
Hakikatin Aşınması: Totalitarizmin zihinsel ve kamusal anatomisi
22 Temmuz 2026
Bu çalışma, yirminci yüzyıl Avrupa’sının yaşadığı büyük kırılma ve felaketlerin izini sürerken, otoriterleşme ve totaliter rejimlerin gölgesinde şekillenen karanlık bir dönemin kapısını aralamaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından sürüklenen toplumsal ve ekonomik bunalımların zemin hazırladığı bu süreçte; İtalya’da Mussolini’nin, Almanya’da Hitler’in adım adım iktidarı nasıl ele geçirdiklerini, demokrasilerin ve kurumların nasıl birer birer çöktüğünü merceğe almaktadır. İnsanlık tarihinin en yıkıcı trajedilerine yol açan bu yükselişlerin arka planını inceleyen metin, yalnızca geçmişin siyasal dinamiklerini değil, modern insanın vicdan ve özgürlük sınavını da gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır.
İşte elinizdeki bu metin, bahsi geçen bu büyük çöküşün ve tarihsel dönüşümün arka planına odaklanmaktadır...
I. Giriş: Sessiz çürüme ve görünmeyen kırılma
İnsanlık tarihi çoğu zaman savaşların, darbelerin, devrimlerin, büyük liderlerin ve iktidar mücadelelerinin tarihi olarak anlatılır. Oysa büyük tarihsel kırılmalar, görünür hale gelmeden çok önce insanların zihinlerinde başlar. Devletler bir günde yıkılmaz veya bir gecede totaliterleşmez; önce hakikat aşınır. Hukuk bir gecede ortadan kalkmaz; önce adalet duygusu zayıflar. Totalitarizm de bir sabah ansızın ortaya çıkmaz; önce dil değişir, bozulur ve farklılaşır, kavramlar anlamını kaybeder, vicdan susar ve insanlar yavaş yavaş olup biteni normal kabul etmeye başlar. Siyaset ise yalnızca bu uzun iç çürümenin görünür yüzü hâline gelir.
Stefan Zweig, ‘’Dünün Dünyası’’ (MEB Yayınevi, 1992) adlı otobiyografisinde bu çöküşün ruh hâlini ve kaybolan bir medeniyeti anlatmıştı. Robert Musil, “Niteliksiz Adam” (Yapı Kredi Yayınları, 1999) adlı eserinde henüz savaş başlamadan önce yönünü kaybetmiş insanı göstermişti. Elias Canetti, ‘’Körleşme” (Payel Yayınları, 2012) adlı eserinde aydının nasıl körleştiğini ve “Kitle ve İktidar” (Ayrıntı Yayınları, 2014) adlı eserinde kalabalığın bireyi nasıl yuttuğunu ve düşünmeyi nasıl felce uğratacağını gözler önüne sermişti. Antonio Gramsci, “Hapishane Defterleri” (Belge Yayınları, 2014) adlı eserinde iktidarın yalnız zorla değil, rızayla da kurulduğunu açıklamıştı. Hannah Arendt ise ‘’Totalitarizmin Kaynakları’’ (İletişim Yayınları, 2009) adlı eserlerinde bütün bu sürecin sonunda ortaya çıkan totaliter sistemi siyaset felsefesinin en güçlü çözümlemelerinden biriyle ve modern çağın en büyük siyasal kırılması olarak analiz etmişti.
Bütün bu eserler aynı büyük gerçeğin farklı yüzlerine bakarlar ve aynı büyük hikâyenin farklı bölümlerini oluştururlar. Hepsi aynı temel sorunun peşinden gider: İnsan, hakikatten ne zaman uzaklaşır? Çünkü hakikatin kaybedildiği yerde özgürlük de uzun süre yaşayamaz.
Çünkü totalitarizm yalnızca bir siyasal rejim değildir. O, aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Bir hakikat rejimidir. Bir dil ve söylem biçimidir. Bir hafıza rejimidir. Bir vicdan krizidir. Ve nihayet bir medeniyet krizidir.
II. Uygarlığın krizine dair temel sorular ve kuramsal çerçeve
Yirminci yüzyıl Avrupa'sının yaşadığı büyük kırılma ve felaket de yalnızca Hitler'in yükselişi veya kişisel ihtirasları, Mussolini'nin iktidarı, kişisel ihtirasları veya diktatörlüğüyle açıklanamaz. Böyle bir açıklama tarihi basitleştirmek olur; nitekim bu isimler tarihin sonucudur, başlangıcı değil. Başlangıç, çok daha önce, insanların hakikatle kurdukları ilişkinin değişmeye başladığı yerde aranmalıdır. Çünkü hiçbir tiranlık, önce insanların düşünme biçimini değiştirmeden kalıcı olamaz. Asıl soru şudur:
Bir toplum, kendi özgürlüğünden neden vazgeçer?
Daha da önemlisi;
Akıl, kültür, bilim ve sanatın merkezlerinden biri olan Avrupa nasıl olup da Auschwitz'e, Gulag'a ve toplama kamplarına ulaşmıştır?
Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, ‘’Aydınlanmanın Diyalektiği’’ (Kabala Yayınevi, 2014) adlı yapıtlarında bu sorunun trajik felsefi cevabını verirler: İnsanı korkularından kurtarma ve doğaya hâkim kılma vaadiyle yola çıkan Aydınlanma aklı, süreç içinde insani değerlerden arınmış saf bir "araçsal akla" dönüşmüş; insanı özgürleştirmek yerine onu kendi kurduğu rasyonel sistemlerin ve barbarlığın nesnesi haline getirmiştir.
Bir toplum gerçeği konuşmayı bıraktığında, bir kavram anlamını kaybettiğinde, bir insan doğru olduğunu bildiği şeyi söylemekten vazgeçtiğinde tarih artık görünmeyen bir yöne doğru akmaya başlamıştır. İşte bu yüzden totalitarizmin gerçek tarihi, diktatörlerin biyografilerinden önce insanların sessizleşme tarihidir.
Bu sorular yalnızca tarihçilerin değil; filozofların, sosyologların, siyaset bilimcilerin ve edebiyatçıların da ortak sorusudur. Çünkü büyük felaketler, tek bir disiplinin açıklayabileceği kadar basit değildir. Tarih bize ne olduğunu anlatır. Edebiyat insanların ne hissettiğini gösterir. Sosyoloji toplumun nasıl dönüştüğünü açıklar. Siyaset bilimi iktidarın mekanizmalarını çözümler. Felsefe ise bütün bunların ardındaki hakikat sorununu sorgular.
Bu nedenle totalitarizmi anlayabilmek için yalnızca savaşların tarihine bakmak yetmez; insanın zihnine, kullandığı dile, kurduğu ilişkilere, korkularına, sessizliğine ve vicdanına da bakmak gerekir.
Çünkü insan önce düşüncesini kaybeder. Sonra kelimelerini. Sonra cesaretini. En sonunda da özgürlüğünü.
Bu bölüm, yirminci yüzyıl Avrupa'sının yaşadığı büyük kırılmayı işte bu kuramsal çerçeve içinde değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Amaç yeni bir teori üretmek değildir. Amaç; Zweig'ın sezdiğini, Musil'in romanlaştırdığını, Canetti'nin teşhis ettiğini, Gramsci'nin kavramsallaştırdığını ve Arendt'in siyaset teorisine dönüştürdüğünü ortak bir düşünsel bütünlük içinde okuyabilmektir.
Çünkü büyük felaketler yalnızca tarihin konusu değildir; onlar aynı zamanda insan tabiatının da konusudur ve bu nedenle hiçbir zaman bütünüyle geçmişte kalmazlar.
III. Erken biat, hegemonya ve aydının sorumluluğu
Her otoriter rejim, gücünü önce ordudan, polisten veya mahkemelerden alıyor gibi görünür. Oysa tarih bunun tam tersini gösterir. Hiçbir totaliter iktidar, toplumun önemli bir bölümünün gönüllü veya gönülsüz rızasını üretmeden kalıcı hale gelemez. Baskı, iktidarın görünen yüzüdür; rıza ise görünmeyen temelidir.
Antonio Gramsci, ‘’Hapishane Defterleri’’ (Belge Yayınları, 2014) adlı eserinde modern iktidarın yalnızca zor aygıtlarıyla değil, kültürel hegemonya aracılığıyla işlediğini anlatır. Devlet, yalnızca kanunları uygulayan veya kanun çıkaran bir güç değildir; aynı zamanda insanların neyi doğru, neyi doğal, neyi kaçınılmaz göreceğini belirleyen kültürel bir organizmadır. Louis Althusser'in ‘’İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları’’ (İletişim Yayınları, 2015) çalışmasında kavramsallaştırdığı gibi; okullar, medya, aile ve dinsel kurumlar aracılığıyla iktidar kendi değerlerini bireye hissettirmeden benimsetir. İnsanlar ikna edildiklerinde ve doğru olanın bu olduğuna inandırıldıklarında, onları yönetmek için doğrudan baskıya duyulan ihtiyaç da azalır. Böylece iktidar yalnızca bedenleri değil, zihinleri de yönetmeye başlar. İktidarın en büyük başarısı, korkudan önce rıza üretmektir.
Bu nedenle totalitarizm, önce sokaklarda değil; insanların zihninde kazanılır.
Tarihçi Ian Kershaw’ın Nazizm analizi için kullandığı '’Lidere Doğru Çalışmak'’ kavramı, (Ian Kershaw, “Hitler – Hubris 1889-1936”, İthaki Yayınları, 2007) bu erken biatın tarihsel mekanizmasını açıklar. Rejimler her zaman yukarıdan emretmez; bürokratlar, akademisyenler ve medya, iktidarın neyi arzulayacağını tahmin ederek spontane bir sadakat yarışı başlatırlar. Sistem, doğrudan talimatlarla değil, aşağıdan yukarıya sunulan bu gönüllü adanmışlıkla beslenir.
Timothy Snyder, ‘’Tiranlık Üzerine: Yirminci Yüzyıldan Yirmi Ders’’ (Karbon Kitaplar, 2017) adlı eserinde ilk dersini bu yüzden "Erken biat etmeyin!" cümlesiyle başlatır. Snyder'a göre otoriter rejimler çoğu zaman insanlardan açık bir teslimiyet istemezler veya tiranlık insanların kendilerinden isteneni yapmalarıyla başlamaz. İnsanlar, iktidarın ne isteyeceğini veya isteyebileceğini tahmin ederek kendilerini önceden sansürlemeye başlarlar. Henüz kimse konuşmayı yasaklamamışken insanlar susmaya, kitaplar toplanmamışken okumaktan vazgeçmeye, düşünmek yasaklanmamışken soru sormamayı öğrenmeye başlarlar. Böylece henüz doğrudan baskı gelmeden özgürlük daralmaya başlar; ilk teslimiyet dışarıda değil, insanın kendi içinde gerçekleşir. Ve belki de hiçbir diktatör, insanın kendi vicdanı üzerinde kurduğu bu ilk baskı kadar güçlü olamaz.
Bu tespit, Stefan Zweig'ın hayatında acı bir karşılık bulur. Zweig hiçbir zaman faşizmi desteklemez. Ancak uzun yıllar boyunca siyasetin dışında kalmayı tercih eder. Avrupa kültürünün, sanatın, aklın ve bilimin barbarlığı durdurabileceğine inanır. Demiryollarının kıtaları bağladığı, ekonominin büyüdüğü bir çağda insanlığın olgunlaştığını varsayar. Oysa tam da bu iyimserlik ve uygarlığın büyüsüne kapılma hali, totalitarizmin en büyük avantajlarından biri olur. Çünkü barbarlık, yalnızca saldırganların cesaretinden değil; iyilerin sessizliğinden ve hümanistlerin pasifliğinden de güç alır. Barbarlık geldiğinde kimse onu tanıyamaz, çünkü barbarlık artık modern takım elbiseler giymiş, Armani kravat takmakta (José Saramago), üniversite diploması taşımakta ve klasik müzik dinlemektedir.
Walter Benjamin'in "Tarih Kavramı Üzerine" -Über den Begriff der Geschichte-, (Sub Press, 2019) adlı kısa fakat etkisi büyük metni bu sessizliğin tarihsel anlamını ortaya koyar:
"Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın."
Benjamin'in kastettiği şey kültürü küçümsemek değildir; tam tersine, yüksek kültürün ve estetik zevkin tek başına ahlaki cesaret üretmeye yetmeyeceğini, insanı kurtaramayacağını göstermektir. Avrupa Goethe'nin de kıtasıydı, Mozart'ın da Beethoven’in da Freud'un da Einstein'ın da. Ama aynı Avrupa, Auschwitz'i de üretti. Demek ki kültür ve bilgi, ahlaki cesaret ve vicdanla birleşmediğinde tek başına medeniyeti koruyamamaktadır. Adorno’nun o sarsıcı ifadesiyle, "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" ikazı, yüksek kültürün sanılanın aksine felaketi engelleyemediğinin en somut felsefi itirafıdır.
Bu noktada Thomas Mann'ın yaşadığı düşünsel dönüşüm, yirminci yüzyıl Avrupa entelektüel tarihinin en öğretici örneklerinden biridir. Mann, Birinci Dünya Savaşı yıllarında kaleme aldığı ‘’Betrachtungen eines Unpolitischen’’ (Bir Apolitikin Mütalaaları) (S. Fischer Verlag, 2015) adlı eserinde kültürü siyasetin üzerinde gören, sanatçının günlük siyasal tartışmalardan uzak durması gerektiğini savunan muhafazakâr bir yaklaşım benimser. Ona göre sanatın alanı estetikti; siyaset ise kirletici, entelektüel derinliği yok eden ve gelip geçici çatışmaların dünyasıydı.
Mann, kitabına başlığa da taşıdığı üzere "apolitik" olmayı savunur. Ona göre gerçek bir sanatçı veya düşünür, kendini gündelik siyasi polemiklerin, demokrasinin ve kitle hareketlerinin dışında tutmalıdır. Demokrasiyi, Alman ruhunun o derin ve burjuva niteliğini öldüren, insanı tek tipleştiren bir "yabancı ithal malı" olarak görür.
Fakat tarih, Thomas Mann'ın bu apolitik teorisini doğrulamaz. Bu eser, Thomas Mann’ın hayatındaki en büyük "ironi"lerden biridir. Kitapta hararetle monarşiyi, apolitikliği ve Alman milliyetçiliğini savunan Mann, 1920'lerin başından itibaren (özellikle Weimar Cumhuriyeti döneminde ve Nazi tehdidinin yükselmesiyle) tamamen çark eder. Nazizm yükselirken sanatın tarafsız kalamayacağını ilk fark edenlerden biri yine Mann olur. Çünkü sokak artık yalnızca siyasetin değil, kültürün de belirleyicisi hâline gelmiştir. Kitapların yakıldığı, üniversitelerin susturulduğu, sanatın propaganda aracına dönüştürüldüğü bir ortamda tarafsızlık artık tarafsızlık değildir. Sessizlik, fiilen zorbalığın lehine çalışan bir boşluk üretmektedir.
Bu yüzden Mann, düşünsel hayatının en büyük muhasebesini yapar. Ülkesini terk eder; sürgüne gider; BBC radyolarından yaptığı "Deutsche Hörer!" (Alman Dinleyicilerine) konuşmalarıyla Almanya'daki insanlara seslenir. Artık yalnızca büyük bir romancı değil, aynı zamanda vicdanın sesi olmaya çalışmaktadır. Thomas Mann'ın bu değişimi, yalnızca kişisel bir dönüşüm değildir; aynı zamanda aydının tarih karşısındaki sorumluluğunu yeniden tanımlayan ahlaki bir dönüm noktasıdır.
Çünkü bazen tarih, insana yalnızca iki seçenek bırakır: Konuşmak veya susmak. Ortası yoktur.
Stefan Zweig ile Thomas Mann arasındaki temel fark da tam burada ortaya çıkar. İkisi de aynı kültürün çocuklarıdır. İkisi de Avrupa hümanizmine derinden bağlıdır. İkisi de barbarlığın yükselişini görür. Fakat biri uzun süre kültürün kendisini koruyacağını düşünürken, diğeri kültürü koruyabilmek için siyasetin içine girmek ve mücadele etmek gerektiğini fark eder.
Aslında bu iki tavır, modern aydının hâlâ çözmeye çalıştığı temel ikilemdir: Aydın, yalnızca hakikati arayan kişi midir; yoksa hakikati savunmakla da yükümlü müdür?
Tam da bu ikilemin diğer ucunda, hakikati savunmak bir yana, yeteneğini ve ahlakını iktidara satan oportünist aydın tipolojisi yer alır. Nitekim Thomas Mann’ın oğlu Klaus Mann’ın ''Mephisto: Bir Kariyer Romanı'' (Everest Yayınları, 2019) adlı eseri, bu ahlaki sınavın ve teslimiyetin en sarsıcı edebî karşılığıdır. Goethe'nin Faust'undaki metafizik pazarlığı modern bir siyasal/ahlaki teslimiyete dönüştüren Mann; ana karakter Hendrik Höfgen’in şahsında, yetenekli bir sanatçının sırf kariyer, şöhret ve konfor uğruna totaliter rejimle nasıl uzlaştığını sergiler. Mephisto, otoriterleşme süreçlerinin yalnızca dipten gelen kitle baskısıyla değil, yukarıdaki entelektüel ve sanatsal elitlerin bu tür erken biat ve teslimiyetleriyle kurumsallaştığını gözler önüne seren evrensel bir uyarıya dönüşür.
Czesław Miłosz, ‘'Tutsak Edilmiş Akıl’' (Elips Kitap, 2006) adlı eserinde totalitarizmin aydının zihnini nasıl aşama aşama teslim aldığını anlatır. Aydın, önce hayatta kalmak için uyum sağlar; ardından söylediği yalanlara kendisi inanmaya başlar. Franz Kafka’nın '’Dava’' (Can Yayınları, 1999) adlı eserinde K. karakterinin karşılaştığı o issiz, mantıksız ve görünmeyen yargı mekanizması ise totaliter sistemlerin insan zihninde yarattığı suçluluk ve çaresizlik hissiyatının en estetik dışavurumudur.
Hannah Arendt, ‘’İnsanlık Durumu’’ (İletişim Yayınları, 2018) adlı eserinde insanı yalnızca düşünen değil, aynı zamanda kamusal alanda eyleyen ve konuşan bir varlık olarak tanımlar. Arendt'e göre özgürlük, insanın kendi içine çekildiği sessiz bir erdem değildir; başkalarıyla birlikte kamusal alanda ortaya çıkan siyasal bir pratiktir. İnsan ancak konuştuğu, tartıştığı ve sorumluluk aldığı ölçüde özgürdür.
Bu nedenle totalitarizmin ilk hedeflerinden biri kamusal alan olur. Çünkü konuşan insanlar yönetilebilir; fakat düşünmeden itaat eden insanlar yönetilmekten öte, yönlendirilir.
Michel Foucault da farklı bir kavramsal çerçeveden benzer bir noktaya ulaşır. Foucault ,‘’Bilginin Arkeolojisi’’ (Ayrıntı Yayınları, 2014) ve ‘’Entelektüelin Siyasi İşlevi’’ (Ayrıntı Yayınları, 2016) adlı eserlerinde hakikatin yalnızca keşfedilen değil, aynı zamanda iktidar ilişkileri içinde üretilen bir olgu olduğunu ve her toplumun kendi "hakikat rejimini" kurduğunu gösterir. Hangi bilginin meşru, hangi sözün kabul edilebilir olduğuna yalnızca bilim değil, iktidar ilişkileri ve mekanizmaları karar vermeye başladığında insanlar kendi kendilerini sansürlerler.
İşte totalitarizmin en büyük başarısı da burada yatar. İnsanlara yalnızca ne söyleyeceklerini değil, neyi gerçek kabul edeceklerini de öğretir. Bu noktadan sonra sansür bile ikinci planda kalır, çünkü insanlar artık kendi kendilerini sansürlemeye başlamışlardır.
George Orwell'in meşhur sözü tam da bu süreci özetler:
"Evrensel aldatma çağında gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir."
IV. Uzmanlığın araçsallaşması ve "Politika Taşeronları"
Hakikatin aşınması yalnızca siyasal propaganda yoluyla gerçekleşmez. En az onun kadar etkili olan bir başka mekanizma da bilimin ve uzmanlığın siyasal amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmasıdır. Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Paul Krugman, ‘’Politika Taşeronları’’ (Literatür Yayınları, 2008) adlı eserinde, "politika taşeronları" olarak adlandırdığı bu yeni entelektüel tipolojiyi ele alır. Krugman'a göre bu kişiler, karmaşık toplumsal, siyasi ve iktisadi sorunları bilimsel yöntemle açıklamak yerine, siyasal iktidarların veya popülist hareketlerin ihtiyaç duyduğu basitleştirilmiş anlatıları uzman görüşü görünümü altında topluma sunarlar. Böylece hakikat, yerini sloganlara; bilimsel tartışma ise ideolojik meşrulaştırmaya bırakır.
Bu yönüyle Krugman'ın "politika taşeronu" kavramı, Antonio Gramsci'nin rıza üretimi analizini tamamlayan önemli bir halka oluşturur. Egemenlik yalnızca zor kullanılarak değil, aynı zamanda uzmanlık görüntüsü altında dolaşıma sokulan seçilmiş bilgiler, eksik doğrular ve sistematik yanılsamalar aracılığıyla da kurulur. Medya, akademi ve kamusal tartışma alanı bu süreçte hakikatin araştırıldığı özgür zeminler olmaktan uzaklaşıp, iktidarın ürettiği söylemin yeniden dolaşıma sokulduğu mecralara dönüşür. Böylece kitlelerin rızası yalnızca siyasal sloganlarla değil; bilimsel otorite görünümü taşıyan söylemler aracılığıyla da inşa edilir.
Krugman'ın iktisat alanında dikkat çektiği bu olgu, yalnızca ekonomiyle sınırlı değildir. Hakikatin yerini ideolojik sadakatin aldığı her alanda benzer "taşeronlar" ortaya çıkar; önemli olan uzmanlık alanları değil, bilginin siyasal amaçlarla araçsallaştırılmasıdır. Peki hakikatin karşısında duran insanlar her zaman propagandacı mıdır? Hayır. Bazen takım elbiselidirler. Bazen profesördürler. Bazen askerdir. Bazen televizyon yorumcusudur. Bazen ekonomisttir. Bazen "uzman" sıfatı taşırlar.
Demek ki hakikatin karşısında duranlar her zaman yalnızca kaba propagandacılar değildir; anlattığım gibi bazen profesörler, televizyon yorumcuları veya "uzman" sıfatı taşıyan yetkin figürlerdir. Ancak sistemin asıl trajedisi, sadece bu "taşeronların" ürettiği sahte hakikatler değil; bu çarpıtmalar karşısında geniş kitlelerin ve aydınların gösterdiği o sessiz kabulleniştir. Biat, tam da bu sahte uzmanlığın yarattığı zihinsel konfor ile dışlanma korkusunun birleştiği yerde kök salar. Bu yüzden erken biat yalnızca siyasal bir teslimiyet değil, aynı zamanda zihinsel bir teslimiyettir. İnsan, önce kendi içinde vazgeçer. Önce bu yapay hakikatlere itiraz etmekten, sonra konuşmaktan, en sonunda ise bütünüyle bağımsız düşünmekten vazgeçer. Bütün büyük totaliter rejimler, taşeronların ürettiği meşrulaştırmalar ile toplumun bu görünmez teslimiyeti arasındaki boşlukta yükselir.
Vedat Türkali, ‘’Bir Gün Tek Başına'’ (Ayrıntı Yayınları, 2015) adlı eserinde Kenan şahsında bir ‘'aydın yabancılaşmasını’' ve o kahredici '’eylemsizlik’' hastalığını röntgen filmi gibi önümüze koyar. Vedat Türkali’nin sarsıcı uyarısı işte tam da bu zihinsel felç haline işaret eder: "Düşündüğünü söylemekten korkarsa kişi, düşünmekten de korkmaya başlar."
Ekonomik bağımlılık, zihinsel biatın en sessiz kaldıracıdır. Friedrich Hayek’in '’’Kölelik Yolu'’ (Liberte Yayınları, 2024) adlı eserinde vurguladığı gibi, geçim kaynağı bütünüyle devletin veya iktidarla eklemlenmiş sermayenin eline geçen birey için muhalefet etmek yalnızca fikri değil, varoluşsal bir riske dönüşür. Mülkiyetin ve ekmek kavgasının siyasallaştığı yerde, Krugman’ın bahsettiği politika taşeronları kolaylıkla alıcı bulur; çünkü ekonomik olarak bağımsız olamayanların siyasal olarak bağımsız kalması imkânsıza yakındır.
Bu nedenle tarih bize kaçınılmaz bir ders verir: Toplumları yalnızca iktidarı tutan zalimler ya da onların "taşeronları" değil; hakikatin çiğnenmesine zamanında ses çıkarmayan, konuşmaktan ve düşünmekten korkan "iyi insanlar" da felakete sürükler. Ve belki de totalitarizmin ilk ve en büyük zaferi, tankların şehir meydanlarına girmesi değil; insanların kendi vicdanlarından ve bağımsız akıllarından sessizce geri çekilmeleridir.
V. Dilin zehirlenmesi ve hakikatin kaybı
Totaliter rejimler insanları yalnızca polis gücüyle yönetmezler; onlar önce dili yönetirler. Çünkü kelimeler değiştiğinde düşünceler de değişir. Düşünceler değiştiğinde ise insanlar aynı dünyaya bakmalarına rağmen artık aynı gerçeği görmezler, algılanan gerçeklik değişir. İnsanın hakikatten kopuşu ve hakikatin aşınması çoğu zaman yalan söylemesiyle değil, kelimelerin anlam değiştirmesiyle ve tam bu noktada başlar.
Stefan Zweig, ‘’Dünün Dünyası’’nda yaşadığı çağın en büyük felaketlerinden birinin savaş değil, hakikatin sistemli biçimde tahrip edilmesi olduğunu anlatır. Ona göre propaganda yalnızca yanlış bilgi üretmez; insanın doğru ile yanlış arasındaki ayrımı yapma yeteneğini de felce uğratır. Yalan olağanlaştığında insanlar artık gerçeği aramaktan vazgeçerler. Çünkü sürekli değiştirilen gerçeklik karşısında zihnin en kolay savunma mekanizması kayıtsızlıktır.
Bu nedenle totalitarizm önce insanları korkutmaz. Önce onları şaşırtır. Ardından yorar. En sonunda ise düşünemez hâle getirir.
Ludwig Wittgenstein, ‘’Tractatus Logico-Philosophicus’’ (Metis Yayınları, 2016) adlı eserinde modern felsefenin en etkili cümlelerinden birini kurar:
"Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır."
Bu cümle yalnızca dil felsefesinin değil, aynı zamanda siyasetin de temel önermelerinden biridir. Çünkü insan dünyayı doğrudan değil; kelimeler aracılığıyla kavrar. Adını koyamadığı şeyi düşünmekte zorlanır; anlamını kaybetmiş kavramı savunamaz. Bir kavram ortadan kaldırıldığında yalnızca bir kelime kaybolmaz; o kelimenin işaret ettiği düşünce de yavaş yavaş görünmez olur. Özgürlüğün adı değiştirildiğinde veya içi boşaltıldığında özgürlük de değişmeye başlar. Adalet başka anlamlarla doldurulduğunda adalet duygusu da dönüşür. Vicdan yalnızca sadakat olarak tanımlandığında ise ahlak, iktidarın hizmetine girer.
Bu nedenle totaliter rejimler önce sözlükleri değiştirirler.
Victor Klemperer, ‘’LTI: Nasyonal Sosyalizmin Dili’’ (İletişim Yayınları, 2013) adlı benzersiz çalışmasında Nazizmin tam da bunu bir filolog stiliyle nasıl yaptığını gösterir. Yahudi olduğu için yıllarca baskı altında yaşayan Klemperer, günlük konuşmalarda kullanılan kelimeleri büyük bir dikkatle kaydeder. Onun ulaştığı sonuç ürkütücüdür: Nazizm yalnızca insanları değiştirmemiştir; önce dili değiştirmiştir. Nazizm insanları propaganda okudukları için değil, propaganda diliyle konuşmaya başladıkları için dönüştürmüştür.
Klemperer'in dikkat çektiği gibi, kelimeler küçük dozlarda alınan arsenik gibidir. İlk bakışta etkileri hissedilmez. Fakat aynı kelimeler yıllarca tekrarlandığında düşünme biçimini sessizce dönüştürür. "Temizlik" cinayeti, "düzen" baskıyı, "güvenlik" korkuyu, "millî birlik" itaati anlatır hâle gelir; insanlar propaganda yaptıklarını fark etmeden propaganda diliyle konuşmaya başlarlar.
George Orwell’in ‘’1984’’ (Can Yayınları, 1984) romanında tasvir ettiği "Yeni-Dil" (Newspeak) ve insanın aynı anda iki karşıt düşünceye inanabilmesini sağlayan "Çifte-Düşün" (Doublethink) mekanizması, Klemperer'in LTI tespitlerinin edebiyattaki en yalın tezahürüdür. Roland Barthes'ın ‘’Çağdaş Söylenler’’ (Özgün adı: Mythologies) (Metis Yayınları, 2014) adlı eserinde gösterdiği gibi iktidar, sözcüklerin tarihsel anlamlarını boşaltarak onları kendi ideolojisinin sorgulanamaz birer "mit’’ine dönüştürür.
Bu yüzden totaliter rejimlerin en güçlü silahı çoğu zaman tanklar değildir; sözcüklerdir.
Hannah Arendt de ‘’Totalitarizmin Kaynakları’’ (İletişim Yayınları, 2014) adlı eserinde aynı noktaya başka bir açıdan yaklaşır. Arendt'e göre totaliter hareketler, insanları tek bir yalana inandırmaktan çok daha tehlikeli bir şey yaparlar: Gerçek ile yalan arasındaki sınırı ortadan kaldırırlar. Artık hiçbir bilgi kesin değildir, hiçbir haber doğrulanamaz, hiçbir belge güven vermez. İnsanlar sürekli değiştirilen yalanlar ve haberler karşısında yorularak en sonunda şu noktaya gelirler:
"Hiçbir şey doğru değilse her şeye inanılabilir."
İşte totaliter rejimlerin en büyük başarısı budur. Hakikati bütünüyle ortadan kaldırmaları değil; hakikatin var olabileceğine dair inancı yok etmeleri ve felce uğratmalarıdır.
Michel Foucault, ‘’Entelektüelin Siyasi İşlevi’’ (Ayrıntı Yayınları, 2016) adlı metninde her toplumun kendi "hakikat rejimi"ni oluşturduğunu söyler. Foucault iktidarların bilgiyi, arşivleri, eğitimi ve basını kontrol ederek hafızayı da yeniden kurduklarını gösterir.
Totaliter sistemler bu mekanizmayı en uç noktaya taşırlar. Bilgiyi, arşivleri, eğitimi ve basını kontrol ederler; ve sonunda hafızayı kontrol etmeye başlarlar. Çünkü geçmişi kontrol eden, bugünü de kontrol eder. George Orwell'in 1984 romanında Parti'nin sürekli tekrarladığı şu slogan bu nedenle yalnızca edebî bir metafor değildir:
"Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder; bugünü kontrol eden geçmişi kontrol eder."
Hakikatin aşınması tam da burada başlar. Tarih artık yaşananların hafızası olmaktan çıkar; iktidarın yeniden yazdığı bir metne dönüşür. Bu nedenle totalitarizm yalnızca insanları susturmaz; önce onların hafızasını silmeye çalışır.
Thomas Mann, sürgün yıllarında BBC üzerinden yaptığı "Alman Dinleyicilerine" konuşmalarında tam da bu hafıza savaşına katılır. Nazilerin kirlettiği "vatan", "millet", "onur", "kültür" ve "adalet" gibi kavramları yeniden gerçek anlamlarına kavuşturmaya çalışır. Çünkü Mann şunu çok iyi anlamıştır: Faşizme karşı mücadele yalnızca cephede verilmez; kelimenin anlamında ve dilin namusunda da verilir. Bir kelimenin gerçek anlamını koruyabilmek bazen bir ülkeyi koruyabilmek kadar önemlidir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda Zweig'ın yaklaşan felaketi neden bu kadar erken hissedebildiğini daha iyi anlıyoruz. O yalnızca siyasete bakmıyordu. İnsanların konuşma biçimine bakıyordu. Gazetelerin diline bakıyordu. Sokaktaki öfkeye bakıyordu. Kavramların nasıl yavaş yavaş içerik değiştirdiğini görüyordu.
Çünkü büyük felaketler önce kelimelerin içinde başlar. Toplumlar önce dillerini, sonra hafızalarını, en sonunda ise kendilerini ve hakikati kaybederler.
VI. Kamusal alanın çöküşü, hukukun askıya alınması ve kitle insanı
Hakikatin aşınması hiçbir zaman yalnızca bireysel bir süreç değildir; bireysel bir süreç olarak başlayıp toplumsal bir zemine yayılır. İnsan tek başına düşünmeyi bırakabilir; fakat bir toplumun hakikatten uzaklaşabilmesi için aynı anda ortak konuşma zeminini de kaybetmesi gerekir. Çünkü hakikat yalnızca bireyin zihninde değil, insanların birbirleriyle kurdukları kamusal ilişkiler içinde de yaşar. Farklı düşüncelerin serbestçe tartışılabildiği, eleştirinin ihanet sayılmadığı ve hiçbir fikrin mutlaklaştırılmadığı kamusal alanlar, demokrasilerin görünmeyen omurgasını oluştururlar.
Totaliter rejimler bunu çok iyi bilir. Bu nedenle ilk hedeflerinden biri kamusal alanı ele geçirmek ve felce uğratmak olur: Meydanları, üniversiteleri, gazeteleri, mahkemeleri, sendikaları, dernekleri, sivil toplum kuruluşlarını ve nihayet insanların birbirleriyle konuşma cesaretini... Çünkü insanlar konuşmayı bıraktıklarında ve ortam sustuğunda, iktidar tek başına konuşmaya başlar ve ortak akıl yürütme zemini çöker.
Jürgen Habermas, ‘’Kamusallığın Yapısal Dönüşümü’’ (İletişim Yayınları, 2021) adlı eserinde modern demokrasinin temelini ve özünü yalnızca seçimlerde değil, özgür kamusal tartışma ortamında görür. Habermas'a göre demokrasi, farklı görüşlerin baskı altında kalmadan tartışılabildiği ortak bir akıl yürütme sürecidir. İktidarın meşruiyeti yalnızca sandıktan değil; kamusal eleştiriye açık olmasından da kaynaklanır.
Bu nedenle kamusal alan daraldığında veya çöktüğünde yalnızca siyaset değişmez; hakikatin üretim biçimi de değişir. Artık en çok tekrar edilen şey, doğru olan şey hâline gelir. İkna yerini propagandaya bırakır, tartışma yerini sloganlara, muhakeme ise yerini sadakate.
Bu çöküş aynı zamanda derin bir hukuki boyut taşır. Carl Schmitt, ‘’Siyasi İlahiyat’’ (Dost Kitabevi Yayınları, 2020) adlı eserinde "Egemen, istisna haline karar verendir" diyerek otoriterleşmenin hukuki mantığını açıklar. Totaliter iktidarlar Anayasa’yı tamamen yürürlükten kaldırmak yerine, bitmeyen bir "olağanüstü hal" veya "istisna hali" yaratarak hukuku askıya alırlar. Giorgio Agamben’in ‘‘Kutsal İnsan - Egemen İktidar ve Çıplak Hayat’’ (Ayrıntı Yayınları, 2020) adlı çalışmasında derinleştirdiği üzere, hukukun güvencesinden yoksun bırakılan birey "çıplak hayata"—her an ezilebilir, cezalandırılabilir ve yok edilebilir bir savunmasızlığa—indirgenir.
Totaliter hukuk, kanunsuzluk değil; yasalara sığınarak işlenen adaletsizliktir. Gustav Radbruch’un (Sevtap Metin , Altan Heper, ‘’Ceza Hukuku Felsefesine Katkı: Radbruch Formülü’’, Tekin Yayınları, 2021) işaret ettiği üzere biçimsel yasallığın arkasına gizlenen bu yapı, adaleti yok ederken kanuniliği bir zırh olarak kullanır. Ernst Fraenkel’in ''İkili Devlet’' (İletişim Yayınları, 2020) kavramsallaştırması tam da bunu anlatır: Gündelik hayatın kurallarla işlediği ‘'normatif devlet'’ ile iktidarın iradesinin kanun sayıldığı ‘'tedbir devleti'’ yan yana yaşar. Böylece birey, hukukun koruyuculuğunu yitirerek rejimin takdirine terk edilir.
Habermas'ın tarif ettiği bu dönüşüm, Elisabeth Noelle-Neumann'ın ‘’Kamuoyu: Suskunluk Sarmalının Keşfi’’ (Dost Kitabevi Yayınları, 1998) adlı eserinde toplumsal psikolojinin diliyle açıklanır. Noelle-Neumann'a göre insanlar çoğu zaman doğru olduğuna inandıkları şeyi değil, yalnız kalmayacaklarını ve dışlanmayacaklarını düşündükleri şeyi söylemeyi tercih ederler. Dışlanma korkusu, bireyin düşüncelerini değiştirmese bile onları ifade etmesini engeller.
Böylece "Suskunluk Sarmalı" gelişir ve toplum sessizleşmeye başlar. İlk susanlar azınlıktır, sonra çoğunluk; en sonunda ise herkes birbirinin sustuğunu görerek susar. Ortaya çıkan sessizlik, gerçekte toplumun fikrini değil; toplumun korkusunu yansıtır. İşte totaliter rejimler bu korku dolu sessizliği "toplumsal mutabakat" olarak sunarlar. Alexis de Tocqueville de ‘’Amerika'da Demokrasi’’ (İletişim Yayınları, 2019) adlı eserinde çoğunluğun baskısına dikkat çekerek, insanların bazen devlet zorundan ziyade çevrelerinden dışlanmamak adına sessizleştiklerini ifade eder.
Stefan Zweig'ın anlattığı Avrupa da tam olarak böyle sessizleşmiştir. İnsanlar aynı şehirlerde yaşamaya devam etmişlerdir; aynı konserlere gitmişler, aynı kahvelerde oturmuşlardır. Fakat artık konuşmamaktadırlar. Çünkü konuşmanın bedeli giderek ağırlaşmıştır: Dışlanmak, işini kaybetmek, ihanetle suçlanmak, hapse girmek... Bu korkular zamanla düşüncenin önüne geçmiştir.
Elias Canetti, ‘’Körleşme’’ (Payel Yayınları, 2012) romanında ve daha sonra ‘’Kitle ve İktidar’’ (Ayrıntı Yayınları, 2014) adlı eserinde tam da bu dönüşümün ve kitlenin büyüsünün psikolojisini çözümlemeye çalışır. Canetti'ye göre birey, kalabalığın içine girdiğinde yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da değişmeye başlar. Kalabalık insana güç verdiği kadar sorumluluğunu da azaltır. Tek başına söyleyemeyeceği sözleri kalabalığın içinde rahatlıkla söyleyebilir; tek başına yapamayacağı kötülükleri kalabalığın anonimliği içinde kolaylıkla yapabilir.
Canetti'nin en önemli tespitlerinden biri şudur: Kitle, bireyin muhakemesini büyütmez; onu askıya alır. Bu nedenle totalitarizm bireylerden çok kitlelerle ilgilenir. Düşünen bireyden hoşlanmaz, çünkü düşünen insan yönetilebilir; fakat düşünmeyen kalabalık yönlendirilebilir. Rejim önce bireyi yalnızlaştırıp aidiyetsiz bırakır, sonra onu kitle içinde eriterek yeniden üretir.
Bu noktada José Ortega Y Gasset'nin ‘’Kitlelerin Ayaklanması’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017) adlı eseri Canetti'nin çözümlemesini tamamlar. Ortega'ya göre modern çağın en büyük problemi, sıradan insanın kamusal hayata katılması değildir. Tam tersine, eleştirel düşünmeden yoksun "kitle insanı"nın kendi kanaatini mutlak doğru kabul etmeye başlamasıdır. Kitle insanı, bilmediğinin farkında değildir; şüphe etmez, dinlemez, öğrenmeye ihtiyaç duymaz. Kendi sığ inancını ve kanaatini hakikatin yerine koyar.
İşte totalitarizm tam da böyle bir insan tipini sever. Çünkü hakikati arayan birey, iktidar için her zaman soru işaretidir. Kesinlikten hoşlanan kitle ise iktidarın en sağlam dayanağıdır.
Robert Musil'in ‘’Niteliksiz Adam’’ında anlattığı yönünü kaybetmiş ve karar veremeyen insan ile Ortega'nın "Kitle İnsanı" aynı tarihsel zeminde buluşurlar. Musil, anlamını yitirmiş bireyi gösterirken; Ortega, eleştirel aklını kaybetmiş toplumu anlatır. İkisinin kesiştiği yerde ise Canetti'nin körleşmiş aydını ve bilinçsiz kalabalığı ortaya çıkar. Musil'in kahramanı sürekli analiz eder ama karar veremez; tarih ise karar vermeyenlerin bıraktığı boşluğu fanatiklerin doldurduğunu gösterir.
Bu artık yalnızca bir edebiyat meselesi değildir; bir medeniyet meselesidir.
Max Weber, ‘’Ekonomi ve Toplum’’ (iki cilt) (Yarın Yayınları, 2018) adlı eserinde modern dünyanın en temel özelliğinin bürokratik akılcılık ve rasyonelleşme olduğunu belirtir. Weber’e göre bürokrasi, kişisel duygulardan arınmış, iş bölümüne dayalı devasa bir çarktır. Zygmunt Bauman, ‘’Modernite ve Holokost’’ (Alfa Yayınları, 2022) adlı eserinde işte bu Weberyan temeli sarsıcı bir tespitle derinleştirerek süreci daha da ileri götürür.
Bauman'a göre modern toplumların en büyük yanılgısı, barbarlığı medeniyetin karşıtı veya dışsal bir sapma olarak görmeleridir. Oysa Holokost, modernliğin dışında değil; modern bürokrasinin, teknik aklın, parçalanmış sorumluluk anlayışının ve uzmanlaşmanın tam ortasında gerçekleşmiştir. İnsanlar artık yaptıkları eylemin ahlaki sonucundan değil, yalnızca kendi görevlerinden sorumlu olduklarını düşünmeye başlamışlardır. Tren saatini ayarlayan memur veya vagon üreten mühendis yalnızca kendisine verilen teknik görevi yaptığını düşünür.
Bu yüzden kötülük sıradanlaşmıştır. Çünkü kimse kendisini kötü olarak görmemektedir; herkes yalnızca görevini yaptığını söylemektedir. Ahlaki sorumluluk parçalandığı için kötülük bürokrasi içinde anonimleşir.
İşte kamusal alan çöktüğünde ortaya çıkan en büyük tehlike budur. İnsanlar artık birbirlerini ikna etmeye çalışmazlar; birbirlerini tekrar etmeye başlarlar. Ve bir toplum, aynı sloganları farklı ağızlardan duymaya başladığında, hakikatin yerini çoktan yankı almış demektir.
VII. İtaat eden insan, inşa edilen vicdan ve kötülüğün sıradanlığı
Totaliter rejimlerin en büyük başarısı, insanları sadece korkutmuş olmaları değildir. İnsanlık tarihi korku üzerine kurulmuş sayısız iktidar görmüştür. Ancak korku tek başına kalıcı değildir. İnsan sürekli korkuyla yaşayamaz; er ya da geç ya isyan eder ya da kaçmaya çalışır.
Bu nedenle modern totalitarizm yalnızca korku üretmez; vicdan ve ahlak da üretir. Daha doğrusu... Kendi vicdanını inşa eder. İnsanlara yalnızca ne yapmaları gerektiğini söylemez; yaptıkları şeyin "ulusun geleceği" veya "yüce bir dava" adına ahlaken doğru olduğuna da onları ikna eder.
İktidar, insanı sadece zihnen ele geçirmekle kalmaz; Michel Foucault'nun ‘’Biyopolitikanın Doğuşu’’ (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015) derslerinde ortaya koyduğu gibi "biyo-politik" denetim mekanizmalarıyla bedenleri, sağlık politikalarını, nüfusu ve gündelik yaşamın en mahrem alanlarını disipline eder.
İşte bu nedenle yirminci yüzyılın büyük felaketlerini yalnızca zorbalıkla açıklamak yetersiz kalır. Çünkü milyonlarca insan yalnızca korktuğu için değil, doğru olanı yaptığına inandığı için de totaliter rejimlere destek vermiştir.
Claudia Koonz ‘’The Nazi Conscience’’ (Nazi Vicdanı) (Ahriman-Verlag, 2011) adlı kapsamlı çalışmasında Nazizmin yalnızca bir siyasal sistem kurmadığını; aynı zamanda yeni bir ahlak inşa ettiğini gösterir. Bu ahlak, klasik anlamda iyi ile kötü arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaz; tam tersine, o ayrımı yeniden tanımlar: Merhamet artık zayıflık olur. İtaat, erdem olur. Sadakat, vicdanın yerine geçer. Eleştiri, ihanet sayılır. Şiddet ise "ulusun geleceği" adına meşru görülmeye başlanır.
Böylece kötülük kendisini kötülük olarak sunmaz; iyilik kisvesi altında dolaşır ve işlenir.
Tam da bu nedenle Hannah Arendt, ‘’Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs'te’’ (Metis Yayınları, 2014) adlı eserinde modern çağın en sarsıcı kavramlarından birini ortaya koyar: Kötülüğün sıradanlığı.
Arendt'in mahkeme salonunda karşılaştığı Adolf Eichmann, ne şeytani bir canavar ne psikopat bir katil ne de canavarca tutkulara sahip biridir. Oldukça sıradan bir bürokrattır; kendi ifadesiyle yalnızca verilen emirleri, görevleri düşünmeksizin yerine getirmiştir.
İşte Arendt'i dehşete düşüren tam da budur. Çünkü modern çağın en büyük cinayetleri, çoğu zaman nefretle değil; düşünmeyi bırakmış sıradan insanlar tarafından işlenmiştir. Arendt'in asıl vurgusu burada gizlidir: Kötülüğün karşıtı doğrudan iyilik değil, düşünmedir. İnsan düşünmeyi bıraktığında yalnızca yanlış kararlar vermez; vicdanını da başkasına emanet eder. Vicdan susturulmamış, ikna edilmiştir.
Bu nedenle totaliter rejimlerin en büyük hedeflerinden biri eleştirel düşünceyi ortadan kaldırmaktır. Çünkü düşünen insan, itaat etmekte zorlanır.
Yirmi birinci yüzyıl totalitarizmi ise 20. yüzyılın kaba kuvvetinden farklı bir metot izler. Byung-Chul Han’ın '’Psikopolitika'’ (Metis Yayıncılık, 2019) adlı eserinde gösterdiği gibi, yeni iktidar biçimleri insanı zorla susturmaz; onu sürekli konuşmaya, tüketmeye ve '’özgür olduğuna’' inandırmaya teşvik eder. Herbert Marcuse’nin '’Tek Boyutlu İnsan’' (İdea Yayınevi, 2016) olarak tanımladığı bu yeni tipoloji, itiraz etme yeteneğini kaybettiğini bile fark edemeyen, sığ bir konfor alanına hapsedilmiş kitle insanıdır.
Albert Camus ise Arendt'in ulaştığı sonuca farklı bir yoldan ulaşır. ‘’Başkaldıran İnsan’’ (Can Yayınları, 2013) adlı eserinde insanı insan yapan ana unsurun mutlak itaat değil; gerektiğinde "Hayır!" diyebilme ve "Buraya kadar" çizgisini çekebilme cesareti olduğunu söyler. Camus'ya göre başkaldırı yalnızca siyasal bir eylem değildir; vicdandan doğan ahlaki bir sınırdır. İnsan, "Buraya kadar" dediği anda insanlığını korumaya başlar.
İşte totalitarizm tam da bu sınırı ortadan kaldırmak ister. Çünkü her rejim mutlak itaati ister; fakat yalnızca totaliter rejimler mutlak itaati ahlaki bir görev hâline getirir.
Bu noktada Erich Fromm'un çözümlemesi önemli bir tamamlayıcıdır. ‘’Özgürlükten Kaçış’’ (Say Yayınları, 2015) adlı eserinde Fromm, modern insanın özgürlüğü her zaman arzulamadığını söyler. Özgürlük aynı zamanda belirsizliktir, sorumluluktur, yalnızlıktır, karar vermektir. Birçok insan için ise bunlar ağır yüklerdir.
Bu nedenle güçlü liderler yalnızca korku yaratmazlar; aynı zamanda rahatlama ve güvenlik de sağlarlar. Çünkü düşünme yükünü ortadan kaldırırlar, karar verme yükünü üstlenirler. İnsana yalnızca itaat etmesini söylerler. Böylece özgürlüğün yerini güvenlik almaya başlar; vicdanın yerini sadakat, muhakemenin yerini slogan. İnsan özgürlüğün sorumluluğundan kaçarak teslim olur.
İşte bu yüzden Zweig, Musil, Canetti, Gramsci, Klemperer, Arendt, Bauman, Fromm ve Camus farklı kulvarlardan gelseler de aynı hakikati gösterirler: Totalitarizmin asıl hedefi devleti ele geçirmeden önce insanı ve vicdanı ele geçirmektir.
Stefan Zweig yalnızca Hitler'i değil, Hitler'i mümkün kılan ruh hâlini anlatır. Robert Musil yalnızca çöken bir imparatorluğu değil, karar verme cesaretini kaybetmiş insanı anlatır. Elias Canetti yalnızca aydının körleşmesini ve kalabalığı değil, apolitik aydını ve kalabalığın içinde eriyen bireyi anlatır. Antonio Gramsci yalnızca iktidarı değil, iktidarın insanların zihinlerinde nasıl kök saldığını anlatır. Hannah Arendt yalnızca totalitarizmi değil, insanın düşünmeyi bıraktığında nasıl sıradan bir kötülüğün parçası hâline gelebildiğini anlatır.
Bu nedenle totalitarizm üzerine yazılmış büyük eserlerin ortak konusu yalnızca diktatörler değil, insandır. Çünkü tarihin en büyük felaketlerini anlamanın yolu, önce insanın kendi içindeki teslimiyet mekanizmalarını anlamaktan geçer.
Ve belki de bu yüzden, bütün büyük diktatörlüklerin ilk hedefi vicdanı öldürmek değil; onu kendi hizmetlerine sokmaktır. Çünkü susturulmuş bir vicdan tehlikelidir; fakat ikna edilmiş bir vicdan... İşte o, totalitarizmin en büyük zaferidir.
VIII. Sonuç: Uyurgezerler medeniyeti ve tarihsel uyarı
Tarih, aynı zamanda büyük felaketlerin çoğu zaman büyük gürültülerle ve bir anda başlamadığını da gösterir. Hiçbir toplum bir sabah uyandığında özgürlüğünü bütünüyle kaybetmiş olmaz; hiçbir medeniyet bir gecede barbarlaşmaz. Çöküş, çoğu zaman insanların fark edemeyeceği kadar yavaş ilerler.
Bir kanun çıkar, kimse ses çıkarmaz. Bir gazete kapatılır, "Beni ilgilendirmiyor" denilir. Bir üniversite susturulur, "Sırası değil" diye düşünülür. Bir mahkeme bağımsızlığını kaybeder, "İstisnadır" denilir.
Sonra bütün bu küçük tavizler, küçük yalanlar ve küçük suskunluklar birikerek yeni bir "normal" yaratır. İnsanlar artık değişimi değil, değişime alışmış olduklarını fark ederler. İşte medeniyetler ve toplumlar tam da böyle çöker ve totaliterleşirler.
Christopher Clark, ‘’Uyurgezerler: Avrupa 1914'te Savaşa Nasıl Girdi?’’ (Pegasus Yayınları, 2017) adlı eserinde bu tarihsel süreci son derece çarpıcı bir kavramla açıklar: Uyurgezerlik.
Clark'a göre 1914 Avrupa'sını felakete sürükleyen devlet adamları deli, canavar veya akıllarını kaybetmiş insanlar değildiler. Aksine, çoğu iyi eğitim görmüş, deneyimli ve rasyonel kararlar aldıklarını sanan siyasetçilerdi. Hiçbiri kıtayı dört yıl sürecek bir dünya savaşına sürüklemek istemiyordu. Ancak her biri yalnızca kendi attığı adımı haklı görüyor, rasyonel hareket ettiğini sanırken bütünü göremiyordu. Sonunda herkes kendi mantığı içinde hareket ederken Avrupa ortak aklını kaybetti. İşte Clark'ın "uyurgezer" dediği budur: İnsanların gözleri açıktır ama tarihsel bir körlük içindedirler.
Bu yalnızca 1914'ün hikâyesi değildir; yirminci yüzyılın tamamının hikâyesidir.
Robert Musil'in ‘’Niteliksiz Adam’’ romanında anlattığı dünya da böyledir. Roman boyunca okur büyük bir felaketin yaklaşmakta olduğunu hisseder; fakat roman kişilerinin çoğu bunu göremez. İmparatorluk çözülmektedir, değerler aşınmaktadır, siyaset sertleşmektedir, toplum parçalanmaktadır. Ama herkes gündelik hayatın küçük ayrıntılarıyla meşguldür. Musil'in romanındaki asıl trajedi savaş değil; savaşın yaklaşmasına rağmen hayatın normal görünmeye devam etmesidir.
Stefan Zweig'ın anlattığı Avrupa da aynı yanılsamanın içindedir. Konser salonları doludur, kafeler açıktır, üniversiteler ders vermektedir, gazeteler yayımlanmaktadır, insanlar tatil planları yapmaktadır. Hiç kimse birkaç yıl sonra bütün kıtanın kana bulanacağını hayal edemez. Zweig'ın en büyük acısı da budur: Felaket gelmiştir, ama insanlar onu ancak yaşadıktan sonra fark etmişlerdir.
Norbert Elias, ‘’Uygarlık Süreci’’ (İki cilt) (İletişim Yayınları, 2017) adlı klasik eserinde uygarlığın doğrusal ve kalıcı bir ilerleme olmadığını gösterir. Medeniyet, kalıcı olarak kazanılmış bir durum değildir. İnsan davranışlarını düzenleyen kurumlar, hukuk, nezaket, kamusal denetim ve ahlaki sınırlar uzun tarihsel süreçlerde oluşurlar; fakat kurumsal denetimler ve ahlaki sınırlar gevşediğinde aynı şekilde çözülebilirler de.
Bu nedenle barbarlık, uygarlığın karşıtı değildir; onun sürekli içinden çıkabilecek bir ihtimaldir. İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri, medeniyetin kendisini koruyacağına inanmaktır. Oysa medeniyet kendisini koruyamaz; onu ancak insanlar koruyabilir.
Karl Popper, ‘’Açık Toplum ve Düşmanları’’ (Liberte Yayınları, 2018) adlı eserinde bu kırılganlığı siyaset felsefesi açısından açıklar. Popper'a göre kapalı toplumlar kesinlik üzerine kurulurlar; soruları sevmezler, şüpheden hoşlanmazlar, eleştiriyi tehdit olarak görürler. Açık toplum ise tam tersine, eleştiri sayesinde kendi yanlışlarını düzeltebilme cesaretine ve kabiliyetine sahip toplumdur. Çünkü demokrasi kusursuz olduğu için değil, kendi kusurlarını tartışabildiği için değerlidir.
İşte totalitarizm bu nedenle önce eleştiriyi ortadan kaldırır. Çünkü eleştiri kaybolduğunda hata görünmez olur; hata görünmez olduğunda ise felaket kaçınılmazlaşır.
Bu noktada bütün bu düşünsel miras (Zweig, Musil, Canetti, Gramsci, Arendt, Klemperer, Habermas, Popper, Tocqueville, Noelle-Neumann, Bauman, Fromm, Adorno ve Camus) bize aynı hakikati fısıldar ve ortak bir resim oluşturur: Zweig, çökmekte olan dünyanın ruhunu ve kaybolan medeniyeti anlatır. Musil, yönünü kaybetmiş ve karar veremeyen insanı gösterir. Canetti, aydının körleşmesini ve kitlenin psikolojisini ve büyüsünü çözümler. Gramsci, rızanın ve hegemonyanın nasıl üretildiğini açıklar. Arendt, bütün bu sürecin sonunda ortaya çıkan totaliter yapıyı ve kötülüğün sıradanlığını analiz eder.
Aslında hepsi aynı soruya farklı yerlerden yaklaşmaktadır: Bir toplum özgürlüğünü nasıl kaybeder?
Cevap tek bir olayda değildir. Çünkü hiçbir toplum yalnızca bir darbeyle, yalnızca bir seçimle ya da yalnızca bir savaşla totaliterleşmez.
Özgürlük, çoğu zaman küçük tavizlerle kaybedilir. Hakikat, küçük yalanlarla aşınır. Vicdan, küçük suskunluklarla körelir ve kaybedilir. Demokrasi, küçük ihmallerle zayıflar.
Ve sonunda insanlar geriye dönüp baktıklarında, ne zaman bu noktaya geldiklerini hatırlayamazlar. İşte uyurgezerlik tam da budur: Felakete doğru yürürken yürüdüğünün farkında olmamak.
Yirminci yüzyıl Avrupa'sının en büyük trajedisi, barbarlığın bir anda ortaya çıkması değildi. Asıl trajedi, milyonlarca insanın barbarlığın yükselişini adım adım seyretmesine rağmen onun gerçek yüzünü zamanında görememesiydi. Çünkü hakikat bir kez aşınmaya başladığında, yalnızca gerçekler değil, onları görebilecek gözler de yavaş yavaş körleşir.
İşte bu nedenle totalitarizm üzerine yazılmış büyük eserlerin ortak uyarısı geçmişe değil, geleceğe yöneliktir. Hakikatin kaybı, dilin zehirlenmesi, kamusal alanın çöküşü, vicdanın iktidara teslim edilmesi... Bunların hiçbiri yalnızca yirminci yüzyıla ait tarihsel olaylar değildir. Bunlar, her kuşağın yeniden karşılaşabileceği insanlık sınavlarıdır.
Ancak tarih yalnızca çöküşlerin tarihi değildir; hakikatin yeniden ayağa kalkışının da tarihidir. Bazen tek bir vicdan, tek bir "Hayır" cevabı bir çağın gürültüsünden daha güçlü olabilir.
Bir tarafta sessizliğin insanı teslim alışına tanıklık ederiz; diğer tarafta ise vicdanın, en karanlık zamanlarda bile insanı yeniden ayağa kaldırabileceğini görürüz. Çünkü tarihin akışını değiştirenler, çoğu zaman kalabalıklar değil; hakikatten vazgeçmeyen az sayıdaki insandır.
İnsan ancak konuştuğu, tartıştığı ve sorumluluk aldığı ölçüde özgürdür. Nitekim Arendt’e göre insan, sustuğu ve çekildiği oranda silinen; ancak eyleyip konuştuğu ve sorumluluk aldığı ölçüde var olan siyasal bir öznedir.
Zweig, bahsi egeçen eserinde toplumların da insanlar gibi hastalanabileceğini gösterir. Hukukun zayıfladığı, güvensizliğin yayıldığı, geleceğe dair umudun kaybolduğu dönemlerde yalnızlaşan bireyler, kendilerini kurtaracak güçlü bir lidere daha kolay yönelirler. Totaliter rejimler de tam böyle zamanlarda güç kazanırlar.
Fakat Zweig'ın belki de en sarsıcı uyarısı bunların da ötesindedir. Ona göre kültür ve uygarlık, sanıldığı kadar sağlam değildir. Zweig, "İnsanların yaşadıkları dönemlere damga vuran hareketlerin başlangıç noktasını tam görememesi, tanımlayamaması tarihin şaşmaz kanunu olmaya devam ediyor" sözü ile demokrasiyi tehdit eden akımları zamanında tanıyamamanın veya tanımak istememenin, döneminin en büyük hatalarından biri olduğunu söyler.
Zweig, ayrıca "yalan ve algıya endeksli propaganda bilginin gücünü yok edip öldürdü" diyerek propagandanın gücüne dikkat çeker. Kitabında; "İnsanlığın vicdanını eriten en güçlü etken propaganda oldu" der.
Bu nedenle Zweig'ın uyarısı yalnızca kendi çağını anlatmaz; her çağ için geçerlidir. Bugün hakikat, bilgi kalabalığının içinde görünmez hâle gelebilir. Propaganda biçim değiştirebilir; korku farklı araçlarla yeniden üretilebilir; hukuk araçsallaştırılabilir. Dijital medya, sosyal medya platformları ve algoritmalar, kitlelerin algısını yönlendiren yeni hegemonya alanlarına dönüşebilir; gürültü ise hakikatin sesini bastırabilir. İşte tam da bu yüzden en büyük tehlike, kötülüğün örgütlülüğü kadar iyilerin sessizliğidir.
Tarihsel felaketler ve kırılma noktaları, ancak olup bittikten sonra tam anlamıyla kavranabilir. Kierkegaard’ın ifadesiyle; "Hayat geriye doğru anlaşılır; fakat ileriye doğru yaşanmak zorundadır." Bizler de geçmişin trajedilerini geriye bakarak anlıyoruz; ancak özgürlüğümüzü ve insan onurunu koruma sınavını bugün, ileriye doğru yaşarken vermek zorundayız.
Yazımı Gramsci’nin notlarında geçen, sanki zordaki insanlığa vasiyeti olan bir sözü ile bitireyim:
“Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak. Harekete geçin, çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak. Örgütlenin, çünkü tüm gücünüze ihtiyacımız olacak.”
Bugün bize düşen görev, Gramsci'nin bu sözünü yalnızca hatırlamak değil; onu yaşatmaktır. Çünkü eskinin öldüğü, yeninin ise henüz doğmadığı zamanlarda tarih, her kuşağı yeniden sınar.
Şimdi canavarlar zamanıdır.
Osman AYDOĞAN