• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam59
Toplam Ziyaret4241685

VİYANA SOHBETLERİ – VI Hannah Arendt İle New York’ta bir öğleden sonra


VİYANA SOHBETLERİ – VI

Hannah Arendt İle New York’ta bir öğleden sonra

25 Ağustos 2026


I. Otuz yıl sonra New York

Roma’da geçirdiğim birkaç günün ardından yeniden yola çıkma zamanı gelmişti.


Bu kez nereye gideceğimi düşünürken aklıma New York geldi. New York’u en son 1997 yılında görmüştüm. O yıl Amerika Birleşik Devletleri’nde yaklaşık bir ay kalmış, bunun bir haftasını New York’ta geçirmiştim.

Aradan neredeyse otuz yıl geçmişti. Otuz yıl bir şehir için uzun bir zamandı. Bir insan için daha da uzun.

1997’de gördüğüm Amerika ile bugünün Amerika’sı aynı değildi. Soğuk Savaş sona ermişti; fakat 11 Eylül henüz yaşanmamış, Afganistan ve Irak savaşları başlamamış, internet ve sosyal medya bugünkü dünyayı henüz kurmamıştı. Aradan geçen yıllarda yalnızca teknoloji değil, siyasetin dili ve insanların bilgiyle, hakikatle ve birbirleriyle kurdukları ilişki de değişmişti.

Ve elbette ben de değişmiştim.

Belki de bir şehre otuz yıl sonra dönmenin anlamı buydu. İnsan yalnızca şehrin ne kadar değiştiğine bakmıyordu. Kendisinin ne kadar değiştiğine de bakıyordu.

New York’u yeniden görmek istedim. 1997’de bıraktığım şehirle bugünkü şehri karşılaştırmak... Aynı sokaklarda yeniden yürümek... Hatırladığım şehirle karşımdaki şehrin ne kadar birbirine benzediğini görmek...

Kararımı verdim. Roma’dan New York’a gidecektim.

New York’a dönmek istememin daha kişisel bir nedeni de vardı. Çünkü New York’la yarım kalmış küçük bir hesabım vardı. Mort Shuman’ın çok sevdiğim bir şarkısı vardır: Brooklyn by the Sea. 1973 yılında yayımlanan Brooklyn by the Sea ise benim yıllardır en sevdiğim şarkılardan biriydi.

Bu şarkıyı neden bu kadar sevdiğimi tam olarak açıklamak kolay değildi. Mort Shuman’ın sesinde ve şarkının ezgisinde bana yabancı gelmeyen bir şey vardı. Biraz Akdeniz, biraz Ortadoğu; biraz da bizim türkülerimizin hüznü... Dinlerken bazen Neşet Ertaş’ın, bazen Belkıs Akkale’nin, bazen de Selda Bağcan’ın müziğinde duyduğum o tanıdık sızıyı hissederdim. Belki de bu yüzden Brooklyn by the Sea benim için yalnızca Brooklyn’i anlatan bir şarkı değildi. Beni her dinlediğimde başka bir yere, ama en çok da gençliğime götüren bir şarkıydı.

1997’de New York’tayken programımızı hazırlayan Amerikalı arkadaşıma bir istekte bulunmuştum. Brooklyn Köprüsü’ne gitmek istiyordum. Ama yalnızca köprüyü görmek için değil. Köprünün yakınında, Brooklyn kıyısında oturup Mort Shuman’ın Brooklyn by the Sea şarkısını dinlemek istiyordum.

Arkadaşım bu isteğime çok şaşırmıştı. Söz de vermişti. Birlikte gidecektik. Fakat program yoğundu. Günler geçti. New York’tan ayrılma zamanı geldi. Brooklyn’e gidemedim. Şarkıyı orada dinleyemedim.

Bazı küçük istekler vardır; gerçekleşmediği zaman insanın hayatında hiçbir şeyi değiştirmez. Ama nedense unutulmazlar. Bu da onlardan biriydi.

Bu şarkıyı yıllardır severek dinlerdim. Yıllar sonra kızım New York’a gitti. Benim bu şarkıyı ne kadar sevdiğimi biliyordu. Brooklyn Köprüsü’nün ayağına gitti, telefonunu çıkardı ve köprünün görüntüsü eşliğinde Brooklyn by the Sea şarkısını kaydetti. Sonra bana gönderdi.

O videoyu daha sonra birçok kez izledim. Her seferinde aynı şeyi düşündüm: Bir gün yeniden New York’a gidersem Brooklyn Köprüsü’nün karşısında durup Brooklyn by the Sea’yi bir kez de kendim dinlemeliyim.

Şimdi o gün gelmişti. Ama New York’a yalnızca bir şarkıyı dinlemek için gitmiyordum. Şarkı, beni şehre bağlayan küçük ve kişisel bir hatıraydı. Asıl merak ettiğim, otuz yıl sonra karşıma nasıl bir New York çıkacağıydı.

Ertesi sabah Roma Fiumicino Havalimanı’ndaydım.

Uçak havalandığında İtalya yavaş yavaş geride kaldı. Önümüzde Atlantik’i aşan uzun bir yolculuk vardı. Uçakta zamanın kendine özgü bir hâli vardır. Kalktığınız şehir artık geride kalmıştır; gideceğiniz şehir ise henüz başlamamıştır. İnsan birkaç saatliğine iki yerin arasında kalır. Ben de zaman zaman önümdeki ekrandan rotayı takip ettim.

Saatler geçti. Atlantik geride kaldı. Yaklaşık dokuz saat sonra uçak alçalmaya başladı.

Pencereden dışarı baktım. Aşağıda giderek büyüyen şehir New York’tu. Neredeyse otuz yıl sonra yeniden gelmiştim.

Havalimanından otele giderken şehri otomobilin camından seyrettim. 1997’de gördüğüm New York’u hatırlamaya çalışıyordum. Fakat hafıza tuhaf bir şeydi. Bazı görüntüleri saklıyor, bazılarını siliyor, bazılarını ise olduğundan farklı hatırlatıyordu. Binalar tanıdık geliyor ama sokaklar yabancı görünüyordu. Bazen bunun tersi oluyordu..

Otele yerleştikten sonra odada fazla kalmadım. Uzun uçuşun yorgunluğuna rağmen dışarı çıktım. New York’u yeniden görmek istiyordum.

Sokaklarda bir süre amaçsızca yürüdüm.

Bazen bir şehri tanımanın en iyi yolu budur. Haritaya bakmadan yürümek. İnsanları seyretmek. Binalara bakmak. Şehrin sesini dinlemek.

New York hâlâ acele ediyordu. İnsanlar hızlı yürüyor, otomobiller birbirlerinin arasından geçiyor, sirenler uzaktan duyuluyor, kaldırımlar hiç boşalmıyordu.
Neredeyse otuz yıl geçmişti. Ama şehrin ritmi hâlâ tanıdıktı.

Akşam otele döndüm.

O gün Brooklyn’e gitmedim. Acele etmek istemiyordum. Köprü oradaydı. Şarkı da. Nasıl olsa birkaç gün New York’ta kalacaktım.

O gece erkenden yattım.

Ertesi gün şehri yürüyerek dolaşmaya devam edecektim.

II. The New School

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra erkenden dışarı çıktım.


New York yaz sıcağının daha sabah saatlerinde kendisini hissettirdiği günlerden biriydi. Belirli bir güzergâhım yoktu. Bir süre Broadway boyunca yürüdüm. Sarı taksiler, kaldırımlara taşan kalabalık, binaların arasından yükselen uğultu... Şehir daha sabahtan kendi hızına ulaşmıştı.

Öğleye sonra Union Square'e geldim. Meydanda biraz oyalanıp 14th Street'e doğru yürüdüm. Washington Square Park'a ve Greenwich Village'ın daralan sokaklarına yaklaştıkça Manhattan'ın görüntüsü de değişiyordu. Yüksek binaların arasından daha alçak yapılar, kafeler, kitapçılar ve üniversite binaları çıkmaya başlamıştı.

Greenwich Village'a gelmiştim. Burayı hatırlıyordum. Ama hatırlamakla tanımak aynı şey değildi. Bir kahve aldım ve yürümeye devam ettim.

Fifth Avenue ile 14th Street'in kesiştiği çevrede üniversite binaları dikkatimi çekti. Bir binanın önünde durdum. The New School.

Kapının önünde birkaç dakika durdum. Sonra içeri girdim. Özel bir nedenim yoktu. Belki merak. Belki yıllar önce üniversite koridorlarında geçirdiğim zamanlardan kalan bir alışkanlık. Üniversitelerin kendilerine özgü bir havası vardır. Dünyanın neresinde olursa olsun, koridorlarında dolaşırken bunu hissedersiniz.


Girişteki görevliye binayı görmek istediğimi söyledim. Birkaç dersliği ve koridoru gezebileceğimi söyledi. Teşekkür edip içeri girdim.

Bina oldukça sakindi. Koridorlarda birkaç dakika dolaştım. Bir dersliğin önünden geçerken kapısının açık olduğunu gördüm. İçeride bir kadın vardı. Tahtanın önünde duruyor, masanın üzerindeki kitaplarını ve kâğıtlarını düzenliyordu. Ders hazırlığı yapıyor olmalıydı.

Tam kapının önünden geçecektim ki tahtadaki üç kelime dikkatimi çekti: Thinking. Willing. Judging. İngilizcelerini biliyordum. Yine de Türkçelerini zihnimden geçirdim: Düşünmek. İstemek. Yargılamak. Üç kelimenin yan yana bulunması ilgimi çekmişti.

 

Kadına seslendim:

“Affedersiniz.”

Başını kaldırdı.

“Evet?”

“Bir ders mi yapılacak?”

“Birazdan.”

Tahtayı gösterdim.

“Dersin konusu bunlar mı?”

Kadın tahtaya baktı.

“Evet.”

‘’Dersi siz mi vereceksiniz?’’

‘’Evet.’’

Bir an tereddüt ettim.

“Ben bu üniversitenin öğrencisi değilim. Şehri gezerken binayı merak edip içeri girdim. Sakıncası yoksa dersinizi dinleyebilir miyim?”

Kadın yüzüme baktı. Sonra boş sıraları gösterdi.

“Elbette.”

“Teşekkür ederim.”

Arka sıralardan birine oturdum. Defterimi çıkardım. Bir süre sonra öğrenciler gelmeye başladı. Sınıf yavaş yavaş doldu. Kadın masanın üzerindeki kâğıtlarını topladı ve tahtanın önüne geçti.

Sınıftaki konuşmalar kesildi.

Kadın arkasını dönerek ilk kelimenin altını çizdi. Thinking. Sonra öğrencilere döndü.

“Bugün üç insani yeti üzerinde konuşacağız,” dedi.

Tahtadaki kelimeleri sırayla gösterdi.

“Düşünmek, istemek ve yargılamak.”

Ben de defterimi açtım. Kadın dersi anlatmaya başladı.

III. Düşünmek, İstemek, Yargılamak

Sonra öğrencilere döndü.


“Bu üç kelimeyi, birbirinden ayrı üç felsefi kavram gibi düşünmeyin. İnsan hayatında çoğu zaman birbirleriyle karşılaşırlar.


Thinking.

Düşünmek yalnızca bilgi sahibi olmak değildir. Çok bilgili bir insan düşünmeyebilir. Çok eğitimli bir insan da düşünmeyebilir. Düşünmek, insanın yaptığı şeyle arasına bir mesafe koyabilmesidir. Kendisine sorabilmesidir: Ben ne yapıyorum? Ve daha önemlisi: Yaptığım şeyin anlamı nedir? İnsan bunu yapmadığında, başkalarının verdiği cevaplarla yaşamaya başlar. Bir emir gelir, yerine getirir. Bir kural vardır, uygular. Bir düşünce kendisine hazır olarak verilir, tekrarlar. Herkes aynı şeyi söylüyorsa o da söyler. Bir süre sonra insan yaptığı şey hakkında düşünmek yerine, yalnızca kendisinden bekleneni yapmaya başlar. Tehlike burada başlar.”

Kadın bir an sustu. Ben not alıyordum.

“Düşünmenin karşıtı,” diye devam etti, “her zaman cehalet değildir. Bazen düşüncesizliktir. İnsan zeki olabilir. İyi eğitim görmüş olabilir. Görevinde başarılı olabilir. Fakat yine de yaptığı şeyin anlamını kendisine hiç sormayabilir.”

Ön sıralardan bir öğrenci elini kaldırdı.

“Bunun ahlaki bir sonucu mu var?”

Kadın başını salladı.

“Çok büyük bir sonucu var. Çünkü düşünmeyen insan, kendi eylemiyle arasındaki ahlaki ilişkiyi kaybedebilir. Kendisine artık ‘Bu doğru mu?’ diye sormaz. ‘Benden istenen bu mu?’ diye sorar.”

Sınıf sessizdi. Kadın tahtaya döndü. Bu kez ikinci kelimeyi gösterdi.

Willing.

“Fakat düşünmek tek başına yetmez. İnsan neyin doğru olduğunu düşünebilir, hatta doğru bir yargıya da varabilir; fakat bunun gereğini yapmayabilir. Çünkü bilmek ile yapmak aynı şey değildir. İnsan korkabilir. İşini kaybetmek istemeyebilir. Kariyerini düşünebilir. Çevresinden dışlanmaktan çekinebilir. Yalnız kalmak istemeyebilir. Bazen itaat etmek, karşı çıkmaktan çok daha kolaydır. İşte burada irade devreye girer. İrade, insanın düşündüğü ve doğru olduğuna hükmettiği şeyin arkasında durabilme yetisidir.”

Kadın tahtadaki üçüncü kelimeye geçti.

Judging.

“Ve yargılamak. Belki de siyasal hayat bakımından en zor yetilerden biri budur. Çünkü yargılamak, hazır hükümleri tekrarlamak değildir. Bir olayla karşılaştığınızda, size önceden verilmiş cevaplardan bağımsız olarak kendinize şunu sorabilmenizdir: Ben bu konuda ne düşünüyorum?


Bir yasa bir şeyi emredebilir. Bir hükümet doğru olduğunu söyleyebilir. Bir parti savunabilir. Bir lider isteyebilir. Bir kurum uygulayabilir. Hatta toplumun büyük çoğunluğu bunu normal kabul edebilir. Ama bütün bunlar insanı kendi yargısını kullanma sorumluluğundan kurtarmaz.”

Bir öğrenci:

“Fakat herkes kendi yargısına göre davranırsa ortak bir düzen nasıl mümkün olabilir?” diye sordu.

Kadın soruyu bekliyormuş gibi cevap verdi:

“Yargılamak, insanın kendisini dünyanın merkezine koyması değildir. Tam tersine, başkalarının bulunduğu bir dünyada düşünmektir. Kendi bakış açınızdan çıkmaya çalışırsınız. Başkasının bulunduğu yeri düşünürsünüz. Bir olayın yalnızca sizin için değil, başkaları için ne anlama geldiğini de hesaba katarsınız. Bu nedenle yargı, keyfîlik değildir. Başkalarının varlığını hesaba katarak kendi hükmünü oluşturabilme yetisidir.”

Kadın sustu. Tahtadaki üç kelimeye baktı. Sonra sınıfa döndü.

“Düşünmek, istemek ve yargılamak… Bunlar insanın kendi eyleminin sorumluluğunu başkasına devretmesini zorlaştırır. Çünkü düşünüyorsanız ne yaptığınızı kendinize sormak zorundasınız. Yargılıyorsanız, size verilen hükmü olduğu gibi kabul edemezsiniz. Ve iradeniz varsa, vardığınız hükmün gereğini yapıp yapmayacağınıza karar vermek zorundasınız.”

Bir öğrenci:

“Peki insan bunlardan vazgeçerse ne olur?” diye sordu.

Kadın birkaç saniye cevap vermedi. Sonra:

“İşte o zaman, çok sıradan insanlar çok büyük kötülüklerin parçası hâline gelebilir.”

Sınıfta bir sessizlik oldu. Kadın masasına doğru yürüdü. Bir kitabı eline aldı ama açmadı.

“Bunu anlamak için 1961 yılında Kudüs’te yapılan bir mahkemeye gitmemiz gerekiyor.”

Bir öğrenci hemen:

“Eichmann?”

Kadın başını kaldırdı.

“Evet.”

Sonra kitabı masaya bıraktı.

“Adolf Eichmann.”

Ben kalemimi yeniden kâğıda götürdüm. Dersin artık başka bir yere gideceğini anlamıştım. Kadın konuşmaya devam etti:

“Eichmann’ı anlamadan, modern çağın en rahatsız edici sorularından birini anlayamayız: Büyük kötülükleri gerçekleştiren insanların mutlaka büyük canavarlar olması gerekir mi?”

Sınıfta çıt çıkmıyordu. Kadın cevap verdi:

“Hayır.”

Ve bir süre sustu.

“Bazen sorun, insanın canavar olması değildir. Düşünmekten vazgeçmesidir.”

IV. Eichmann ve Kötülüğün Sıradanlığı

Kadın birkaç saniye sustuktan sonra konuşmasına devam etti:


“Adolf Eichmann, Nazi Almanyası'nda Yahudilerin toplama ve imha kamplarına gönderilmesinde görev alan bürokratlardan biriydi. Savaştan sonra Arjantin'e kaçtı. 1960 yılında İsrail istihbaratı tarafından yakalanarak Kudüs'e götürüldü ve ertesi yıl yargılanmaya başlandı. Ben de bu davayı izledim. Mahkeme salonuna giderken karşıma nasıl bir insan çıkacağını merak ediyordum. Milyonlarca insanın yok edilmesini mümkün kılan mekanizmanın içinde önemli görevler üstlenmiş bir adam... İnsan ister istemez bir canavar bekliyordu. Fakat karşıma çıkan adam beni başka ve çok daha rahatsız edici bir soruyla karşı karşıya bıraktı.”

Kadın öğrencilere baktı.

“Eichmann bana şeytani bir canavar gibi görünmedi. Sıradandı. Kullandığı dil sıradandı. Kendisine yöneltilen suçlamalara verdiği cevaplar da çoğu zaman sıradandı. Sürekli aynı şeyleri söylüyordu: Emirleri yerine getirmişti. Kanunlara uymuştu. Görevini yapmıştı. Kendisinden bekleneni yerine getirmişti. İşte beni asıl düşündüren buydu.”

Ön sıralardan bir öğrenci sordu:

“Yaptıklarının yanlış olduğunu bilmiyor muydu?”

Kadın cevap vermeden önce kısa bir süre düşündü.

“Meseleyi yalnızca bilip bilmemesine indirgemek yeterli değildir. Benim dikkatimi çeken, yaptığı şey hakkında kendi kendisiyle gerçek bir düşünsel ve ahlaki hesaplaşmaya girememesiydi. Klişelerle konuşuyordu. Hazır cümlelerle. Bürokrasinin diliyle. Sanki kelimeler onu yaptığı şeyin gerçekliğinden koruyordu. İnsanları ölüm kamplarına gönderen bir sistemin içinde çalışmıştı ama kendisini bir katil olarak görmüyordu. Çünkü kendi zihninde yaptığı şey insanları öldürmek değil, verilen emirleri ve idari işlemleri yerine getirmekti.”

Kadın durdu.

“Modern bürokrasinin tehlikelerinden biri de burada ortaya çıkar. Büyük bir eylem küçük görevlere bölünür. Biri listeyi hazırlar. Biri treni tahsis eder. Biri belgeyi imzalar. Biri emri iletir. Biri kapıyı açar. Biri kapıyı kapatır. Herkes yalnızca kendi küçük görevini yaptığını düşünür. Sonunda ortaya korkunç bir sonuç çıkar ama hiç kimse kendisini bu sonucun gerçek faili olarak görmek istemez.”

Bir öğrenci:

“Çünkü herkes yalnızca sistemin küçük bir parçasıdır,” dedi.

Kadın başını salladı.

“İnsanların kendilerini böyle görmeleri mümkündür. Fakat ahlaki sorumluluk bakımından insan yalnızca bir makine parçası değildir. İnsan çarkın dişlisi değildir. Bir kurumun içinde bulunmanız, yaptığınız şeyin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bir emri başkasının vermiş olması da onu uygulayan kişinin sorumluluğunu yok etmez. İş bölümü sorumluluğu bölebilir. Ama ortadan kaldıramaz.”

Bu cümleyi defterime yazdım. Kadın devam etti:

“Eichmann davası bana kötülük hakkında rahatsız edici bir şey gösterdi. Büyük kötülüklerin failleri her zaman şeytani kişilikler olmayabilir. İnsan, yaptığı şeyin gerçek anlamını kendisinden uzak tutarak korkunç bir sistemin sıradan bir parçasına dönüşebilir. Ben buna kötülüğün sıradanlığı dedim.”

Sınıfta birkaç kişi not aldı. Kadın hemen ardından ekledi:

“Fakat bu ifade çok yanlış anlaşılmıştır. Kötülüğün sıradan olduğunu söylemedim. Holokost sıradan değildi. İşlenen suçlar sıradan değildi. Acılar sıradan değildi. Benim söylediğim, böylesine büyük bir kötülüğün faillerinden birinin beklediğimiz türden şeytani bir kişilik göstermeyebileceğiydi. Kötülük korkunç olabilir. Onu gerçekleştiren insan ise ürkütücü ölçüde sıradan görünebilir.”

Arka sıralardan bir öğrenci elini kaldırdı.

“Bu, Eichmann'ın suçunu hafifletmez mi?”

“Tam tersine.”

Kadının cevabı kesindi.

“Eğer ‘Ben yalnızca emirleri uyguladım’ demek insanı sorumluluktan kurtarırsa modern dünyada neredeyse hiç kimse hiçbir şeyden sorumlu tutulamaz. Çünkü büyük örgütlerde, devletlerde, ordularda ve bürokrasilerde insanlar her zaman kendilerinden yukarıdaki bir makamı gösterebilir. Sorumluluk sürekli yukarıya doğru devredilir. Sonunda kimse sorumlu değildir. İşte bunu kabul edemeyiz.”

Bir süre sınıfta sessizlik oldu. Sonra kadın:

“Eichmann meselesini yalnızca Nazi Almanyası'nda yaşamış bir adamın hikâyesi olarak okursanız asıl soruyu kaçırırsınız. Çünkü asıl soru şudur: İnsan hangi şartlarda kendi eyleminin sorumluluğunu bir sisteme devretmeye başlar?”

Bu kez sınıftan soru gelmedi. Kadın da bir süre konuşmadı. Sonra masasına doğru yürüdü.

“Ve bizi daha büyük bir meseleye götüren soru budur.”

Bir öğrenci:

“Totalitarizme mi?” diye sordu.

Kadın döndü.

“Evet. Totalitarizmi anlamak için,” diye devam etti, “yalnızca bir diktatöre bakmak yetmez. Yalnızca polise de. Orduya, hapishanelere, toplama kamplarına veya sansüre bakmak da yetmez. Bunların hepsi önemlidir. Fakat totaliter yönetimin iddiası daha büyüktür. O yalnızca insanın ne yapacağını belirlemek istemez. İnsanın gerçekliği nasıl göreceğini de belirlemek ister.”

Sınıftaki hava değişmişti. Kadın artık bir mahkeme salonundaki tek bir adamdan değil, bütün bir siyasal düzenin işleyişinden söz ediyordu.

“Bir diktatörlük, insanlardan itaat isteyebilir. Totaliter yönetim ise bunun ötesine geçer. İnsanların ortak dünyayla kurdukları bağı dönüştürmeye çalışır. Ne gerçektir? Ne doğrudur? Kim düşmandır? Kim suçludur? Hangi olay yaşanmıştır? Geçmişte ne olmuştur? Bütün bunların cevabını iktidar vermeye başladığında siyasal tahakküm insanın zihinsel dünyasına doğru genişler.”

Bir öğrenci sordu:

“Bunu propaganda ile mi yapar?”

“Propaganda bunun araçlarından biridir. Ama tek başına propaganda totalitarizmi açıklamaz.”

Kadın tahtaya yaklaşmadı. Konuşmasını sürdürdü:

“Totaliter hareketlerin üzerinde yükseldiği toplumlarda önemli bir başka unsur vardır:

Kimsesizlik.

İnsanların birbirleriyle anlamlı bağlarının zayıflaması. Kendilerini ortak bir dünyanın parçası olarak hissetmemeleri. Siyasal hayattan uzaklaşmaları. Birbirlerine güvenmemeleri. Ve giderek yalnızlaşmaları.”


Bir öğrenci:

“Yalnız insan daha kolay mı yönetilir?” diye sordu.

Kadın:

“Buradaki yalnızlık, insanın zaman zaman tek başına kalması değildir. İnsanın başkalarıyla birlikte paylaştığı dünyanın dışında kalmasıdır. Bir insan yalnız kaldığında hâlâ düşünebilir. Fakat kimsesizleştiğinde, dünyada kendisine ait bir yerinin bulunmadığını hissetmeye başlar. Böyle insanlar kendilerine kesinlik sunan ideolojilere daha açık hâle gelebilirler.”

Kadın sınıfta yavaşça yürümeye başladı.

“İdeoloji karmaşık dünyayı basit bir açıklamaya dönüştürür. Size her şeyin nedenini verdiğini söyler. Bir düşman gösterir. Geçmişi açıklar. Bugünü açıklar. Hatta geleceği bile açıklayabileceğini iddia eder. Bir kez onun mantığını kabul ettiğinizde, gerçekliğin kendisine bakmanıza giderek daha az ihtiyaç kalır.”

“Gerçekler ideolojiyle çelişirse?” diye sordu bir öğrenci.

Kadın durdu.

“İşte tehlike orada büyür. Çünkü totaliter düşünce gerçekliği kendi iddiasına göre düzeltmeye çalışır. Olgu ideolojiye uymuyorsa sorun olgudadır. Tanık yanılıyordur. Belge sahtedir. Haber düşman propagandasıdır. Bilgi güvenilmezdir. Bir süre sonra insanların önünde yalnızca yalan ile hakikat arasında seçim yapmak gibi basit bir mesele kalmaz.”

Kadın birkaç saniye sustu.

“Daha kötü bir şey olabilir. İnsanlar artık hangisinin doğru olduğunu önemsememeye başlayabilir.”

Bu cümleden sonra sınıfta uzun bir sessizlik oldu. Kadın devam etti:

“Bir toplumda sürekli birbirini çürüten iddialar dolaşıma sokulursa, her olayın ardından onlarca farklı gerçeklik üretilirse ve insanlar hiçbir bilgi kaynağına güvenemez hâle gelirse sonunda şu noktaya varabilirler: ‘Kim bilir gerçek ne?’ İşte o zaman yalan çok önemli bir zafer kazanmış olur. Çünkü başarılı propaganda her zaman insanı belirli bir yalana inandırmak zorunda değildir. Bazen hakikatin bilinebileceğine olan inancı ortadan kaldırması yeterlidir.”

Bu cümleyi de defterime yazdım. Kadın bir süre öğrencilerin not almasını bekledi. Sonra:

“Burada bir ayrım yapmamız gerekiyor, olgu ile görüş arasında.”

Bir öğrenci başını kaldırdı. Kadın devam etti:

“Demokratik siyasette farklı görüşlerin bulunması doğaldır. Vergilerin yüksek mi düşük mü olması gerektiğini tartışabilirsiniz. Bir dış politika kararını doğru veya yanlış bulabilirsiniz. Bir yasayı destekleyebilir veya eleştirebilirsiniz. Bunlar görüş alanına girer. Fakat görüşlerin anlamlı biçimde çatışabilmesi için üzerinde konuştuğumuz dünyanın asgari bazı olgularını paylaşmamız gerekir. Bir olay olduysa olmuştur. Bir belge varsa vardır. Bir seçimde belirli sayıda oy kullanılmışsa bu sayı araştırılabilir. Bir insan belirli bir tarihte tutuklandıysa bu, görüş meselesi değildir. Herkesin kendi görüşü olabilir; ama herkesin kendi olgusu olamaz.”

Sınıfta yine kalem sesleri duyuldu.

“Ortak olgular kaybolursa,” diye devam etti kadın, “siyaset tartışma olmaktan çıkar. Çünkü artık aynı dünya hakkında farklı görüşleri tartışmıyorsunuzdur. Her grup kendi gerçekliğinin içinde yaşamaya başlar. Ve ortak dünya parçalanır.”

Bir öğrenci:

“Bu durumda demokrasi de zarar görür,” dedi.

Kadın başını salladı.

“Demokrasi yalnızca sandık değildir. İnsanların birbirleriyle konuşabildiği ortak bir dünyanın varlığını gerektirir. Aynı olaya farklı yorumlar getirebilirsiniz. Fakat aynı olayın var olup olmadığında bile anlaşamıyorsanız siyasal tartışmanın zemini ortadan kalkar.”

Kadın masasına döndü. Bir yudum su içti. Sonra sınıfa baktı.

“Bu yüzden totalitarizmin en derin saldırılarından biri yalnızca kurumlara yönelik değildir. Ortak dünyaya yöneliktir. İnsanların birlikte gördükleri, konuştukları ve hakkında hüküm verebildikleri dünyaya.”

Bir süre sustu. Sonra:

“Ve ortak dünya kaybolduğunda, insanların birlikte siyaset yapabilme imkânı da kaybolmaya başlar.”

Ön sıradaki öğrenci:

“Çünkü artık konuşacak ortak bir gerçeklik yoktur.”

Kadın başını salladı.

“Evet.” Sonra sınıfa baktı. “İşte şimdi iktidarın ne olduğuna geçebiliriz.”

Bir öğrenci:

“Totaliter iktidara mı?”

Kadın hafifçe gülümsedi.

“Hayır.” Bir an durdu. “İktidarın kendisine.”

Kalemimi yeniden hazırladım. Kadın devam etti:

“Çünkü siyaset hakkında yaptığımız en büyük hatalardan biri, iktidar ile şiddetin aynı şey olduğunu düşünmektir.”

Ders başka bir aşamaya geçiyordu.

V. İktidar, Şiddet ve Özgürlük

Kadın sınıfa baktı.


“İktidar ile şiddeti çoğu zaman aynı şeymiş gibi kullanıyoruz. Bir devletin ne kadar güçlü olduğunu ordusuna, polisine, silahlarına bakarak ölçmeye çalışıyoruz. Oysa iktidar ile şiddet aynı şey değildir.”

Bir öğrenci sordu:

“Aralarındaki temel fark nedir?”

Kadın bu kez cevabını kısa tutmadı.

“İktidar, insanların birlikte hareket etme kapasitesinden doğar. İnsanlar ortak bir amaç etrafında bir araya gelir, konuşur ve birlikte hareket ederlerse iktidar ortaya çıkar. Bu nedenle iktidar tek başına bir kişinin sahip olduğu bir şey değildir. Bir hükümdarın, devlet başkanının ya da komutanın iktidarı bile, gerçekte başkalarının onunla birlikte hareket etmeye devam etmesine bağlıdır. Şiddet ise farklıdır. Şiddetin araçları vardır. Silah. Polis. Ordu. Hapishane. Fiziksel zor. Şiddet bir insanı susturabilir, tutuklayabilir, yaralayabilir, hatta öldürebilir. Fakat bütün bunlar tek başına iktidar yaratmaz.”

Kadın bir süre sustu.

“Bir devletin elinde çok büyük bir şiddet kapasitesi bulunabilir ama buna rağmen iktidarı zayıflıyor olabilir.”

Bir öğrenci: “Nasıl?”

“Çünkü insanlar artık onunla birlikte hareket etmiyorsa, kurumlar ona güvenmiyorsa, toplumun desteği çekiliyorsa iktidarın zemini daralmaya başlar. Böyle durumlarda yönetim daha fazla şiddete başvurabilir.”

“Yani şiddetin artması her zaman iktidarın arttığını göstermez?”

“Tam tersine, bazen iktidarın zayıfladığını gösterir.”

Kadın masanın önüne yaslandı.

“İktidarın bütünüyle ortadan kalktığı yerde geriye yalnızca şiddet kalabilir. Fakat şiddet, kaybedilmiş iktidarın yerini uzun süre dolduramaz.”

Bu cümleyi defterime yazdım. Bir öğrenci elini kaldırdı.

“Yani şiddetin artması her zaman iktidarın arttığını göstermez?”

“Tam tersine,” dedi kadın. “Bazen iktidarın zayıfladığını gösterir.”

Bir an sustu. Sonra öğrencilerin gözlerinin içine bakarak tane tane konuştu:

“İktidar ile şiddet birbirine karşıttır; iktidarın bitmeye başladığı yerde şiddet başlar.”

Sonra sınıfa döndü.

“Şiddet iktidarın yerini bir süre için alabilir; ama iktidar yaratamaz. Çünkü iktidarın kaynağı silah değil, insanların birlikte hareket etmesidir. İktidarın bütünüyle ortadan kalktığı yerde geriye yalnızca şiddet kalabilir. Fakat şiddet, kaybedilmiş iktidarın yerini uzun süre dolduramaz.”


Sonra:

“Özellikle şunu unutmayın. Şiddet araçsaldır. Bir amaç için kullanılır. İktidar ise insanların birlikte eylemesinden doğar.”

Kadın sınıfa baktı.

“Bir anayasanın, parlamentonun ya da hükümetin arkasındaki asıl güç nedir? Binalar mı? Kanun kitapları mı? Silahlar mı?”

Kimse cevap vermedi.

“Hayır. Bunların yaşayabilmesi, insanların o ortak siyasal düzeni sürdürme iradesine bağlıdır.”

Kadın birkaç adım yürüdü.

“Buradan özgürlüğe geçebiliriz.”

Bir öğrenci:

“Özgürlük ile iktidar arasında nasıl bir ilişki var?” diye sordu.

“Özgürlüğü çoğu zaman yalnızca bireysel bir mesele olarak düşünüyoruz. Bana karışılmasın, istediğimi yapayım.’ Elbette bireysel hakların korunması son derece önemlidir. Fakat siyasal özgürlük bundan daha fazlasıdır. Özgürlük, insanların başkalarıyla birlikte kamusal dünyada konuşabilmesi ve eyleyebilmesidir.”

Bir öğrenci:

“Yani özgürlük yalnızca özel hayatta yaşanan bir şey değil.”

“Hayır. İnsan evinde istediğini düşünebilir. Fakat düşüncesini kamusal alanda ifade edemiyorsa, başkalarıyla bir araya gelemiyorsa, ortak meseleler hakkında konuşamıyor ve eyleyemiyorsa siyasal anlamda özgür değildir.”

Kadın bir an durdu.

“Özgürlük, ancak insanlar arasında görünür hâle gelir.”

Bu cümleyi de yazdım.

“Bu nedenle,” diye devam etti, “siyaset benim için yalnızca devlet yönetimi değildir. İnsanların ortak dünyaları hakkında konuşmak ve birlikte eylemek üzere bir araya gelmeleridir.”

Bir öğrenci elini kaldırdı.

“Fakat insanlar birbirlerinden çok farklı. Ortak hareket nasıl mümkün olacak?”

Kadın gülümsedi.

“Tam da farklı oldukları için siyasete ihtiyaç vardır.”

Sonra tahtanın önüne geçti.

“İnsanlar birbirinin aynı olsaydı siyasete gerek kalmazdı. Hepimiz aynı şeyi düşünseydik tartışmaya da ihtiyaç olmazdı. Siyasetin temel şartlarından biri çoğulluktur. Dünyada tek bir insan değil, insanlar yaşar. Farklı geçmişleri olan. Farklı tecrübeleri. Farklı düşünceleri. Farklı çıkarları. Farklı bakış açıları.”

Kadın sınıfa baktı.

“Demokratik siyasetin amacı bu farklılıkları ortadan kaldırmak değildir. Onların aynı dünyada birlikte var olabilmesini mümkün kılmaktır.”

Bir öğrenci: “Uzlaşmak mı?”

“Her zaman değil. Demokrasi herkesin her konuda anlaşması değildir. İnsanlar anlaşmayabilirler. Hatta çok sert biçimde karşı karşıya gelebilirler. Önemli olan, birbirlerini ortak dünyanın meşru üyeleri olarak görmeye devam etmeleridir.”

Kadın kısa bir ara verdi.

“Rakibinizin fikrini yanlış bulabilirsiniz. Ama onu konuşma hakkından yoksun bir düşman olarak görmeye başladığınız anda başka bir siyasal alana geçersiniz.”

Sınıfta birkaç öğrenci yeniden not almaya başladı. Kadın devam etti:

“Çoğulluğun ortadan kaldırılmak istendiği yerde siyaset de ortadan kalkmaya başlar. Çünkü totaliter hareketin ideali çoğulluk değildir. Tekliktir. Tek açıklama. Tek doğru. Tek hareket. Tek tarih anlayışı. Ve sonunda mümkünse tek ses.”

Bir öğrenci:

“Farklı düşünce bu yüzden mi tehdit olarak görülür?”

“Evet. Çünkü farklı düşünen insan yalnızca başka bir fikir ileri sürmez. Aynı zamanda dünyanın başka türlü görülebileceğini de gösterir.”

Kadın durdu.

“Bu nedenle farklı düşünceyi susturmak, yalnızca bir insanı susturmak değildir. Dünyaya açılan başka bir pencereyi kapatmaktır.”

Bu cümle sınıfta bir süre asılı kaldı.

Bir öğrenci: “Kamusal alan dediğiniz şey tam olarak nedir?” diye sordu.

Kadın cevap verdi:

“İnsanların birbirlerini gördükleri, duydukları ve ortak meseleler hakkında konuştukları alandır. Bu mutlaka belirli bir bina değildir. Bir meydan olabilir. Bir parlamento. Bir gazete. Bir dernek. Bir üniversite. İnsanların ortak dünyaları hakkında birbirleriyle konuşabildiği her yer kamusal hayatın parçası olabilir.”

Bir an sustu.

“Fakat kamusal alanın yaşayabilmesi için iki şey gerekir. İnsanların konuşabilmesi. Ve başkalarının konuşmasına tahammül edebilmesi.”

Bir öğrenci: “İkincisi daha zor olabilir.”

Kadın hafifçe gülümsedi.

“Çoğu zaman öyledir.”

Sonra ciddileşti.

“Çünkü özgürlüğü yalnızca kendi söz söyleme hakkımız olarak düşünmeye yatkınız. Oysa kamusal özgürlük, katılmadığımız sözün de söylenebilmesini gerektirir.”

Kadın masasına döndü.

“Burada bir başka tehlike ortaya çıkar. Bir toplum siyasal rakiplerini artık rakip olarak değil, ortadan kaldırılması gereken insanlar olarak görmeye başladığında kamusal alan daralır.”

Bir öğrenci:

“Düşmanlaştırma?”

“Evet.”

“Bu yalnızca otoriter yönetimlerde mi görülür?”

“Hayır. Toplumların kendileri de bunu üretebilir.”

Kadın devam etti:

“Bir insanın düşüncesini tartışmak yerine onun kimliğini tartışmaya başlarsanız, siyaset kolayca kabileler arasındaki mücadeleye dönüşebilir. O zaman artık: ‘Söylediği doğru mu?’ diye sormazsınız. ‘Bunu kim söyledi?’ diye sorarsınız. Kendi grubunuzdan biri söylediyse kabul eder, karşı gruptan biri söylediyse reddedersiniz.”

Bu söz dikkatimi çekti. Kadın devam etti:

“Böyle bir toplumda insanların kanaatleri giderek kimliklerine bağlanır. Bir fikrini değiştirmek, yalnızca düşüncesini değiştirmek olmaktan çıkar; grubuna ihanet etmek gibi algılanabilir. O zaman tartışmanın amacı hakikate yaklaşmak değil, kendi tarafının kazanması olur.”

Sınıfta sessizlik vardı.

“Ve siyaset yalnızca tarafların zafer mücadelesine dönüştüğünde, ortak dünya yeniden zarar görür.”

Bir öğrenci:

“Peki demokrasi bütün bunlara karşı kendisini nasıl koruyabilir?” diye sordu.

Kadın hemen cevap vermedi. Sonra:

“Demokrasi kendisini yalnızca kanunlarla koruyamaz.”

Bu cümleden sonra bekledi.

“Elbette anayasa gerekir. Bağımsız kurumlar gerekir. Hukuk gerekir. Özgür seçimler gerekir. Özgür basın gerekir. Bunların hiçbiri önemsiz değildir. Fakat demokratik hayat yalnızca kurumların varlığıyla sürmez. Onları yaşatacak bir siyasal kültür de gerekir.”

“Nasıl bir kültür?”

“İnsanların yenilgiyi kabul edebildiği.”

Devam etti:

“Rakibinin iktidara gelme hakkını tanıdığı. Kendisinden farklı olanı düşmanlaştırmadığı. Olgular üzerinde ortaklaşabildiği. Eleştiriyi ihanet saymadığı. Ve iktidarın geçici olduğunu kabul ettiği bir siyasal kültür.”

Kadın biraz öne eğildi.

“Demokrasinin gerçek sınavı, sizin kazandığınız gün değildir.”

Bir öğrenci: “Ne zamandır?”

“Kaybettiğiniz gün.”

Sınıfta bir sessizlik oldu.

“Çünkü iktidarı kazandığınızda demokrat olmak kolaydır. Asıl mesele, kaybettiğinizde de aynı kuralları savunup savunmadığınızdır.”

Bu cümleyi özellikle not ettim.  Kadın saatine baktı. Dersin sonuna yaklaşıyorduk. Kadın:

“Bugün, insanın bireysel eyleminden başlayıp siyasal dünyaya kadar geldik.”

Sonra öğrencilerine baktı.

“Modern toplumlarda özgürlüğü tehdit eden şey yalnızca açık baskı değildir. İnsanların birbirlerinden kopması da özgürlüğü tehdit eder. Ortak olguların kaybolması da. Kamusal alanın daralması da. Siyasal rakibin düşmana dönüşmesi de. İnsanların birlikte hareket etme kapasitesini kaybetmesi de.”

Bir öğrenci: “Bunların hepsi totalitarizme mi götürür?”

Kadın başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Cevabı çok netti.

“Her siyasal bozulmaya totalitarizm demek doğru değildir. Her otoriter yönetim totaliter değildir. Her propaganda totaliter propaganda değildir. Her kutuplaşmış toplum da totaliter bir toplum değildir.”

Bu ayrım önemliydi. Kadın devam etti:

“Kavramları gelişigüzel kullanırsanız onları açıklayıcı olmaktan çıkarırsınız. Tarihsel olaylar birbirine benzeyebilir. Ama aynı değildir.”

Sonra biraz durdu.

“Geçmişi bugüne benzetmeye çalışmak yerine, geçmişte ortaya çıkmış mekanizmaları anlamaya çalışın.”

Kalemim bir an havada kaldı. Kadın sözünü tamamladı:

“Çünkü tarih kendisini aynı biçimde tekrarlamak zorunda değildir. Ama insan davranışlarının bazı biçimleri tekrar ortaya çıkabilir.”

Ders bitmişti. Öğrenciler kitaplarını ve defterlerini toplamaya başladılar. Ben ise oturduğum yerde kaldım. Çünkü benim asıl merak ettiğim soru henüz sorulmamıştı.

Öğrenciler yavaş yavaş sınıftan çıktı. Son öğrenci de kapıdan ayrıldıktan sonra kadın masasında kâğıtlarını toplamaya başladı. Ben defterimi kapatmadım.

Ayağa kalktım.

“Affedersiniz,” dedim.

Kadın başını kaldırdı.

“Evet?”

“Bir soru sorabilir miyim?”

“Elbette.”

Bir an nasıl başlayacağımı düşündüm. Sonra:

“Bütün anlattıklarınız geçmiş yüzyılın büyük felaketlerini anlamamıza yardım ediyor,” dedim.

Kadın beni dinliyordu.

“Ama ben başka bir şeyi merak ediyorum.”

“Neyi?”

“Bugünü.”

Kadın kâğıtlarını toplamayı bıraktı. Ben devam ettim:

“Bugün toplama kamplarından, tek partili totaliter devletlerden ya da 1930'ların propagandasından söz etmiyoruz. Dünya değişti. Teknoloji değişti. İletişim değişti. İnsanların bilgiye ulaşma biçimi değişti.”

Bir an durdum.

“Peki sizin anlattığınız tehlikeler de değişti mi?”

Kadın sandalyesine yeniden oturdu. Bana karşısındaki sandalyeyi gösterdi.

“Bu, daha uzun bir soru.”

Oturmamı bekledi. Sonra:

“Ve belki de daha önemli olanı.”

Ben de karşısına oturdum. Defterimi yeniden açtım. Ders bitmişti. Asıl sohbet şimdi başlıyordu.

VI. Ders bittiğinde

Kadın karşımdaki sandalyeye oturdu. Sınıf artık boştu. Koridordan da ses gelmiyordu.


“Bugünü sordunuz. Öyleyse bugünden konuşalım.”

Defterimi önümde açık tuttum. Kadın devam etti:

“Benim yaşadığım yüzyılda propaganda için gazeteler, radyo, afişler, mitingler ve sinema kullanılıyordu. Bugün elinizde çok daha hızlı araçlar var. Bir düşünce, bir görüntü ya da bir yalan birkaç saniye içinde milyonlarca insana ulaşabiliyor. Ama asıl değişiklik hız değildir. Asıl değişiklik, insanların artık yalnızca bilgiye ulaşmaması; bilginin de insanı bulmasıdır.”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Gazetenizi siz seçerdiniz. Kitabınızı siz alırdınız. Bir konuşmayı dinlemek için bir yere giderdiniz. Şimdi ise kullandığınız araçlar neyi göreceğinize giderek daha fazla karar veriyor.”

“Sosyal medyayı mı kastediyorsunuz?”

“Onu da. Fakat mesele herhangi bir şirket ya da teknoloji değildir. Mesele, insanın ortak dünyayla kurduğu ilişkinin giderek kişiselleştirilmesidir. İki insan aynı gün aynı ülkede yaşayabilir, aynı telefona bakabilir ve bütünüyle farklı dünyalar görebilir.”

Biraz düşündüm.

“Yankı odaları?”

“Adını ne koyduğunuzdan çok sonucu önemlidir. İnsan yalnızca zaten inandığı düşünceleri görmeye başlarsa, karşısındaki insanın neden başka türlü düşündüğünü anlaması zorlaşır. Bir süre sonra karşısındaki insan yalnızca yanılan biri olmaktan çıkar. Aptal olur. Cahil olur. Hain olur. Düşman olur.”

Kadın sustu.

“Fakat bugün bilgiye erişim geçmişten çok daha kolay,” dedim. “Bu aynı zamanda büyük bir imkân değil mi?”

“Elbette.”

Cevabı tereddütsüzdü.

“Teknolojiyi şeytanlaştırmak, onu kutsamak kadar büyük bir hatadır. İnsanlık tarihinde hiçbir zaman bu kadar çok insan bu kadar çok bilgiye bu kadar hızlı ulaşamadı. Bu büyük bir imkândır. Ama bilgiye ulaşabilmek ile doğruyu ayırt edebilmek aynı şey değildir.”

Bir an durdu.

“Eskiden önemli sorunlardan biri bilgiye ulaşamamaktı. Bugün başka bir sorunla da karşı karşıyasınız: Bilginin içinde boğulmak.”

“Çok fazla bilgi mi?”

“Çok fazla iddia. Çok fazla görüntü. Çok fazla yorum. Çok fazla ses. Ve bunların hepsinin dikkatinizi istemesi.”

Kadın devam etti:

“İnsan zihninin kapasitesi sınırsız değildir. Her gün önünüze binlerce mesaj getirirseniz insan bunların hepsini araştırmaz. Araştıramaz. Ne yapar? Kısayollara başvurur. Kime güvendiğine bakar. Kendi grubunun ne söylediğine bakar. Kendisini öfkelendiren veya korkutan şeye daha fazla dikkat eder. Ve böylece hakikat meselesi giderek aidiyet meselesine dönüşebilir.”

Bu cümle dikkatimi çekti.

“Yani insanlar doğru olduğuna inandıkları şeyi değil, ait oldukları grubun doğru kabul ettiği şeyi mi savunmaya başlar?”

“Her zaman değil. Fakat tehlike budur.”

Kadın sandalyesinde biraz geriye yaslandı. “Bir başka mesele daha var,” dedi.

“Nedir?”

“Dil.”

Bu kez konuşmasını bölmedim.

“Dil yalnızca konuşmanın aracı değildir. Bir dünya görüşünü taşır. Bir toplumun hangi kavramları meşru, hangilerini itibarsız gördüğüne bakın. Bir düşünceyi tartışmak yerine ona bir etiket yapıştırırsanız, zamanla düşüncenin kendisini tartışmayı bırakırsınız. Etiket düşüncenin yerini alır. Bir insan bir görüş ileri sürer. Siz görüşün doğru olup olmadığını incelemek yerine o kişiyi bir kategoriye yerleştirirsiniz. Sağcı. Solcu. Faşist. Komünist. Gerici. Radikal. Elitist. Popülist. Vatan haini. Düşman.”

Kadın kısa bir süre sustu.

“Bu kelimelerin bazıları elbette belirli tarihsel veya siyasal olguları tanımlamak için gerekli olabilir. Sorun kelimelerin varlığı değildir. Sorun, kelimenin muhakemenin yerine geçmesidir.”

Bunu hemen not ettim. Kadın devam etti:

“Bir insana etiket yapıştırdığınızda artık onun ne söylediğini dinlemek zorunda kalmazsınız. Çünkü cevabı baştan vermişsinizdir. ‘Onun söyledikleri önemli değil; çünkü o zaten şudur.’ Böylece tartışma sona erer.”

“Bugün bunun çok yaygın olduğunu düşünüyorum,” dedim.

“Öyleyse dikkat etmeniz gereken şey insanların hangi kelimeleri kullandığından önce, o kelimelerle ne yapmaya çalıştıklarıdır. Bir kavram açıklamak için mi kullanılıyor? Yoksa düşünmeyi sona erdirmek için mi?”

Kadın biraz öne eğildi.

“İkinci durumda dil artık iletişim aracı olmaktan uzaklaşır. Bir tasnif aracına dönüşür. Biz ve onlar. Makbul olanlar ve olmayanlar. Dinlenmeye değer olanlar ve susturulabilecek olanlar.”

“Bunun sonu nereye gider?”

“İnsanların birbirlerini birey olarak görmeyi bırakmasına.”

Kadın devam etti:

“Çünkü karşınızdaki insan artık adıyla, kişiliğiyle ve düşüncesiyle var olan bir birey değildir. Bir etikettir. Ve bir insana yapılan haksızlığı görmek, bir etikete yapılan haksızlığı görmekten daha kolaydır.”

Son cümleyi yazarken durdum. Kadın beni bekledi.

“Bir başka sorun daha var,” dedim. “Bugün insanlar geçmişe göre çok daha fazla konuşuyor. Herkes görüşünü açıklıyor. Bu kamusal alanın genişlemesi sayılmaz mı?”

“Sayılabilir. Fakat konuşmanın çoğalması, kamusal alanın mutlaka güçlendiği anlamına gelmez.”

“Neden?”

“Çünkü kamusal alan yalnızca herkesin konuşması değildir. İnsanların birbirlerini duyabilmesidir.”

Bu defa ben sustum.

“Bir meydan düşünün. Binlerce insan aynı anda konuşuyor ama hiç kimse diğerini dinlemiyor. Orada çok fazla ses vardır. Fakat gerçek bir konuşma var mıdır?”

“Hayır.”

“Bugünün teknolojisi insana tarihte görülmemiş bir konuşma imkânı vermiş olabilir. Fakat aynı zamanda herkesi sürekli konuşmaya da teşvik edebilir. Hemen tepki vermeye. Hemen hüküm vermeye. Hemen paylaşmaya. Hemen öfkelenmeye.”

Bir an sustu.

“Fakat düşünce her zaman hızlı değildir.”

Bu cümleyi özellikle not ettim.

“Bazen insanın bir olay karşısında hemen konuşmaması gerekir. Bilgi toplaması gerekir. Başkasını dinlemesi gerekir. Kendi ilk tepkisinden şüphe etmesi gerekir. Fakat içinde bulunduğunuz iletişim düzeni sizden sürekli ve anında tepki istiyorsa, hız muhakemenin düşmanı hâline gelebilir.”

“Peki yalan?” diye sordum. “Siyasette yalan yeni bir şey değil.”

“Değil.”

“Öyleyse bugün farklı olan ne?”

“Yalanın varlığı değil. Ölçeği, hızı ve tekrar edilebilme kapasitesi farklı olabilir.”

Kadın devam etti:

‘’Bugünün farkı yalnızca yalanın hızında ve ölçeğinde değildir. Çok sayıda çelişkili iddia aynı anda dolaşıma sokulduğunda insan bir süre sonra hangisinin doğru olduğunu araştırmaktan yorulabilir. Bir toplum için tehlikeli olan yalnızca insanların yalana inanması değildir; hiçbir şeye inanmamaya başlamalarıdır. Çünkü sürekli kuşku da insanı özgürleştirmeyebilir; sonunda onu en güçlü sese veya zaten inanmak istediği şeye sığınmaya itebilir.”

Bir süre sustuk. Sonra ben:

“Bütün bunları dinlerken aklıma şu geliyor: Bugün demokratik ülkelerde seçimler yapılıyor. İnsanlar oy kullanıyor. Muhalefet partileri var. Gazeteler, televizyonlar, internet var. Böyle toplumlarda yine de sizin sözünü ettiğiniz tehlikeler ortaya çıkabilir mi?”

Kadın cevap verdi:

“Demokrasi ile totalitarizmi birbirine karıştırmayın.”

Bunu özellikle vurguladı.

“Bir ülkede yalan söylenmesi onu totaliter yapmaz. Kutuplaşma onu totaliter yapmaz. Kötü yönetim de. Sert siyasal mücadele de. Kavramlarınızı koruyun.”

Bir an sustu.

“Fakat demokratik bir toplumun, kendisini demokratik yapan alışkanlıkları zamanla kaybetmesi mümkündür.”

“Hangilerini?”

“Rakibini meşru görmek. Yenilgiyi kabul etmek. Eleştiriye tahammül etmek. Bağımsız kurumlara saygı göstermek. Olguyla görüş arasındaki farkı korumak. İnsanları kimliklerine göre değil, yaptıkları ve söyledikleri üzerinden değerlendirmek. Ve en önemlisi, hiçbir grubun kendisini ülkenin tek meşru sahibi olarak görmemesi.”

Kadın bana baktı.

“Demokrasi yalnızca çoğunluğun yönetmesi değildir. Çoğunluğun, azınlığın da aynı siyasal dünyanın meşru üyesi olduğunu kabul etmesidir.”

“Peki korku?” diye sordum. “Siyasette korkunun rolü nedir?”

“Çok büyüktür.”

“Nasıl?”

“İnsanlar korktuklarında güvenlik ararlar. Bu son derece insani bir tepkidir. Savaş. Terör. Ekonomik çöküş. Göç. Salgın. Toplumsal şiddet. Gerçek veya algılanan büyük tehditler... Bütün bunlar insanları daha fazla güvenlik istemeye yöneltebilir.”

“Bunun neresi tehlikeli?”

“Güvenlik istemenin kendisi tehlikeli değildir. Tehlike, korkunun kalıcı bir siyasal yönetim aracına dönüşmesidir.”

Kadın devam etti:

“Toplum sürekli bir olağanüstü durum içinde yaşadığına inanırsa normal zamanda kabul etmeyeceği uygulamaları kabul etmeye başlayabilir. ‘Şimdi zamanı değil.’ ‘Önce tehlikeyi atlatalım.’ ‘Bu şartlarda özgürlükten söz edemeyiz.’ Bu cümleler geçici olarak makul görünebilir. Fakat geçicilik sürekli hâle gelirse?”

Cevap vermedim.

“İşte o zaman, olağanüstü olan olağanlaşabilir.” dedi.

Bir süre sonra kadın:

“Fakat size yalnızca karanlık bir tablo çizmek istemiyorum.”

Bu sözünü beklemiyordum.

“Neden?”

“Çünkü siyaset yalnızca felaketlerin tarihi değildir.”

Biraz gülümsedi.

“İnsanların yeni başlangıçlar yapabilme kapasitesinin de alanıdır.”

“Yeni başlangıç?”

“Evet.”

Kadın devam etti:

“Her insanın dünyaya gelişi, dünyada daha önce bulunmayan bir başlangıç ihtimalidir. İnsan yalnızca geçmişin sonucu değildir. Yeni bir şey başlatabilir. Konuşabilir. Bir araya gelebilir. İtiraz edebilir. Bağışlayabilir. Söz verebilir. Başka insanlarla birlikte daha önce var olmayan bir kamusal alan kurabilir.”

Sesindeki ton değişmişti.

“Bu nedenle hiçbir siyasal düzen insan davranışını bütünüyle önceden belirleyemez. İnsanların ne yapacağını tam olarak bilemezsiniz. Çünkü insan eyleminin içinde her zaman başlangıç yapabilme ihtimali vardır.”

Bu düşünceyi not aldım. Kadın devam etti:

“Özgürlüğün en önemli anlamlarından biri budur. İnsanın yalnızca seçenekler arasında tercih yapması değil; yeni bir şey başlatabilmesi.”

Saatin nasıl geçtiğini fark etmemiştim.

Kadın konuşurken dışarıdaki New York’u düşünüyordum. Milyonlarca insan. Milyonlarca ekran. Milyonlarca düşünce. Birbirini hiç tanımayan insanların aynı şehirde, aynı ülkede, aynı dünyada yaşama çabası.

Sonra kadına:

“Bütün söylediklerinizi tek bir soruya indirsem,” dedim, “bugünün insanına neyi korumasını söylerdiniz?”

Kadın hemen cevap vermedi. Bir süre düşündü. Sonra:

“Dünyayı.”

Cevabı beklediğimden farklıydı.

“Dünyayı mı?”

“Ortak dünyayı.”

Kadın devam etti:

“İnsanların farklılıklarına rağmen birlikte yaşayabildikleri ortak dünyayı. Olguların önemini koruduğu, insanların birbirlerini dinleyebildiği, siyasal rakibin düşmana dönüşmediği ve hiç kimsenin kendi hükmünü verme sorumluluğundan kaçamadığı dünyayı.”

Sonra sustu. Ben de sustum. Bu kez defterime hiçbir şey yazmadım. Kadın biraz önce söylediklerinin yerleşmesini bekliyor gibiydi. Sonra saatine baktı.

“Bir dakika izin verir misiniz?” dedi.

“Elbette.”

“Birazdan döneceğim.”

Ayağa kalktı. Kâğıtlarından birkaçını aldı ve kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan önce bana döndü.

“Bekleyin,” dedi.

“Beklerim.”

Kapıdan çıktı.

Ben sınıfta yalnız kaldım. Masasının üzerinde birkaç kitap vardı. Defterim önümde açıktı. Biraz önce konuştuğumuz konuları zihnimden geçiriyordum.

Sonra gözüm masanın köşesine takıldı. Daha önce dikkat etmediğim küçük bir isimlik duruyordu. Üzerindeki yazıyı okudum. Bir an nefesim kesildi. İki kelime vardı: ‘’HANNAH ARENDT’’

İsimliğe baktım. Sonra kadının çıktığı kapıya. Bir daha isimliğe. Hannah Arendt. İsmi elbette biliyordum. 1906'da Almanya'da doğmuş, Heidegger ve Jaspers'in öğrencisi olmuş; Nazilerin iktidara gelmesinden sonra Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmış Yahudi kökenli bir Alman düşünürdü. Fransa'daki sürgün yıllarının ardından 1941'de Amerika'ya gelmiş, hayatının geri kalanını büyük ölçüde New York'ta geçirmişti. Totalitarizm, kötülük, iktidar, özgürlük, insanın düşünme ve yargılama sorumluluğu üzerine XX. yüzyılın en etkili siyasal düşünürlerinden biri olmuştu.

Onu düşünce tarihindeki bu yere taşıyan eserleri de zihnimden birbiri ardına geçti: ‘’The Origins of Totalitarianism’’ (Totalitarizmin Kaynakları), ‘’Eichmann in Jerusalem’’ (Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te) ve ‘’The Human Condition’’ (İnsanlık Durumu).


Biraz önce iki saate yakın dersini dinlediğim, ardından karşılıklı oturup konuştuğum kadın... Hannah Arendt’ti.

Fakat bu mümkün değildi.

Tam o sırada koridordan ayak sesleri geldi. Başımı kaldırdım. Kapıda, elinde anahtarlar bulunan bir görevli duruyordu.

“Beyefendi?”

“Evet?”

“Artık çıkmamız gerekiyor. Binayı kapatıyoruz.”

“Tabii,” dedim. “Fakat hoca birazdan dönecek.”

Adam yüzüme baktı.

“Hangi hoca?”

“Burada ders veren hoca.”

Görevlinin yüzündeki şaşkınlık arttı.

“Beyefendi, burada bugün ders yok.”

Ne söylediğini anlamadım.

“Nasıl yok? Biraz önce ders bitti. Öğrenciler çıktı.”

Adam birkaç saniye sustu. Sonra sakin bir sesle:

“Beyefendi, okul yaz tatilinde. Burada ne ders var öğretim üyesi var ne de öğrenci.”

Yüzüne baktım.

“Bu mümkün değil.”

Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Sonra masayı hatırladım.

“Hayır,” dedim. “Bakın.”

Masaya doğru yürüdüm.

“Hocanın isimliği burada.”

Elimi masanın köşesine uzattım. İsimlik yoktu. Bir an elim havada kaldı. Masanın üzerine baktım. Kâğıtların arasına. Yanına. Eğilip yere baktım. Yoktu.

“Buradaydı,” dedim.

Görevli sessizce beni izliyordu.

“Tam burada.”

“Üzerinde kimin adı vardı?” diye sordu.

Görevliye baktım.

“Hannah Arendt.”

Adamın yüzündeki ifade değişti.

“Hannah Arendt mi?”

“Evet.”

Bir an sustu. Sonra:

“Beyefendi, Hannah Arendt gerçekten bu okulda ders verdi,” dedi.

Birden rahatladım.

“İşte ben de onu söylüyorum.”

“Ama 1967 ile 1975 arasında.”

Sustum. Adam devam etti:

“Burada felsefe profesörüydü. 1975 yılında ‘Life of the Mind’ (Zihnin Yaşamı), üzerine de ders verdi.”

Görevliye baktım.

“Peki şimdi?”

Adam bu kez gerçekten şaşırmıştı.

“Şimdi mi?”

“Evet.”

Birkaç saniye sustu. Sonra:

“Hannah Arendt 1975 yılında öldü, beyefendi.”

Bir şey söyleyemedim. Başımı yavaşça tahtaya çevirdim. Dersin başında gördüğüm yazıları aradım. Tahta bomboştu. Bir kez daha masaya baktım. Boştu. Sonra sınıfa. Boş sıralar. Boş masa. Boş tahta. Üç saate yakın aynı sınıfta bulunduğum kadının orada bulunduğunu gösterebilecek hiçbir şey kalmamıştı.

Görevli tane tane konuştu:

“Beyefendi, siz binayı gezmek için izin istediniz. Hatırlıyorum. Sonra bu dersliğe girdiniz. Yaklaşık üç saattir burada tek başınıza oturuyorsunuz. Birkaç kez koridordan geçtim. Zaman zaman kendi kendinize konuştuğunuzu da duydum.”

Bir şey söyleyemedim. Yüzüne baktım. Sonra sınıfa. Boş sıralara. Boş masaya. Boş tahtaya. Birkaç saniye önceye kadar yaşadıklarımla görevlinin söylediklerini zihnimde yan yana getirmeye çalışıyordum. Olmuyordu. Öğrenciler vardı. Hoca vardı. Ders vardı. Sorular vardı. Ben not almıştım. Sonra onunla karşılıklı oturmuş, uzun uzun konuşmuştum. Şimdi ise görevli, üç saattir burada yalnız olduğumu söylüyordu.

Elimdeki deftere baktım. Açmayı düşündüm. Sonra cesaret edemedim. Sanki sayfaları açarsam orada hiçbir şey bulamayacakmışım gibi tuhaf bir duyguya kapıldım.

“Üç saat mi?” diyebildim sonunda.

Görevli kapının yanında sessizce bekliyordu. Defterimi aldım.

“Çıkabiliriz,” dedim.

Görevli ışığı söndürdü. Kapıyı kapattı. Birlikte koridorda yürüdük. Binanın çıkışına geldiğimizde durdum.

“Teşekkür ederim,” dedim. “Hem içeri girmeme izin verdiğiniz hem de verdiğiniz bilgiler için.”

Adam hafifçe başını salladı.

“Rica ederim.”

Kapıdan dışarı çıktım.

New York akşama hazırlanıyordu. Ben ise kaldırımda birkaç saniye durdum. Elimde, biraz önce sınıfta tuttuğum notlarla dolu defter vardı. Arkamda The New School. Önümde New York. Ve zihnimde tek bir soru: Üç saattir kiminle konuşmuştum?

VII. Brooklyn by the Sea

The New School’dan çıktıktan sonra hemen otele dönmedim. Bir süre New York sokaklarında yürüdüm. Akşam olmuştu. Şehir hâlâ kalabalıktı.


Elimde defterim vardı. İçinde aldığım notlar duruyordu. Bir ara açıp bakmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. O gece artık hiçbir şeyi açıklamaya çalışmak istemiyordum.

Bir süre daha yürüdüm. Sonra otele döndüm.

Ertesi sabah uyandığımda New York’ta yapmak istediğim bir şey kalmıştı. Brooklyn Köprüsü’ne gidecektim. Ve kızımın bana gönderdiği görüntüde dinlediğim şarkıyı, bu kez aynı yerde kendim dinleyecektim.

Brooklyn’e doğru yola çıktım. Köprüye yaklaştıkça görüntü yavaş yavaş yeniden karşıma çıkıyordu. Sonunda köprünün ayağına geldim. Durup yukarı baktım.

Brooklyn Köprüsü.

1997’den beri neredeyse otuz yıl geçmişti. Köprü oradaydı.  Fakat yıllar önceki insan değildim. Bir süre hiçbir şey yapmadan köprüye baktım. Sonra telefonumu çıkardım. Mort Shuman’ı buldum. ‘’Brooklyn by the Sea.’’ Kulaklığımı taktım. Şarkıyı başlattım.


Mort Shuman, ’’Brooklyn by the sea’’ 
https://www.youtube.com/watch?v=RlODjErSEQ8


İlk notalar duyulmaya başladı. Köprüye baktım. Manhattan karşıdaydı. East River önümde uzanıyordu. New York bütün gürültüsüyle yaşamaya devam ediyordu. Ben ise yalnızca şarkıyı dinledim.

Şarkı bitti.

Kulaklığımı çıkardım. Bir süre daha Brooklyn Köprüsü’ne baktım.

New York’a gelirken otuz yıl önce bıraktığım bir şehri yeniden görmek istediğimi düşünüyordum. Brooklyn Köprüsü’nün karşısında durduğumda ise buraya yalnızca geçmişi hatırlamak için gelmediğimi anlıyordum.

Bir şehrin sokaklarında bazen aradığınız şeyi değil, sormanız gereken soruyu buluyorsunuz. Sonra yıllardır bu yolculuklarda bana eşlik eden o düşünce yeniden aklımdan geçti:

Bir yere neden geldiğinizi giderken anlarsınız.

Bir süre daha köprüye baktım. Sonra yürümeye başladım.

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz