
VİYANA SOHBETLERİ – V
Antonio Gramsci ile Roma'da bir akşam vakti
22 Ağustos 2026
I. Amsterdam'dan Roma'ya
Amsterdam'da geçirdiğim günlerin sonuna geldiğimde, bir süre sonra nereye gideceğimi düşünmeye başladım.
Aslında belirli bir planım yoktu.
Bir şehre gelirken insanın kafasında çoğu zaman bir liste olur. Görülecek yerler, gidilecek müzeler, gezilecek sokaklar… Benim bu kez böyle bir listem yoktu. Birkaç gün daha Amsterdam'da kalabilir, başka bir Avrupa şehrine geçebilir ya da doğrudan geri dönebilirdim.
Sonra Roma aklıma geldi. Roma'ya daha önce gitmiş, 1997 yılında Roma'da yaklaşık bir hafta kalmıştım.
O zamanlar şehri genç bir merakla dolaşmıştım. Meydanlarını, kiliselerini, eski taşlarını, dar sokaklarını ve tarihin birbirinin üzerine yığılmış katmanlarını görmeye çalışmıştım. Fakat yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, Roma'yı gerçekten görüp görmediğimden emin değildim.
Belki bazı şehirler ilk gelişte görülmüyordu. Belki insanın bir şehri ikinci kez görebilmesi için önce kendisinin değişmesi gerekiyordu. Aradan geçen yıllar içinde ben de değişmiştim. Roma da kuşkusuz değişmişti. Ama ne kadar? Bunu merak ettim.
Amsterdam'dan Roma'ya bir uçuş buldum. Biletimi aldım.
Uçuş günü Schiphol'e giderken Amsterdam'ın sokaklarına son kez baktım. Bir şehrin içinden geçip giderken, orada yaşadığınız günlerin ne zaman hatıraya dönüştüğünü anlamıyorsunuz. Ancak uzaklaşmaya başladığınızda şehir, yavaş yavaş bulunduğunuz yer olmaktan çıkar ve zihninizde başka bir yere dönüşür.
Uçakta yerime oturdum. Kalkıştan sonra Amsterdam aşağıda küçülmeye başladı. Kanallar, yollar, binalar birbirine karıştı. Sonra hepsi bulutların altında kaldı.
Güneye doğru ilerlerken Roma'yı düşünmeye başladım. 1997'deki Roma'yı… O zamanki beni… Ve şimdi karşıma çıkacak şehri… Acaba aynı şehre mi gidiyordum? Yoksa yıllar önce gördüğüm Roma'nın hafızamdaki görüntüsüne mi? Bunu henüz bilmiyordum. Tek bildiğim, yeniden Roma'ya gidiyor olduğumdu.
Ve bu kez Roma'da ne bulacağımı bilmiyordum.
II. Roma'ya dönüş
Uçak Roma'ya yaklaşırken bulutların arasından önce parçalı bir toprak görüntüsü belirdi. Sonra yollar. Yerleşim yerleri. Ve giderek büyüyen bir şehir.
Gençken şehirleri başka türlü geziyorsunuz. Daha çok yer görmek, daha çok sokağa girmek, daha çok bina, meydan, müze görmek istiyorsunuz. Sanki gördüğünüz yerlerin sayısı arttıkça şehri daha iyi tanıyacağınızı düşünüyorsunuz. Yıllar sonra aynı şehre döndüğünüzde ise başka şeyler arıyorsunuz. Bazen bir meydanın köşesini. Bazen daha önce yürüdüğünüz bir sokağı. Bazen de hafızanızda kaldığı hâliyle bir şehrin hâlâ orada olup olmadığını. Fiumicino'ya indiğimde aklımdan bunlar geçiyordu.
Havalimanından şehre doğru giderken dışarıyı seyrettim. Roma yavaş yavaş karşıma çıkıyordu.
Bazı şehirler geçmişlerini saklar. Roma ise saklamaz. Neredeyse her köşede önünüze çıkarır. Bir sütun. Bir duvar. Bir kilise. Bir meydan. Bir saray. Bir çeşme. Bir taş. Şehir sanki zaman içinde ilerlememiş, farklı zamanları üst üste biriktirmişti. Roma'yı sevdiren şeylerden biri de buydu belki. Burada tarih müzelerde değildi yalnızca. Sokağın içindeydi.
Otele yerleştikten sonra dışarı çıktım.
Yürümek istiyordum. Bir şehri yeniden tanımanın en iyi yolu yine sokaklarından geçmekti. 1997'den hatırladığım yerleri yeniden gördüm. Piazza Venezia. Via del Corso. Pantheon. Piazza Navona. Trevi Çeşmesi. İspanyol Merdivenleri. Bazıları hafızamdakinden daha küçük görünüyordu. Bazıları ise hiç değişmemiş gibiydi. Aslında değişen belki de onlardan çok bendim.
Yürürken Roma'nın insanı sürekli geçmişe çağıran tarafını yeniden fark ettim. Fakat bu kez aklım yalnızca Roma İmparatorluğu'nda, Rönesans'ta veya Barok Roma'da değildi. Şehrin çok daha yakın bir geçmişi de vardı. Yirminci yüzyılın Roma'sı. Mussolini'nin Roma'sı. Faşizmin Roma'sı.
İtalya'nın yakın tarihine ilişkin daha önce okuduğum birçok şey zihnimden geçerken bir isimde durdum: Giacomo Matteotti. Matteotti Cinayeti uzun zamandır ilgimi çeken olaylardan biriydi. 10 Haziran 1924'te Roma'da kaçırılarak öldürülen sosyalist milletvekili...
Cinayetten yalnızca birkaç gün önce parlamentoda Mussolini'nin faşistlerinin seçimlerde uyguladığı şiddeti ve usulsüzlükleri açıkça dile getirmişti. Sonra ortadan kaybolmuştu. Cesedi haftalar sonra bulunmuştu.
Fakat beni Matteotti Cinayeti'nde yalnızca cinayetin kendisi ilgilendirmiyordu. Asıl merak ettiğim, cinayetten sonra olanlardı.
Bir milletvekili öldürülmüştü. Muhalefet büyük bir öfke içindeydi. Mussolini yönetimi ciddi bir krizle karşı karşıya kalmıştı. Fakat sonunda devrilen Mussolini olmamıştı. Tam tersine, izleyen dönemde iktidarını daha da sağlamlaştırmıştı.
Bu nasıl olmuştu? Muhalefet ne yapmıştı? Ne yapamamıştı? Faşistler bu krizden nasıl çıkmıştı?
Ve bir siyasal rejim, henüz bütün kurumları ortadan kaldırmadan, henüz her şeyi tek merkezde toplamadan, adım adım nasıl bir diktatörlüğe dönüşmüştü?
Ertesi gün bu sorular zihnimde dolaşmaya devam etti.
Roma'da Matteotti Cinayeti hakkında okuyabileceğim çok şey vardı. Fakat benim merak ettiğim yalnızca yıllar sonra yazılmış tarih kitaplarının ne söylediği değildi. O günlerde ne yazıldığını görmek istiyordum. 1924 yılının gazetelerini. Cinayetin hemen ardından atılan başlıkları. Muhalefetin açıklamalarını. Faşistlerin söylediklerini. Mussolini'nin konuşmalarını.
Belki de bir dönemin nasıl değiştiğini anlamanın en iyi yollarından biri, o dönemi yaşayan insanların henüz sonucun ne olacağını bilmedikleri günlerde yazdıklarını okumaktı. Biz bugün 1924'e baktığımızda sonrasını biliyoruz. Onlar o gün bilmiyordu. Belki de asıl fark buydu.
Tarih kitaplarında olaylar birbirini izlerken her şey kaçınılmazmış gibi görünür. Oysa tarih yaşanırken hiçbir şey kaçınılmaz değildir. İnsanlar karar verir. Bazıları konuşur. Bazıları susar. Bazıları bekler. Bazıları yanlış hesap yapar. Ve bazen bir ülkenin geleceği, tam da böyle zamanlarda şekillenir.
Eski gazetelere bakmaya karar verdim. Roma'da ulaşabileceğim gazete koleksiyonlarını araştırırken Biblioteca Nazionale Centrale di Roma'nın zengin bir gazete koleksiyonuna sahip olduğunu öğrendim. Özellikle Emeroteca, yani gazete ve süreli yayınlar bölümü aradığım yerdi.
Ertesi gün öğleden sonra Viale Castro Pretorio'daki Biblioteca Nazionale Centrale di Roma'ya gittim. Emeroteca'ya girdiğimde dışarıdaki Roma bir anda geride kaldı. Yüksek tavanlı, sessiz bir yerdi. İçeride eski kâğıdın, kitapların ve uzun zamandır açılmamış ciltlerin kendine özgü kokusu vardı.
Görevliye ne aradığımı söyledim. “1924 Haziranı,” dedim. “Matteotti Cinayeti'nin hemen öncesi ve sonrası.”
Bir süre bekledim. İstediğim döneme ait gazetelerin mikrofilmlerine ulaştım. Okuma cihazının başına geçtim. Ekranda 1924 yılının sayıları önümde birbiri ardına akmaya başladı. Ekranda eski gazetelerin solgun sayfalarını ilerletirken bir süre sonra aradığım günlere geldim. Matteotti'nin adı karşıma çıktı. Mussolini'nin adı. Faşistler. Muhalefet. Parlamento. Şiddet. Kriz.
Neredeyse yüz yıl önce basılmış gazetelerdi bunlar. Ama sayfalardaki siyasal gerilim, aradan geçen zamana rağmen hâlâ hissediliyordu.
Bir ülkenin yüz yıl önce yaşadığı günler, önümde gazete sütunları hâlinde yeniden açılıyordu. Sayfalardan birini çevirdim. Bir yazının üzerinde durdum. Okumaya başladım.
Henüz birkaç satır okumuştum ki yan tarafımdan bir ses geldi:
“Yalnızca ne yazdığına bakarsanız, o günleri anlayamazsınız.”
Başımı kaldırdım. Yan masada oturan adam bana bakıyordu.
III. Arşivdeki adam
Yan masadaki adama baktım. Kısa boylu, zayıf yapılıydı. Üzerinde koyu renk bir ceket vardı. Yüzünde ilk bakışta insanın dikkatini çeken bir şey yoktu belki; fakat gözleri canlıydı. Bir süredir benim incelediğim gazete mikrofilmleriyle ilgilendiği belliydi.
“Ne demek istiyorsunuz?” diye sordum.
Önümdeki ekranı işaret etti.
“Bir gazete size ne olduğunu anlatabilir, ama neden olduğunu her zaman anlatmaz.”
“Ben de biraz onu anlamaya çalışıyorum.”
“Neyi?”
“Matteotti Cinayeti'ni.”
Adamın yüzündeki ifade değişti.
“Cinayeti mi?”
“Daha doğrusu sonrasını.”
Bu kez dikkatle yüzüme baktı.
“Sonrası daha önemlidir.”
“Neden?”
“Çünkü bir cinayet bir insanı öldürür. Bir cinayetten sonra toplumun ve siyasetin verdiği tepki ise bazen bir rejimin geleceğini belirler.”
“Matteotti öldürüldükten sonra Mussolini'nin çok zor durumda kaldığını biliyoruz,” dedim. “Muhalefet öfkeli, kamuoyu sarsılmış. Buna rağmen birkaç ay sonra güçlenen yine Mussolini oluyor.”
Adam hafifçe başını salladı.
“Çünkü öfke ile siyaset aynı şey değildir.”
“Matteotti'nin öldürülmesinden sonra muhalefetin Meclis'i terk etmesi büyük bir tepki değil miydi?”
“Büyük bir tepkiydi. Ama büyük olması, etkili olduğu anlamına gelmez.”
“Yanlışları neydi?”
“Rakiplerinin ahlaki olarak çökeceğini düşünmeleri.”
“Matteotti öldürülmüştü. Bundan daha büyük bir ahlaki çöküş olabilir miydi?”
“Olabilir.”
“Nedir?”
“Bir toplumun o çöküşe alışması.”
Bir an sustu.
“Bir siyasal iktidarın ahlaken mahkûm olmasıyla siyasal olarak yenilmesi aynı şey değildir. Muhalefet bazen haklı olmayı yeterli sanır. Oysa iktidar, haklı olup olmadığınızla değil, karşısında nasıl bir güç oluşturabildiğinizle de ilgilenir.”
“Yani muhalefet haklıydı ama güçsüzdü?”
“Yalnızca güçsüz değil. Dağınıktı. Komünistler, sosyalistler, liberaller… Ve birbirlerine güvenmeyen insanlar.”
“Aventino muhalefetini biraz romantik mi buluyorsunuz?”
Adamın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Romantizm siyasette bazen pahalıdır.”
“Fakat siz sanki o günleri yaşamış gibi konuşuyorsunuz.”
Adam gözlerini ekrana çevirdi.
“Gazeteler bazen insana böyle bir his verir.”
Cevabından kaçmıştı. Ben de üstelemedim.
“Mussolini'nin iktidara geldiği günle birkaç yıl sonraki İtalya aynı değil,” dedim. “Faşist diktatörlük bir gecede kurulmadı.”
“Hiçbir rejim bir sabah uyandığınızda bütünüyle başka bir rejime dönüşmez.”
“İnsanlar bunu görmez mi?”
“Görürler. Fakat her adım, tek başına bakıldığında son adım kadar büyük görünmez.”
Eliyle ekrandaki gazeteleri gösterdi.
“İşte eski gazeteleri okumak bu yüzden önemlidir. Siz sonunu biliyorsunuz. Bu gazeteleri yazan insanlar bilmiyordu.”
“Matteotti Cinayeti böyle bir dönüm noktası mıydı?”
“Önemli bir dönüm noktasıydı. Cinayet rejimin ne yapabileceğini gösterdi. Sonrasında yaşananlar ise toplumun ve muhalefetin buna karşı ne yapamadığını.”
Bir süre sustu.
“İktidar karşısında ciddi bir direnç görmediğinde sınırlarını genişletmeyi öğrenir.”
Ekrandaki gazetelere baktım.
“Fakat bütün bunları yalnızca korkuyla açıklayabilir miyiz?”
“Hayır.”
“Faşistlerin şiddeti vardı. Milisleri vardı. Muhalifler dövülüyor, tehdit ediliyor, öldürülüyordu. Başka ne vardı?”
Adam arkasına yaslandı.
“Rıza.”
Kelimeyi özellikle vurgulamıştı. Bu cevap beni durdurdu.
“Bu kelimeyi oldukça özel bir anlamda kullanıyorsunuz. İktidarın yalnızca zorla ayakta kalmadığını söylüyorsunuz.”
Bu kez cevap vermedi. Bir süre birbirimize baktık. Sonra sordum:
“Siz kimsiniz?”
Adam ekranı kendisine doğru çevirdi. Birkaç sayfa ilerletti. Aradığı yeri bulunca ekranı bana çevirdi ve küçük bir yazının altındaki imzayı gösterdi.
İki kelime vardı:
Antonio Gramsci.
Önce imzaya, sonra adama baktım. Bir şey söylemedim.
Adam sakin bir sesle:
“Matteotti'yi konuşuyorduk,” dedi.
“Evet,” dedim.
Ama artık karşımda oturan adamın kim olduğunu biliyordum.
Antonio Gramsci'ydi.
IV. Zor ve rıza
Karşımda Antonio Gramsci oturuyordu.
Bir süre ne söyleyeceğimi bilemedim. Az önce Matteotti Cinayeti’ni, Aventino muhalefetini, Mussolini’yi ve faşizmin nasıl adım adım yerleştiğini konuştuğum adam, İtalyan Komünist Partisi’nin kurucularından Antonio Gramsci’ydi.
Önümüzdeki ekranda 1924 yılının gazeteleri duruyordu.
Gramsci şaşkınlığımı fark etmişti.
“Matteotti’yi konuşuyorduk,” dedi.
“Evet.”
“Öyleyse devam edelim.”
Bir an sustum. Sonra aklımdaki asıl soruyu sordum:
“Az önce ‘rıza’ dediniz. Fakat Matteotti öldürüldü. Muhalifler dövülüyor, tehdit ediliyor, faşist milisler sokaklarda dolaşıyordu. Böyle bir ortamda rızadan nasıl söz edebiliriz?”
Gramsci arkasına yaslandı.
“Çünkü zor ile rıza birbirinin karşıtı değildir. Bir siyasal iktidar aynı anda hem zor kullanabilir hem de rıza üretebilir. Faşizmi yalnızca kara gömleklilerle, polisle, hapishanelerle ve cinayetlerle açıklarsanız insanların bir bölümünün neden Mussolini’ye karşı çıkmadığını, hatta neden onu desteklediğini anlayamazsınız.’’
Gramsci bir süre sustu.
‘’Bazıları korktu. Bazıları düzen istedi. Bazıları sosyalist devrimden çekindi. Bazıları sahip olduklarını kaybetmek istemedi. Sanayi burjuvazisinin, büyük toprak sahiplerinin, orta sınıfların, devlet bürokrasisinin, monarşinin ve Kilise çevrelerinin bir bölümü farklı nedenlerle yeni düzende kendi çıkarlarını gördü.’’
Sonra Gramsci tane tane konuştu.
‘’Bir rejimi yalnızca düşmanlarına bakarak anlayamazsınız. Onu destekleyenlere, ona uyum sağlayanlara ve onu kaçınılmaz görenlere de bakmalısınız.”
“Yani herkesin faşist olması gerekmiyordu.”
“Hayır. Bir siyasal düzenin devam etmesi için toplumdaki herkesin onun ideolojisine inanması gerekmez. İnsanların önemli bir bölümünün o düzeni doğal, gerekli, kaçınılmaz veya alternatifsiz görmesi yeterli olabilir. Biri rejime inanmaz ama düzen sağladığını düşünür. Bir başkası çıkarını onun devamında görür. Bir diğeri alternatifinden korkar. Bir başkası da zamanla onun kullandığı dili benimser. İşte hegemonya burada başlar.”
“Hegemonya…”
“Egemenliğin yalnızca zor kullanarak değil, toplumun rızasını kazanarak ve bu rızayı sürekli yeniden üreterek sürdürülmesidir.”
Bir süre sustum.
“Peki bu rıza nasıl üretiliyor?”
Gramsci ekrandaki gazeteyi gösterdi.
“İnsan dünyaya boş bir zihinle bakmaz. Ailesinden öğrenir. Okuldan öğrenir. Kiliseden, gazeteden, çevresinden, geleneklerinden öğrenir. Bütün bunlar ona yalnızca bilgi vermez; dünyayı nasıl göreceğini de öğretir. İnsanların gündelik hayat içinde doğru, doğal ve makul kabul ettikleri düşünceler vardır. Ben buna ‘senso comune’, yani ortak akıl diyorum. Hegemonya çoğu zaman tam da burada kurulur.’’
Gramsci, bu cümlede sustu. Sonra yavaşça devam etti.
‘’En güçlü iktidar, kendi düşüncelerini yalnızca doğru kabul ettiren iktidar değildir. Kendi düşüncelerini doğal gösteren iktidardır.’’
Sonra gözlerime bakarak konuştu Gramsci.
‘’Bir toplumsal düzenin değiştirilemeyeceğine inanmak... Bazı eşitsizlikleri hayatın doğal sonucu saymak... Bazı kurumları sorgulamamak... Bazı düşünceleri makul, bazılarını daha baştan aşırı veya tehlikeli görmek... İnsanlar artık bunların üzerinde düşünmemeye başladığında, egemen düşünce gündelik hayatın içine yerleşmiş demektir.”
“Bu durumda siyaset yalnızca parlamentoda yapılmıyor.”
Gramsci gülümsedi.
“İnsanlar siyaseti parlamentoda, hükümette, seçim sandığında aramayı sever. Oysa siyaset hayatın içindedir. Dilinizde, eğitiminizde, gazetenizde, okuduğunuz kitaplarda, çocuklarınıza anlattığınız hikâyelerde, doğru ve yanlış dediğiniz şeylerde...’’
Bir süre ekrana baktı.
‘’İnsan dünyayı nasıl anlamlandırıyorsa sonunda davranışını da ona göre kurar. Bu nedenle siyasal mücadele yalnızca devleti ele geçirmek değil, insanların dünyayı nasıl gördükleri üzerine de bir mücadeledir.”
“Devlet dediğiniz şey de bu yüzden mi bildiğimizden daha geniş?”
“Evet. Devleti yalnızca hükümet, polis, ordu ve mahkemeler olarak görürseniz modern Batı toplumlarındaki iktidarı tam anlayamazsınız. Siyasal toplumun yanında sivil toplum vardır: okullar, kiliseler, gazeteler, sendikalar, dernekler, kültürel kurumlar... Bunların hepsini doğrudan devlet kurumu saymak doğru olmaz. Fakat bir iktidarın nasıl kurulduğunu ve sürdürüldüğünü anlamak istiyorsanız siyasal toplum ile sivil toplum arasındaki ilişkiye bakmalısınız.”
Önüne küçük bir kâğıt çekti. Kalemi eline aldı. Bir şey yazıp kâğıdı bana doğru çevirdi:
Devlet = siyasal toplum + sivil toplum
Altına bir cümle daha ekledi: Hegemonya, zorun zırhıyla korunur.
Kâğıda baktım. Gramsci devam etti:
“Rıza güçlüyse iktidar zorunu sürekli göstermek zorunda değildir. İnsanlar zaten sizin kurduğunuz dünyanın sınırları içinde düşünüyorlarsa her gün kapılarına polis göndermenize gerek kalmaz. Rıza zayıfladığında ise zor daha görünür hâle gelir. Modern iktidarın gücü, ikisini birlikte kullanabilmesindedir.”
“Öyleyse en güçlü iktidar…”
Cümlemi tamamlamadan Gramsci konuştu:
“İnsanların kendi rızalarıyla, içinde yaşadıkları düzeni yeniden üretmelerini sağlayan iktidardır.”
Arşivin sessizliği içinde bu cümle ağırlaştı. Önümüzde yüz yıl önce basılmış gazetelerin görüntüleri duruyordu. Matteotti’nin adı. Mussolini’nin adı. Faşistlerin şiddeti. Muhalefetin çaresizliği.
Fakat artık yalnızca devletin ne yaptığını değil, toplumun bu devletle nasıl bir ilişki kurduğunu düşünüyordum.
Bir süre sonra:
“Fakat sizin kuşağınızın karşısında başka bir soru daha vardı,” dedim. “Marx ve Engels sosyalist devrimin ileri kapitalist ülkelerde ortaya çıkmasını bekliyorlardı. İngiltere’de, Almanya’da, Batı Avrupa’da... Devrim ise Rusya’da oldu. İtalya’da 1919–1920 yıllarında grevler, fabrika işgalleri, büyük bir işçi hareketi yaşandı. Ama devrim gerçekleşmedi. Onun yerine Mussolini geldi.”
Gramsci’nin yüzü ciddileşti.
“İşte benim kuşağımın cevaplamak zorunda kaldığı temel sorulardan biri buydu. Teori size bir şey söylüyor, tarih başka bir şey yapıyorsa tarihe kızamazsınız. Teoriyi yeniden düşünmek zorundasınız. Batı’da devletin arkasında güçlü bir sivil toplum vardı. İktidarın mevzileri yalnızca devlet binalarında değildi. Okullarda, gazetelerde, üniversitelerde, sendikalarda, kiliselerde, kültürde ve insanların gündelik hayatındaydı. Bir kaleyi hücum ederek ele geçirebilirsiniz. Ama toplum bir kale değildir.”
“Öyleyse?”
Gramsci bana baktı.
“Toplumda mevziler vardır.”
Ne demek istediğini anlamıştım.
“Mevzi savaşı…”
Gramsci başını salladı.
“Evet.”
V. Mevziler ve aydınlar
“Mevzi savaşı dediğiniz şey tam olarak nedir?” diye sordum.
Bu kez Gramsci uzun uzun anlattı:
“Devlet iktidarının doğrudan ele geçirilmesine yönelik hızlı mücadeleye hareket savaşı diyebilirsiniz. Fakat gelişmiş sivil toplumların bulunduğu Batı’da iktidar tek bir merkezde toplanmaz. Toplumun içinde çok sayıda mevzi vardır. Okul bir mevzidir. Gazete bir mevzidir. Üniversite, sendika, kilise, sanat, edebiyat, kültürel kurumlar birer mevzidir. Ama bunları yalnızca egemen iktidarın kaleleri gibi düşünmeyin. Aynı alanlar karşı-hegemonyanın da kurulabileceği yerlerdir.’’
Bir süre sustu Gramsci.
‘’Hegemonya bir kez kurulup sonsuza kadar devam etmez. Sürekli yeniden üretilir. Bu nedenle ona karşı mücadele de insanlara yalnızca mevcut düzenin yanlış olduğunu söylemekle yürütülemez. Başka bir düşünce, başka bir kültür, başka bir dil ve başka bir gelecek tasavvuru sunmak gerekir. İnsanların eski düşüncelerini ellerinden alıp yerlerine hiçbir şey koyamazsınız. Boşluk uzun süre boş kalmaz.”
“Bu yüzden mi her devrimden önce uzun bir kültürel hazırlıktan söz ediyorsunuz?”
“Evet. Bir hükümeti değiştirebilirsiniz. Fakat insanların dünyayı anlamlandırma biçimi aynı kalıyorsa toplumun derin yapısını değiştirmiş olmazsınız. Büyük siyasal dönüşümler çoğu zaman çok daha önce başlar. Dil değişir. Kavramlar değişir. İnsanların neyi mümkün, neyi imkânsız gördükleri değişir. Sonra bir gün siyaset değişmiş gibi görünür. Oysa değişim çoktan başlamıştır.”
“Dile özellikle önem vermeniz filoloji eğitiminizle mi ilgili?”
“Dil yalnızca konuşmanın aracı değildir. Bir dünya görüşünü taşır. Bir toplumun hangi kavramları meşru, hangilerini itibarsız gördüğüne bakın. Bir düşünceyi tartışmak yerine ona bir etiket yapıştırırsanız zamanla düşüncenin kendisini tartışmayı bırakırsınız.’’
“Etiket derken neyi kastediyorsunuz?” diye sordum.
“Bir düşünceye cevap vermek yerine, o düşünceyi söyleyen kişiye veya düşüncenin kendisine bir isim vermeyi. ‘Hain’, ‘düşman’, ‘radikal’, ‘bozguncu’, ‘tehlikeli’… Hangi kelimenin kullanıldığı zamana ve iktidara göre değişir.”
“Böylece düşünce tartışılmıyor.”
“Evet. Etiket, düşüncenin önüne geçiyor. Bir süre sonra insanlar o kişinin ne söylediğini merak etmiyor; ona yapıştırılan kelimeyi hatırlıyor.”
Bir an sustu.
“İktidar açısından bunun büyük bir kolaylığı vardır. Bir düşünceyi çürütmek zordur; onu itibarsızlaştıracak bir isim vermek çok daha kolaydır.”
“Ve o isim toplumda kabul gördüğünde?”
“O zaman etiket yalnızca bir kelime olmaktan çıkar. İnsanların neyi dinleyip neyi dinlemeyeceklerini belirleyen bir sınıra dönüşür.”
Sonra Gramsci, gözlerini ekrana dikti. Bir süre öylece kaldı.
‘’Hegemonya bir komplo değildir. Birkaç kişinin bir odada oturup toplumun ne düşüneceğine karar vermesinden söz etmiyorum. Hegemonya toplumsal bir ilişkidir. Kurumlar, sınıflar, çıkarlar, gelenekler ve düşünceler bir araya gelir; belirli bir dünya görüşünü üretir ve yayarlar.”
“Peki bu dünya görüşünü kim taşır?”
Gramsci’nin cevabı kısa oldu:
“Aydınlar.”
“Yalnızca akademisyenleri ve yazarları mı kastediyorsunuz?”
“Hayır. Aydın kavramını çok daha geniş kullanıyorum. Öğretmen, gazeteci, yönetici, örgütçü, din adamı, sendikacı... Bir toplumsal grubun dünya görüşünü sistemleştiren, ona tutarlılık kazandıran ve onu daha geniş topluma taşıyan insanlardan söz ediyorum. Bütün insanlar entelektüeldir; çünkü bütün insanlar düşünür. Fakat toplumda herkes entelektüelin işlevini görmez. Önemli olan kişinin diploması değil, yerine getirdiği toplumsal işlevdir.”
“Organik entelektüel?”
“Bir toplumsal grubun içinden çıkan ve o grubun dünya görüşünü örgütleyen, ona bilinç ve yön kazandıran aydın. Her toplumsal sınıf kendi organik aydınlarını üretir. Burjuvazinin de vardır. İşçi sınıfının da olmalıdır.”
Biraz düşündüm.
“Peki bir aydın kendisini bağımsız görüyorsa?”
Gramsci gülümsedi.
“Her aydın kendisini bağımsız görebilir. Önemli olan kendisini nasıl gördüğü değil, toplum içinde hangi işlevi yerine getirdiğidir. Bir aydının iktidara hizmet etmesi için her sabah hükümetten talimat alması gerekmez. Eğer dünyaya zaten egemen sınıfın kavramlarıyla bakıyor, onun çıkarlarını toplumun ortak çıkarları gibi anlatıyor ve başka ihtimalleri düşünülemez hâle getiriyorsa mevcut hegemonyanın bir taşıyıcısıdır. Üstelik bunu yaparken kendisini özgür bir aydın olarak da görebilir.”
Bu cevap üzerinde durdum.
“Demek ki mesele yalnızca iktidardan makam alan, çıkar sağlayan aydın değil.”
“Hayır. Bunlar ilişkinin görünür tarafıdır. Daha derin olan, iktidarın dilini kendi dili zannetmektir.”
Gramsci bir an sustu. Sonra:
“Bir iktidarın en büyük başarısı bütün aydınları susturmak değildir. Kendi dünya görüşünü, aydınların bir bölümünün kendi düşünceleriymiş gibi savunacağı kadar doğal hâle getirmektir.”
Arşivin sessizliği yeniden masaya çöktü.
“Fakat aydına ahlaki bir görev yüklemiyor musunuz?” diye sordum.
“‘Aydın’ kelimesine kendiliğinden ahlaki üstünlük yüklemeyin. Aydın olmak insanı erdemli yapmaz. Bilgi de tek başına yapmaz. Aydını hangi toplumsal işlevi yerine getirdiğine bakarak değerlendirmek gerekir. Aydın hegemonyanın kurulmasına da katkıda bulunabilir, ona karşı çıkılmasına da.”
“Peki halkla ilişkisi?”
Gramsci bu kez biraz öne eğildi.
“Halktan biri hisseder ama her zaman bilmez; aydın bilir ama her zaman hissetmez. İki taraf birbirinden koparsa bir tarafta bilgiçlik, diğer tarafta kör tutku ortaya çıkar. Teori ile hayatın birleşmesi gerekir. Aydın topluma yukarıdan ders veren kişi değildir. Yaşanan hayatla düşünce arasında bağ kurmalıdır.”
Matteotti sonrası muhalefet yeniden aklıma geldi.
“İtalya’daki sosyalist hareketin sorunu biraz da bu muydu?”
“İtalya’da büyük bir toplumsal enerji vardı. Fabrikalar işgal edildi. Grevler yapıldı. İşçiler harekete geçti. Fakat toplumsal öfke ile siyasal hegemonya aynı şey değildir. Sokakta güçlü olmak yetmez. Fabrikada güçlü olmak yetmez. Seçimlerde güçlü olmak bile tek başına yetmeyebilir. Bir toplumsal güç, yalnızca kendi kesiminin çıkarlarını savunmakla yetinemez. Başka toplumsal kesimlere de ortak bir gelecek sunabilmelidir.”
“Tarihsel blok…”
“Evet. Farklı toplumsal güçlerin belirli bir tarihsel proje etrafında birleşmesi.”
“Faşizm de böyle bir ittifak oluşturdu.”
Gramsci başını salladı.
“Faşizmin başarısını yalnızca Mussolini’nin kişisel yeteneğiyle açıklamak büyük hata olur. Onu mümkün kılan toplumsal ittifaka bakmalısınız. Sanayi burjuvazisi, büyük toprak sahipleri, orta sınıfların bir bölümü, devlet bürokrasisi, monarşi, Kilise çevreleri... Hepsi aynı ölçüde ve aynı nedenle faşist değildi. Zaten önemli olan da budur. İnsanların aynı siyasal düzen içinde yer alması için aynı şeye inanmaları gerekmez. Çıkarları, korkuları, düzen beklentileri, ortak bir düşmana karşı duydukları kaygı onları aynı blokta buluşturabilir.”
“Matteotti sonrasında muhalefetin ortak öfkesi vardı.”
“Vardı. Vardı ama ortak bir siyasal iradesi yoktu.”
Gramsci bu cümleden sonra sustu.
VI. Modern Prens ve Pasif Devrim
“Peki,” dedim, “dağınık toplumsal güçleri ortak bir iradeye kim dönüştürecek?”
Gramsci önündeki kâğıda baktı.
“İşte burada Machiavelli’ye geliyoruz.”
“Prens?”
“Evet. Ama benim sözünü ettiğim prens tek bir hükümdar değildir. Modern dünyada toplumu dönüştürecek iradenin kolektif olması gerekir. Bu nedenle ‘Modern Prens’ dediğim şey devrimci partidir.”
“Partinin görevi yalnızca iktidarı ele geçirmek değil mi?”
“Partiyi yalnızca bir seçim makinesi veya devlet iktidarını ele geçirecek araç olarak görürseniz asıl işlevini küçültürsünüz. Modern Prens, dağınık toplumsal talepleri ortak bir siyasal iradeye dönüştürmelidir. İnsanlara yalnızca neye karşı olduklarını değil, ne istediklerini de göstermelidir. Başka bir gelecek tasavvuru sunmalıdır. Organik aydınlarını yetiştirmeli, kültür üretmeli, toplumun düşünsel ve ahlaki dünyasında bir dönüşüm yaratmalıdır. Çünkü kalıcı hegemonya yalnızca bir liderin karizması üzerine kurulamaz.”
“Bu durumda hegemonya yalnızca egemen sınıfın kullandığı olumsuz bir araç değil.”
“Hayır. Hegemonya bir güç ilişkisidir. Toplumu dönüştürmek isteyen her siyasal güç kendi dünya görüşünü daha geniş toplumun ortak düşüncesi hâline getirmeye çalışır. Propaganda ile hegemonya arasındaki fark da burada. Propaganda size bir düşünceyi söyleyebilir. Hegemonya ise o düşüncenin gündelik hayatın içine yerleşmesi ve doğal görünmesiyle ilgilidir.”
Bir süre sonra başka bir soru sordum:
“Peki toplum değişim istiyor, aşağıdan büyük bir baskı geliyor ama bu hareket iktidarı ele geçiremiyorsa ne olur?”
Gramsci dikkatle yüzüme baktı.
“Egemen sınıflar bazen değişimin bir bölümünü kendileri gerçekleştirir.”
“Devrim mi yaparlar?”
“Bazen devrimi önlemek için değişirler.”
Bu cümleyi sevdim.
“Devrimi önlemek için değişmek…”
“Bir düzenin devam edebilmesinin yolu bazen o düzenin bir bölümünü değiştirmektir. Ben buna ‘pasif devrim’ kavramıyla yaklaştım.”
“Risorgimento…”
“Evet. İtalya’nın birleşmesi. Bir tarafta Cavour’un temsil ettiği yukarıdan, devlet ve elitler eliyle yürütülen dönüşüm; diğer tarafta Mazzini’nin halkın daha etkin katılımını isteyen cumhuriyetçi çizgisi vardı. İtalya birleşti. Büyük bir değişim gerçekleşti. Fakat bu, geniş halk kitlelerinin aşağıdan devrimci katılımıyla gerçekleşmedi. Değişim, devrimci enerjinin bir bölümünü içine alarak onu kontrol etti.”
“Yani sistem kendisine yönelen taleplerin bir kısmını benimseyip kendisini kurtarabilir.”
“Evet. Reform yapar. Yeni kurumlar kurar. Yeni bir dil benimser. Bazı talepleri sisteme dâhil eder. Fakat iktidar ilişkilerinin özü devam edebilir.”
“Öyleyse her değişim, düzenin gerçekten değiştiği anlamına gelmiyor.”
“Bazen tam tersine, düzen değişerek kendisini korur.”
Bir süre sustuk. Bu düşüncenin yalnızca on dokuzuncu yüzyıl İtalya’sına ait olmadığını görmek zor değildi. Ama bunu söylemedim. Gramsci de söylemedi. Önümüzdeki ekranda 1924 gazeteleri yeterince konuşuyordu.
Bir süre sonra:
“Bütün bunları anlamak için insan nasıl düşünmeli?” diye sordum.
Gramsci hiç tereddüt etmedi.
“Gerçekliğe karşı acımasız olmalı.”
“Karamsar mı?”
“Aklın kötümserliği.”
Sonra gülümsedi.
“Fakat iradenin iyimserliği.”
“Bu sözünüzü açar mısınız?”
“Gerçekliği analiz ederken görmek istediğinizi değil, olanı görmelisiniz. Güçlükleri küçültmemeli, rakibinizi olduğundan zayıf sanmamalı, kendi gücünüzü abartmamalısınız. Aklın kötümserliği budur. Ama gerçekliğin güçlüğünü görmek teslim olmak anlamına gelmez. İradenin iyimserliği de budur. Umut, gerçekliği inkâr etmek değildir. Gerçekliği bütün sertliğiyle görüp yine de onu değiştirme iradesini korumaktır.”
“Matteotti sonrasındaki muhalefette eksik olan biraz da bu muydu?”
Gramsci bir an sustu. Sonra:
“Rakibinizin ahlaki çöküşünün siyasal çöküşe dönüşeceğini sanmak gerçekçilik değildir. Haklı olmak başka şeydir. Haklılığınızı siyasal güce dönüştürmek başka.”
İlk konuşmamızdaki cümle yeniden aklıma geldi: Öfke ile siyaset aynı şey değildir. Bu kez tekrar söylemedim. Zaten anlamıştım. Gramsci de anlamış olduğumu biliyordu.
VII. Kültür, Eğitim ve İrade
Bir süre ekrandan gazetelere baktım. Sonra Gramsci’ye:
“Bütün konuştuklarımız dönüp dolaşıp kültüre geliyor,” dedim.
“Çünkü siyasal iktidar yalnızca kurumlara değil, insanların dünyayı anlama biçimlerine de dayanır.”
“Bu yüzden eğitime de bu kadar önem veriyorsunuz.”
“Evet. Eğitim tarafsız bir alan değildir. Bir toplum çocuklarına yalnızca tarih, matematik veya dil öğretmez. Aynı zamanda nasıl bir insan ve nasıl bir yurttaş yetiştirmek istediğine de karar verir.”
“Bu nedenle ‘her eğitim ilişkisi aynı zamanda bir hegemonya ilişkisidir’ diyorsunuz.”
Gramsci başını salladı.
“Bir eğitim düzenine yalnızca müfredat olarak bakmayın. Asıl soru, hangi insanın yetiştirildiğidir. Dünyayı sorgulayan mı? Kendisine söyleneni tekrar eden mi? Kendi iradesini kullanabilen mi? Yoksa başkalarının iradesine tabi olan mı?”
“Öyleyse eğitimle siyaset arasında düşündüğümüzden daha yakın bir ilişki var.”
“Çok daha yakın. Devletin ve egemen sınıfların kendilerini yeniden üretebilmeleri için yalnızca ekonomik düzeni değil, belirli bir kültürü ve belirli bir insan tipini de yeniden üretmeleri gerekir.”
Bir süre sustu.
“Okul bunun için önemlidir. Ama yalnızca okul değil. Aile, basın, edebiyat, sanat, kilise, üniversite… İnsan hangi toplumda yaşadığını bütün bu ilişkilerin içinden öğrenir.”
“Peki özgür insan nasıl yetişir?”
Gramsci biraz düşündü.
“Kendi kendisini yönetebilen insan olarak.”
“Disiplin?”
“Evet. Ama itaat anlamındaki disiplin değil.”
“Aradaki fark nedir?”
“Bir başkasının iradesine boyun eğmek başka şeydir; kendi iradenize bir düzen verebilmek başka. Özgürlük, insanın her istediğini yapması değildir. Kendi kararlarının sorumluluğunu taşıyabilmesidir.”
“Bu yüzden ‘disiplin olmadan özgürlük olmaz’ diyorsunuz.”
“Özgür insan, kendisini yönetmeyi öğrenmiş insandır.”
Bu cümle üzerinde düşündüm.
“Bir toplumun değişmesi de önce böyle insanlar yetiştirmekle mi başlıyor?”
“Bir toplumun kalıcı biçimde değişmesini istiyorsanız yalnızca yöneticilerini değiştiremezsiniz. İnsanların dünyaya bakışını, kendilerini toplum içindeki yerlerini ve neyin mümkün olduğuna ilişkin düşüncelerini de değiştirmek zorundasınız.”
“Yani önce kültürel hazırlık…”
“Evet. Büyük siyasal dönüşümlerden önce çoğu zaman uzun bir kültürel hazırlık dönemi vardır.”
“Bu biraz önce konuştuğumuz mevzi savaşının da özü.”
“Tam olarak. Bir toplumun düşünsel mevzileri bir günde kurulmaz; bir günde de ortadan kalkmaz. Sabır gerekir.”
Bir an sustu.
“En kötü şartlarda bile umutsuzluğa teslim olmayan, ama kendi hayallerini de gerçeklik sanmayan insanlara ihtiyaç vardır.”
Bu söz, Matteotti sonrasındaki muhalefeti yeniden düşündürdü bana. Haklı olmak yetmiyordu. Öfkeli olmak yetmiyordu. Umutlu olmak da yetmiyordu. Gerçekliği görmek, örgütlenmek ve başka bir gelecek yaratabilecek iradeyi kurmak gerekiyordu. Ama bu kez düşündüğümü Gramsci’ye tekrarlamadım. Sohbetin başından beri yeterince anlatmıştı.
Bir süre sonra önümüzde duran ekrandaki 1924 tarihli gazetelerden birini çevirdim.
“Mussolini’nin yükseldiği yılları düşündüğümde,” dedim, “aklıma başka bir sözünüz geliyor.”
Gramsci bana baktı.
“Hangisi?”
“Eski dünyanın öldüğü ama yenisinin henüz doğamadığı dönemler…”
Yüzündeki ifade değişti.
“Şimdi krizden söz ediyorsunuz.”
“Evet.”
Ve konuşmanın bizi getirdiği yerin belki de bütün bugünün özeti olduğunu hissettim.
VIII. Canavarlar Zamanı
“Bir toplum ne zaman gerçekten krize girer?” diye sordum.
Gramsci bu kez uzun süre konuştu:
“Kriz yalnızca ekonominin kötüleşmesi değildir. Eski düzenin insanları eskisi gibi yönetemediği, eski kurumların ve eski düşüncelerin inandırıcılığını kaybettiği; fakat onların yerine geçecek yeni düzenin de henüz ortaya çıkamadığı zaman daha derin bir kriz başlar. Ben bunu şöyle ifade ettim:
‘La crisi consiste appunto nel fatto che il vecchio muore e il nuovo non può nascere: in questo interregno si verificano i fenomeni morbosi più svariati.’
Yani kriz tam olarak şuradadır: Eski ölmekte, yeni ise henüz doğamamaktadır; bu ara dönemde en çeşitli hastalıklı olgular ortaya çıkar.”
“Peki eski düzenin öldüğünü nasıl anlarız?” diye sordum.
Gramsci bir süre düşündü.
“İnsanlar yalnızca yöneticilerinden değil, kendilerini temsil ettiğini düşündükleri kurumlardan da uzaklaşmaya başladığında dikkatli olun.”
“Bir temsil krizi mi?”
“Aynı zamanda bir hegemonya krizi. Eski siyasal güçler toplumun rızasını eskisi gibi örgütleyemez hâle gelir. İnsanlar eski sözlere inanmazlar; fakat henüz yeni bir ortak irade de ortaya çıkmamıştır.”
“Interregnum…”
Gramsci başını salladı.
“İşte canavarların ortaya çıkabileceği boşluk biraz da budur. Bir ara dönem. Eski düzen artık eskisi kadar güçlü değildir. Yeni ise henüz onun yerini alabilecek güçte değildir.”
“Ve tam bu boşlukta tehlikeli şeyler ortaya çıkabilir.”
“Elbette. Aşırı hareketler. Otoriter yönetimler. Şiddet. Faşizm.”
Gramsci ekrandaki 1924 gazete görüntülerine baktı.
“Bizim kuşağımız bunun ne demek olduğunu yaşayarak gördü.”
Bir süre sessiz kaldım.
“Bu sözünüz daha sonra başka bir biçimde meşhur oldu,” dedim.
“Nasıl?”
“‘Eski dünya ölüyor, yenisi doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı.’”
Gramsci hafifçe gülümsedi.
“Ben öyle yazmadım.”
“Biliyorum. ‘Canavarlar zamanı’ sizin cümlenizin birebir çevirisi değil.”
“Bu ayrım önemli.”
“Ama düşüncenizin çok güçlü bir özeti hâline geldi.”
“Belki. Yeter ki bir düşünürü anlamak yerine ona güzel cümleler üretmek için kullanılmasın.”
Haklıydı.
“Peki bu ara dönem neden bu kadar tehlikeli?”
Gramsci cevap verdi:
“Çünkü eski açıklamalar artık insanları ikna etmezken yenileri henüz ortak bir dünya görüşüne dönüşmemiştir. Böyle dönemlerde toplum yalnızca ekonomik veya siyasal bir belirsizlik yaşamaz. Anlam krizi de yaşar. İnsanlar neye inanacaklarını, hangi kurumlara güveneceklerini, geleceğin nasıl olacağını kestiremezler. Belirsizlik arttıkça düzen, güvenlik ve kesinlik vaat eden siyasal güçler daha çekici hâle gelebilir. Fakat kriz, hiçbir sonucu kendiliğinden doğurmaz. Krizden demokrasi de çıkabilir, otoriterlik de. Yeni bir toplumsal düzen de çıkabilir, eski düzenin daha sert bir biçimi de.”
“Yani ekonomik kriz varsa ardından mutlaka faşizm gelir diyemeyiz.”
“Elbette hayır. Tarihi mekanik yasalarla açıklamayın. Kriz bir alan açar. O alanı hangi siyasal gücün dolduracağı, kimin örgütlü olduğuna, kimin bir gelecek tasavvuru sunabildiğine ve kimin toplumda hegemonya kurabildiğine bağlıdır.”
Matteotti’den başladığımız konuşma yeniden başlangıç noktasına dönmüştü.
“İtalya’da faşizm bu boşluğu doldurdu.”
“Belirli bir tarihsel anda evet. İnsanlara farklı şeyler vaat etti. Bir kesime düzen. Bir kesime sosyalizme karşı güvenlik. Bir kesime ulusal büyüklük. Bazılarına makam, bazılarına çıkar. Bu insanların hepsinin aynı şeye inanması gerekmiyordu. Onları aynı siyasal düzende buluşturan şey bazen ortak inançları değil, ortak korkuları ve çıkarlarıydı.”
“Peki böyle bir dönemin başladığını anlamanın işaretleri var mı?”
Gramsci bir süre düşündü.
“Eski kurumların hâlâ ayakta olduğu ama insanların onlara güveninin hızla aşındığı zamanlara bakın. Siyasal dilin sertleşmesine bakın. Karmaşık sorunların tek bir düşmana bağlanmasına bakın. Olağanüstü kabul edilen uygulamaların giderek olağan görülmesine bakın.”
“Olağandışının olağanlaşması…”
“Tehlikeli bir eşiktir.”
“Nasıl gerçekleşir?”
“Çoğu zaman küçük adımlarla. Dün kabul edilmeyen bugün tartışılır. Bugün tartışılan yarın uygulanır. Bir süre sonra da olağan kabul edilir.”
“İnsanlar fark etmez mi?”
“Fark edebilirler. Fakat fark etmek ile karşı çıkmak aynı şey değildir.”
Bu kez soru sormadım. Gramsci devam etti:
“İnsan korkabilir. Çıkarını düşünebilir. Yalnız kalmak istemeyebilir. Direnmenin sonuç vermeyeceğine inanabilir. Veya yalnızca hayatına devam etmek isteyebilir. Bu nedenle bir siyasal düzenin değişimini yalnızca son noktadan okumayın. Eşiklere bakın. Bir gazetenin ilk kez susturulduğu ana. Bir hukuk kuralının ilk kez önemsiz sayıldığı ana. Bir siyasal şiddet eyleminin ilk kez cezasız kaldığı ana. İnsanların ‘Bu kadardan ne olur?’ demeye başladıkları ana…”
“Peki kayıtsızlık?” diye sordum.
Gramsci’nin yüzü ciddileşti.
“Bazen en tehlikelisi odur.”
“İktidarı desteklemeyen insanın kayıtsızlığı neden tehlikeli olsun?”
“Çünkü tarih yalnızca harekete geçenlerin yaptıklarından oluşmaz. Harekete geçmeyenlerin bıraktığı boşluklardan da oluşur. Ben yıllar önce kayıtsızlar için şunu yazmıştım: ‘Olup bitenler, yalnızca az sayıda insan öyle istediği için değil, kitleler sorumluluk almadığı için de gerçekleşir.’”
Bir an sustu.
“İnsan ‘Ben karışmıyorum’ dediğinde tarihin dışında kalmış olmaz. Bazen yalnızca başkalarının tarihi onun yerine yazmasına izin verir.”
Matteotti Cinayeti yeniden gözümün önüne geldi.
“Bir toplum özgürlüğünü tek bir günde kaybetmeyebilir yani.”
“Çoğu zaman kaybetmez.”
“Peki ne olur?”
“Bir gün dönüp baktığında, başlangıçta kabul etmeyeceği bir düzenin içinde yaşadığını fark eder.”
Bir süre sustu.
“Ve insanlar bazen o düzenin ne zaman başladığını bulmakta zorlanır. Çünkü değişiklikler o kadar küçük adımlarla gerçekleşmiştir ki her biri kendi gününde önemsiz görünmüştür.”
Bu sözden sonra konuşmaya gerek duymadım. Önümüzde duran yüz yıllık gazeteler bütün söylediklerini doğrular gibiydi. Bir milletvekili öldürülmüştü. Muhalefet protesto etmişti. Kral beklenmişti. Mussolini gitmemişti. Sonra bir adım. Bir adım daha. Ve birkaç yıl içinde bambaşka bir İtalya ortaya çıkmıştı.
Gramsci sessizliği bozdu:
“İşte bu yüzden tarihte yalnızca canavarların ortaya çıktığı ana bakmayın.”
“Neye bakalım?”
“Onların ortaya çıkmasını mümkün kılan boşluğa.”
Bu cümleyi zihnimde tuttum. Belki de o gün Gramsci’nin söylediği en önemli şeylerden biriydi.
IX. Eski bir gazete
Ne kadar zamandır konuştuğumuzu bilmiyordum. Arşivin yüksek pencerelerinden giren ışık değişmişti. Öğleden sonra geldiğimde masaların üzerine düşen aydınlık artık daha solgundu. Önümüzdeki ekranda üst üste gazete pencereleri açılmıştı. 1924. Matteotti. Mussolini. Aventino. Faşizm.
Bir cinayeti araştırmak için girdiğim arşivde, bir rejimin nasıl kurulduğunu konuşmuştuk. Zordan ve rızadan. Hegemonyadan. Aydınlardan. Ve bütün bunların toplumun gündelik hayatına nasıl yerleştiğinden. İnsanların bir siyasal düzeni yalnızca korktukları için değil, bazen onu doğal ve kaçınılmaz gördükleri için de nasıl kabullendiklerinden.
Gramsci sustu. Ben de sustum. Konuşmanın sonuna geldiğimizi ikimiz de anlamış gibiydik. Önümüzde duran ekrandaki gazete sayfalarına baktı. Sonra başını kaldırdı. Yüzündeki ifade değişmişti. Sanki biraz önce konuştuğumuz bütün meseleleri bir kenara bırakmış, söylemek istediği son bir şeyi düşünüyordu.
Birden bana döndü. Gözlerimin içine baktı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça:
“Size son bir şey söyleyeyim,” dedi.
Bekledim. Sözcükleri tek tek ve özellikle vurgulayarak söyledi:
“Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak.”
Durdu.
“Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak.”
Bir kez daha sustu. Sonra:
“Örgütlenin, çünkü tüm gücünüze ihtiyacımız olacak.”
Hiçbir şey söylemedim. Söylenecek bir şey de yoktu. Az önce iki saat boyunca anlattığı düşüncelerin tamamı sanki bu üç cümlede toplanmıştı: Kendinizi eğitin. Harekete geçin. Örgütlenin.
Gramsci gözlerini benden ayırdı. Önümüz ekranda de duran gazetelere baktı. Sonra birden:
“Bir gazete daha var,” dedi.
“Hangisi?”
“Size göstermek istediğim eski bir nüsha.”
Masadaki mikrofilmlerde göz gezdirdi.
“Burada değil.”
Ayağa kalktı.
“Nerede?”
“Eski gazete mikrofilmlerinin bulunduğu tarafta.”
Ben de kalkmaya davrandım.
“Ben de geleyim.”
Eliyle oturmamı işaret etti.
“Gerek yok.”
Hafifçe gülümsedi.
“Bir dakika.”
Rafların bulunduğu bölüme doğru yürüdü. Arkasından baktım. Kısa boylu, zayıf gövdesi yüksek rafların arasında ilerliyordu. Bir rafın arkasından geçti. Sonra gözden kayboldu.
Önümdeki ekrandan gazeteye yeniden döndüm. Matteotti’nin adı vardı. Mussolini. Parlamento. Eski mürekkebin solmuş harfleri. Fakat artık gazeteyi okumuyordum. Gramsci’nin az önce söyledikleri zihnimdeydi: Kendinizi eğitin… Harekete geçin… Örgütlenin…
Bir süre sayfaları çevirdim. Sonra başımı kaldırdım. Gramsci dönmemişti. Bekledim. Birkaç dakika daha geçti. Yine gelmedi. Yerimden kalktım. Rafların arasına doğru yürüdüm.
“Signor Gramsci?”
Ses yoktu. Bir koridora baktım. Sonra diğerine. Kimse yoktu. Masalara döndüm. Belki başka taraftan gelmişti. Yoktu.
Biraz daha bekledim.
Sonunda arşiv görevlisinin yanına gittim.
“Affedersiniz,” dedim. “Benimle birlikte masada oturan beyefendiyi gördünüz mü?”
Görevli yüzüme baktı.
“Hangi beyefendi?”
“Biraz önce yanımdaydı. Kısa boylu, zayıf… Koyu renk bir ceketi vardı. Eski bir gazete mikrofilmi almaya gitti.”
Görevlinin yüzündeki ifade değişti.
“Yanınızdaki beyefendi mi?”
“Evet.”
Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra:
“Beyefendi,” dedi, “siz buraya yalnız geldiniz.”
Gülümsedim.
“Hayır. Yaklaşık iki saattir o masada karşılıklı konuşuyoruz.”
Görevli bu kez gerçekten şaşırmış görünüyordu.
“İki saattir sizi görüyorum. Masada yalnızdınız.”
Bir şey söylemedim. Görevli devam etti:
“Ekrandan gazeteleri inceliyordunuz. Ve zaman zaman da kendi kendinize konuşuyordunuz.”
Olduğum yerde kaldım. Arşivin içindeki bütün sesler bir anda uzaklaşmış gibiydi.
Görevliye teşekkür edip masaya döndüm. Sandalye hâlâ karşımdaki yerdeydi. Boştu. Gramsci’nin oturduğu yere baktım. Sonra ekrandaki gazetelere. Az önce onun elleriyle ekranda çevirdiğini gördüğümü sandığım sayfalara.
Masada yalnızdım. Gerçekten yalnız mıydım? Bilmiyordum. Ama birkaç dakika önce gözlerimin içine bakarak söylediği sözleri hâlâ duyuyordum:
“Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak.
Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak.
Örgütlenin, çünkü tüm gücünüze ihtiyacımız olacak.”
Önümde ekranda duran gazeteye baktım. 1924 yılında basılmıştı. Üzerinden bir asır geçmişti. O gazetenin kağıdının aslı arşivde çoktan sararmıştı. Mürekkebi solmuştu. İnsanların çoğu ölmüştü. Rejimler yıkılmıştı. Ama bazı cümleler eskimiyordu.
Ekranı yavaşça kapattım. Gramsci’nin boş sandalyesine son kez baktım.
Ve sustum.
X. Roma gecesinde Gramsci
Gazete mikrofilmlerini görevliye teslim ettim. Eşyalarımı topladım. Arşivden çıkmadan önce dönüp masaya bir kez daha baktım. Karşımdaki sandalye boştu. Gramsci’nin biraz önce orada oturduğuna dair görünür hiçbir iz yoktu.
Arşivden çıktım.
Roma’da akşam iyice karanlığa dönmüştü. Eski binaların ve caddelerin üzerine gecenin sarı ışıkları düşüyordu. Otelime doğru yürümeye başladım.
Aklım hâlâ Gramsci’deydi.
Yürürken hayatını zihnimden geçirdim. 20. yüzyıl siyaset düşüncesinin en etkili figürlerinden birisiydi. 1891 yılında Sardinya’da doğmuştu. Torino’ya gitmiş; üniversite, gazetecilik ve işçi hareketleri derken kendisini siyasetin içinde bulmuştu. L’Ordine Nuovo. Fabrika konseyleri. İtalya Komünist Partisi. Milletvekilliği. Ve karşısında yükselen Mussolini faşizmi.
1926 yılında tutuklandığında milletvekiliydi. Yargılaması sırasında savcının onun için söylediği meşhur söz geldi aklıma: “Bu beynin yirmi yıl çalışmasını engellemeliyiz.”
Roma sokaklarında yürürken bu cümlenin tarihsel ironisini düşündüm. Faşist rejim Gramsci’nin bedenini hapsetmişti. Ama beynini durduramamıştı. Hapishanede otuz üç defter doldurmuş, sonradan ‘’Hapishane Defterleri’’ (Quaderni del carcere) adıyla yayımlanacak binlerce sayfalık not bırakmıştı. Zaten Gramsci’nin bana anlattıkları da bu notlarda geçen kavramlardı.
Onu susturmak istemişlerdi. O ise yazmıştı. Üstelik asıl etkisini ölümünden sonra gösterecek düşüncelerini tam da susturulmak istendiği yerde geliştirmişti.
Yürümeye devam ettim.
Hapishane yılları zaten kırılgan olan sağlığını giderek bozmuştu. 1937 yılında Roma’da öldüğünde henüz kırk altı yaşındaydı. Ama geride bıraktığı düşünceler onunla birlikte ölmemişti. Hegemonya. Rıza. Sivil toplum. Organik entelektüel. Mevzi savaşı. Pasif devrim.
Bir insanın ömrü ile bir düşüncenin ömrü aynı değildi. Bir an arşivdeki boş sandalye geldi gözümün önüne. Sonra görevlinin söyledikleri: “İki saattir yalnızdınız.”
Gramsci yoktu.
Ama biraz önce konuştuğumuz meselelerin hiçbiri geçmişte kalmış görünmüyordu. Belki de tarihin garip tarafı buydu. İktidarlar kendilerini kalıcı, karşılarındaki insanları geçici sanıyordu. Oysa bazen tam tersi oluyordu. Gramsci’yi susturmak isteyen faşist rejim tarihe karışmıştı. Gramsci ise hâlâ konuşuyordu.
Roma gecesinde otelime doğru yürümeye devam ettim.
Roma'ya gelirken belirli bir maksadım yoktu. Yıllar önce gördüğüm bu şehri yeniden görecek, birkaç gün kalacak ve sonra yoluma devam edecektim.
Oysa Matteotti'nin izini sürmek için girdiğim bir gazete arşivinde Antonio Gramsci'yi bulmuştum. Belki de Roma'ya Matteotti'yi aramak için değil, Gramsci'yi bulmak için gelmiştim.
O gece Roma sokaklarında yürürken bunu düşündüm:
Bir yere neden geldiğinizi giderken anlarsınız.
Osman AYDOĞAN