
VİYANA SOHBETLERİ – III
Elias Canetti ile Viyana'da Bir Akşam Vakti
15 Ağustos 2026
Viyana'ya yirmi beş yıl sonra yeniden gelişimin ikinci haftasıydı.
Şehri tanıyordum. En azından öyle sanıyordum.
İnsan yıllar sonra aynı şehre döndüğünde, hafızasında taşıdığı şehir ile karşısında duran şehir arasında görünmez bir mesafe oluşuyordu. Binalar yerli yerinde duruyor, sokaklar aynı adları taşıyor, fakat insan artık onlara aynı gözlerle bakmıyordu.
O gün akşama doğru Kärntner Straße'nin başından yürümeye başladım.
Opera'nın ağır ve görkemli kütlesi, mağazaların vitrinleri, kafeler, tramvaylar ve insanların hareketi... Bir yanda imparatorluk döneminin taş mimarisi, öte yanda bugünün hızlı ve parlak dünyası. Yürüdükçe iki Viyana'nın aynı cadde üzerinde yan yana durduğunu düşündüm.
Biri geçmişin Viyana'sıydı. Diğeri bugünün.
Ama belki de şehirlerin asıl özelliği buydu: Geçmiş hiçbir zaman bütünüyle kaybolmuyordu. Yalnızca başka şeylerin arasına çekiliyordu.
Stephansdom'a yaklaştığımda adımlarım yavaşladı.
Katedralin taşları yüzyılların içinden bugüne kalmış gibiydi. Çevresindeki meydanda insanlar gelip geçiyor, telefonlarına bakıyor, bir vitrinin önünde duruyor, sonra kalabalığın içinde kayboluyordu.
Bir süre onları izledim.
Aynı meydan. Başka insanlar. Aynı taşlar. Başka bir zaman.
O anda aklıma eski kitaplar geldi. Eski kitapların insanı yalnızca geçmişe değil, kendisine de götürdüğünü düşündüm.
Kärntner Straße'den ayrılıp Seilergasse'ye doğru yöneldim.
Yirmi beş yıl önce sık sık uğradığım Wiener Antiquariat Nebehay'i hatırladım. Eski kitapların, gravürlerin ve kartpostalların arasında dolaşmayı severdim.
Şimdi yeniden oraya gitmek istiyordum.
Belki dükkân değişmişti. Belki raflar değişmişti. Belki benim hatırladığım Viyana bile artık orada değildi. Bilmiyordum.
Seilergasse'ye geldiğimde akşam yaklaşmıştı.
Nebehay'in vitrininin önünde bir süre durdum. Camın arkasında eski kitaplar, gravürler, kartpostallar ve Viyana'nın başka zamanlarına ait görüntüler vardı.
Sonra kapıyı açıp içeri girdim.
İçeride eski kâğıdın kendine özgü kokusu vardı. Raflar sessizdi. Kitaplar, sanki yıllardır aynı yerde durup içeri giren insanları bekliyordu.
Bir süre dolaştım.
Sonra bir rafta durdum.
Elimi uzattığım kitap beni daha kapağını görmeden durdurdu.
Elias Canetti. ‘’Die Blendung’’. Türkçesiyle ‘’Körleşme’’.
Kitabı raftan çıkardım. Elime aldım. Kapak yıpranmıştı. Sayfaları sararmıştı.
Başlığa baktım: ‘’Die Blendung’’. (‘’Körleşme’’)
Bir insan nasıl körleşirdi? Gözlerini kaybederek mi? Gerçeği göremeyerek mi? Yoksa gördüğü hâlde başka bir şeyi görmeyi tercih ederek mi?
Kitabın sayfalarını çevirirken arkamdan bir ses geldi:
“Güzel kitap.”
Döndüm.
Rafların arasında orta yaşlarda görünen bir adam duruyordu. Elinde eski bir kitap vardı. Adam elimdeki kitaba baktı.
“Daha önce okudunuz mu?”
“Birden fazla kez.”
“Öyleyse neden yeniden elinize aldınız?”
Sorusu basit görünüyordu. Ama cevabı o kadar basit değildi.
“Belki de yıllar sonra bazı kitaplar aynı kalmıyor.”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Kitaplar değişmez.”
Bir an durdu.
“İnsanlar değişir.”
“Belki,” dedim.
Adam elimdeki kitaba yeniden baktı.
“Peter Kien'i hatırlıyor musunuz?”
“Romanın kahramanı olan Profesör Peter Kien'i mi?”
“Evet.”
“Hatırlıyorum.”
“Nasıl?”
Bir an düşündüm.
“Kitapların arasında yaşayan bir adam olarak.”
Adam başını hafifçe eğdi.
“Yalnızca bu mu?”
“Hayır.”
“Öyleyse?”
“Kendisine ait bir dünyanın içinde yaşayan biri.”
Adam bu kez cevap vermedi. Elindeki eski kitabın kapağını başparmağıyla yokladı.
Sonra:
“İşte mesele orada başlıyor,” dedi.
“Nasıl?”
“Bir insan kendisine ait bir dünya kurabilir. Bu dünya onu dışarıdaki gürültüden koruyabilir. Fakat bir süre sonra dışarıdaki dünyayı görmesini de engelleyebilir.”
“Yirmi beş bin kitabı vardı.”
“Evet.”
“Bunca kitap...”
Adam bana baktı.
“Dünyayı görmek için yeterli midir?”
Cevap vermedim.
“Bazen çok okumak, çok görmek anlamına gelmez,” dedi.
Sonra rafların arasındaki küçük masayı gösterdi.
“İsterseniz oturalım.”
Nebehay'in içinde eski kitaplarla çevrili küçük bir masa vardı. Masaya geçtik.
Bir görevli yanımıza geldi.
“Ne alırsınız?”
Ben adama sormadan “İki melanj,” dedim.
Görevli başını sallayıp uzaklaştı.
Bir süre sonra fincanlar geldi. Adam kitabını masanın üzerine bıraktı. Ben raftan aldığım ‘’Körleşme’’yi önüme koydum. Adam fincanından bir yudum aldı. Ben de ona baktım.
“Peki,” dedim. “Siz Kien'i nereden bu kadar iyi biliyorsunuz?”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Çünkü mesele yalnızca Kien değil.”
“Nedir mesele?”
“Aydın.”
Ve asıl sohbetimiz o zaman başladı.
Aydın
Adam ‘’Körleşme’’ye baktı.
“Peter Kien'i yalnızca kitaplarının arasında yaşayan bir profesör olarak okursanız, romanın önemli bir tarafını kaçırırsınız.
Kien çok bilen, çok okuyan, kültürü hayatının merkezine koyan bir aydındır. Fakat bütün bu bilgi onu dış dünyaya yaklaştırmaz. Tam tersine, kendi bilgisinin içine kapatır.
Kien'in körlüğü gözlerinde değildir. Dünyayla arasındadır. Çünkü kendi zihninde yeterince büyük bir dünya kurmuştur. Dışarıdaki dünyanın gerçekliği, zamanın değişmesi, insanların yaşadığı hayat, toplumun dönüşümü artık onun kurduğu dünyanın dışında kalır.
Kien kitapların arasında yaşar. Fakat kitaplar onun için bir süre sonra pencere olmaktan çıkar. Duvara dönüşür.”
Bu cümle rafların arasında bir süre asılı kaldı.
“Bu bir aydın problemi mi?” dedim.
“Bazen. Aydın kendi bilgisini dünyanın yerine koymaya başladığında, bilgi onu özgürleştirmek yerine kapatabilir.
Çok kitap okumak insanı ahlaklı yapmaz. Çok düşünmek insanı sorumlu yapmaz. Çok bilmek, doğru zamanda doğru şeyi yapacağı anlamına gelmez.
Kien'in trajedisi tam da buradadır. Kültürün dışına düşmüş değildir. Kültürün içindedir. Fakat kültür ile hayat arasındaki bağı kaybetmiştir.”
“Yani sorun kültür değil.”
“Hayır. Sorun kültürün kendi içine kapanmasıdır. Bir aydın toplumdan uzaklaşabilir. Düşünmek için mesafe gerekir. Ama mesafe ile kopuş aynı şey değildir. Mesafe dünyaya daha dikkatli bakmayı sağlar. Kopuş ise insanı dünyayı göremez hâle getirir.”
Bir an sustu.
“Bir çeşit demir kafes mi?”
Adam hafifçe başını salladı.
“Max Weber'in ‘stahlhartes Gehäuse’ (demir kafes) dediği şey de buna benzer bir taraf taşır. İnsan kendi kurduğu düzenlerin, uzmanlığının, kurumlarının ve düşünce kalıplarının içinde sıkışıp kalabilir. Kien'in kafesi kitaplardan yapılmıştır. Ama kafes olduğunu fark etmemesi onu daha tehlikeli hâle getirir.”
“Peki Kien'in asıl problemi bilgi değilse nedir?”
“Bilmekle yapmak arasındaki mesafe.”
“Yani?”
“İnsan doğru olanı bilebilir. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlayabilir. Hatta başkalarına bunu çok iyi anlatabilir. Fakat bütün bunlar, doğru olanı yapacağı anlamına gelmez.”
Bir an düşündüm.
“Russell Gough'ın da buna yakın bir sözü var. Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağın, doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmak olduğunu söylüyor.”
Adam başını salladı.
“Bilgiyi davranışa dönüştürecek olan karakterdir. Karakter gelişmemişse tahsil işe yaramıyor.’’
Bir süre sustu.
“Çünkü bilgi ile davranış arasında kendiliğinden kurulmuş bir köprü yoktur. Bilmek insana imkân verir. Ama yapmak cesaret, irade ve sorumluluk ister. Aydın için asıl sınav da burada başlar. Bildiklerinin sorumluluğunu taşıyabilmekte.”
Kahvesinden bir yudum aldı.
“İnsan bazen kendi bilgisinden kaçar. Görmezden gelerek. Susarak. Erteleyerek. Kendisine mazeretler üreterek. Sonunda bildiği gerçeğin karşısında değil, kendi mazeretlerinin içinde yaşamaya başlar.”
Kien'in hikâyesi bir anda daha geniş bir anlam kazandı. Artık mesele yalnızca bir insanın körleşmesi değildi. Bir toplum da körleşebilirdi.
Çünkü çok bilmek, çok kültürlü olmak ve çok sayıda uzman yetiştirmek, toplumun kendi parçaları arasında bir bütünlük kurabildiği anlamına gelmezdi.
Bilgi parçalanabilir. Kültür parçalanabilir. Toplum parçalanabilir. İnsanlar gerçekliğin farklı parçalarını görebilir, fakat bütünü göremeyebilirler. Bir toplumun parçaları arasında sentez kurulamadığında, bilgi ortak bir anlayışa dönüşmez. Kültür ortak bir hafızaya dönüşmez. Uzmanlık ortak bir sorumluluk üretmez. Ve toplum, kendi bildiklerinin içinde körleşebilir.
Adam önümdeki kitaba baktı.
“Bazen ‘Körleşme’, senteze ulaşamamış toplumların da eleştirisidir.”
Bu cümle önemliydi. Çünkü artık Kien'in yalnızlığı yalnızca bireysel bir mesele olmaktan çıkmıştı. Aydının dünyası ile toplumun dünyası arasındaki kopuş aynı sorunun farklı biçimleriydi.
Fakat bir başka mesele daha vardı. Aydın yalnızca dünyadan kopup kendi içine kapanmıyordu. Bazen tam tersini yapıyordu. Dünyanın içinde kalıyor, bilgisiyle konuşuyor, toplumu etkiliyor; fakat sahip olduğu bilgiyi hakikatin değil, gücün hizmetine veriyordu. İşte benim asıl olarak burada üzerinde durmam gereken mesele buydu.
Bir süre adam sustu. Ben de sustum. Sonra düşündüğüm şeyi söyledim:
“Bazı aydınlar vardır. Bilgileri vardır. Uzmanlıkları vardır. İnsanlar onları dinler. Fakat zamanla söylediklerine baktığınızda, hakikati açıklamaktan çok iktidarın söylemini tekrarladıklarını görürsünüz.”
Adam bana baktı. Cevap vermedi.
Ben devam ettim:
“Üstelik bunu kaba propaganda yaparak değil, uzmanlık diliyle yaparlar. Akademik kavramlar kullanırlar. Rakamlar gösterirler. Raporlardan söz ederler. Karmaşık meseleleri açıklıyor gibi görünürler. Fakat sonunda ortaya çıkan şey, hakikati arayan bir düşünce değil, belirli bir siyasal anlatıyı meşrulaştıran bir bilgi düzenidir.
Kaba propagandacıyı tanımak kolaydır. Bağırır, slogan atar, açıkça taraf olur. Fakat profesör farklıdır. Ekonomist farklıdır. Televizyondaki uzman farklıdır. Çünkü insan onların söylediklerini propaganda olarak değil, bilgi olarak dinler.
Bazen bir ekran iktidarın yankı odasına dönüşebilir. Bazen bir kürsü. Bazen bir gazete. Bazen bir akademik rapor. Ve insan, kendisine sunulan çerçevenin dışında düşünmeyi yavaş yavaş bırakabilir.
İşte tehlike burada büyür. Çünkü bilgi, özgürleştiren bir güç olmaktan çıkar ve iktidarın meşruiyetine dönüşür.”
Bir an sustum. Aklıma Paul Krugman geldi.
“Krugman'ın ‘Politika Taşeronları’ dediği entelektüel tipoloji tam da bunu anlatıyor olmalı. Uzmanlığın ve bilginin siyasal amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmasını...”
Adam hafifçe başını salladı.
“İsimden daha önemli olan mekanizmadır. İnsan gerçeği bilir; fakat artık onun için önemli olan, gerçeğin kendisi değil, hangi amaçla kullanılacağıdır.”
Bir süre sustu. Sonra devem etti:
“Taşeron, başkasının işini kendi adıyla değil, sahibinin ihtiyacı doğrultusunda görür. Burada da aydın, iktidarın söylemini doğrudan iktidarın ağzından değil, kendi uzmanlığının, akademik itibarının ve entelektüel dilinin içinden yeniden üretir. Bazen ekranda bir profesör olarak görünür. Bazen ekonomist olarak. Bazen tarihçi. Bazen yorumcu. Bazen emekli bir asker. Bazen de yalnızca ‘uzman’ sıfatıyla. Ama ölçü aslında çok basittir: Hakikati mi arıyor, yoksa iktidarın söylemini mi taşıyor? Bilgisini gerçeğin hizmetine mi veriyor, gücün hizmetine mi? Bu sorular sorulduğunda, ekranda gördüğümüz bazı insanlar birden başka görünmeye başlar. Çünkü mesele ne kadar bildikleri değildir. Bildiklerini çarpıtarak kimin hizmetine sunduklarıdır.”
Adam fincanından bir yudum aldı. Sonra yalnızca:
“İşte aydının asıl sınavı,” dedi.
Bir an sustu.
“İktidarın en başarılı söylemi, iktidar söylemi gibi görünmeyendir.”
Bu cümleden sonra da ben sustum.
Eski kitapların arasında dolaşan kelimeleri düşündüm. Bir düşüncenin nasıl kitaptan kitaba, gazeteden gazeteye, ekrandan ekrana taşındığını; bir süre sonra kaynağının unutulduğunu ve insanın kendi düşüncesi sandığı bir fikrin aslında yıllardır kendisine tekrarlandığını...
“Demek ki hakikatin aşınması yalnızca yalan söylemekle gerçekleşmiyor,” dedim.
“Gerçeklerin arasından bazılarını seçmekle de gerçekleşiyor. Bazılarını büyütmek, bazılarını küçültmek, bazılarını hiç söylememek. Sonra bütün bunları uzmanlık görüntüsü altında sunmak.”
Adam başını hafifçe eğdi.
“Ve sonunda insan, kendisine sunulan çerçevenin dışında düşünemez hâle gelir.”
Bu kez ben sustum.
Çünkü konuşmanın başında elimde tuttuğum ‘’Körleşme’’ artık başka bir anlam kazanmıştı.
Körleşmek yalnızca gerçeği görememek değildi. Bazen gerçeği seçerek görmekti. Bazen gördüğünü söylememekti. Bazen söylediğini çarpıtmaktı. Bazen de başkalarının neyi görüp neyi görmeyeceğine karar vermesine izin vermekti.
Kien yeniden zihnimde belirdi. Kien çok biliyordu. Fakat bildiğiyle hayat arasında bağ kuramamıştı. Başka bir aydın ise bildiğini hayatın karşısında kullanabilirdi. Bir başkası ise bildiğini gücün hizmetine verebilirdi.
Üçünde de ortak olan şey bilgiydi. Farkı yaratan, bilgiyle kurulan ilişkiydi.
Adam ‘’Körleşme’’yi kapattı.
“Şimdi,” dedi, “Kien'in dünyasından çıkıp başka bir dünyaya bakabiliriz.”
“Nereye?”
“Kitleye.”
Ve böylece aydın meselesi orada kapandı.
Kitle ve İktidar
“Önce kalabalık ile kitleyi birbirinden ayırmak gerekir.”
“Fark nedir?”
“Bir meydanda bin insan bulunabilir. Bu henüz kitle değildir. Kalabalık, aynı yerde bulunan insanların toplamıdır. İnsanlar yan yana durabilirler. Aynı yere bakabilirler. Aynı gösteriyi izleyebilirler. Ama her biri kendi dünyasında yaşamaya devam edebilir.
Kitle ise başka bir şeydir. Ortak bir yöneliş kazanan insanların oluşturduğu daha farklı bir bütündür. İnsanlar artık yalnızca yan yana değildir. Aynı duygunun, aynı korkunun, aynı öfkenin veya aynı beklentinin içinde birleşirler. İşte o noktada insanın davranışı değişmeye başlar.
Kitle, insanların birbirlerini etkileyerek ortak bir hareket duygusuna kapılmasıdır.
Kalabalıkta insanlar yan yanadır. Kitlede insanlar birbirlerinin duygularını taşımaya başlar. Korkuları birbirine geçer. Öfkeleri büyür. Cesaretleri birbirlerine aktarılır. Bir insan tek başına yapmayacağı bir şeyi kitle içinde yapabilir. Çünkü artık yalnız değildir. Kendisini daha güçlü hisseder.
Fakat bunun başka bir sonucu vardır. İnsan kendi bireyselliğinin bir bölümünü de kitlenin içine bırakabilir.’’
“Yani kitle hem güç verir hem de bireyi kendisinden uzaklaştırabilir.”
“Evet. Kitle insana eşitlik duygusu verir. Aradaki farklar bir süreliğine önemini kaybeder. Zengin ile yoksul, güçlü ile güçsüz, bilgili ile bilgisiz aynı hareketin parçası olabilir. İnsan kendisini daha büyük bir bütünün içinde hisseder. Bu duygu çok güçlüdür. Çünkü insan yalnızlığından kurtulur.
Fakat bunun başka bir sonucu daha vardır. İnsan tek başınayken düşünür, tartar, şüphe eder. Kitle içinde ise kendi muhakemesinin bir bölümünü ortak duygunun akışına bırakabilir. Kitle, bireyin muhakemesini büyütmez; bazen onu askıya alır.
Ama aynı anda kendi kararının sorumluluğunu da daha az hissedebilir. ‘Biz yaptık’ diyebilir. ‘Herkes böyle düşündü’ diyebilir. ‘Ben tek başıma ne yapabilirdim?’ diyebilir. Bu yüzden kitleyi anlamak için yalnızca onun gücüne değil, bireyin kendi sorumluluğuyla arasına koyduğu mesafeye de bakmak gerekir.”
Bir süre sustu.
“Toplumun körleşmesi yalnızca yönetenlerin propaganda yapmasıyla gerçekleşmez. İnsanlar bazen korktukları için susar. Bazen çıkarları zarar görmesin diye. Bazen rahatları bozulmasın diye. Bazen de herkes sustuğu için susarlar.
Sonra sessizlik çoğalır. İtiraz edenler yalnızlaşır. Yalnızlaşanlar daha kolay susturulur. Ve toplum bir süre sonra hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamaya devam eder.”
“Yani toplum da sorumlu.”
“Evet. Bu, toplumu bütünüyle suçlamak değildir. Toplumun kendi sorumluluğunu hatırlatmaktır. Çünkü totalitarizm yalnızca yukarıdan kurulmaz. Yukarıdan gelen güçle aşağıdaki korku, çıkar, konformizm ve sessizlik birbirini beslediğinde güçlenir.
Bu yüzden totalitarizmin yükseldiği dönemlerde yalnızca iktidarın ne yaptığına değil, toplumun ne yaptığına da bakmak gerekir. Daha doğrusu ne yapmadığına.”
Adam bir süre sustu. Sonra:
“Körleşme yalnızca bireyin başına gelmez. Toplum da körleşebilir. Bir ülke de. Bir kültür de. Bir çağ da. Ve insanlık da.”
İktidarın kitleyle ilişkisi
“Peki iktidar bunu nasıl kullanır?”
Adam fincanını eline aldı.
“İktidar kitleyi yalnızca yönetmez. Kitleyi biçimlendirir. Önce neyin önemli olduğunu söyler. Sonra neyin tehlikeli olduğunu. Sonra neye inanılması gerektiğini. İnsan bunları kabul etmezse itiraz eder. İtiraz ederse yalnızlaşabilir. Yalnızlaşırsa kalabalığın dışında kalmanın bedelini ödemeye başlar. Böylece korku devreye girer.”
Fincanını masaya bıraktı.
“Korku yalnızca fiziksel değildir. İşini kaybetme korkusu olabilir. Çevresinden dışlanma korkusu olabilir. Yalnız kalma korkusu olabilir. İtibarını kaybetme korkusu olabilir. İnsan kaybedecek şeyleri çoğaldıkça daha kolay korkar. Evi vardır. Ailesi vardır. İşi vardır. İtibarı vardır. Kurmuş olduğu bir hayat vardır. İktidar bunu bilir. Çünkü insanın yalnızca bedenini değil, hayatını da rehin alabilir.”
“Gençler?”
Adam başını kaldırdı.
“Genç insanın durumu biraz farklıdır. Henüz kurduğu hayatın kaybedeceği şeyleri daha azdır. Önünde yaşanmamış bir hayat vardır. Bu nedenle mevcut düzenle bağı daha zayıf olabilir. Her genç cesur değildir. Ama gençlik, henüz mevcut düzenle bütün çıkar bağlarını kurmamış olması nedeniyle sorgulamaya daha açık olabilir. İktidarlar bunu bilir. Bu yüzden gençler üzerine özellikle politika yaparlar. Onları kazanmak isterler. Kendi değerleriyle biçimlendirmek, kendi gelecek tasavvurlarına bağlamak isterler. Çünkü bir kuşağın zihnini biçimlendirebilirseniz yalnızca bugünü değil, yarını da biçimlendirmiş olursunuz. Fakat aynı nedenle gençlik, mevcut düzeni değiştirme potansiyeli de taşır. Çünkü kaybedecekleri henüz hayatlarının tamamını kaplamamıştır.”
Adam bir süre sustu.
“İnsanların konuşmadığı bir toplum ile insanların konuşmaktan korktuğu bir toplum aynı değildir. Birinde sessizlik vardır. Diğerinde sessizliği üreten bir mekanizma.”
“Peki toplumun kendisi?”
“Toplum bu süreçte yalnızca mağdur değildir. İnsanlar bazen iktidarın yaptıklarını görürler ama görmek istemezler. Korktukları için. Çıkarları zarar görmesin diye. Rahatları bozulmasın diye. Ve herkes sustuğu için onlar da susarlar. İşte o zaman toplum yalnızca olanların tanığı olmaktan çıkar. Sessiz bir ortağa dönüşebilir.”
Bu cümleden sonra uzun süre sustum.
Yukarıda iktidar vardı. Aşağıda korku. Aralarında propaganda, tekrar, sessizlik ve kitle psikolojisi dolaşıyordu. Ve bütün bunların ortasında birey vardı.
Seyirci yurttaş
Dışarıda Viyana akşamı ağır ağır koyulaşıyordu. Sahafın vitrininden içeri süzülen ışık azalmış, rafların gölgeleri uzamıştı.
Bir süre önümdeki kitaba baktım. Sonra:
“Bütün bunların bir de yurttaşlık tarafı yok mu?” dedim.
Adam başını kaldırdı.
“Nasıl?”
“İnsan yalnızca kitleye karışarak değil, siyaseti dışarıdan seyrederek de sorumluluğundan uzaklaşabilir mi?”
“Evet. Hatta bu daha sessiz bir dönüşümdür.”
Bir an durdu.
“İnsan önce siyasetin içinde yer almayı bırakır. Mahallesinde konuşmaz. İşyerinde örgütlenmez. Bir topluluğun parçası olmaktan uzaklaşır. Bir mesele karşısında ‘Ne yapabiliriz?’ diye sormak yerine ‘Bunun hakkında ne söyleniyor?’ diye bakar. Sonra siyaset onun karşısında gerçekleşen bir şeye dönüşür. Ekrandan izler. Bir siyasetçiyi dinler. Bir açıklamaya öfkelenir. Başkasını alkışlar. Bir görüntüyü paylaşır. Bir tartışmanın tarafını tutar. Kendisini siyasetin içinde sanır. Oysa yalnızca siyaset hakkında bir şeyler tüketiyordur.”
“Yani insan konuşabilir ama yurttaş olmayabilir.”
“Evet. Konuşmak ile katılmak aynı şey değildir. Yurttaş, yalnızca olan biteni değerlendiren insan değildir. Kendi hayatını ve ortak hayatı değiştirebileceğini düşünen insandır. Bunun için başkalarıyla yan yana gelmesi, örgütlenmesi, itiraz etmesi, ikna etmeye çalışması ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alması gerekir.”
“Peki seyirci?”
“Seyirci olayın içindeki kişi değildir. Olanı izler. Öfkelenebilir. Bağırabilir. Eleştirebilir. Fakat hiçbirini değiştirmeyebilir. Çünkü tepki vermek ile sorumluluk almak arasında büyük bir fark vardır.”
Bir süre sustu.
“İnsan siyaseti izlemeye alıştığında, siyaset giderek bir gösteriye dönüşür. Politikacılar sahnede konuşur. İnsanlar ekranın karşısında izler. Sonra bir sonraki konuya geçilir. Böylece yurttaş, yavaş yavaş kendi hayatının siyasal öznesi olmaktan çıkar. Seyirciye dönüşür.”
O anda zihnimde bir soru belirdi: Yurttaş ne zaman seyirciye dönüşüyordu?
Adam devam etti:
“Bu dönüşüm bir günde olmaz. İnsan önce katılımını azaltır. Sonra yalnızlaşır. Sonra siyasal hayatla ilişkisini ekrana taşır. Artık bir olayın içinde yer almak yerine onu ekran karşısında izler. Sosyal medyada aynı şey başka bir biçimde sürer. Propaganda akışında sürekli aynı mesajlarla karşılaşır. Algoritmalar da daha önce baktığı, beğendiği ve onayladığı şeylere benzeyen içerikleri yeniden gösterir. Böylece farklı düşüncelerle karşılaşmak yerine kendi düşüncesinin yankısını duymaya başlar. Bir süre sonra izlemek, yorumlamak ve tepki vermek ona katılım gibi gelir. Oysa yurttaşlığın yerini seyir almıştır.”
Bu cümle içimde kaldı. Çünkü bugünün insanı siyasetten uzak değildi. Tam tersine siyaset her yerdeydi. Ekrandaydı. Sosyal medyadaydı. Haber akışındaydı. Propaganda akışındaydı. Algoritmik yankı odalarındaydı. İnsan her gün siyasetle karşılaşıyordu. Ama karşılaşmak ile katılmak aynı şey değildi. İnsan öfkeleniyor, yorum yapıyor, taraf tutuyor, paylaşım yapıyor, tartışıyor; fakat giderek siyasetin öznesi olmaktan çıkıyordu. Seyretmeyi katılım sanıyordu. Belki de bugünün en sessiz siyasal dönüşümlerinden biri buydu.
Adam fincanını masaya bıraktı.
“Örgütlü toplum bu yüzden iktidar için daha zordur.”
“Çünkü?”
“Çünkü örgütlü insan yalnız değildir. Yalnız insanı korkutmak daha kolaydır. Ama insanlar yan yana geldiklerinde korkunun etkisi azalır. Birbirlerinin cesaretini büyütürler. Birbirlerine tanıklık ederler. Böylece bireysel korku ortak bir iradeye dönüşebilir. İktidarların örgütlü toplumdan çekinmesinin nedeni budur. Çünkü örgütlü yurttaş yalnızca şikâyet etmez. Güç dengelerini değiştirebilir.”
“Demek ki mesele yalnızca kitleye kapılmamak değil.”
“Hayır.”
“Yalnızlaşmamak da.”
“Evet.”
“Ve seyirciye dönüşmemek.”
Adam başını salladı.
“Çünkü yurttaş seyirci olduğunda, demokrasi de seyredilen bir şeye dönüşür.”
Sahafın içindeki sessizlik yeniden yoğunlaştı.
Ben önümde duran ‘’Körleşme’’ye baktım. Bir süre önce bu kitabı yalnızca Peter Kien'in hikâyesi için elime almıştım. Şimdi kitap başka bir yere açılmıştı. Aydından kitleye. Kitlede bireyin erimesinden iktidara. İktidarın korkuyu kullanmasından yurttaşın seyirciye dönüşmesine. Ve bütün bunların altında aynı soru duruyordu: İnsan kendi aklının ve kendi iradesinin sahibi olarak kalabilir mi?
Adam kitabın kapağına baktı.
“Belki de mesele budur.”
“Nedir?”
“İnsan, kendisine gösterilenle gördüğü şey arasındaki farkı koruyabilmeli. Kendisine söylenenle düşündüğü şey arasındaki farkı koruyabilmeli. Ve en önemlisi, kalabalığın içinde kendi sorumluluğunu kaybetmemeli.”
Bir süre sustuk.
Ben kitabı elime aldım. Adam da kendi kitabını kapattı. Henüz onun kim olduğunu bilmiyordum. Ama artık onun söyledikleri sıradan bir sahaf sohbetinin sınırlarını çoktan aşmıştı.
Yüzüne yeniden baktım. Bir an garip bir şey hissettim. Sanki bu adamı daha önce görmüştüm. Bir kitapta. Bir cümlede. Bir fotoğrafta. Ama nerede olduğunu hatırlayamıyordum.
“Size bir şey soracağım,” dedim.
Adam başını kaldırdı.
“Buyurun.”
“ ‘Körleşme’yi ve ‘Kitle ve İktidar’ı çok iyi biliyorsunuz. Canetti'yi de çok iyi tanıyorsunuz. Bu nasıl oluyor?”
Adam cevap vermedi. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Ben bekledim.
Sonunda konuştu:
“Çünkü Canetti'yi biraz tanıyorum.”
“Biraz mı?”
“Evet. Biraz.”
“Kim olduğunuzu hâlâ bilmiyorum.”
Bu kez doğrudan yüzüme baktı.
“Ben Elias Canetti.”
Karşılaşmanın gerçekliği
O anda ne söyleyeceğimi bilemedim.
Sahafın içindeki bütün sesler birden kesilmiş gibiydi. Karşımda, yıllardır kitaplarını okuduğum bir adam oturuyordu. Ve ben onun karşısında tek bir cümle bile kuramıyordum.
Masanın üzerindeki fincana baktım. Sonra ona. Sonra yeniden fincana. Sanki aklım duyduğu şeyi kabul etmekte zorlanıyordu.
“Bu... mümkün değil,” diyebildim.
Canetti hafifçe gülümsedi.
“İnsan bazı şeylerin mümkün olmadığını düşünür.”
Bir an durdu.
“Ta ki karşısına çıkıncaya kadar.”
Ben hâlâ konuşamıyordum.
Canetti masanın üzerindeki ‘’Körleşme’’ye baktı.
“Bazı kitaplar insanın hayatında bitmez.”
Bir süre sustu.
“İnsan bazen bir kitabı anlamak için değil, kendisini ve zamanını anlamak için yeniden açar.”
Bu cümle zihnimde yer etti. Belki de gerçekten öyleydi. Belki bazı kitaplar yalnızca geçmişi anlatmıyordu. Bugünü de anlatıyordu. Ve insan yıllar sonra aynı kitabı yeniden eline aldığında aslında kitabı değil, kendisini ve bugünü yeniden okuyordu.
Canetti fincanındaki son yudumu aldı.
“Benim anlattıklarım yalnızca geçmişe ait şeyler değil. Her çağ kendi körleşmesini üretir. Kendi kitlelerini. Kendi iktidar biçimlerini. Kendi suskun insanlarını. Kendi yankı odalarını. Çünkü insan değişse de korkuları, tutkuları, iktidar arzusu ve kalabalığa karışma isteği bütünüyle değişmez.”
Başımı salladım.
“Demek ki mesele yalnızca geçmişi bilmek değil.”
“Hayır.”
Bir an durdu.
“Geçmişin insanı bugüne hazırlaması.”
Bu cümleden sonra ikimiz de sustuk. Sahafın içinde akşam iyice koyulaşmıştı. Canetti bir süre sonra saatine baktı.
“Geç oldu.”
Başımı kaldırdım. Canetti ayağa kalktı.
“Kalkalım mı?”
Başımı salladım. ‘’Körleşme’’yi elime aldım.
Canetti bir şey söylemeden rafların arasına doğru yürüdü. Ben arkasından baktım.
Bir an gözümden kayboldu.
Sağa baktım. Sola baktım. Rafların arasına baktım. Yoktu.
Hızla ayağa kalktım. Sahafın içinde dolaştım. Arka tarafa geçtim. Eski gravürlerin bulunduğu bölüme baktım. Yoktu.
Sonunda görevlinin yanına gittim.
“Az önce burada beraber oturduğumuz beyefendi...” dedim.
Görevli bana şaşkınlıkla baktı.
“Beraber oturduğunuz beyefendi?”
Elimle oturduğumuz yeri işaret ettm.
“Evet. Şurada oturuyorduk.”
Görevli kısa bir süre sustu. Sonra sakin bir sesle konuştu:
“Burada biriyle oturduğunuzu görmedim. İki saattir burada tek başınıza oturuyordunuz.''
Bir şey söylemek istedim. Söyleyemedim. Görevli devam etti:
“Ancak orada gelip oturduğunuzdan beri de kendi kendinizle konuşur gibi bir hâliniz vardı.”
Başımı masaya çevirdim. İki fincan hâlâ oradaydı. Görevli de fincanlara baktı.
“Garip,” dedi.
“Nedir?”
“İki melanj söylediniz.”
Masaya baktı.
“Fakat yalnızca birini içmişsiniz.”
Bir süre hiçbir şey söylemedim. ‘’Körleşme’’yi elime aldım. İçimden tek bir düşünce geçti: Galiba aklım bana bir oyun oynadı.
Nebehay'den çıktım.
Seilergasse sessizdi. Stephansdom'un taşları akşamın içinde kararmıştı. Kärntner Straße'de insanlar yürümeye devam ediyordu.
Şehir aynı şehirdi. Fakat ben artık aynı insan değildim. Çünkü bazı karşılaşmalar insana yeni bilgiler vermez. Yalnızca uzun zamandır bildiği bazı şeyleri yeniden hatırlatır. Ve bazen tarih konuşur, insan bugünü duyar.
Elimde ‘’Körleşme’’ ile Viyana'nın akşamında yürürken, bütün akşam boyunca konuştuğumuz şeyleri düşündüm. Aydın. Kitle. İktidar. Korku. Sessizlik. Yurttaşlık. Sorumluluk.
Sonra aklıma, bütün konuşmanın içinde giderek belirginleşen bir düşünce takıldı:
‘’Yurttaş seyirciye dönüştüğünde, demokrasi de seyredilen bir şeye dönüşür.’’
Bu cümle zihnimde bir süre uğuldadı.
Ardından, akşam boyunca konuştuğumuz her şey sanki tek bir soruda birleşti:
‘’Gördüğüm şey gerçekten benim gördüğüm şey mi? Yoksa bana gösterilen mi? Düşündüğüm şey gerçekten benim düşündüğüm şey mi? Yoksa bana düşündürttürülen şey mi?''’’
Bir süre yürüdüm.
Sonra içimden tek bir cümle geçti:
Bir yere neden geldiğinizi giderken anlarsınız.
Osman AYDOĞAN