• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam58
Toplam Ziyaret4241684

VİYANA SOHBETLERİ – II Robert Musil ile Viyana'da bir akşam vakti


VİYANA SOHBETLERİ – II

Robert Musil ile Viyana'da bir akşam vakti

08 Ağustos 2026


Stefan Zweig'le yaptığım o tuhaf sohbetin üzerinden birkaç gün geçmişti. İlk gün yaşadıklarımı anlamaya çalıştım. İkinci gün vazgeçtim. Çünkü bazı karşılaşmalar açıklanmak için değil, insanın içinde yavaş yavaş yer etmek için vardır.


Zweig'ın anlattıkları zihnimde hâlâ bütün canlılığıyla dolaşıyordu. "Toplumlar da hastalanır..." "Bilgi ölür..." "Hakikat önce dilde aşınır..." Sacher Cafe'de başlayan o uzun sohbet bitmişti ama cümleleri bitmemişti. İnsan bazen bir kitabı kapatır; kitap ise insanı kapatmaz. Zweig da öyle olmuştu. Sanki konuşmasını tamamlamamış, zihnimin içinde yaşamaya devam etmişti.

O sabah nereye gideceğime karar vermeden otelden çıktım. Ayaklarım beni düşüncelerimden önce tanıyordu. Bir süre sonra kendimi yıllar önce defalarca yürüdüğüm sokaklarda buldum. Karşıma tanıdık bina çıktığında durdum. Universität Wien. Gülümsedim.

Kütüphanede bir adam

Viyana'da yaşadığım yıllarda bu kütüphaneye üyeydim. Haftanın birkaç günü mutlaka uğrardım. Bazen kitap almak için... Bazen yalnızca kitapların arasında dolaşmak için... Bazen de hiçbir şey okumadan birkaç saat sessizce oturmak için.

Aradan çeyrek asır geçmişti. Şehir değişmişti. Ben değişmiştim. Ama bazı binalar yalnızca taşlardan yapılmaz. İçlerinde zaman da birikir.

Kütüphanenin ağır kapısından içeri girdim. Sessizlik beni yıllar öncesinden tanıyan eski bir dost gibi karşıladı. Bazı kokuların hafızası vardır. Eski kitapların kokusu da onlardan biridir. Bir anda kendimi yirmi beş yıl önceki hâlimle aynı koridorda yürürken hissettim. Masalar değişmemişti. Yüksek pencerelerden süzülen ışık yine ahşap masaların üzerine aynı dinginlikle düşüyordu.

Sadece yüzler değişmişti. Sessizlik ise aynı sessizlikti. Rafların arasında yavaşça yürümeye başladım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Belki de biliyordum. İnsan bazen aradığı kitabı değil, aradığı düşünceyi bulmaya gider. Farkına varmadan kendimi Alman edebiyatı bölümünde buldum.

Parmaklarım rafların sırtlarında ağır ağır dolaşıyordu. Goethe... Thomas Mann... Hermann Broch... Kafka...

Ve sonra...

Kalın, koyu renkli iki cilt.

‘’Der Mann ohne Eigenschaften’’. (Niteliksiz Adam)

Elimi uzattım. Kitabı raftan dikkatlice çektim. Kitabı ilk kez görmüyordum. Hatta kaç kez okuduğumu ben bile hatırlamıyordum. Zor okunan bir kitaptı. Üç bin sayfalık kitabın sayfalarında satırların altını çize çize, önemli düşünceleri not ala ala okumuştum. Ama bazı kitaplar vardır; onları yeniden elinize aldığınızda, aslında kitabı değil, geçmişteki kendinizi de elinize alırsınız.

Kapağı açtım. İlk sayfalara göz gezdirdim. Ayakta duruyordum. Tam o sırada arkamdan sakin bir ses geldi:

"Bu kitap ayakta okunmaz."

İrkilerek arkamı döndüm. Karşımda uzun boylu, ince yapılı bir adam duruyordu. Ne yaşlı görünüyordu ne de genç. Yüzünde ilk bakışta dikkat çeken hiçbir özellik yoktu. Sokakta görseniz birkaç dakika sonra unutabileceğiniz yüzlerden biriydi. Ama gözleri... Gözleri durmadan düşünen bir insana aitti. Bana değil, elimde tuttuğum kitaba bakıyordu.

Sonra okuma salonundaki boş masalardan birini eliyle işaret etti.

"İsterseniz oturalım."

Kitabı kapattım. Adamın gösterdiği masaya doğru yürüdüm. Karşılıklı oturduk. Masaya yalnızca tek bir kitap koyduk: ‘’Der Mann ohne Eigenschaften.’’

Birkaç dakika hiç konuşmadık. Kütüphanenin sessizliği konuşuyordu sanki. Sonunda dayanamadım.

"Affedersiniz... Beni tanıyor musunuz?"

Başını hafifçe iki yana salladı.

"Hayır."

Sonra kitaba baktı.

"Ama elinizde tuttuğunuz kitabı tanıyorum."

İlk kez gülümsedim.

"Demek siz de Musil'i seviyorsunuz."

Bu kez yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

"Sevmek..." dedi. "İlginç bir kelime."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Bazı yazarlar sevilmez. Onlarla uzun süre yaşanır."

Bu cevap hoşuma gitti. Ama adamın kim olduğunu hâlâ bilmiyordum. Bir süre daha konuştuk. Kitabın neden zor okunduğundan değil, neden bazı kitapların insanı rahatsız ettiğinden söz etti. Cümleleri kısa değildi. Ama acele de etmiyordu. Sanki bana bir şey anlatmaktan çok, birlikte bir düşüncenin çevresinde dolaşıyorduk.

Merakım giderek arttı.

"Affedersiniz..." dedim yeniden. "Galiba sizi bir yerden tanıyor olmam gerekiyor."

Adam ilk kez doğrudan gözlerimin içine baktı. Sonra hafifçe gülümsedi.

"Bugünlerde beni hatırlayan pek kalmadı."

Elini kitabın kapağının üzerine koydu.

"Adım..."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Robert Musil."

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Bu kez gerçekten şaşırmıştım.

"Robert Musil..."

Adını bir kez daha tekrarladım. Adam başını hafifçe eğdi.

"Evet."

Kitaba baktım. Sonra ona. Sonra yeniden kitaba. Bir an için zamanın nasıl işlediğini unuttum. Çeyrek asır önce bu kütüphanede defalarca okuduğum bir kitabın yazarı, şimdi karşımda oturuyordu. Üstelik bana, kitabını ayakta okumamam gerektiğini söylüyordu.

İster istemez gülümsedim.

"Demek siz..."

"Ben."

Bu kez o da gülümsedi.

"Fakat kitabı benden daha iyi tanıyorsunuz."

"Nasıl?"

"Onu birkaç kez okumuşsunuz."

Şaşırdım.

"Bunu nereden çıkardınız?"

"Kitaba ilk kez bakan insan kitabın kapağına bakar."

Elini kitabın üzerine koydu.

"Siz ise kitabı elinize aldığınızda doğrudan bir sayfaya baktınız."

Bir an sustum.

"Doğru."

Musil başını salladı.

"İnsan bazı kitapları okumaz. Onlarla yıllar geçirir."

Bu cümleyle birlikte aramızdaki hava değişti. Artık karşımdaki adamın gerçekten Robert Musil olduğuna inanmıştım. Ama garip olan şuydu: Onu tanımış olmaktan çok, nihayet tanımış olmanın verdiği bir gecikmişlik hissediyordum. Sanki yıllardır kitabını okuyordum da şimdi yazarın kendisi karşıma çıkmıştı.

Kitaba baktım.

"Üstat..."

Musil gözlerini kaldırdı.

"Bu kitabı kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum. Ama her okuyuşumda başka bir şey buldum."

"Çünkü siz değiştiniz."

Bu cevap beklemediğim kadar doğrudandı.

"Kitap değişmedi. Okur değişti."

Musil başını salladı.

"İyi okur budur."

Bir süre sustuk. Sonra ona baktım.

"Size bir şey sorabilir miyim?"

"Elbette."

"Ben bugün buraya neden geldim?"

Musil hafifçe gülümsedi.

"Onu bana sormayın."

"Neden?"

"Çünkü insan bazen bir yere neden gittiğini, oradan ayrılırken anlar."

Bu cümleyi zihnime yazmak istedim. Musil'in ilk sözünü hatırladım. Bazı kitaplar ayakta okunmazdı. Belki bazı düşünceler de aceleyle not edilmezdi. Bir süre daha oturduk.

Sonra Musil kitabın kapağına baktı.

"Kakanya'yı hatırlıyor musunuz?"

Kelimeyi duyunca başımı kaldırdım.

"Elbette. Romanınızı okurken karşıma çıkmıştı. Fakat neden bu adı seçtiğinizi hiç düşünmemiştim."

Musil ilk kez belirgin biçimde gülümsedi.

"Çoğu okur da düşünmez."

Kitabı usulca kapattı.

"Gelin."

"Nereye?"

"Kakanya'yı bir masanın başında anlatmayayım."

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

"Nerede anlatacaksınız?"

Musil ayağa kalktı. Kütüphanenin yüksek pencerelerinden dışarı baktı. Viyana güneş altındaydı. Sonra bana döndü.

"Kakanya, kitaplardan çok sokaklarda anlaşılır."

Ben de ayağa kalktım. Kitabı elime aldım. Birlikte kapıya doğru yürümeye başladık.
Tam çıkarken Musil durdu. Kütüphaneye son kez baktı.

Sonra bana dönerek alçak sesle konuştu:

"İnsan bir medeniyetin neden çöktüğünü kütüphanede öğrenir ama nasıl çöktüğünü sokakta görür."

Ve birlikte kütüphanenin ağır kapısından dışarı çıktık.

Kakanien

Üniversitenin taş merdivenlerinden birlikte indik.


Kapının önünde birkaç öğrenci tartışıyordu. Birinin elinde kitaplar vardı; diğeri bisikletinin yanında durmuş, hararetle bir şey anlatıyordu. Tramvay durağında insanlar bekliyor, caddeden arabalar geçiyordu. Viyana her zamanki gibi kendi hayatını yaşıyordu.

Musil birkaç adım önümde yürüdü. Sonra durdu.

"Bakın."

Neye baktığını anlamak için çevreme göz gezdirdim.

"Ne görüyorsunuz?"

"Viyana'yı."

"Ben de."

Bir süre sessiz kaldı.

"Fakat ben başka bir şey görüyorum."

"Neyi?"

"Kakanya'yı."

Kelimeyi söylerken hafifçe gülümsedi.

"Kakanya... Almanca ‘K. und K.’ kısaltmasından doğdu."

Elini havada iki harf yazar gibi hareket ettirdi.

"K... ve... K... Kaiserlich und Königlich. İmparatorluk ve Kraliyet. Devletin resmî belgelerinde bu iki harf her yerdeydi. Bakanlıklarda... Kışlalarda... Mahkemelerde... Mühürlerde..."

Bir an durdu.

"İnsanlar bir süre sonra o iki harfi devletin kendisinden daha fazla görmeye başladılar."

Gülümsedi.

"Ben de düşündüm... Eğer bir devlet sonunda yalnızca kısaltmalarla anılıyorsa artık ruhunu kaybetmiş demektir."

Yürümeye devam ettik.

"Fakat Kakanya yalnızca eski bir imparatorluğun adı değildi."

"Neydi?"

"Bir zihniyet."

"Nasıl bir zihniyet?"

Musil cevap vermeden önce karşıdan gelen tramvaya baktı.

"Her şeyin yerli yerinde olduğu, ama hiçbir şeyin gerçekten yerli yerinde olmadığı bir zihniyet."

Bu cümleyi düşündüm.

"Bir devlet ayakta. Kurumlar çalışıyor. Memurlar görevlerinin başında. Kanunlar var."

"O hâlde sorun nerede?"

Musil bana baktı.

"Anlamda."

Bir süre yürüdük.

"Bir sistemin çalışması, onun doğru çalıştığı anlamına gelmez."

"Nasıl?"

"Makine kusursuz çalışabilir. Ama nereye gittiğini bilmiyorsa, yalnızca daha hızlı yanlış yere gider."

Bu kez ben sustum. Musil devam etti:

"Güç, kendisini en kolay anlam yoksunluğu içinde gizler. Ve en rahat biçimde, içinde düşünce olmayan yerlerde kök salar."

Bir an durdu.

"İktidar, insanı ezdiğinde değil, tanımladığında tehlikelidir."

"Nasıl yani?"

"İnsana kim olduğunu, neye inanacağını, neyi savunacağını, kimi seveceğini, kimi düşman göreceğini söylediğinde..."

Cümlesini tamamlamadı. Sonra konuştu:

"İnsan artık kendi zihninin sahibi değildir."

Viyana'nın kalabalığı yanımızdan akıp gidiyordu. Musil insanların yüzlerine baktı.

"Devletlerin en büyük gücü bazen insanları susturmak değildir. Onların yerine konuşmaktır."

Bir süre sonra ben sordum:

"Peki insanlar buna neden izin verir?"

"Çünkü hazır bir kimlik, düşünmekten daha kolaydır."

Yürümeye devam ettik. Bir meydandan geçerken Musil durdu.

"Modern devlet, insanlardan çok işlevlerle ilgilenir."

"İşlevlerle?"

"Dosyalarla. Görevlerle. Yetkilerle. Usullerle. Yönetmeliklerle."

Gülümsedi.

"Bürokrasi, aklın zaferi gibi görünür."

Sonra yüzündeki gülümseme kayboldu.

"Ama çoğu zaman sorumluluğun mezarıdır."

"Nasıl?"

"Çünkü herkes görevini yapar. Fakat kimse sonucundan sorumlu değildir."

Bu cümle havada kaldı. Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Sonra Musil ekledi:

"Bir sistem, kusursuz işlediği ölçüde insanı önemsizleştirebilir. Bir düzen ne kadar çok kural üretirse o kadar az anlam üretebilir."

İlk kez, Kakanien'in neden yalnızca tarihsel bir isim olmadığını anlamaya başladım. Musil bunu fark etmiş gibi konuştu:

"Kakanya'da çok garip bir şey vardı."

"Neydi?"

"Başka yerlerde başka insanların 'Vay canına, neler olmuş!' diyecekleri olaylara, Kakanya'da 'Bir şey oldu' denip geçilirdi."

Gülümsedi.

"Almanca konuşulan başka hiçbir yerde veya başka hiçbir dilde rastlanmayan garip bir kelimeydi bu."

"Bir şey oldu."

"Evet."

"Bu kadar mı?"

"Bu kadar."

"Ve sonra?"

"Sonra hayat devam ederdi."

Bir tramvay geçti. Musil arkasından baktı.

"Bir toplum için en tehlikeli şeylerden biri budur."

"Nedir?"

"Olağanüstü olanı olağanlaştırmak. Bir süre sonra hiçbir şey insanı şaşırtmaz. Çünkü şaşırmak için önce bir ölçüye sahip olmak gerekir. Ölçü kaybolduğunda her şey birbirine benzer."

Yürümeye devam ettik. Bir süre sonra ben sordum:

"Peki siyasi kararlar nasıl alınıyordu?"

Musil gülümsedi.

"Alınmıyordu. Alınıyormuş gibi yapılıyordu."

Bu kez ben güldüm. Musil de gülümsedi.

"Kakanya'nın hükûmet düsturu 'hem şu, hem bu' idi."

Bir an durdu.

"Tercihen en bilgece yatıştırma tavrıyla 'ne şu, ne bu'."

İkimiz de sustuk.

"Çünkü açık bir tercih yapmak sorumluluk getirir."

"Tercih etmezseniz?"

"Kimse size yanlış karar verdiniz diyemez."

"Ama hiçbir şey de çözülmez."

Musil başını salladı.

"İşte Kakanya."

Bir süre sonra yüzündeki ifade ciddileşti.

"Orada basit insanların gereksiz yere çok fazla şey öğrenmesi dikkatli bir tutum sayılırdı."

"Gerçekten mi?"

"Bilginin fazla olması, insanların fazla soru sormasına yol açabilirdi. Ekonomik durumlarının mübalağalı bir seviyeye çıkmasına da değer verilmezdi."

"Neden?"

"Çünkü çok fazla bağımsız insan, çok fazla bağımsız düşünce demektir."

Bir an durdu. Sonra yüzündeki gülümseme kayboldu.

"Ve birilerinin işe yarar bir tarafları varsa, bunun kendiliğinden ortaya çıkacağı varsayılırdı."

"Adam yetiştirmek için direnç birebirdi."

Bir süre sustuk. Musil sonra başını iki yana salladı.

"Üstelik Kakanya'da dâhiler daima hödük sanılırdı."

Gülümsedi.

"Ama asla başka yerlerde olduğu gibi, hödükler dahi sayılmazdı."

Bu kez istemeden güldüm. Musil de güldü. Ama birkaç adım sonra yeniden ciddileşti.

"İroni bir yana... Bir toplumda liyakat şüpheli, cehalet makbul, itiraz rahatsız edici hâle gelirse orada yalnızca kötü yönetim yoktur. Değerlerin yer değiştirmesi vardır."

Bir süre yürüdü. Sonra:

"Ahlâk çoğu zaman erdem değil, alışkanlığın katılaşmış biçimidir."

Bu cümle üzerinde düşündüm.

"Yani insanlar yanlış olduğunu düşündükleri şeyi bile doğru olduğu için değil, alıştıkları için yapabilirler."

"Evet."

"Ve zamanla alışkanlık, ahlâkın yerine geçer."

Musil başını salladı.

"Değerler, sorgulanmadıkları anda putlaşırlar, savunulduklarında değil ezberlendiklerinde tehlikeli olurlar."

Viyana'nın geniş caddelerinden birine çıkmıştık. Kalabalık artmıştı. Musil bir süre insanları izledi.

"Bir başka sorun daha vardır."

"Nedir?"

"Kitle. Kitle düşünce üretmez."

"Ne üretir?"

"Duyguları çoğaltır."

Bir grup insan yanımızdan geçerken sesleri yükseldi. Musil onlara baktı.

"Kalabalık, bireyi büyütmez. Eriterek çoğaltır."

Sonra ekledi:

"İnsanlar birlikteyken daha güçlü olduklarını sanırlar."

"Öyle değil mi?"

"Her zaman değil."

"Bazen birlikteyken daha sorumsuz olurlar."

Bu cümleyle birlikte kalabalığa yeniden baktım. İnsanların tek tek yüzleri vardı. Ama kalabalık hâlinde başka bir şeye dönüşüyorlardı.

Musil yürümeye devam etti.

"Düşünceler çoğu zaman eylemleri değil, eylemlerin yokluğunu doldurur."

"Bu ne demek?"

"İnsan konuşur. Çok konuşur. Fikirler üretir. Yorumlar. Eleştirir. Ve bütün bunları yaptığı için harekete geçtiğini zanneder."

"Peki gerçekte?"

Musil bana baktı.

"Hiçbir şey yapmamıştır."

Bu kez Viyana'nın gürültüsü daha farklı gelmeye başladı. Bir toplumun çöküşü bazen sokaklarda bağıran insanlarla başlamıyordu. Belki de tam tersine... İnsanların konuşmaya devam ettiği, fakat artık hiçbir sözün davranışa dönüşmediği yerde başlıyordu.

Musil sanki bunu söylememi bekliyormuş gibi başını hafifçe salladı.

"İşte şimdi Parallelaktion'u anlayabilirsiniz."

Parallelaktion

Yürümeyi bıraktım.

"Parallelaktion..."

"Evet."

"Paralel Eylem."

Musil gülümsedi.

"Adı bile yeterince açıklayıcı.’’

"Neyi açıklıyor?"

"Bir şey yapıyormuş gibi görünmenin, bir şey yapmaktan daha önemli hâle geldiği bir düzeni."

Ve yeniden yürümeye başladı. Ben peşinden gittim.

"Parallelaktion..."

Kelimeyi bir kez daha tekrarladım.

Musil yürümeyi sürdürüyordu.

"İnsan bazen bir kelimenin ne anlattığını, o kelimeyi yaşayan bir toplumun içine girdiğinde anlar."

"Parallelaktion neyi anlatıyordu?"

"Bir imparatorluğun kendi geleceğini hazırlamak için düzenlediği büyük bir siyasal girişimi. 1918'in yaklaşan yıldönümü için. İmparatorluğun yetmişinci yılı."

Musil başını salladı.

"Yetmiş yıl..."

Bir süre sustu.

"Bir devletin geçmişiyle övünmesi kolaydır. Geleceğini kurması daha zordur."

"Parallelaktion'un amacı neydi?"

"Her şeyi aynı anda yapmaktı."

"Her şeyi?"

"Sanat, kültür, bilim, siyaset, ekonomi... Her alanın temsilcileri bir araya gelecek, imparatorluğun geleceği üzerine konuşacak, büyük fikirler ortaya atacaklardı."

"Ve sonuç?"

Musil bana baktı.

"Toplantılar. Komisyonlar. Yeni toplantılar."

Güldüm.

Musil de gülümsedi.

"İmparatorluk büyük bir fikir arıyordu."

"Bulamadı mı?"

"Fikir çoktu. Karar yoktu."

Bir süre yürüdük.

"Parallelaktion'un ironisi burada."

"Nerede?"

"Herkes geleceği konuşuyordu. Fakat kimse geleceğe doğru yürümüyordu."

Bu cümleyle birlikte durdu.

"Bir toplumda fikir üretmek ile karar almak arasındaki mesafe açıldığında siyaset tuhaf bir gösteriye dönüşür."

"Nasıl bir gösteri?"

"Herkes konuşur. Herkes haklıdır. Herkes kendi komisyonunda önemlidir. Ama sonunda hiçbir şey olmaz."

Bir tramvay yanımızdan geçti. Musil gözlerini tramvayın arkasından ayırmadan konuştu:

"Parallelaktion aslında yalnızca bir siyasal girişimin hikâyesi değildir."

"Nedir?"

"Bir medeniyetin karar verme kabiliyetini kaybetmesinin hikâyesidir."

Bu kez sustum.

Musil devam etti:

"Çünkü çöküş her zaman kurumların yıkılmasıyla başlamaz."

"Bazen?"

"Kurumlar yerli yerindedir. Meclis vardır. Bakanlıklar vardır. Gazeteler vardır. Üniversiteler vardır. Toplantılar yapılır. Raporlar hazırlanır. Fikirler açıklanır. Ama bütün bunların arasında karar verecek irade kaybolur."

Bir süre yürüdük.

"İşte o zaman siyaset kendi gölgesine dönüşür."

Bu cümle beni düşündürdü.

"Yani siyaset vardır ama siyasal irade yoktur."

Musil başını salladı.

"Ve toplum bunu fark etmez mi?"

"Fark eder."

"Öyleyse neden tepki göstermez?"

"Çünkü insanlar çoğu zaman bir sistemin işlemediğini, sistem tamamen durduğunda değil de kendi hayatları henüz doğrudan etkilenmediğinde fark eder."

"Bir süre sonra?"

"Alışırlar."

"Kakanya'daki 'bir şey oldu' gibi mi?"

Musil gülümsedi.

"İşte bu yüzden o cümleyi hatırlamanız önemli."

Yolun karşı tarafına baktı.

"Önce olağanüstü olan sıradanlaşır. Sonra sıradan olan normal kabul edilir. Sonra normal kabul edilen şey savunulmaya başlanır. Ve en sonunda insanlar artık başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu hayal edemez."

Bir an sessiz kaldık. Sonra sordum:

"Üstat..."

Musil döndü.

"Bütün bunları bu kadar açık görüyordunuz."

"Evet."

"Peki neden kimse sizi dinlemedi?"

Bu kez gülmedi. Uzun süre sustu.

"Çünkü bir toplum, kendisi hakkında duyduğu hakikati, henüz kendisini tehdit etmediği sürece ilginç bulur."

"Tehdit ettiğinde?"

"Rahatsız edici."

"Ve rahatsız edici hakikat?"

"Çoğu zaman reddedilir."

Yürümeye devam ettik.

"İnsanlar kendilerine geleceklerini anlatan birini değil bugünlerini rahatlatan birini dinlemeyi tercih ederler."

Bu cümleyi zihnimde çevirdim.

"Yani mesele yalnızca aydınların ne gördüğü değil."

"Hayır."

"Toplumun neyi görmek istediği."

Musil başını salladı.

"Ve neyi görmemeyi tercih ettiği."

Bir süre sonra ona yeniden baktım.

"Tarihçiler sizin için bir şey söyler."

"Nedir?"

" ‘Niteliksiz Adam'da yaklaşan faşizmin ayak izlerini gördüğünüzü..."

Musil'in yüzündeki ifade değişti. İlk kez yürüyüşümüzün ritmi gerçekten bozuldu.

"Faşizm… Benim zamanımda bu kelime henüz bütün ağırlığıyla bilinmiyordu. Fakat ayak sesleri duyuluyordu."

Musil başını hafifçe eğdi.

"Belki. Kalabalıklarda...  Politikacılarda… Gazetelerde… Bürokraside… İnsanların dilinde…"

Musil durdu.

"En çok orada."

Bu cevap beklediğimden daha kısa olmuştu.

"Neden?"

"Çünkü bir toplum önce düşünme biçimini değiştirir. Sonra dilini. Sonra ölçülerini. Ve en sonunda da insanların birbirine bakışını."

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

"Faşizm önce bir yönetim biçimi olarak gelmez. Önce bir ruh hâli olarak gelir."

"Nasıl bir ruh hâli?"

"Belirsizlikten yorulmuş. Karmaşıklıktan nefret eden. Basit cevaplar isteyen. Bir suçlu arayan. Bir otoriteye sığınmak isteyen ve en önemlisi insanlara yeniden bir anlam vereceğini söyleyen bir güce inanmak isteyen..."

Bir an sustu.

"İşte tehlike burada başlar."

"Fakat bu söyledikleriniz yalnızca faşizmi mi anlatıyor?"

Musil bana baktı.

"Hayır."

"Başka neyi?"

"İnsanların özgürlükten neden vazgeçebildiğini."

Bu cümleyle birlikte yürümeye devam ettik. Viyana'nın sesi yeniden etrafımızı sardı. Ama artık aynı sesi duymuyordum. Musil'in anlattığı dünya yüz yıl önceye aitti. Yine de bazı cümleler tarihten çıkıp insanın kendi zamanına kadar yürüyebiliyordu.

Musil bunu fark etmiş gibi bana baktı.

"Bir şeyi unutmayın."

"Neyi?"

"Faşizmin ayak seslerini yalnızca sokakta aramayın."

"Nerede arayayım?"

"İnsanın zihninde."

Sonra sustu.

Ve ilk kez, onun ‘Niteliksiz Adam'ının neden yalnızca geçmişin bir romanı olmadığını düşündüm.

Musil yeniden yürümeye başladı. Ben de peşinden gittim.

Möglichkeitsinn — Olanak duygusu

Bir süre daha sessiz yürüdük. Musil'in az önce söyledikleri zihnimde dönüp duruyordu.


"Faşizmin ayak seslerini insanın zihninde arayın."

Bu cümle kolay unutulacak bir cümle değildi. Bir süre sonra dayanamadım.

"Üstat..."

"Evet?"

"Az önce insanın zihninden söz ettiniz."

"Evet."

"İnsan zihninde başlayan şeyin karşısında ne vardır?"

Musil bana baktı.

"Ne demek istiyorsunuz?"

"İnsan kendisini tek bir düşünceye, tek bir kimliğe, tek bir doğruya kapatmadığında ne olur?"

Musil'in yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.

"İşte şimdi asıl meseleye geliyoruz."

Yürümeye devam etti.

"Ben buna Möglichkeitsinn dedim."

Kelimeyi yavaşça söyledi.

"Olanak duygusu."

"Tam olarak ne demek?"

"Gerçekliğin yalnızca gerçekleşmiş olandan ibaret olmadığını hissedebilmek."

"Yani?"

"Bir şeyin böyle olması, başka türlü olamayacağı anlamına gelmez."

Bu cümle basit görünüyordu. Ama Musil hemen ekledi:

"İnsanların çoğu bunun tersine inanır."

"Nasıl?"

"Gerçekleşmiş olanı zorunlu olanla karıştırırlar. Bir şey olmuşsa öyle olması gerekiyordu sanırlar. Bir düzen kurulmuşsa başka türlü kurulamayacağını düşünürler. Bir kişi iktidardaysa başkasının gelemeyeceğini varsayarlar."

Musil durdu.

"İşte olanak duygusunun kaybolduğu yer burasıdır."

Bir süre sustum.

"Fakat insanın her şeyi mümkün görmesi de tehlikeli değil mi?"

"Elbette."

"Öyleyse olanak duygusu, her şey mümkündür demek değil."

"Hayır."

"Her şeyin başka türlü düşünülebileceğini kabul etmektir."

Musil başını salladı.

"Tam olarak."

Bir ağacın gölgesinde kısa süre durduk.

"İyi bir toplumun en önemli özelliklerinden biri, kendisini tamamlanmış sanmamasıdır."

"Çünkü kendisini tamamlanmış sanan toplum artık kendisini sorgulamaz. Ve sorgulamayan toplum donar. Donmuş olan her şey bir süre sonra kendisini doğal sanmaya başlar."

Bu cümleyi düşündüm.

"Yani gelenek de kurumlar da devlet de demokrasi bile?"

Musil bana baktı.

"Özellikle demokrasi."

Bu cevabı beklemiyordum.

"Demokrasi de kendisini sorgulamalı mı?"

"Demokrasi bir bina değildir. Demokrasi bir alışkanlıktır. Demokrasi sormanın alışkanlığıdır ‘’başka türlü olabilir miydi?’ diye sormanın…’’

Musil yürümeye başladı.

"İyi bir demokraside; hiçbir iktidar kendisini tarihin son sözü olarak göremez... Hiçbir kurum kendisini dokunulmaz sanamaz... Hiçbir çoğunluk, sırf çoğunluk olduğu için her şeyi yapabileceğine inanamaz… Hiçbir azınlık da yalnızca azınlık olduğu için susturulmaz… Çünkü demokrasi, yalnızca kimin yönettiğiyle ilgili değildir. Yarın kimin yönetebileceğinin hâlâ mümkün olmasıyla ilgilidir."

Bir an durdum. Musil de durdu. Bu cümle, şimdiye kadar söylediklerinin çoğunu tek bir yerde topluyordu.

"Yani demokrasi, olanak duygusunu canlı tutmak zorunda. Çünkü demokrasi geleceği kapatmaz."

"Ne yapar?"

"Açık bırakır. Belirsiz bırakır. Ve bu yüzden insanları rahatsız eder. İnsanlar belirsizlikten hoşlanmaz. Kesinlik isterler. Tek cevap. Tek doğru. Tek lider. Tek açıklama."

Musil başını salladı.

"İşte totaliter zihnin cazibesi burada başlar."

"İnsan karmaşık bir dünyadan yorulduğunda, karmaşıklığı ortadan kaldırdığını söyleyen bir sese kulak vermeye başlar. Size bir cevap vereceğim. Tek cevap. Size bir düşman göstereceğim. Tek düşman. Size bir yol göstereceğim. Tek yol."

Musil bana döndü.

"Ve bütün bunlar insana büyük bir rahatlık verir. Fakat özgürlük? Özgürlük rahatsız edicidir."

"Neden?"

"Çünkü seçim yapmak zorundasınız. Ve seçimin sorumluluğunu taşımak."

Musil birkaç adım attı.

"Özgür insanın en büyük sıkıntısı budur. Her zaman başka türlü davranabilirdi."

Bu cümle üzerinde uzun süre düşündüm.

"Demek ki özgürlük ile olanak duygusu birbirine bağlı."

"Çok sıkı biçimde."

"İnsan başka türlü olabileceğini düşünemiyorsa başka türlü davranamaz. Başka türlü davranamayacağını düşünüyorsa başkasının onun yerine karar vermesine razı olur."

Musil gülümsedi.

"Şimdi Kakanien ile Möglichkeitsinn arasındaki farkı görüyorsunuz. Kakanya, gerçekleşmiş olanın içine kapanır. Möglichkeitsinn, gerçekleşmemiş olanın da mümkün olduğunu hatırlatır."

Bir süre yürüdük. Sonra Musil ekledi:

"Fakat bunun bir bedeli vardır."

"Nedir?"

"Kesinlikten vazgeçmek. İnsanlar bundan hoşlanmaz. Çünkü kesinlik güven verir. Yanlış da olsa."

Musil'in bu son sözü sessizce aramızda kaldı. Viyana'nın binalarına baktım. Yüzyıllardır ayakta duran taş cepheler... Anıtlar... Kurumlar... Sokak isimleri... Bir medeniyetin kendisine bıraktığı bütün o kesinlik duygusu...

Musil sanki düşüncelerimi okumuş gibi konuştu:

"Bir medeniyetin en büyük yanılgılarından biri, kendi kurumlarını sonsuza kadar yaşayacak sanmasıdır. Çünkü kurumlar da insanlar gibi yaşlanır. Onları ayakta tutan şey taşları değil, içlerindeki anlamdır."

Bir süre sustu.

"Anlam kaybolduğunda bina hâlâ ayakta kalabilir. Fakat artık aynı bina değildir."

O anda Kakanien'i yeniden düşündüm. İmparatorluk... Bakanlıklar... Komisyonlar... Parallelaktion... Toplantılar... Kararlar... Ve bütün bunların arasında kaybolan anlam.

Musil'in söylediği bir cümle yeniden zihnimde belirdi:

‘’Bir sistem kusursuz işleyebilir; ama nereye gittiğini bilmiyorsa yalnızca daha hızlı yanlış yere gider.’’

Roman Neden Bitmedi?

"Üstat… Sizin romanınız neden bitmedi?"


Musil durdu. Bu kez gülümsemedi. Uzun süre yüzüme baktı.

"Çünkü dünya bitmemişti."

Bir an sustu.

"Ve hâlâ bitmiş değil."

"Fakat bir romanın bir sonu olması gerekmez mi?"

"Her romanın değil."

"Nasıl?"

"İnsanların bir yere vardığı romanlarda son vardır."

"Ya varamadıkları romanlarda?"

"Son yalnızca ertelenir."

Bir süre yürüdük.

"Benim romanımdaki insanlar da bir yere varmaya çalışıyordu."

"Ulrich..."

"Evet."

"Bir şey arıyordu."

"Ne aradığını tam olarak bilmeden."

"Belki de sorun buydu."

Musil devam etti.

"Ulrich'in bütün sıkıntısı buydu. Kendisine yapıştırılan hiçbir etiketi son durak olarak kabul etmiyordu. Çünkü insan, tamamlanmış bir varlık değildir. İhtimallerden oluşan bir varlıktır."

Bu cümle zihnimde kaldı.

"Modern insanın trajedisi bazen ne istediğini bilmemesi değildir."

"Nedir?"

"Ne isteyebileceğini artık bilememesidir."

Bir süre sustuk.

"İnsan kendisine sunulan gerçekliğin dışına çıkamıyorsa, kendi hayatının ihtimallerini de göremez. İhtimallerini göremeyen insan seçim yapamaz. Seçim yapamayan ise çoğu zaman başkalarının seçtiği hayatı yaşamaya başlar."

Viyana'nın eski binalarının arasından yürümeye devam ettik.

"Belki de romanın bitmemesinin asıl sebebi buydu."

"Neydi?"

"Ulrich'in önünde çok fazla ihtimal vardı. Fakat hiçbirini gerçekliğe dönüştüremiyordu."

Musil durdu.

"İnsan her şeyi yapabileceğini düşündüğünde bazen hiçbir şey yapamaz."

"Bu bir çelişki değil mi?"

"İnsan zaten çelişkilerden oluşur."

Gülümsedi.

"İmkânların çoğalması, karar verme gücünü kendiliğinden çoğaltmaz."

Bir süre sustu.

"Bilgi artabilir. Seçenekler çoğalabilir. İnsanların birbirine ulaşma imkânları genişleyebilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına insana yön vermez."

"Yani modernlik yalnızca ilerleme değildir."

"Hayır."

"Nedir?"

"İmkânların çoğalmasıdır. Ve imkânların çoğalması sorumluluğu da çoğaltır."

"İnsan buna hazır değilse?"

Musil bana baktı.

‘’İnsanın önündeki ihtimaller çoğaldıkça, seçim yapmak daha kolay değil, daha ağır hâle gelir."

Modern İnsan'ın Trajedisi

"Üstat… Modern insan neden bu kadar kararsız?"


Musil bir süre düşündü.

"Çünkü aynı anda çok fazla şey olmak istiyor."

"Bu kötü mü?"

"Hayır. Fakat insan her ihtimali aynı anda yaşayamaz. Birini seçmek zorundadır."

"Ve seçim sınır koymaktır."

"Öyle."

Bir süre sessiz kaldı.

"İnsan özgür olmak ister. Fakat özgürlüğün gerektirdiği sorumluluktan kaçabilir. İmkân ister. Fakat karar vermekten korkabilir. Çok şey bilmek ister. Fakat bildiklerinin gerektirdiği ahlaki yükü taşımak istemeyebilir."

Başını hafifçe salladı.

"Bilmek ile yapmak arasındaki mesafe açıldığında insan kendi vicdanını düşüncelerinin gerisine saklayabilir."

Bu cümleyi duyunca aklıma daha önce söyledikleri geldi.

"Düşünceler çoğu zaman eylemleri değil, eylemlerin yokluğunu doldurur."

Musil bana baktı.

"Hatırladınız."

"Evet."

"İnsan kendisini düşünerek rahatlatabilir. Fakat düşünmek her zaman eyleme dönüşmez. Bazen düşünmek, eylemsizliğin mazeretine dönüşür."

Bir süre yürüdük. Viyana'nın kalabalığı yeniden etrafımızı sardı. İnsanlar telefonlarına bakıyor, birbirleriyle konuşuyor, bir yerden başka bir yere yetişmeye çalışıyordu.

Musil kalabalığı izledi.

"İnsanlar artık birbirlerine hiç olmadığı kadar yakın. Belki de hiç olmadığı kadar yalnız."

Başını salladı.

"Teknoloji insanları birbirine bağlayabilir. Fakat ortak bir anlam üretmez. Bilgi çoğalabilir. Fakat hakikat çoğalmaz. Sesler çoğalabilir. Fakat düşünce çoğalmaz."

Bir süre sessizce yürüdük.

"Bir toplumun iletişim kurması ile birbirini anlaması aynı şey değildir. Kalabalık büyüdükçe ortak aklın da büyüyeceğini sanmak bir yanılgıdır."

"Çünkü kalabalık düşünmez. Kalabalık tepki verir. Öfkelenir. Korkar. Alkışlar. Susturur."

Son cümleden sonra sustu.

"Fakat birey düşünür. Ve düşünmenin ilk şartı mesafe."

"Neye mesafe?"

"Kendi inancına bile."

Bu cevap hoşuma gitti.

"İnsan kendi doğrularından da şüphe edebilmeli."

"Özellikle onlardan."

Musil yürümeye devam etti.

"Kendi doğrularını sorgulayamayan insan, başkasının yanlışını kolayca görür. Ama kendi yanlışını göremez. Bir süre sonra kendi yanılmazlığına inanır."

Bu kez ben sustum.

"Bir medeniyetin çöküşü bazen tam da burada başlayabilirdi: İnsanların artık yanılabileceklerini düşünmedikleri yerde. Kurumların hata yapabileceğini kabul etmedikleri yerde. İktidarların kendilerini sorgulanamaz gördükleri yerde. Çoğunlukların kendi kararlarını ahlaki ölçünün yerine koyduğu yerde. Ve aydınların, gördüklerini söylemek yerine, söylemenin bedelini hesaplamaya başladıkları yerde.

Musil sanki düşüncelerimin son cümlesini duymuş gibi bana baktı.

"Aydın meselesini unutmayın."

"Nasıl?"

"Bir toplumun krizini anlamak için yalnızca yönetenlere bakmayın."

"Nereye bakayım?"

"Onları izleyenlere. Aydınlara."

Bir an durdu.

"Çünkü iktidarın ne yaptığı kadar, toplumun neye itiraz etmediği de önemlidir."

Bu kez aklıma Zweig geldi.

Onun sessizliği... Suskunluğu... Yaklaşan felaketi görüp yine de uzun süre siyasetin dışında kalması...

Musil'e bakarken Zweig'ı düşünmem şaşırtıcı değildi.

İkisi farklı şeyler söylüyorlardı. Ama aynı Avrupa'nın yaklaşan kırılmasını başka yerlerden gösteriyorlardı.

Biri yaklaşan felaketi hissediyordu. Diğeri bir toplumun neden yönünü kaybettiğini gösteriyordu.

Musil bir süre sonra:

"Zweig'ı düşünüyorsunuz," dedi.

Şaşırdım.

"Onu nereden biliyorsunuz?"

"Yazarlar birbirlerini tanırlar."

Gülümsedi.

"Fakat onunla ilgili konuşmayalım."

Bu cümleyle birlikte yürümeye devam ettik.

Veda

Akşam çoktan çökmüştü. Viyana'nın taş binaları günün son ışığını geride bırakmış, sokak lambaları birer birer yanmıştı. Musil ile ne kadar zamandır yürüdüğümüzü bilmiyordum. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Belki de bazı sohbetlerde zaman gerçekten başka türlü işler.


Bir sokağın köşesinde durdu. Bu kez gülümsedi.

"Burada ayrılalım. Her karşılaşmanın bir sonu vardır."

"Fakat sizinle daha konuşacak çok şeyimiz var."

"Olabilir."

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra elimdeki kitaba baktı:

‘’Der Mann ohne Eigenschaften.’’

"Bu kitabı daha önce okudunuz."

"Evet. Birden fazla kez. Hem de satırlarının altını çize çize... Önemli fikirlerini defterime not ede ede..."

"Öyleyse bir kez daha okumanızı isteyeceğim."

Gülümsedim.

"Fakat bir şeyi hatırlayın. Kitaplar değişmez. İnsan değişir."

Kitabın kapağına baktım.

"Belki de bu yüzden bazı kitaplara yeniden dönüyoruz."

Musil başını hafifçe salladı.

"İnsan bazen bir kitabı anlamak için değil, kendisini ve zamanını anlamak için yeniden açar."

Bir süre birbirimize baktık. Sonra Musil arkasını döndü. Birkaç adım attı. Ben hâlâ olduğum yerdeydim.

Musil, kalabalığın içinde yavaş yavaş uzaklaştı. Bir süre daha arkasından baktım. Sonra elimdeki kitaba baktım. Kapağını açmadım. Kapatıp çantama koydum. O gece okumayacaktım.

Çünkü Musil'in söylediklerinin bazıları kitapta değildi. Sokaktaydı.

Kakanya'nın o eski "bir şey oldu" cümlesinde...

Karar veriyormuş gibi yapıp karar vermeyenlerde...

Her şeyi açıklayıp hiçbir şeyi değiştirmeyenlerde...

Çok konuşup hiçbir şey söylemeyenlerde...

Çoğunluğun sesine karışıp kendi sesini kaybedenlerde...

Ve belki de en çok, başka türlü olabileceğini düşünmeyi bırakanlarda.

Kütüphaneye doğru dönüp bir süre baktım. Çeyrek asır önce o kapıdan defalarca girmiştim. O zaman elimde kitaplar vardı. Şimdi ise bir soru taşıyordum.

Bir toplum ne zaman değişir?

Her şey yıkıldığında mı?

Yoksa henüz hiçbir şey yıkılmamışken, insanların başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna inanmayı bıraktığı anda mı?

Cevabı Musil vermedi. Belki de vermemeliydi. Çünkü bazı soruların cevabı bir yazarın kitabında değil, onu okuyan insanın zamanında saklıdır.

Uzun süre olduğum yerde kaldım. Belki de Viyana'nın asıl mirası sarayları değildi. İnsan zihninin özgürlüğüne duyduğu saygıydı. Başımı kaldırdım. Viyana'nın gecesine baktım. Musil artık görünmüyordu. Ama söylediği bir cümle hâlâ kulağımdaydı:

"Başka türlü de olabilirdi."

Bir süre sessiz kaldım.

Sonra yürümeye başladım.

Belki de hâlâ olabilir.

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz