı.

“Bunu anlamak için 1961 yılında Kudüs’te yapılan bir mahkemeye gitmemiz gerekiyor.”

Bir öğrenci hemen:

“Eichmann?”

Kadın başını kaldırdı.

“Evet.”

Sonra kitabı masaya bıraktı.

“Adolf Eichmann.”

Ben kalemimi yeniden kâğıda götürdüm. Dersin artık başka bir yere gideceğini anlamıştım. Kadın konuşmaya devam etti:

“Eichmann’ı anlamadan, modern çağın en rahatsız edici sorularından birini anlayamayız: Büyük kötülükleri gerçekleştiren insanların mutlaka büyük canavarlar olması gerekir mi?”

Sınıfta çıt çıkmıyordu. Kadın cevap verdi:

“Hayır.”

Ve bir süre sustu.

“Bazen sorun, insanın canavar olması değildir. Düşünmekten vazgeçmesidir.”

IV. Eichmann ve Kötülüğün Sıradanlığı

Kadın birkaç saniye sustuktan sonra konuşmasına devam etti:

“Adolf Eichmann, Nazi Almanyası'nda Yahudilerin toplama ve imha kamplarına gönderilmesinde görev alan bürokratlardan biriydi. 1961 yılında Kudüs'te yargılanmaya başladığında ben de davayı izledim. Mahkeme salonuna giderken karşıma nasıl bir insan çıkacağını merak ediyordum. Milyonlarca insanın yok edilmesini mümkün kılan mekanizmanın içinde görev almış bir adam... İnsan ister istemez bir canavar bekliyordu. Fakat karşıma çıkan adam beni çok daha rahatsız edici bir soruyla karşı karşıya bıraktı.”

Kadın öğrencilere baktı.

“Eichmann bana şeytani bir canavar gibi görünmedi. Sıradandı. Kullandığı dil sıradandı. Kendisine yöneltilen suçlamalara verdiği cevaplar da çoğu zaman sıradandı. Sürekli aynı şeyleri söylüyordu: Emirleri yerine getirmişti. Kanunlara uymuştu. Görevini yapmıştı. Kendisinden bekleneni yerine getirmişti. İşte beni asıl düşündüren buydu.”

Ön sıralardan bir öğrenci sordu:

“Yaptıklarının yanlış olduğunu bilmiyor muydu?”

Kadın cevap vermeden önce kısa bir süre düşündü.

“Meseleyi yalnızca bilip bilmemesine indirgemek yeterli değildir. Benim dikkatimi çeken, yaptığı şey hakkında gerçek bir düşünsel ve ahlaki hesaplaşmaya girememesiydi. Klişelerle, hazır cümlelerle, bürokrasinin diliyle konuşuyordu. Sanki kelimeler onu yaptığı şeyin gerçekliğinden koruyordu. İnsanları ölüm kamplarına gönderen bir sistemin içinde çalışmıştı ama kendi zihninde yaptığı şey, verilen emirleri ve idari işlemleri yerine getirmekti.”

Kadın durdu.

“Modern bürokrasinin tehlikelerinden biri de burada ortaya çıkar. Büyük bir eylem küçük görevlere bölünür. Biri listeyi hazırlar. Biri treni tahsis eder. Biri belgeyi imzalar. Biri emri iletir. Biri kapıyı açar. Biri kapıyı kapatır. Herkes yalnızca kendi küçük görevini yaptığını düşünür. Sonunda ortaya korkunç bir sonuç çıkar ama hiç kimse kendisini bu sonucun gerçek faili olarak görmek istemez.”

Bir öğrenci:

“Çünkü herkes yalnızca sistemin küçük bir parçasıdır,” dedi.

Kadın başını salladı.

“İnsanların kendilerini böyle görmeleri mümkündür. Fakat ahlaki sorumluluk bakımından insan yalnızca bir makine parçası değildir. İnsan çarkın dişlisi değildir. Bir kurumun içinde bulunmanız, yaptığınız şeyin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bir emri başkasının vermiş olması da onu uygulayan kişinin sorumluluğunu yok etmez. İş bölümü sorumluluğu bölebilir. Ama ortadan kaldıramaz.”

Bu cümleyi defterime yazdım. Kadın devam etti:

“Eichmann davası bana kötülük hakkında rahatsız edici bir şey gösterdi. Büyük kötülüklerin failleri her zaman şeytani kişilikler olmayabilir. İnsan, yaptığı şeyin gerçek anlamını kendisinden uzak tutarak korkunç bir sistemin sıradan bir parçasına dönüşebilir. Ben buna kötülüğün sıradanlığı dedim.”

Sınıfta birkaç kişi not aldı. Kadın hemen ardından ekledi:

“Fakat bu ifade çok yanlış anlaşılmıştır. Kötülüğün sıradan olduğunu söylemedim. Holokost sıradan değildi. İşlenen suçlar sıradan değildi. Acılar sıradan değildi. Benim söylediğim, böylesine büyük bir kötülüğün faillerinden birinin beklediğimiz türden şeytani bir kişilik göstermeyebileceğiydi. Kötülük korkunç olabilir. Onu gerçekleştiren insan ise ürkütücü ölçüde sıradan görünebilir.”

Arka sıralardan bir öğrenci elini kaldırdı.

“Bu, Eichmann'ın suçunu hafifletmez mi?”

“Tam tersine.”

Kadının cevabı kesindi.

‘‘Ben yalnızca emirleri uyguladım’ demek insanı sorumluluktan kurtarmaz. Aksi hâlde büyük örgütlerde, devletlerde ve bürokrasilerde sorumluluk sürekli yukarıya devredilir ve sonunda hiç kimse sorumlu kalmaz.”

Bir öğrenci elini kaldırdı.

''Ama bir insan yürürlükteki kanuna uyuyorsa yine de suçlu olabilir mi?''

Kadın öğrenciye baktı.

''Kanuna uygun olan ile doğru olanın her zaman aynı şey olduğunu mu düşünüyorsunuz?''

Öğrenci cevap vermedi.

''Eichmann'ın önümüze koyduğu en rahatsız edici sorulardan biri de budur. Bir siyasal düzenin kendisi suçun parçası hâline gelirse, kanuna uymak insanı ahlaki sorumluluktan kurtarmaz.''

''O hâlde insan kanunu da yargılamak zorunda mı?''

''İnsan kendi yargısını hiçbir zaman bütünüyle kanuna, devlete, partiye, lidere veya herhangi bir kuruma devredemez.''

''Ama herkes kendisini kanunun üzerinde görürse düzen nasıl korunacak?''

''Kendisini kanunun üzerinde görmekten söz etmiyorum. Kendisini kendi eyleminin sorumluluğundan muaf görmemekten söz ediyorum.''

Kadın bir an sustu.

''Bir insanın önündeki soru bazen yalnızca ‘Kanun ne emrediyor?’ değildir. ‘Ben bunu yaparsam nasıl bir dünyanın parçası olurum?’ sorusunu da sorması gerekir.''

''Yine de,'' dedim, ''böyle bir düzende sıradan bir insanın başka ne yapabileceğini söylemek kolay değil. Sonuçta devletin emirlerine itaat ediyor.''

Kadın bana döndü.

''İtaat kelimesini kullanırken dikkatli olun.''

''Neden?''

''Çünkü siyasal hayatta yetişkin insanların davranışını yalnızca itaat olarak adlandırdığınızda onların yaptıkları şeye verdikleri desteği görünmez hâle getirebilirsiniz.''

''Her itaat destek midir?''

''Hayır. Korku vardır. Zorlama vardır. Hayatta kalma isteği vardır. Bunları birbirinden ayırmak gerekir. Ama insanın hiçbir seçeneğinin bulunmadığı durumlarla, önünde seçenekler bulunduğu hâlde düzene katılmayı sürdürdüğü durumları da birbirine karıştırmamak gerekir.''

''O zaman soru değişiyor.''

''Evet.''

''Neden itaat etti değil...''

Kadın sözümü tamamladı:

''Neden katılmaya devam etti?''

Bir süre sınıfta sessizlik oldu. Sonra kadın:

“Eichmann meselesini yalnızca Nazi Almanyası'nda yaşamış bir adamın hikâyesi olarak okursanız asıl soruyu kaçırırsınız. Çünkü asıl soru şudur: İnsan hangi şartlarda kendi eyleminin sorumluluğunu bir sisteme devretmeye başlar?”

Bu kez sınıftan soru gelmedi. Kadın da bir süre konuşmadı. Sonra masasına doğru yürüdü.

“Ve bizi daha büyük bir meseleye götüren soru budur.”

Bir öğrenci:

“Totalitarizme mi?” diye sordu.

Kadın döndü.

“Evet. Totalitarizmi anlamak için,” diye devam etti, “yalnızca bir diktatöre bakmak yetmez. Yalnızca polise de. Orduya, hapishanelere, toplama kamplarına veya sansüre bakmak da yetmez. Bunların hepsi önemlidir. Fakat totaliter yönetimin iddiası daha büyüktür. O yalnızca insanın ne yapacağını belirlemek istemez. İnsanın gerçekliği nasıl göreceğini de belirlemek ister.”

Sınıftaki hava değişmişti. Kadın artık bir mahkeme salonundaki tek bir adamdan değil, bütün bir siyasal düzenin işleyişinden söz ediyordu.

“Bir diktatörlük, insanlardan itaat isteyebilir. Totaliter yönetim ise bunun ötesine geçer. İnsanların ortak dünyayla kurdukları bağı dönüştürmeye çalışır. Ne gerçektir? Ne doğrudur? Kim düşmandır? Kim suçludur? Hangi olay yaşanmıştır? Geçmişte ne olmuştur? Bütün bunların cevabını iktidar vermeye başladığında siyasal tahakküm insanın zihinsel dünyasına doğru genişler.”

Bir öğrenci sordu:

“Bunu propaganda ile mi yapar?”

“Propaganda bunun araçlarından biridir. Ama tek başına propaganda totalitarizmi açıklamaz.”

Kadın tahtaya yaklaşmadı. Konuşmasını sürdürdü:

“Totaliter hareketlerin üzerinde yükseldiği toplumlarda önemli bir başka unsur vardır:

Kimsesizlik.

“İnsanların birbirleriyle anlamlı bağlarının zayıflaması. Kendilerini ortak bir dünyanın parçası olarak hissetmemeleri. Siyasal hayattan uzaklaşmaları. Birbirlerine güvenmemeleri.”

Bir öğrenci:

“Yalnız insan daha kolay mı yönetilir?” diye sordu.

Kadın:

“Buradaki yalnızlık, insanın zaman zaman tek başına kalması değildir. İnsanın başkalarıyla birlikte paylaştığı dünyanın dışında kalmasıdır. Bir insan yalnız kaldığında hâlâ düşünebilir. Fakat kimsesizleştiğinde, dünyada kendisine ait bir yerinin bulunmadığını hissetmeye başlar. Böyle insanlar kendilerine kesinlik sunan ideolojilere daha açık hâle gelebilirler.”

Bir öğrenci elini kaldırdı.

''Sözünü ettiğiniz kimsesizlik ile kitleler arasında bir ilişki var mı?''

Kadın başını salladı.

''Var. Ama kitle derken yalnızca çok sayıda insanın bir araya gelmesini kastetmiyorum. Kalabalık ile kitle aynı şey değildir. İnsan milyonlarca kişinin yaşadığı bir şehirde de kimsesiz olabilir.''

''O hâlde kitle insanını belirleyen nedir?''

“İnsan kendisini birlikte konuşan, karar veren ve eyleyen bir yurttaş olarak görmekten uzaklaştıkça kendisine ait bir yerinin, sesinin veya etkisinin kalmadığını düşünebilir.”

''Ve totaliter hareketler böyle insanlara bir aidiyet mi sunar?''

''Evet. Bir hareket ona yalnız olmadığını söyleyebilir. Ona bir topluluk, bir kimlik, hatta tarihin içinde özel bir yer verebilir.''

Öğrenci bir süre düşündü.

''Yani insan kimsesizlikten kurtulurken özgürlüğünü de kaybedebilir.''

Kadın hemen cevap vermedi.

''Daha doğrusu, kimsesizlikten kurtulduğunu düşünürken kendi yargısını bir hareketin yargısına teslim edebilir. Tehlike, bir topluluğa ait olmakta değildir. İnsan zaten başkalarıyla birlikte yaşar. Tehlike, aidiyetin düşünmenin ve yargılamanın yerini almasıdır.''

Kadın sınıfta yavaşça yürümeye başladı.

“İdeoloji karmaşık dünyayı basit bir açıklamaya dönüştürür. Size her şeyin nedenini verdiğini söyler. Bir düşman gösterir. Geçmişi ve bugünü açıklar; hatta geleceği bile bildiğini iddia eder. Bir kez onun mantığını kabul ettiğinizde, gerçekliğin kendisine bakmanıza giderek daha az ihtiyaç kalır.”

''Ama bütün ideolojiler totaliter değildir,'' dedim.

''Elbette değildir.''

''O hâlde totaliter ideolojiyi farklı kılan nedir?''

Kadın tahtaya döndü.

“Yalnızca dünyayı açıklamakla yetinmemesi. Tarihin veya doğanın değişmez bir yasaya göre hareket ettiğini ve bu hareketin sonucunun kaçınılmaz olduğunu ileri sürmesi.”

“O zaman insanlara düşen nedir?”

“O hareketin önünde durmamak.”

Bir an sustu.

“Hatta ona yardımcı olmak.”

''Neden hareket?'' diye sordum.

“Çünkü totaliter yönetim kendisini tamamlanmış bir siyasal düzen olarak görmez. Sürekli hareket hâlindedir. Bugün ulaştığı nokta hiçbir zaman son değildir. İdeolojinin kaçınılmaz olduğunu söylediği geleceğe doğru ilerler. İçerik değişebilir; fakat mantık benzerdir: Tarih veya doğa hareket etmektedir ve onun karşısında duran herkes engeldir.”

''Peki terör burada nerede başlıyor?''

''Tam burada.''

''Muhalefeti susturmak için mi?''

''Yalnızca bunun için olsaydı totaliter terörü sıradan baskıdan ayırmak güçleşirdi.''

''Öyleyse neden?''

''Çünkü hareketin önünde hiçbir şey durmamalıdır. Tarihin veya doğanın yasasını bildiğinize inanıyorsanız, insanların kendi başlarına karar vermeleri ve beklenmedik biçimde davranmaları sizin için bir sorun hâline gelir.''

''Çünkü insan öngörülemez.''

''Evet. Özgür insan öngörülemezdir.''

''O zaman terörün amacı yalnız korkutmak değil.''

''Değil. Totaliter terör, insanları sözde tarihsel veya doğal hareketin önünde engel olmaktan çıkarmaya yönelir.''

''Ama bir insan hiçbir suç işlememiş olabilir.''

''Bunun önemi kalmayabilir.''

''Nasıl?''

''Çünkü artık soru onun ne yaptığı değildir. Hangi kategoriye ait olduğudur. İdeolojinin mantığı onu tarihin veya doğanın önünde bir engel olarak tanımlıyorsa, kişisel suç ve masumiyet giderek anlamını kaybeder.''

''Ama muhalefet tamamen ortadan kalktıysa teröre neden hâlâ ihtiyaç olsun?''

Kadın bana baktı.

''İşte totaliter terörü sıradan siyasal baskıdan ayıran noktalardan biri budur. Bir tiran muhalifinden korktuğu için onu susturabilir. Totaliter terör ise gerçek muhalefet ortadan kalktıktan sonra da devam edebilir.''

''Çünkü düşmana ihtiyacı vardır?''

''Yalnızca düşmana değil. Harekete. Hareket durmamalıdır. Bu yüzden yeni düşmanlar, yeni engeller, yeni kategoriler bulunabilir. Dün hareketin parçası olan biri bugün onun önünde engel sayılabilir.''

“Gerçekler ideolojiyle çelişirse?” diye sordu bir öğrenci.

Kadın durdu.

“İşte tehlike orada büyür. Totaliter düşünce gerçekliği kendi iddiasına uydurmaya çalışır. Olgu ideolojiye uymuyorsa sorun giderek olguda görülmeye başlanır. Tanık yanılıyordur. Belge sahtedir. Haber düşman propagandasıdır.”

“Sonunda ne olur?”

“İnsanların gerçeklikle kurduğu bağ zayıflar.”

Bu cümleyi de defterime yazdım. Kadın bir süre öğrencilerin not almasını bekledi. Sonra:

“Burada bir ayrım yapmamız gerekiyor, olgu ile görüş arasında.”

Bir öğrenci başını kaldırdı. Kadın devam etti:

“Demokratik siyasette farklı görüşlerin bulunması doğaldır. Bir yasayı, bir siyasal kararı destekleyebilir veya eleştirebilirsiniz. Bunlar görüş alanına girer. Fakat görüşlerin anlamlı biçimde çatışabilmesi için üzerinde konuştuğumuz dünyanın asgari bazı olgularını paylaşmamız gerekir. Bir olay olduysa olmuştur. Bir belge varsa vardır. Herkesin kendi görüşü olabilir; ama herkesin kendi olgusu olamaz.”

Sınıfta yine kalem sesleri duyuldu.

“Ortak olgular kaybolursa,” diye devam etti kadın, “siyaset tartışma olmaktan çıkar. Çünkü artık aynı dünya hakkında farklı görüşleri tartışmıyorsunuzdur. Her grup kendi gerçekliğinin içinde yaşamaya başlar. Ve ortak dünya parçalanır.”

Bir öğrenci:

“Bu durumda demokrasi de zarar görür,” dedi.

Kadın başını salladı.

“Demokrasi yalnızca sandık değildir. İnsanların birbirleriyle konuşabildiği ortak bir dünyanın varlığını gerektirir. Aynı olaya farklı yorumlar getirebilirsiniz. Fakat aynı olayın var olup olmadığında bile anlaşamıyorsanız siyasal tartışmanın zemini ortadan kalkar.”

Sonra devam etti:

“Bu yüzden totalitarizmin en derin saldırılarından biri yalnızca kurumlara yönelik değildir. Ortak dünyaya yöneliktir. İnsanların birlikte gördükleri, konuştukları ve hakkında hüküm verebildikleri dünyaya.”

Kadın bir süre sustu. Sonra sınıfa baktı.

“İşte şimdi iktidarın ne olduğuna geçebiliriz.”

“Totaliter iktidara mı?”

“Hayır. İktidarın kendisine.”

Kalemimi yeniden hazırladım. Kadın devam etti:

“Çünkü siyaset hakkında yaptığımız en büyük hatalardan biri, iktidar ile şiddetin aynı şey olduğunu düşünmektir.”

Ders başka bir aşamaya geçiyordu.

V. İktidar, Şiddet ve Özgürlük

Kadın sınıfa baktı.

“İktidar ile şiddeti çoğu zaman aynı şeymiş gibi kullanıyoruz. Bir devletin ne kadar güçlü olduğunu ordusuna, polisine, silahlarına bakarak ölçmeye çalışıyoruz. Oysa iktidar ile şiddet aynı şey değildir.”

Bir öğrenci sordu:

“Aralarındaki temel fark nedir?”

Kadın bu kez cevabını kısa tutmadı.

“İktidar, insanların birlikte hareket etme kapasitesinden doğar. İnsanlar ortak bir amaç etrafında bir araya gelir, konuşur ve birlikte hareket ederlerse iktidar ortaya çıkar. Bu nedenle iktidar tek başına bir kişinin sahip olduğu bir şey değildir. Bir hükümdarın, devlet başkanının ya da komutanın iktidarı bile, gerçekte başkalarının onunla birlikte hareket etmeye devam etmesine bağlıdır. Şiddet ise farklıdır. Şiddetin araçları vardır. Silah. Polis. Ordu. Hapishane. Fiziksel zor. Şiddet bir insanı susturabilir, tutuklayabilir, yaralayabilir, hatta öldürebilir. Fakat bütün bunlar tek başına iktidar yaratmaz.”

Kadın bir süre sustu.

“Bir devletin elinde çok büyük bir şiddet kapasitesi bulunabilir ama buna rağmen iktidarı zayıflıyor olabilir.”

Bir öğrenci:

“Nasıl?”

“Çünkü insanlar artık onunla birlikte hareket etmiyorsa, kurumlar ona güvenmiyorsa, toplumun desteği çekiliyorsa iktidarın zemini daralmaya başlar. Böyle durumlarda yönetim daha fazla şiddete başvurabilir.”

“Yani şiddetin artması her zaman iktidarın arttığını göstermez?”

“Tam tersine, bazen iktidarın zayıfladığını gösterir.”

Kadın bir an sustu. Sonra öğrencilerin gözlerinin içine bakarak tane tane konuştu:

“İktidar ile şiddet birbirine karşıttır; iktidarın bitmeye başladığı yerde şiddet başlar.”

Sonra:

“Özellikle şunu unutmayın. Şiddet araçsaldır. Bir amaç için kullanılır. İktidar ise insanların birlikte eylemesinden doğar.”

Kadın sınıfa baktı.

“Bir anayasanın, parlamentonun ya da hükümetin arkasındaki asıl güç nedir? Binalar mı? Kanun kitapları mı? Silahlar mı?”

Kimse cevap vermedi.

“Hayır. Bunların yaşayabilmesi, insanların o ortak siyasal düzeni sürdürme iradesine bağlıdır.”

Kadın birkaç adım yürüdü.

“Buradan özgürlüğe geçebiliriz.”

Bir öğrenci:

“Özgürlük ile iktidar arasında nasıl bir ilişki var?” diye sordu.

“Özgürlüğü çoğu zaman yalnızca bireysel bir mesele olarak düşünüyoruz. ‘Bana karışılmasın, istediğimi yapayım.’ Elbette bireysel hakların korunması son derece önemlidir. Fakat siyasal özgürlük bundan daha fazlasıdır. Özgürlük, insanların başkalarıyla birlikte kamusal dünyada konuşabilmesi ve eyleyebilmesidir.”

Bir öğrenci:

“Yani özgürlük yalnızca özel hayatta yaşanan bir şey değil.”

“Hayır. İnsan evinde istediğini düşünebilir. Fakat düşüncesini kamusal alanda ifade edemiyorsa, başkalarıyla bir araya gelemiyorsa, ortak meseleler hakkında konuşamıyor ve eyleyemiyorsa siyasal anlamda özgür değildir.”

Kadın bir an durdu.

“Özgürlük, ancak insanlar arasında görünür hâle gelir.”

Bu cümleyi de yazdım.

“Bu nedenle,” diye devam etti, “siyaset benim için yalnızca devlet yönetimi değildir. İnsanların ortak dünyaları hakkında konuşmak ve birlikte eylemek üzere bir araya gelmeleridir.”

Bir öğrenci elini kaldırdı.

“Fakat insanlar birbirlerinden çok farklı. Ortak hareket nasıl mümkün olacak?”

Kadın gülümsedi.

“Tam da farklı oldukları için siyasete ihtiyaç vardır.”

Sonra tahtanın önüne geçti.

“İnsanlar birbirinin aynı olsaydı siyasete gerek kalmazdı. Siyasetin temel şartlarından biri çoğulluktur. Dünyada tek bir insan değil, farklı düşünceleri ve bakış açılarıyla insanlar yaşar.”

Kadın sınıfa baktı.

“Demokratik siyasetin amacı bu farklılıkları ortadan kaldırmak değildir. Onların aynı dünyada birlikte var olabilmesini mümkün kılmaktır.”

Bir öğrenci: “Uzlaşmak mı?”

“Her zaman değil. Demokrasi herkesin her konuda anlaşması değildir. Önemli olan, anlaşamadıkları zaman da birbirlerini ortak dünyanın meşru üyeleri olarak görmeye devam etmeleridir.”

Kadın kısa bir ara verdi.

“Rakibinizin fikrini yanlış bulabilirsiniz. Ama onu konuşma hakkından yoksun bir düşman olarak görmeye başladığınız anda başka bir siyasal alana geçersiniz.”

Sınıfta birkaç öğrenci yeniden not almaya başladı. Kadın devam etti:

‘’Çoğulluğun ortadan kaldırılmak istendiği yerde siyaset de ortadan kalkmaya başlar. Çünkü totaliter hareketin ideali çoğulluk değil, tekliktir.”

Bir öğrenci:

“Farklı düşünce bu yüzden mi tehdit olarak görülür?”

“Evet. Çünkü farklı düşünen insan yalnızca başka bir fikir ileri sürmez. Aynı zamanda dünyanın başka türlü görülebileceğini de gösterir.”

Kadın durdu.

“Bu nedenle farklı düşünceyi susturmak, yalnızca bir insanı susturmak değildir. Dünyaya açılan başka bir pencereyi kapatmaktır.”

Bu cümle sınıfta bir süre asılı kaldı.

Bir öğrenci: “Kamusal alan dediğiniz şey tam olarak nedir?” diye sordu.

Kadın cevap verdi:

“İnsanların birbirlerini gördükleri, duydukları ve ortak meseleler hakkında konuştukları alandır. Bir meydan, parlamento, gazete, dernek veya üniversite olabilir.”

Bir an sustu.

“Fakat kamusal alanın yaşayabilmesi için iki şey gerekir. İnsanların konuşabilmesi. Ve başkalarının konuşmasına tahammül edebilmesi.”

Bir öğrenci: “İkincisi daha zor olabilir.”

Kadın hafifçe gülümsedi.

“Çoğu zaman öyledir.”

Sonra ciddileşti.

“Çünkü özgürlüğü yalnızca kendi söz söyleme hakkımız olarak düşünmeye yatkınız. Oysa kamusal özgürlük, katılmadığımız sözün de söylenebilmesini gerektirir.”

Kadın masasına döndü.

“Fakat rakibin düşmana dönüşmesi yalnızca siyasal kurumları değil, insanların birbirleriyle konuşma biçimini de değiştirir.”

Bir öğrenci:

“Bu yalnızca otoriter yönetimlerde mi görülür?”

“Hayır. Toplumların kendileri de bunu üretebilir.”

Kadın devam etti:

“Bir insanın düşüncesini tartışmak yerine onun kimliğini tartışmaya başlarsanız, siyaset kolayca kabileler arasındaki mücadeleye dönüşebilir. O zaman artık: ‘Söylediği doğru mu?’ diye sormazsınız. ‘Bunu kim söyledi?’ diye sorarsınız. Kendi grubunuzdan biri söylediyse kabul eder, karşı gruptan biri söylediyse reddedersiniz.”

Kadın devam etti:

“Böyle bir toplumda insanların kanaatleri giderek kimliklerine bağlanır. Bir fikrini değiştirmek, yalnızca düşüncesini değiştirmek olmaktan çıkar; grubuna ihanet etmek gibi algılanabilir. O zaman tartışmanın amacı hakikate yaklaşmak değil, kendi tarafının kazanması olur.”

Sınıfta sessizlik vardı.

“Ve siyaset yalnızca tarafların zafer mücadelesine dönüştüğünde, ortak dünya yeniden zarar görür.”

Bir öğrenci:

“Peki demokrasi bütün bunlara karşı kendisini nasıl koruyabilir?” diye sordu.

Kadın hemen cevap vermedi. Sonra:

“Demokrasi kendisini yalnızca kanunlarla koruyamaz.”

Bu cümleden sonra bekledi.

“Elbette anayasa gerekir. Bağımsız kurumlar gerekir. Hukuk gerekir. Özgür seçimler gerekir. Özgür basın gerekir. Bunların hiçbiri önemsiz değildir. Fakat demokratik hayat yalnızca kurumların varlığıyla sürmez. Onları yaşatacak bir siyasal kültür de gerekir.”

“Nasıl bir kültür?”

“İnsanların yenilgiyi kabul edebildiği. Rakibinin iktidara gelme hakkını tanıdığı. Kendisinden farklı olanı düşmanlaştırmadığı. Olgular üzerinde ortaklaşabildiği. Eleştiriyi ihanet saymadığı. Ve iktidarın geçici olduğunu kabul ettiği bir siyasal kültür.”

Kadın biraz öne eğildi.

“Demokrasinin gerçek sınavı, sizin kazandığınız gün değildir.”

Bir öğrenci: “Ne zamandır?”

“Kaybettiğiniz gün.”

Sınıfta bir sessizlik oldu.

“Çünkü iktidarı kazandığınızda demokrat olmak kolaydır. Asıl mesele, kaybettiğinizde de aynı kuralları savunup savunmadığınızdır.”

Kadın saatine baktı. Dersin sonuna yaklaşıyorduk. Kadın:

“Bugün, insanın bireysel eyleminden başlayıp siyasal dünyaya kadar geldik.”

Sonra öğrencilerine baktı.

“Modern toplumlarda özgürlüğü tehdit eden şey yalnızca açık baskı değildir. İnsanların ortak dünyayı ve birlikte hareket etme kapasitesini kaybetmesi de özgürlüğü tehdit eder.”

Bir öğrenci: “Bunların hepsi totalitarizme mi götürür?”

Kadın başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Cevabı çok netti.

“Her siyasal bozulmaya totalitarizm demek doğru değildir. Her otoriter yönetim totaliter değildir. Her propaganda totaliter propaganda değildir. Her kutuplaşmış toplum da totaliter bir toplum değildir.”

Bu ayrım önemliydi. Kadın devam etti:

“Kavramları gelişigüzel kullanırsanız onları açıklayıcı olmaktan çıkarırsınız. Tarihsel olaylar birbirine benzeyebilir. Ama aynı değildir.”

Sonra biraz durdu.

“Geçmişi bugüne benzetmeye çalışmak yerine, geçmişte ortaya çıkmış mekanizmaları anlamaya çalışın.”

Kalemim bir an havada kaldı. Kadın sözünü tamamladı:

“Çünkü tarih kendisini aynı biçimde tekrarlamak zorunda değildir. Ama insan davranışlarının bazı biçimleri tekrar ortaya çıkabilir.”

Ders bitmişti. Öğrenciler kitaplarını ve defterlerini toplamaya başladılar. Ben ise oturduğum yerde kaldım. Çünkü benim asıl merak ettiğim soru henüz sorulmamıştı.

Öğrenciler yavaş yavaş sınıftan çıktı. Son öğrenci de kapıdan ayrıldıktan sonra kadın masasında kâğıtlarını toplamaya başladı. Ben defterimi kapatmadım.

Ayağa kalktım.

“Affedersiniz,” dedim.

Kadın başını kaldırdı.

“Evet?”

“Bir soru sorabilir miyim?”

“Elbette.”

Bir an nasıl başlayacağımı düşündüm. Sonra:

“Bütün anlattıklarınız geçmiş yüzyılın büyük felaketlerini anlamamıza yardım ediyor,” dedim.

Kadın beni dinliyordu.

“Ama ben başka bir şeyi merak ediyorum.”

“Neyi?”

“Bugünü.”

Kadın kâğıtlarını toplamayı bıraktı. Ben devam ettim:

“Bugün toplama kamplarından, tek partili totaliter devletlerden ya da 1930'ların propagandasından söz etmiyoruz. Dünya değişti. Teknoloji değişti. İletişim değişti. İnsanların bilgiye ulaşma biçimi değişti.”

Bir an durdum.

“Peki sizin anlattığınız tehlikeler de değişti mi?”

Kadın sandalyesine yeniden oturdu. Bana karşısındaki sandalyeyi gösterdi.

“Bu, daha uzun bir soru.”

Oturmamı bekledi. Sonra:

“Ve belki de daha önemli olanı.”

Ben de karşısına oturdum. Defterimi yeniden açtım. Ders bitmişti. Asıl sohbet şimdi başlıyordu.

VI. Ders bittiğinde

Kadın karşımdaki sandalyeye oturdu. Sınıf artık boştu. Koridordan da ses gelmiyordu.

“Bugünü sordunuz. Öyleyse bugünden konuşalım.”

Defterimi önümde açık tuttum. Kadın devam etti:

“Benim yaşadığım yüzyılda propaganda için gazeteler, radyo, afişler, mitingler ve sinema kullanılıyordu. Bugün elinizde çok daha hızlı araçlar var. Bir düşünce, bir görüntü ya da bir yalan birkaç saniye içinde milyonlarca insana ulaşabiliyor. Ama asıl değişiklik hız değildir. Asıl değişiklik, insanların artık yalnızca bilgiye ulaşmaması; bilginin de insanı bulmasıdır.”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Gazetenizi siz seçerdiniz. Kitabınızı siz alırdınız. Bir konuşmayı dinlemek için bir yere giderdiniz. Şimdi ise kullandığınız araçlar neyi göreceğinize giderek daha fazla karar veriyor.”

“Sosyal medyayı mı kastediyorsunuz?”

“Onu da. Fakat mesele herhangi bir şirket ya da teknoloji değildir. Mesele, insanın ortak dünyayla kurduğu ilişkinin giderek kişiselleştirilmesidir. İki insan aynı gün aynı ülkede yaşayabilir, aynı telefona bakabilir ve bütünüyle farklı dünyalar görebilir.”

Biraz düşündüm.

“Yankı odaları?”

“Adını ne koyduğunuzdan çok sonucu önemlidir. İnsan yalnızca zaten inandığı düşünceleri görmeye başlarsa, karşısındaki insanın neden başka türlü düşündüğünü anlaması zorlaşır. Bir süre sonra karşısındaki insan yalnızca yanılan biri olmaktan çıkar. Aptal olur. Cahil olur. Hain olur. Düşman olur.”

Kadın sustu.

“Fakat bugün bilgiye erişim geçmişten çok daha kolay,” dedim. “Bu aynı zamanda büyük bir imkân değil mi?”

“Teknolojiyi şeytanlaştırmak, onu kutsamak kadar büyük bir hatadır. İnsanlık tarihinde hiçbir zaman bu kadar çok insan bu kadar çok bilgiye bu kadar hızlı ulaşamadı. Fakat bilgiye ulaşabilmek ile doğruyu ayırt edebilmek aynı şey değildir.”

Bir an durdu.

“Eskiden önemli sorunlardan biri bilgiye ulaşamamaktı. Bugün başka bir sorunla da karşı karşıyasınız: Bilginin içinde boğulmak.”

“Çok fazla bilgi mi?”

“Çok fazla iddia. Çok fazla görüntü. Çok fazla yorum. Çok fazla ses. Ve bunların hepsinin dikkatinizi istemesi.”

Kadın devam etti:

“İnsan zihninin kapasitesi sınırsız değildir. Önüne binlerce mesaj geldiğinde bunların hepsini araştıramaz; kısayollara başvurur, kime güvendiğine bakar, kendisini öfkelendiren veya korkutan şeye daha fazla dikkat eder. Böylece hakikat meselesi giderek aidiyet meselesine dönüşebilir.”

“Yani insanlar doğru olduğuna inandıkları şeyi değil, ait oldukları grubun doğru kabul ettiği şeyi mi savunmaya başlar?”

“Her zaman değil. Fakat tehlike budur.”

Kadın sandalyesinde biraz geriye yaslandı. “Bir başka mesele daha var,” dedi.

“Nedir?”

“Dil.”

Bu kez konuşmasını bölmedim.

“Dil yalnızca konuşmanın aracı değildir. Bir dünya görüşünü de taşır. Bir düşünceyi tartışmak yerine ona bir etiket yapıştırırsanız, zamanla düşüncenin kendisini tartışmayı bırakırsınız. Etiket düşüncenin yerini alır. Bir insan bir görüş ileri sürer; siz görüşün doğru olup olmadığını incelemek yerine o kişiyi bir kategoriye yerleştirirsiniz: Sağcı. Solcu. Faşist. Komünist. Gerici. Vatan haini. Düşman.”

Kadın kısa bir süre sustu.

“Bu kelimelerin bazıları elbette belirli tarihsel veya siyasal olguları tanımlamak için gerekli olabilir. Sorun kelimelerin varlığı değildir. Sorun, kelimenin muhakemenin yerine geçmesidir.”

“Bir insana etiket yapıştırdığınızda artık onun ne söylediğini dinlemek zorunda kalmazsınız. Çünkü cevabı baştan vermişsinizdir. ‘Onun söyledikleri önemli değil; çünkü o zaten şudur.’ Böylece tartışma sona erer.”

“Dikkat etmeniz gereken şey insanların hangi kelimeleri kullandığından önce, o kelimelerle ne yapmaya çalıştıklarıdır. Bir kavram açıklamak için mi kullanılıyor? Yoksa düşünmeyi sona erdirmek için mi?”

Kadın biraz öne eğildi.

“İkinci durumda dil artık iletişim aracı olmaktan uzaklaşır. Bir tasnif aracına dönüşür. Biz ve onlar. Makbul olanlar ve olmayanlar. Dinlenmeye değer olanlar ve susturulabilecek olanlar.”

“Bunun sonu nereye gider?”

“İnsanların birbirlerini birey olarak görmeyi bırakmasına.”

Kadın devam etti:

“Çünkü karşınızdaki insan artık adıyla, kişiliğiyle ve düşüncesiyle var olan bir birey değildir. Bir etikettir. Ve karşınızdaki insanı bir birey olarak değil, yalnızca bir etiket olarak görmeye başladığınızda ona yapılan haksızlığı görmek de zorlaşır.”

“Bir başka sorun daha var,” dedim. “Bugün insanlar geçmişe göre çok daha fazla konuşuyor. Herkes görüşünü açıklıyor. Bu kamusal alanın genişlemesi sayılmaz mı?”

“Sayılabilir. Fakat konuşmanın çoğalması, kamusal alanın mutlaka güçlendiği anlamına gelmez.”

“Çünkü kamusal alan yalnızca herkesin konuşması değildir. İnsanların birbirlerini duyabilmesidir.”

Bu defa ben sustum.

“Bugünün teknolojisi insana tarihte görülmemiş bir konuşma imkânı vermiş olabilir. Fakat aynı zamanda herkesi sürekli konuşmaya da teşvik edebilir. Hemen tepki vermeye. Hemen hüküm vermeye. Hemen paylaşmaya. Hemen öfkelenmeye.”

Bir an sustu.

“Fakat düşünce her zaman hızlı değildir.”

“Bazen insanın bir olay karşısında hemen konuşmaması; bilgi toplaması, başkasını dinlemesi ve kendi ilk tepkisinden şüphe etmesi gerekir. İçinde bulunduğunuz iletişim düzeni sizden sürekli ve anında tepki istiyorsa, hız muhakemenin düşmanı hâline gelebilir.”

“Peki yalan?” diye sordum. “Siyasette yalan yeni bir şey değil.”

“Değil.”

“Öyleyse bugün farklı olan ne?”

“Yalanın varlığı değil. Ölçeği, hızı ve tekrar edilebilme kapasitesi farklı olabilir.”

Biraz düşündüm.

''Ama siz siyasette yalan ile daha başka bir şey arasında da ayrım yapıyorsunuz, değil mi?''

''Neyi kastediyorsunuz?''

''Tek tek söylenen yalanlarla, gerçekliğin sistemli biçimde yeniden kurulmaya çalışılmasını.''

Kadın başını salladı.

''Evet. Siyasette yalan yeni değildir. İnsanlar yüzyıllardır gerçekleri saklamış, rakiplerini aldatmıştır. Fakat örgütlü yalan bundan daha ileri gidebilir.''

''Nasıl?''

''Artık yalnızca belirli bir olguyu gizlemek istemezsiniz. Olgunun yerine başka bir gerçeklik koymaya çalışırsınız. Bir olayın hiç yaşanmadığını, yaşanmışsa başka türlü gerçekleştiğini, bir belgenin güvenilmez olduğunu, bir tanığın yalan söylediğini tekrar tekrar ileri sürebilirsiniz.''

''Ama gerçek değişmez.''

''Elbette değişmez. Geçmişte olmuş bir şeyi olmamış hâle getiremezsiniz. Fakat insanların o gerçekle kurduğu ilişkiyi bozabilirsiniz.''

''Nasıl?''

''Tanıkları, belgeleri ve kayıtları sürekli tartışmalı hâle getirerek. Bir olgunun karşısına durmadan başka iddialar çıkararak.''

Bir an sustu.

''Sonunda insanların mutlaka sizin anlattığınız şeye inanması da gerekmez.''

''Neye inanmaları yeterlidir?''

''Hiçbir şeyin kesin olarak bilinemeyeceğine.''

Bu cevap üzerinde biraz düşündüm.

''O zaman yalanın başarısı, insanların yalana inanması değil.''

''Bazen daha büyük başarı, insanların hakikatin bulunabileceğine olan güvenini kaybetmesidir.''

Bir süre sustu.

''İşte bu yüzden sürekli kuşku insanı her zaman özgürleştirmez. Bazen onu gerçeği araştırmaya değil, araştırmaktan vazgeçmeye götürür.''

Bir süre sustuk. Sonra ben:

“Bütün bunları dinlerken aklıma şu geliyor,” dedim. “Demokratik toplumlarda da sizin sözünü ettiğiniz tehlikeler ortaya çıkabilir mi?”

Kadın cevap verdi:

“Demokrasi ile totalitarizmi birbirine karıştırmayın.”

“Bir ülkede yalan söylenmesi onu totaliter yapmaz. Kutuplaşma onu totaliter yapmaz. Kötü yönetim de. Sert siyasal mücadele de. Kavramlarınızı koruyun.”

Bir an sustu.

“Fakat demokratik bir toplumun, kendisini demokratik yapan alışkanlıkları zamanla kaybetmesi mümkündür.”

“Hangilerini?”

“Rakibini meşru görmek. Yenilgiyi kabul etmek. Eleştiriye tahammül etmek. Bağımsız kurumlara saygı göstermek. Olguyla görüş arasındaki farkı korumak. Ve hiçbir grubun kendisini ülkenin tek meşru sahibi olarak görmemesi.”

Kadın bana baktı.

“Demokrasi yalnızca çoğunluğun yönetmesi değildir. Çoğunluğun, azınlığın da aynı siyasal dünyanın meşru üyesi olduğunu kabul etmesidir.”

Biraz düşündüm.

''Ama bir ülkede bütün bu kurumlar görünüşte yerinde durabilir,'' dedim. ''Parlamento vardır. Mahkemeler vardır. Üniversiteler vardır. Gazeteler çıkar. Seçimler yapılır...''

''Elbette.''

''O zaman siyasal düzenin hâlâ özgür olduğunu söyleyemez miyiz?''

Kadın başını iki yana salladı.

''Bir kurumun var olmasıyla işlevini yerine getirmesi aynı şey değildir.''

''Nasıl?''

''Bir parlamento toplanabilir ama gerçek bir tartışma ve denetim alanı olmaktan çıkabilir. Mahkemeler çalışabilir ama siyasal iktidarı sınırlama yeteneklerini kaybedebilir. Gazeteler yayımlanabilir ama insanların bilmesi gereken olguları araştırmaktan çekinebilir. Üniversiteler açık olabilir ama düşüncenin özgürce karşılaşabildiği yerler olmaktan uzaklaşabilir.''

''Yani kurumları ortadan kaldırmak gerekmeyebilir.''

''Her zaman gerekmez. Bir kurum bazen kapatılmadan da etkisizleştirilebilir.''

''O hâlde yalnızca kurumların varlığına bakmak yetmez.''

''Yetmez. Onların ne yapabildiğine de bakmalısınız. Bir kurum kendi görevini yerine getirirken sürekli siyasal iktidarın iradesini hesaba katmak zorunda kalıyorsa, görünüşte yaşamaya devam ederken kamusal işlevini kaybedebilir.''

''Ve insanlar bunu hemen fark etmeyebilir.''

''Çünkü dışarıdan bakıldığında birçok şey eskisi gibi görünür. Kurumların adları aynıdır. Kanunlar vardır. Seçimler yapılır. Fakat siyasal hayatın anlamı yalnızca biçimlerde değil, o biçimlerin içindeki özgür eylem imkânında bulunur.''

''Peki bunun insan üzerindeki sonucu nedir?'' diye sordum.

''Belirsizlik.''

''Nasıl?''

''İnsan hangi davranışının hangi sonuçla karşılaşacağını kestiremez hâle gelirse kendi davranışını sınırlamaya başlayabilir.''

''Kimse ona susmasını söylemeden?''

''Evet. Çünkü bazen açık bir yasaktan daha etkili olan şey, sınırın nerede olduğunu bilmemektir.''

Bir süre düşündüm.

“Peki korku? Siyasette korkunun rolü nedir?”

''İnsanlar korktuklarında güvenlik ararlar. Savaşlar, toplumsal şiddet, ekonomik krizler veya başka büyük tehditler insanları daha fazla güvenlik istemeye yöneltebilir.”

“Bunun neresi tehlikeli?”

“Güvenlik istemenin kendisi tehlikeli değildir. Tehlike, korkunun kalıcı bir siyasal yönetim aracına dönüşmesidir.”

Kadın devam etti:

“Toplum sürekli bir olağanüstü durum içinde yaşadığına inanırsa normal zamanda kabul etmeyeceği uygulamaları kabul etmeye başlayabilir. ‘Şimdi zamanı değil.’ ‘Önce tehlikeyi atlatalım.’ Bu cümleler geçici olarak makul görünebilir. Fakat geçicilik sürekli hâle gelirse?”

“İşte o zaman, olağanüstü olan olağanlaşabilir.” dedi.

Bir süre düşündüm. Sonra:

''Daha önce Eichmann'dan söz ederken ‘Neden katılmaya devam etti?’ diye sormuştunuz.''

''Evet.''

''Belki burada da tersini sormak gerekiyor.''

''Neyi?''

''İnsan ne zaman katılmayı reddeder?''

Kadın hafifçe başını salladı.

''İşte düşünmek, istemek ve yargılamak burada yeniden bir araya gelir. İnsan ne yaptığını düşünür, kendi hükmünü verir ve gerektiğinde doğru olduğuna hükmettiği şeyin arkasında durur.''

Saatin nasıl geçtiğini fark etmemiştim.

Kadın konuşurken dışarıdaki New York’u düşünüyordum. Milyonlarca insan. Milyonlarca ekran. Milyonlarca düşünce. Birbirini hiç tanımayan insanların aynı şehirde, aynı ülkede, aynı dünyada yaşama çabası.

Sonra kadına:

“Bütün söylediklerinizi tek bir soruya indirsem,” dedim, “bugünün insanına neyi korumasını söylerdiniz?”

Kadın hemen cevap vermedi. Bir süre düşündü. Sonra:

“Dünyayı.”

Cevabı beklediğimden farklıydı.

“Dünyayı mı?”

“Ortak dünyayı.”

Kadın devam etti:

“İnsanların farklılıklarına rağmen birlikte yaşayabildiği; olguların, sözün ve yargının anlamını koruduğu ortak dünyayı.”

''Bütün bunları dinlerken insanın biraz karamsar olması kaçınılmaz,'' dedim.

''Karanlık zamanlar insanlık tarihinde yeni değildir. Fakat karanlık yalnızca baskının, şiddetin veya korkunun arttığı zamanlar değildir. İnsanların ortak dünyayı görmekte zorlandıkları zamanlar da karanlıktır.''

''Böyle zamanlarda insan ne yapabilir?''

''Dünyadan bütünüyle çekilmemeye çalışabilir. Olayların yönünü değiştiremese bile düşünmekten, yargılamaktan ve başka insanlarla konuşmaktan vazgeçmeyebilir.''

''Bu yeterli mi?''

''Dünyayı değiştirmeye her zaman yetmeyebilir. Ama insanın dünyanın kendisinden bütünüyle kopmamasını sağlayabilir.''

Kısa bir sessizlik oldu.

''O hâlde umutlu musunuz?'' diye sordum.

Kadın hafifçe gülümsedi.

''Umut başka bir şey. Ben insanın yeni bir başlangıç yapabilme yeteneğinden söz ediyorum.''

Sonra sustu. Ben de sustum. Bu kez defterime hiçbir şey yazmadım. Kadın biraz önce söylediklerinin yerleşmesini bekliyor gibiydi. Sonra saatine baktı.

“Bir dakika izin verir misiniz?” dedi.

“Elbette.”

“Birazdan döneceğim.”

Ayağa kalktı. Kâğıtlarından birkaçını aldı ve kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan önce bana döndü.

“Bekleyin,” dedi.

“Beklerim.”

Kapıdan çıktı.

Ben sınıfta yalnız kaldım. Masasının üzerinde birkaç kitap vardı. Defterim önümde açıktı. Biraz önce konuştuğumuz konuları zihnimden geçiriyordum.

Sonra gözüm masanın köşesine takıldı. Daha önce dikkat etmediğim küçük bir isimlik duruyordu. Üzerindeki yazıyı okudum. Bir an nefesim kesildi. İki kelime vardı: ‘’HANNAH ARENDT’’

İsimliğe baktım. Sonra kadının çıktığı kapıya. Bir daha isimliğe.

Hannah Arendt.

İsmi elbette biliyordum. New York'a gelirken onu düşünmüştüm. The New School'da ders verdiğini de, 1975 yılında öldüğünü de biliyordum.

Biraz önce iki saate yakın dersini dinlediğim, ardından karşılıklı oturup konuştuğum kadın... Hannah Arendt'ti.

Fakat bu mümkün değildi.

Tam o sırada koridordan ayak sesleri geldi. Başımı kaldırdım. Kapıda, elinde anahtarlar bulunan bir görevli duruyordu.

“Beyefendi?”

“Evet?”

“Artık çıkmamız gerekiyor. Binayı kapatıyoruz.”

“Tabii,” dedim. “Fakat hoca birazdan dönecek.”

Adam yüzüme baktı.

“Hangi hoca?”

“Burada ders veren hoca.”

Görevlinin yüzündeki şaşkınlık arttı.

“Beyefendi, burada bugün ders yok.”

Ne söylediğini anlamadım.

“Nasıl yok? Biraz önce ders bitti. Öğrenciler çıktı.”

Adam birkaç saniye sustu. Sonra sakin bir sesle:

“Beyefendi, okul yaz tatilinde. Burada ne ders var öğretim üyesi var ne de öğrenci.”

Yüzüne baktım.

“Bu mümkün değil.”

Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Sonra masayı hatırladım.

“Hayır,” dedim. “Bakın.”

Masaya doğru yürüdüm.

“Hocanın isimliği burada.”

Elimi masanın köşesine uzattım. İsimlik yoktu. Bir an elim havada kaldı. Masanın üzerine baktım. Kâğıtların arasına. Yanına. Eğilip yere baktım. Yoktu.

“Buradaydı,” dedim. “Tam burada.”

“Üzerinde kimin adı vardı?”

“Hannah Arendt.”

Adam birkaç saniye yüzüme baktı.

“Beyefendi, Hannah Arendt gerçekten bu okulda ders verdi.”

“Biliyorum,” dedim. “Ama biraz önce burada ders veren kadın oydu.”

Adamın yüzündeki ifade değişti.

“Hannah Arendt mi?”

“Evet.”

Bir an sustu.

“Bundan emin misiniz?”

“Yaklaşık iki saat dersini dinledim. Sonra öğrenciler çıktı. Onunla burada, karşılıklı oturup uzun uzun konuştuk.”

Adam önce bana, sonra boş sınıfa baktı.

“Beyefendi,” dedi yavaşça, “Hannah Arendt bu okulda 1967 ile 1975 yılları arasında ders verdi.”

“Biliyorum.”

Bu kez ikimiz de sustuk.

Sonra adam:

“Ve 1975 yılında öldü.”

“Onu da biliyorum.”

Görevli bir şey söylemedi.

Başımı yavaşça tahtaya çevirdim. Dersin başında gördüğüm yazıları aradım.

Tahta bomboştu.

Bir kez daha masaya baktım. İsimlik yoktu. Sonra sınıfa baktım.

Boş sıralar. Boş masa. Boş tahta.

Üç saate yakın aynı sınıfta bulunduğum kadının orada bulunduğunu gösterebilecek hiçbir şey kalmamıştı.

Görevlinin sesiyle yeniden ona döndüm.

“Beyefendi...”

“Efendim?”

“Yaklaşık üç saattir burada tek başınıza oturuyorsunuz.”

Yüzüne baktım.

“Birkaç kez koridordan geçtim. Zaman zaman kendi kendinize konuştuğunuzu da duydum.”

Bir şey söyleyemedim.

Belki de zihnim bana oyun oynamıştı. Okuduklarım, düşündüklerim ve bu binaya gelişim zihnimde birbirine karışmış; olmayan bir dersi ve yıllar önce ölmüş bir kadını bana gerçekmiş gibi göstermişti.

En makul açıklama buydu.

Elimde defterim vardı. Bir ara açıp bakmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. O gece artık hiçbir şeyi açıklamaya çalışmak istemiyordum.

Görevli kapının yanında sessizce bekliyordu. Defterimi aldım.

“Çıkabiliriz,” dedim.

Görevli ışığı söndürdü. Kapıyı kapattı. Birlikte koridorda yürüdük.

Binanın çıkışında:

“Teşekkür ederim,” dedim.

Adam başını salladı.

Dışarı çıktım.

New York akşama hazırlanıyordu. Ben ise kaldırımda birkaç saniye durdum. Elimde, biraz önce sınıfta not tuttuğum defter vardı. Arkamda The New School. Önümde New York. Ve zihnimde tek bir soru: Üç saattir kiminle konuşmuştum?

VII. Brooklyn by the Sea

The New School’dan çıktıktan sonra hemen otele dönmedim. Bir süre New York sokaklarında yürüdüm. Akşam olmuştu. Şehir hâlâ kalabalıktı.

Elimde defterim vardı. İçinde aldığım notlar duruyordu. Bir ara açıp bakmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. O gece artık hiçbir şeyi açıklamaya çalışmak istemiyordum.

Bir süre daha yürüdüm. Sonra otele döndüm.

Ertesi sabah uyandığımda New York’ta yapmak istediğim bir şey kalmıştı. Brooklyn Köprüsü’ne gidecektim. Ve kızımın bana gönderdiği görüntüde dinlediğim şarkıyı, bu kez aynı yerde kendim dinleyecektim.

Brooklyn’e doğru yola çıktım. Köprüye yaklaştıkça görüntü yavaş yavaş yeniden karşıma çıkıyordu. Sonunda köprünün ayağına geldim. Durup yukarı baktım.

Brooklyn Köprüsü.

1997’den beri neredeyse otuz yıl geçmişti. Köprü oradaydı.  Fakat yıllar önceki insan değildim. Bir süre hiçbir şey yapmadan köprüye baktım. Sonra telefonumu çıkardım. Mort Shuman’ı buldum. ‘’Brooklyn by the Sea.’’ Kulaklığımı taktım. Şarkıyı başlattım.

İlk notalar duyulmaya başladı. Köprüye baktım. Manhattan karşıdaydı. East River önümde uzanıyordu. New York bütün gürültüsüyle yaşamaya devam ediyordu. Ben ise yalnızca şarkıyı dinledim.

Şarkı bitti.

Kulaklığımı çıkardım. Bir süre daha Brooklyn Köprüsü’ne baktım.

New York’a gelirken otuz yıl önce bıraktığım bir şehri yeniden görmek istediğimi düşünüyordum. Brooklyn Köprüsü’nün karşısında durduğumda ise buraya yalnızca geçmişi hatırlamak için gelmediğimi anlıyordum.

Bir şehrin sokaklarında bazen aradığınız şeyi değil, sormanız gereken soruyu buluyorsunuz. Sonra yıllardır bu yolculuklarda bana eşlik eden o düşünce yeniden aklımdan geçti:

Bir yere neden geldiğinizi giderken anlarsınız.

Bir süre daha köprüye baktım. Sonra yürümeye başladım.

Osman AYDOĞAN

Mort Shuman, ’’Brooklyn by the sea’’ 
https://www.youtube.com/watch?v=RlODjErSEQ8

Yazarın Notu: Bu yazı, Hannah Arendt'in hayatından, eserlerinden ve düşünce dünyasından hareketle kurgulanmış hayalî bir sohbettir. Metinde Arendt'in eserlerinden doğrudan veya anlam olarak aktarılan düşüncelerin yanında, onun kavramlarından hareketle tarafımdan kurgulanmış diyaloglar da bulunmaktadır. The New School'da geçen ders ve sohbet ile yazıda anlatılan karşılaşma bütünüyle kurgusaldır.


Yorumlar - Yorum Yaz