• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam58
Toplam Ziyaret4241684

VİYANA SOHBETLERİ – IV Klaus Mann ile Amsterdam'da bir akşam vakti


VİYANA SOHBETLERİ – IV

Klaus Mann ile Amsterdam'da bir akşam vakti

18 Ağustos 2026


Viyana'daydım.


Yaz akşamlarından biriydi.

Şehir her zamanki ritmiyle yaşamaya devam ediyordu. Tramvaylar caddelerden geçiyor, kafelerin önündeki masalarda insanlar konuşuyor, Kärntner Straße boyunca kalabalık ağır ağır ilerliyordu.

Ben ise birkaç gündür eski bir şehri düşünüyordum.

Amsterdam'ı.

1997 yıllıda bu şehirde yaklaşık bir hafta kalmıştım. O zamanlar Amsterdam'a ilk kez gelmiştim. Şehri yürüyerek tanımaya çalışmış, kanalların kenarlarında dolaşmış, köprülerden geçmiş, dar sokaklarda kaybolmuş, bir süre sonra da bisikletlilerin arasından kendime yol bulmayı öğrenmiştim.

Bir hafta. Sonra dönüp gitmiştim.

Hayatın bazı dönemlerinde insan bir şehirde yalnızca bulunur. Şehri görür, sokaklarından geçer, birkaç yerini hatırlar ve sonra başka bir yere gider. Ama yıllar sonra o şehir, hiç beklemediği bir anda yeniden akla gelir. Amsterdam da öyle geldi.

Bir akşam Viyana'da yürürken kendi kendime sordum: Acaba Amsterdam şimdi nasıl bir şehir? Sorunun aslında özel bir nedeni yoktu. Belki de tam tersine, hiçbir özel nedeni olmadığı için önemliydi.

İnsan bazen bir yere gitmek için büyük bir sebep aramazdı. Yalnızca yeniden görmek isterdi. Yıllar önce gördüğü bir şehre, aradan geçen zamanın içinden yeniden bakmak isterdi. Çünkü insan değişirdi. Şehirler de değişirdi. Ve aynı yere ikinci kez gittiğinizde yalnızca şehri değil, geçmişteki kendinizi de yeniden görürdünüz.

Amsterdam'a gitmeye karar verdim.

Uçağa baktım.

En kolay yol buydu. Viyana'dan Amsterdam'a birkaç saat içinde ulaşabilirdim.

Ama sonra tren güzergâhlarına baktım. ÖBB (Österreichische Bundesbahnen) Nightjet'in Viyana–Amsterdam gece trenini gördüm.

Haritanın üzerinde uzun bir çizgi vardı. Viyana'dan başlayıp batıya doğru ilerliyor, Linz üzerinden Almanya'ya uzanıyor, ardından kuzeye ve batıya yönelerek Hollanda'ya ve Amsterdam'a ulaşıyordu.

Bir süre o haritaya baktım. Uçak beni doğrudan götürecekti. Tren ise yolun kendisini gösterecekti. Acelem yoktu. Belki de yıllar sonra yeniden göreceğim bir şehre birkaç saat içinde varmak istemiyordum. Yolculuğun kendisini de yaşamak istiyordum. Trenle gidecektim.

Biletimi aldım.

Yola çıkacağım akşam Viyana'nın üzerinde ağır bir yaz göğü vardı. İstasyona doğru yürürken şehre bir süre daha baktım. Viyana'nın taş binaları akşam ışığında koyulaşıyor, caddelerdeki hareket yavaş yavaş geceye dönüşüyordu.

Viyana’dan Amsterdam’a tren seyahati

Trene bindim.

Çantamı yerleştirdim. Pencerenin önündeki yerime oturdum. Tren henüz hareket etmemişti. Dışarıda insanlar son yolcularını uğurluyor, istasyonun ışıkları rayların üzerine vuruyordu.

Sonra hafif bir sarsıntı oldu. Tren hareket etti.

Viyana yavaş yavaş geride kalmaya başladı. Önce istasyonun ışıkları uzaklaştı. Sonra binalar seyrekleşti. Şehrin görüntüsü yerini karanlığa bıraktı.

Pencereden dışarı baktım. Bir süre sonra yalnızca arada bir görünen ev ışıkları vardı. Trenin düzenli sesi gecenin içine yayılıyordu. Rayların birbirini izleyen vuruşları, insanın düşüncelerini de garip bir biçimde düzenliyordu.

Bir süre hiçbir şey düşünmeden dışarı baktım. Sonra uyudum.

Sabaha karşı uyandığımda gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı. Pencerenin dışında başka bir manzara vardı.

Tren St. Pölten'i geride bırakmış, Linz'e doğru ilerliyordu. Uzakta Tuna'nın sabah ışığındaki solgun görüntüsü seçiliyordu.

Sonra Linz. İstasyon kısa bir süre göründü. İnsanlar indi, bazıları bindi.

Tren yeniden hareket etti. Wels'i de geride bıraktık.

Manzara yavaş yavaş değişiyordu. Şehirler seyrekleşiyor, açık arazi genişliyordu. Tarlalar uzanıyor, ağaç kümeleri tren yolunun iki yanında birbirini takip ediyordu. Bazen küçük bir çiftlik evi görünüyordu. Bazen uzakta bir köyün kilise kulesi. Bazen de bir yol, tren yoluna paralel birkaç yüz metre ilerleyip sonra kayboluyordu.

Bir süre sonra Passau'ya yaklaştık.

Burada manzara değişti. Tepeler daha belirginleşti. Su yeniden kendisini gösterdi. Tren Almanya'ya doğru ilerliyordu. Ben ise pencereden dışarı bakmaya devam ediyordum.

Passau'dan sonra Regensburg.

Regensburg'u görünce zihnimde başka bir zaman açıldı. 2000 yılı. Viyana'da yaşadığım yıllarda Alman bir arkadaşımı ziyarete gelmiş, ailemle birlikte onun evinde bir hafta sonu misafir kalmıştım.

O hafta sonunun ayrıntıları ve şehir hafızada kalmıştı. İnsan bazen bir şehri hatırlamaz. Bir şehir, insanın içinde kendisini hatırlatır.

Tren Regensburg'u geride bırakırken pencereden dışarı baktım.

Sonra Nürnberg.

İstasyonun kalabalığı kısa bir süre penceremin önünde göründü. Ardından tren yeniden hareket etti. Şehir geride kaldı. Açık arazi yeniden başladı.

Bu yolculuğun garip bir tarafı vardı. İnsan uçakta birkaç saat içinde geçtiği mesafeyi trenle geçerken, mesafenin kendisini hissediyordu. Şehirler birer isim olmaktan çıkıyordu. Bir istasyon. Bir nehir. Bir köprü. Bir orman. Bir kasaba. Bir çiftlik. Bir yol. Bir insan. Hepsi yolculuğun parçası hâline geliyordu.

Öğleye doğru Frankfurt'a yaklaştık.

Şehir uzaktan kendisini belli etmeye başlamıştı. Binalar yükseliyor, yollar çoğalıyor, tren hatları birbirine karışıyordu.

Frankfurt'u geçtikten sonra yeniden daha sakin bir manzaraya çıktık.

Mainz.

Sonra Ren vadisine doğru ilerlemeye başladık.

Ren'i ilk kez görmüyordum. Ren kıyısındaki Koblenz'e ilk kez 1995 yılında gelmiştim. Bir arkadaşımda kalmıştım. 1997 yılında Hamburg’ta yüksek lisans eğitimim esnasında Koblenz’e bir kez daha Hamburg’dan gelmiştim. Sonra 2000 yılında yeniden gelmiştim. Bu sefer Viyana’dan. Şimdi ise dördüncü kez yine Viyana’dan geliyordum. Ancak bu kez bir trenin penceresinden bakıyordum.

Ren yine oradaydı.

Nehir, aradan geçen yılları hiç umursamıyormuş gibi ağır ağır akıyordu. Ben ise Ren vadisini iyi biliyordum. Bu vadide trenle yolculuk etmiştim. Ren'in üzerinde vapurla da ilerlemiştim.

Kıyıdaki küçük yerleşimleri, yamaçlara tutunmuş bağları, tepelerin arasındaki kaleleri daha önce de görmüştüm. Bu nedenle tren penceresinden Ren'e bakarken bir turistin merakı yoktu bende. Daha çok, uzun zamandır görmediği tanıdık bir manzaraya yeniden rastlamanın duygusu vardı.

Tren Ren boyunca ilerliyordu.

Nehir zaman zaman tren hattının hemen yanında beliriyor, sonra kıvrımların arasında kayboluyordu. Kıyıda ağır ağır ilerleyen tekneler görünüyordu. Küçük kasabalar vadinin içine yerleşmişti. Eski kiliseler, taş evler ve yamaçlara serpiştirilmiş bağlar birbirini izliyordu.

Koblenz'e yaklaşırken eski görüntüler de zihnimde yeniden beliriyordu. 1995 ve 2000 yılları. Ve şimdi.

Aynı nehir. Farklı yıllar. Farklı ben.

Koblenz'i geride bıraktık.

Sonra Bonn. Ardından Köln.

Köln'ü görünce hafızamda başka bir kapı açıldı.

1995. O yıl Köln'de yaklaşık bir yıl yaşamıştım. Bu nedenle Köln benim için güzergâh üzerindeki herhangi bir şehir değildi. Orada bir hayatın içinden geçmiştim. Sokaklarını, Ren'i, istasyon çevresini, şehrin gündelik hareketini tanıyordum. Bir şehirde bir yıl yaşamak, o şehri gezmekten başka bir şeydi. İnsan bir süre sonra sokakların yalnızca nerede olduğunu değil, nasıl yaşadığını da öğreniyordu.

Tren Köln'e yaklaşırken pencereden dışarı baktım. Yıllar önce yaşadığım şehir şimdi başka bir zamandan karşıma çıkıyordu. İnsan kendi geçmişine bazen fotoğraflara bakarak dönüyordu. Bazen eski bir şarkıyla. Bazen bir kokuyla. Bazen de bir tren penceresinden.

Köln geride kaldı.

Düsseldorf. Sonra Duisburg.

Şehirler artık birbirine daha sık bağlanıyordu. Sanayi bölgeleri, yollar, köprüler, depolar ve yerleşimler tren penceresinin önünden art arda geçiyordu.

Sonra bir noktada manzara yeniden değişmeye başladı. Sınırın ötesine geçerken bunu neredeyse fark etmedim.

Ama bir süre sonra Hollanda'nın düzlüğü kendisini göstermeye başladı. Ufuk genişledi. Arazi düzleşti. Su kanalları çoğaldı. Yol kenarlarında bisikletliler görünmeye başladı. Evlerin biçimi değişti. Gökyüzü daha geniş görünüyordu.

Arnhem. Ardından Utrecht.

Amsterdam artık yakındı.

Tren ilerledikçe kanallar ve su yolları çoğaldı. Küçük evler, çiftlikler ve ağaç sıraları yerlerini daha sık yerleşimlere bırakıyordu. İnsanlar çoğalıyordu. Bisikletliler çoğalıyordu. Tren hatları sıklaşıyordu.

Ve sonunda Amsterdam'ın çevresine girdik.

Ve Amsterdam’a geliş

Tren yavaşladı.

Amsterdam Centraal'ın peronları görünmeye başladı. Bir süre sonra tren tamamen durdu.

Çantamı aldım. Kapıya doğru yürüdüm.

Trenden indiğimde yıllar önceki Amsterdam ile bugünkü Amsterdam arasında görünmez bir çizgi çekilmiş gibiydi. Ama o çizginin hangi tarafında olduğumu henüz bilmiyordum.

Çantamı omzuma aldım. İstasyondan çıkmadan önce bir an durdum. Amsterdam'ın sesleri dışarıdan içeriye kadar geliyordu. Bisiklet zilleri. İnsan sesleri. Tramvayların uzak uğultusu. Ve bütün bunların altında, şehrin kendine özgü o su sesi.

Amsterdam'a gelmiştim. Şehri yeniden görecektim. Sonrasını ise henüz bilmiyordum.

Şehir turu

Amsterdam'daki ilk günümü fazla planlamadan geçirdim.


Aradan geçen yıllar içinde şehir elbette değişmişti. Yeni binalar yapılmış, bazı dükkânlar kapanmış, bazı sokaklar başka bir görünüm kazanmıştı. Ama Amsterdam'ın temel görüntüsü hâlâ yerli yerindeydi.

Gün boyunca yürüdüm. Bazen nereye gittiğimi bilmeden bir sokağa saptım. Bazen bir kanalın kenarında durup insanları seyrettim. Bir ara Amstel'in kıyısında uzun süre oturdum.

Amsterdam'ı yıllar sonra yeniden görmek, eski bir kitabın sayfalarını çevirmek gibiydi. Bazı satırlar tanıdıktı. Bazıları değişmişti. Bazıları ise ilk kez karşıma çıkıyordu.

Öğleden sonra bir kafeye oturdum. Bir kahve söyledim. Dışarıdaki insanları izledim. Amsterdam kendi hayatını sürdürüyordu. Turistler. Bisikletliler. Öğrenciler. Yaşlı çiftler. Çocuklarıyla yürüyen aileler. Kendi dünyalarının içinde hızla hareket eden insanlar.

Akşam yaklaşırken ne yapacağımı düşünmeye başladım.

Müzeye gidebilirdim. Bir restorana oturabilirdim. Bir kanal gezisine çıkabilirdim.

Sonra aklıma tiyatro geldi.

Tiyatro gecesi

Amsterdam'ın o günlerdeki programlarına bakmaya başladım. Bir süre sonra karşıma Koninklijk Theater Carré çıktı. Programda ‘’The Little Big Things’’ vardı.

Oyun 18 Temmuz ile 16 Ağustos 2026 tarihleri arasında sahneleniyordu. Henry Fraser'ın gerçek hayat hikâyesinden uyarlanan müzikal, genç bir insanın hayatını bir anda değiştiren ağır bir olayın ardından kendisine ve ailesine yeni bir hayat kurma çabasını anlatıyordu. Yönetmenliğini Ola Mafaalani yapıyordu. Oyuncu kadrosunda Joy Wielkens, Edwin Jonker, Ed Larkin, Djavan van de Fliert ve Tessa Jonge Poerink gibi isimler bulunuyordu.

Programı bir süre inceledim. Oyunun konusu ilgimi çekmişti. Biletimi aldım. 7 Ağustos 2026, saat 20.00. O akşam Carré'ye gidecektim. Koninklijk Theater Carré'yi daha önce görmemiştim.

Amstel'in kıyısında yükselen bu ünlü tiyatronun önüne geldiğimde, binanın dış görünüşü bile bende tuhaf bir merak uyandırdı.

İçeri girdiğimde fuayede kalabalık vardı. İnsanlar program kitapçıklarını inceliyor, arkadaşlarıyla konuşuyor, ellerindeki içeceklerle salonun kapılarının açılmasını bekliyordu.

Ben bir kenarda durup insanları izledim. Tiyatro bana her zaman ilginç gelmişti. Çünkü tiyatroda insan yalnızca bir hikâyeyi seyretmezdi. İnsanların başka insanların hayatlarını oynayışını seyrederdi.

Bir süre sonra salona girdim. Yerime oturdum. Işıklar söndü. Perde açıldı. Oyun başladı.

İlk başlarda yalnızca oyunu izledim. Genç bir insanın hayatının bir anda değişmesini. Ailesinin yaşadığı şaşkınlığı. Kaybın ardından yeniden ayağa kalkma çabasını. İnsanın kendisine yeni bir hayat kurma zorunluluğunu.

Fakat bir süre sonra oyunun hikâyesinden çok, oyuncuların yüzlerine bakmaya başladım. Bir oyuncunun sustuğu anlara. Bir başkasının kararsız kaldığı anlara. Bir karakterin geçmişiyle geleceği arasında sıkıştığı sahnelere. Çünkü tiyatroda insan bazen söylenen sözlerden çok, söylenmeyenleri duyar.

Perde kapandığında salon bir süre sessiz kaldı. Sonra alkışlar başladı. İnsanlar ayağa kalktı. Oyuncular sahneye çıktı. Ben de ayağa kalkıp alkışladım.

Karşılaşma

Tiyatrodan çıktığımda gece iyice ilerlemişti.


Amsterdam'ın havası serinlemiş, gündüzün kalabalığı dağılmaya başlamıştı.  Tiyatronun önünde hâlâ küçük gruplar vardı. Kimi oyunun son sahnesini tartışıyor, kimi aceleyle bisikletine yöneliyor, kimi de gecenin geri kalanını planlıyor gibiydi.

Ben birkaç dakika olduğum yerde durdum. Tam yürümeye başladığım sırada yanımda duran bir adamla göz göze geldim. Yaşını tam kestiremedim. Yüzünde sakin, hatta biraz yorgun bir ifade vardı. Elinde bir kitap taşıyordu.

Kitaba baktığımı fark etti.

"Kitapları tiyatroya tercih edenlerden misiniz?" diye sordu.

Gülümsedim.

"Bu gece ikisini de tercih ettim," dedim.

Adam da gülümsedi.

"O zaman oyun çok kötü değildi."

"Hayır," dedim. "Kötü değildi. Ama insanı biraz fazla düşündürüyor."

"Belki de iyi tiyatronun görevi budur."

Bir süre birlikte yürüdük.

Amsterdam gecesinde kanalların üzerinden hafif bir rüzgâr geçiyordu.

"İlk kez mi geliyorsunuz?" diye sordu.

"Hayır," dedim. "Şehri biliyorum."

Sonra ekledim:

"Fakat insan bir şehri bildiğini düşünse bile, yıllar sonra yeniden geldiğinde başka bir şehirle karşılaşabiliyor."

Adam başını salladı.

"Şehirler değişiyor."

"İnsanlar da."

"Belki insanlar daha çok değişiyor."

Bu cümle üzerine ona baktım. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra ben sordum:

"Kitabınız ne?"

Adam kitabın kapağına baktı.

"Bir roman."

"Yeni mi?"

"Hayır. Eski."

"Eski romanları daha çok severim."

"Neden?"

"Çünkü zaman onları değiştiremiyor. Biz değişiyoruz; kitap aynı yerde duruyor."

Adam bu kez biraz daha uzun gülümsedi.

"Bu güzelmiş."

"Hangisi?"

"Biz değişiyoruz, kitap aynı yerde duruyor."

"Belki de kitapların bir avantajı bu."

Bir süre daha yürüdük. Sonra adam:

"Bir kahve içmek ister misiniz?" dedi.

Bu kez ben tereddüt etmedim.

"Olur."

Yakındaki küçük bir kafeye girdik.

İçerisi sakindi. Birkaç masa doluydu. Pencerenin önündeki masalardan birine oturduk. Garson geldi. Kahvelerimizi söyledik.

Bir süre ikimiz de dışarı baktık. Kanalın üzerinde ışıklar titriyordu. Adam elindeki kitabı masanın üzerine bıraktı. Ben kitaba yeniden baktım.

"Romanları gerçekten seviyorsunuz galiba."

"Romanlar insanı anlatmanın en dürüst yollarından biri."

"Gerçek hayattan daha mı dürüst?"

"Bazen."

"Neden?"

"Çünkü gerçek hayatta insanlar kendilerini saklıyor. Romanda ise yazar onları saklamadan gösterebiliyor."

Bu cümle üzerine düşündüm.

"Belki de bu yüzden bazı romanlar tarih kitaplarından daha fazla şey anlatıyor."

"Kesinlikle."

Sonra adam bana baktı.

"Siz ne okuyorsunuz?"

Bir an düşündüm.

"Bir roman."

"Hangisi?"

"Mephisto."

Adamın yüzünde belli belirsiz bir değişiklik oldu.

“Mephisto.”

Adam bir an sustu.

“Klaus Mann'ın romanı.”

“Evet.”

"Romanı daha önce okudunuz mu?"

"Birden fazla kez."

"Ve hâlâ yeniden okuyorsunuz."

"Çünkü her okuyuşumda başka bir şey görüyorum."

Adam kahvesinden bir yudum aldı.

"En çok neyi görüyorsunuz?"

Bu sorunun cevabı benim için kolay değildi.

"Höfgen'i," dedim.

Adam sustu. Sonra:

"Höfgen'in kendisini mi?" diye sordu.

"Hayır. Onun üzerinden insanı."

Bir süre sessiz kaldı. Ben devam ettim:

"Çünkü Höfgen yalnızca bir sanatçı değil. İktidarla ilişki kuran insanın bir biçimi."

Adam başını hafifçe eğdi. Adam bir süre hiçbir şey söylemedi. Ben de sustum. Kafedeki sessizlik bir anda ağırlaşmıştı. Sonra adam:

"Romanı iyi biliyorsunuz," dedi.

"Okudum."

"Yalnızca okumuş değilsiniz."

"Ne demek istiyorsunuz?"

"Romanın ne sorduğunu düşünmüşsünüz."

Bu cümleden sonra ilk kez ona daha dikkatli baktım. Tiyatro çıkışında karşılaştığım, kitaplardan konuştuğum bir yabancıydı hâlâ. Ama artık yalnızca bir yabancı değildi.

"Bu romanı siz de iyi biliyorsunuz," dedim.

Adam başını kaldırdı. Kısa bir sessizlikten sonra:

"Biraz."

"Birazdan fazlası gibi."

Gülümsedi. Sonra çok sakin bir sesle konuştu:

"Çünkü ben Klaus Mann'ım."

Bir an hiçbir şey söyleyemedim.

Sanki az önceki bütün konuşma geriye doğru yeniden akmaya başladı. Tiyatro. Kitap. Mephisto. Höfgen. İktidar. Taviz. Ve şimdi karşımda romanın yazarı oturuyordu.

Klaus Mann.

Mephısto: İktidara yanaşan aydının anatomisi

Kahvelerimizden birer yudum daha aldık. Bir süre Klaus Mann'ın yüzüne baktım. Sonra aklımdaki soruyu sordum:


“Bir şey dikkatimi çekiyor. ‘Mephisto’ adı bana Goethe'yi de düşündürüyor. Goethe'nin Faust'undaki Mephisto ile sizin ‘Mephisto'nuz arasında nasıl bir ilişki var?”

Klaus Mann bir süre kahvesine baktı.

“Goethe, Faust'tunda bireyin şeytanla yaptığı metafizik pazarlık anlatılırken, benim Mephisto'mda sanatçının iktidarla yaptığı ahlaki pazarlık anlatılır.”

“Size bir şey daha sormak istiyorum.”

“Buyurun.”

“Höfgen sizin için yalnızca bir roman kahramanı değil, değil mi?.”

Klaus Mann bir süre sustu.

“Hendrik Höfgen, romanın merkezindeki tiyatro oyuncusudur; yeteneği ve hırsıyla yükselir, siyasal iklim değiştikçe iktidarla yakınlaşır. Gustav Gründgens ise Höfgen'in gerçek hayattaki esin kaynağıdır. Onun hayatından hareket ettim. Fakat Höfgen, Gründgens değildir. Höfgen, Gründgens'ten hareketle yaratılmış edebî bir tiptir.”

“Höfgen'i neden böyle bir karakter olarak yarattınız?”

Kısa bir süre sustu.

“Çünkü onu yalnızca kötü bir insan olarak göstermek istemedim.”

“Fakat Höfgen'in yaptıkları oldukça rahatsız edici.”

“Rahatsız edici olması gerekiyor.”

“Neden?”

“Çünkü onu bir canavar olarak gösterirsem, okuyucu kendisini ondan kolayca ayırabilir. ‘Ben böyle biri değilim’ diyebilir. Oysa asıl mesele, Höfgen'in insan olmasıdır.”

“Yani?”

“İnsanların iktidarla ilişkisi çoğu zaman bir anda değişmez. İnsan bir sabah uyanıp bütün değerlerinden vazgeçmez.”

“Peki nasıl olur?”

“Yavaş yavaş.”

Bu kelimeyi özellikle vurgulamıştı.

“Önce küçük bir taviz gelir. Sonra o tavizi açıklamak gerekir. Ardından başka bir taviz gelir. Onu da açıklarsınız. Bir süre sonra ilk tavizin neden verildiğini bile hatırlamazsınız.”

“Fakat insan bunu kendisine nasıl açıklıyor?”

Klaus Mann hafifçe gülümsedi.

“İnsan kendisini kötü biri olarak görmek istemez.”

“Öyleyse?”

“Kendisine bir gerekçe bulur.”

“Ne gibi?”

“Şartlar.”

“Şartlar?”

“‘Başka türlü yapamazdım. Hayatta kalmak zorundaydım. Ailemi korumalıydım. Sanatımı korumalıydım. Kariyerimi sürdürmeliydim. İçeride kalıp bir şeyler yapabilirdim. Ardından şu soruları kendisine sorar: Başarımı korumak için nereye kadar susarım? Yerimi kaybetmemek için hangi gerçeği görmezden gelirim? Bana kapı açan gücün yaptıklarını ne zaman sorgulamaktan vazgeçerim?”

Klaus Mann'ın söylediği son cümle üzerinde düşündüm.

“Yani insan, yaptığı şeyden önce onu açıklamaya başlıyor.”

“Evet.”

“Ve bir süre sonra açıklaması gerçeğin kendisi hâline geliyor.”

“İşte tehlike burada.”

Masada kısa bir sessizlik oluştu. Ben başka bir soru sordum:

“Fakat burada yalnızca korkudan söz etmiyoruz, değil mi?”

Klaus Mann başını kaldırdı.

“Hayır.”

“Baskı dönemlerinde insanları iktidara bağlayan başka şeyler de var. Çok daha fazlası var.”

“Nedir bunlar?”

“Çıkar.”

Bu kelimeyi söylerken sesi değişmedi. Fakat konuşmanın yönü bir anda değişmişti.

“Baskı ve despot dönemleri, bir yandan dalga dalga korku kültürü yayar, ama aynı zamanda halka halka fırsatçılar ve çıkarcılar da yaratır.”

“İktidar herkesi yalnızca korkutarak mı kendisine bağlar?”

“Hayır. Hatta yalnızca korkuyla ayakta kalan bir iktidarın sınırları vardır.”

“Öyleyse başka ne yapar?”

“Bazılarına makam verir. Bazılarına şöhret. Bazılarına güvenlik. Bazılarına görünürlük. Bazılarına ise yeni bir hayat.”

Bir süre düşündüm.

“Yani iktidar yalnızca tehdit etmez.”

“Ödüllendirir de. Ve bu ödüller insanları sisteme bağlar.”

“Evet.”

“Korku ile çıkar aynı sistemin iki farklı yüzü hâline gelir.”

Klaus Mann başını salladı.

“Bunu daha da basit söyleyebilirsiniz.”

“Nasıl?”

“Korku insanı susturur. Çıkar insanı iktidara bağlar.”

Bu cümle masanın üzerinde kaldı. Bir süre sonra Höfgen'i yeniden düşündüm.

“Öyleyse Höfgen'in hikâyesinde asıl mesele, iktidarın önünde korkudan geri çekilmesi değil.”

“Hayır.”

“İktidarın açtığı kapıları görmesi. Ve o kapılardan içeri girmesi.”

Bu cevap beni başka bir soruya götürdü.

“Peki ideoloji?”

Klaus Mann bana baktı.

“Ne demek istiyorsunuz?”

“İnsanların inandıkları şeyler. Siyasi görüşleri. İlkeleri. Bağlılıkları.”

Bir süre sustu.

“İnsanların ideolojik bağlılıkları pragmatikleşebilir. Yani insan dün savunduğunu bugün terk edebilir. Dün karşı çıktığı insanla bugün aynı masaya oturabilir. Dün ‘asla’ dediği şeyi bugün ‘şartlar değişti’ diyerek savunabilir. İnsan kendisine bir açıklama bulduğu sürece bunu yapabilir.”

“İktidarlar da muhalifler de mi?”

“İnsan insandır.”

Bir süre sustuk. Sonra:

“Yani çıkar ilişkileri ağır bastığında ideolojik kimlik de bir gömlek gibi değiştirilebilir.”

Bu cevap üzerine dışarıdaki sokağa baktım. Amsterdam'ın ışıkları camın üzerinde titriyordu.

“Fakat insan kendisini fırsatçı olarak görmüyor.”

“Çoğu zaman görmüyor.”

“Peki kendisini nasıl görüyor?”

“Gerçekçi.”

“Şartların gereğini yapan. Hayatta kalmaya çalışan. Sanatını koruyan. Ailesini koruyan. Kendisini koruyan.”

Bir süre sustu.

“İnsan bazen fırsatçılığı bile ahlaki bir görev gibi anlatabilir.”

Bu cümle beni düşündürdü.

“İşte Höfgen'in trajedisi de burada mı?”

“Büyük ölçüde.”

“Çünkü mesele yalnızca iktidarla ilişki kurması değil. Bu ilişkinin anlamını kendi zihninde değiştirmesi.”

“Evet.”

Klaus Mann kahvesinden bir yudum aldı.

Bu cevap, ‘’Mephisto’'nun psikolojik derinliğini daha açık hâle getiriyordu.

“Peki kötülük burada nasıl ortaya çıkıyor?”

Klaus Mann bir süre düşündü.

“Kötülük her zaman kaba ve açık değildir.”

“Nasıl olabilir?”

“Bazen insan kötülükle uzlaşır.”

Bu cümle üzerine sustum. Çünkü Höfgen artık yalnızca bir roman kahramanı olmaktan çıkıyordu. Bir insan tipine dönüşüyordu. Bir sistemin içinde yükselen, kendisini koruyan, kendisini açıklayan ve giderek sistemin parçası hâline gelen insan tipine.

“Peki faşizmi yalnızca aşağıdan gelen bir hareket olarak görmek doğru mu?”

Klaus Mann başını kaldırdı.

“Hayır.”

“Neden?”

“Çünkü faşizm yalnızca sokaktaki kalabalıklardan oluşmaz. Devlet kurumlarına ihtiyacı vardır. Bürokrasiye. Sermayeye. Polise. Basına. Üniversitelere. Aydına. Sanata. Özellikle sanata.”

Bu son kelime üzerinde durdu.

“Çünkü kültür yalnızca insanlara ne düşüneceklerini söylemez. Ne düşünebileceklerini de belirler.”

Bir süre sustum. Klaus Mann devam etti:

“Faşizm sadece dipten gelen bir dalga değildir; yukarıdaki entelektüel ve sanatsal elitlerin teslimiyetiyle de kurumsallaşır.”

Bu cümle üzerinde düşündüm.

“Yani rejim yalnızca muhaliflerini susturmaz.”

“Hayır.”

“Kendi çevresinde bir uyum alanı da yaratır.”

“Evet.”

“Bunu yalnızca baskıyla mı yapar?”

“Hayır.”

“Ödülle de. Makamla. Davetlerle. Bir sahneyle.”

Klaus Mann gülümsedi.

“Bazen bir sahne her şeyden daha güçlüdür.”

Bu söz üzerine istemeden tiyatroyu düşündüm. Az önce bulunduğumuz salonu. Sahneyi. Oyuncuları. Alkışları.

Klaus Mann devam etti:

“İktidar yalnızca insanları korkutmuyor. Onlara kendisiyle birlikte yaşamak için nedenler de sunuyor. Ve bu nedenler arttıkça, iktidarın çevresindeki alan genişliyor. Bir süre sonra iktidarın dili normalleşiyor.”

“İşte asıl tehlike budur.”

“İnsanlar yalnızca korktukları için susmuyorlar. Bazen konuşmanın kendilerine zarar vereceğini düşündükleri için susuyorlar. Bazen konuşmamanın kendilerine yarar sağlayacağını bildikleri için. Bazen de kendi geleceklerini iktidarın geleceğine bağladıkları için.”

Bir süre ikimiz de sustuk. Sonra Klaus Mann:

“Böylece sessizlik de bir çıkar ilişkisine dönüşebilir.”

Klaus Mann başını salladı.

“Ve bütün bunların üzerine kurulan gerekçeler. İnsan önce davranışını değiştiriyor. Sonra o değişikliği kendisine açıklıyor. Sonra açıklamasına inanıyor. Sonra da artık değiştiğini fark etmiyor.”

Klaus Mann bana baktı.

“İnsan kendi vicdanını da yeniden biçimlendirebilir.”

Bu sözle birlikte bir süre sustuk. Artık yalnızca Höfgen'i değil, bir insanın iktidar karşısında kendisini nasıl değiştirebildiğini konuşuyorduk.

Bir süre sonra Klaus Mann'a sordum:

“Öyleyse ‘Mephisto'nun tarihsel değeri yalnızca Nazi Almanyası'nı anlatmasından gelmiyor.”

“Hayır. Daha genel bir insanlık hâlini göstermesinden geliyor.”

“Evet.”

“İktidar ile çıkar birbirine yaklaştığında, vicdanın sınırları da değişiyor.’’

Klaus Mann başını eğdi.

“Ve sonunda insan, nereden başladığını hatırlamakta zorlanıyor.”

Kahvelerimiz çoktan soğumuştu. Dışarıda Amsterdam gecesi devam ediyordu. Kanalların üzerinde ışıklar titriyordu. Tiyatrodan çıkalı uzun zaman olmuştu. Fakat konuştuğumuz şey artık tiyatro değildi. Hatta yalnızca ‘’Mephisto’’ da değildi. Bir roman üzerinden, insanın iktidarla kurduğu ilişkiyi konuşuyorduk. Korkunun insanı nasıl susturduğunu. Çıkarın insanı nasıl yaklaştırdığını. Tavizin nasıl gerekçelendirildiğini. İdeolojik bağlılıkların çıkar karşısında nasıl esneyebildiğini. Ve bir rejimin yalnızca zor kullanarak değil, insanlara kendisinden yana olmak için nedenler sunarak nasıl güçlenebildiğini.

Klaus Mann bir süre dışarı baktı. Sonra sessizce:

“İnsan değişir. İktidar değişir. Çağ değişir. Ama insanın iktidarla kurduğu ilişkinin bazı biçimleri değişmez.”

Bir süre sustum. Sonra aklıma başka bir soru geldi.

“Peki bu yalnızca sanatçı için mi geçerli?”

Klaus Mann başını hafifçe salladı.

“Hayır. İktidarla çıkarın birbirine bağlandığı her yerde aynı sorun ortaya çıkar. Sanatçıda başka, aydında başka, bürokratta başka görünür. Fakat mekanizma benzerdir.”

Bu cevapla birlikte Höfgen'in hikâyesi benim için başka bir anlam kazandı. Çünkü mesele artık yalnızca bir tiyatro oyuncusunun iktidarla kurduğu ilişki değildi. Toplumun farklı kesimlerinde, iktidarla çıkarın kesiştiği her yerde ortaya çıkabilecek bir insanlık hâlinden söz ediyorduk.


Bu cümleyi dinlerken Amsterdam'ın gece ışıklarına baktım. Tarih gerçekten de geçmişte kalmıyordu. Bazen bir romanın içinden çıkıp başka bir şehirde, başka bir zamanda yeniden konuşuyordu.

Klaus Mann'a baktım. O da bana baktı. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.

Ayrılık

Kahvelerimiz bitmişti.


Masada artık konuşulacak fazla bir şey kalmamış gibiydi. Bir süre ikimiz de sustuk. Klaus Mann saate baktı.

“Geç oldu,” dedi.

Ben de başımı salladım.

“Evet.”

Bir süre daha oturduk. Sonra ayağa kalktık. Kafenin kapısından birlikte çıktık.

Amsterdam gecesi serinlemişti.

Sokaklar gündüzden çok farklı görünüyordu. Kanalların üzerinde ışıklar titriyor, uzaktan bisiklet zilleri duyuluyor, insanların ayak sesleri kaldırım taşlarının üzerinde kayboluyordu.

Kafenin önünde durduk. Birbirimize baktık.

Bu kadar kısa bir süre içinde nasıl olup da bu kadar çok şey konuştuğumuzu ikimiz de tam olarak bilmiyorduk.

“Tanıştığıma memnun oldum,” dedim.

Klaus Mann gülümsedi.

“Ben de.”

Elimi uzattım. El sıkıştık. Sonra bir an için sanki bir şey söylemek ister gibi yüzüme baktı. Fakat söylemedi. Yalnızca:

“Bazı kitaplar insanı uzun süre bırakmaz,” dedi.

“Belki bazı insanlar da,” dedim.

Gülümsedi.

“Belki.”

Sonra arkasını dönüp yürümeye başladı. Birkaç adım sonra kalabalığın içinde kayboldu.

Ben olduğum yerde kaldım. Bir süre arkasından baktım.

Sonra yürümeye başladım.

Otele doğru giderken konuştuğumuz cümleleri zihnimde yeniden kuruyordum. Höfgen'i. İktidarı. Korkuyu. Çıkarı. Tavizleri. Sanatı. Vicdanı.

Fakat bir süre sonra başka bir şey yapmaya başladım. Klaus Mann'ın hayatını zihnimden geçirmeye. 1906 Münih. Thomas Mann'ın oğlu. Çocukluk. Edebiyat. Tiyatro. Erika Mann. Gençlik. Berlin. Sahne. Yazarlık. Sonra 1933. Almanya'dan ayrılış. Sürgün. Amsterdam. Paris. Prag. İsviçre. Amerika. Savaş. Askerlik. Yeniden Avrupa.

Klaus Mann'ın 1933'te Almanya'dan sürgüne gidişini düşünürken, romanın öteki yüzü de zihnimde belirdi: Klaus Mann ülkesinden ayrılmak zorunda kalırken, ‘’Mephisto’'nun gerçek hayattaki esin kaynağı Gustav Gründgens Almanya'da kalıyor ve Nazi iktidarının kültür dünyasında yükseliyordu.

Ve sonra...

Birden durdum. 1949 Cannes. Klaus Mann'ın ölümü.

Adımlarım yavaşladı. Sonra tamamen durdum. Bir süre olduğum yerde kaldım. Zihnimde az önceki konuşmanın bütün ayrıntıları yeniden canlandı. Kafenin masası. Karşımda oturan adam. Sesi. Yüzü. Gülümsemesi. Sorduğum sorular. Verdiği cevaplar. Ve o cümle: “Ben Klaus Mann'ım.”

Bir anda içime tuhaf bir ürperti yayıldı. 1949'da ölmüş bir adamla ben az önce nasıl konuşmuştum? Nasıl olurdu bu? Bir insan, ölümünden yetmiş yedi yıl sonra Amsterdam'ın bir tiyatro çıkışında karşıma çıkıp benimle ‘’Mephisto’’ üzerine nasıl konuşabilirdi?

Bir süre hiçbir şey düşünemedim.

Sonra Amsterdam geldi aklıma. Klaus Mann'ın Amsterdam'daki sürgün yılları. Burada yaşadığı günler. Burada çalıştığı insanlar. Burada yazdığı yazılar. Ve burada, 1936'da ‘’Mephisto’'nun yayımlandığı Querido Yayınevi.

Birden bütün şehir başka türlü görünmeye başladı. Belki de ben Amsterdam'a yalnızca şehri yeniden görmek için gelmemiştim. Belki de bu şehrin geçmişinde, benim henüz farkında olmadığım bir şey beni buraya çekmişti.

Yürümeye devam ettim.

Fakat zihnimde tek bir soru vardı: Az önce gerçekten Klaus Mann'la mı konuşmuştum? Bilmiyordum.

Amsterdam'a gelirken belirli bir nedenim yoktu. Şehri yeniden görecek, birkaç gün kalacak ve sonra yoluma devam edecektim. Oysa şimdi geriye baktığımda, bu şehrin beni neden çağırdığını anlıyordum. Klaus Mann burada yaşamıştı. Burada sürgünü solumuştu. ‘’Mephisto’’ burada yayımlanmıştı. Ve ben, yıllar sonra, onun romanı üzerine onunla konuşmak için bu şehre gelmiş gibiydim.

O gece Amsterdam sokaklarında yürürken bunu düşündüm:

Bir yere neden geldiğinizi giderken anlarsınız.

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz