• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam291
Toplam Ziyaret4322304

Hakikatin Aşınması: Totalitarizmin zihinsel ve kamusal anatomisi


Hakikatin Aşınması: Totalitarizmin zihinsel ve kamusal anatomisi

22 Temmuz 2026


Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa, bilimde, sanatta, felsefede ve teknolojide büyük ilerlemelere tanıklık ediyor. Üniversiteler, kütüphaneler, konser salonları ve düşünce merkezleriyle övünen bu uygarlık, aynı zamanda insan aklının ve özgürlüğünün geleceğine büyük bir güven duyuyor. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın ardından bu güven sarsılıyor. Siyasal, ekonomik ve toplumsal bunalımlar derinleşirken İtalya'da Mussolini, Almanya'da Hitler yükseliyor; demokrasi, hukuk ve özgürlükler adım adım aşınıyor. Ve aynı Avrupa, çok geçmeden insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden birine sürükleniyor.

Peki, böylesine köklü bir kültür ve uygarlık birikimine sahip toplumlar nasıl oluyor da kendi özgürlüklerini ortadan kaldıran yönetimlere teslim olabiliyor? İnsanlar hakikatten ne zaman uzaklaşıyor, hangi koşullarda susmayı tercih ediyor ve sonunda kendi teslimiyetlerini nasıl haklı görmeye başlıyor?

Bu yazı, faşizmin ve totalitarizmin yükselişini yalnızca siyasal olaylarla açıklamaya çalışmıyor. Tarihin, edebiyatın, sosyolojinin, felsefenin ve siyaset biliminin tanıklığında, bu büyük çöküşün insanın zihninde, dilinde, vicdanında ve kamusal hayatında nasıl hazırlandığını araştırıyor.

I. Giriş: Sessiz çürüme ve görünmeyen kırılma

İnsanlık tarihi çoğu zaman savaşların, darbelerin, devrimlerin, büyük liderlerin ve iktidar mücadelelerinin tarihi olarak anlatılıyor. Oysa büyük tarihsel kırılmalar, görünür hâle gelmeden çok önce toplumların düşünce dünyasında, değerlerinde ve kurumlarında kendisini hissettirmeye başlıyor. Devletler bir günde yıkılmıyor veya bir gecede totaliterleşmiyor; önce hakikat aşınıyor. Hukuk bir gecede ortadan kalkmıyor; önce adalet duygusu zayıflıyor. Totalitarizm de bir sabah ansızın ortaya çıkmıyor; önce dil değişiyor, bozuluyor ve farklılaşıyor, kavramlar anlamını kaybediyor, vicdan susuyor ve insanlar yavaş yavaş olup biteni normal kabul etmeye başlıyor. Siyaset ise bu uzun çözülmenin hem görünür yüzü hem de onu derinleştiren güçlerden biri hâline geliyor.


Stefan Zweig, ‘’Dünün Dünyası’’ (MEB Yayınevi, 1992) adlı otobiyografisinde bu çöküşün ruh hâlini ve kaybolan bir medeniyeti anlatıyor. Robert Musil, “Niteliksiz Adam” (Yapı Kredi Yayınları, 1999) adlı eserinde, Birinci Dünya Savaşı öncesinde bireyin yön kaybını ve bir uygarlığın düşünsel ve ahlaki çözülüşünü gözler önüne seriyor. Elias Canetti, “Körleşme” (Payel Yayınları, 2012) adlı romanında aydının düşünsel ve ahlaki körleşmesini; “Kitle ve İktidar” (Ayrıntı Yayınları, 2014) adlı eserinde ise kitlelerin oluşumunu, birey üzerindeki etkilerini ve iktidarla kurdukları itaat ilişkilerini inceliyor. Antonio Gramsci, “Hapishane Defterleri” (Belge Yayınları, 2014) adlı eserinde iktidarın yalnız zorla değil, rızayla da kurulduğunu açıklıyor. Hannah Arendt ise “Totalitarizmin Kaynakları” (İletişim Yayınları, 2014) adlı eserinde, bu sürecin sonunda ortaya çıkan totaliter sistemi modern çağın en büyük siyasal kırılmalarından biri olarak ele alıyor ve siyaset felsefesi açısından kapsamlı biçimde çözümlüyor.

Bütün bu eserler, farklı düşünsel yollardan ilerleseler de aynı büyük tarihsel kırılmanın farklı yüzlerini aydınlatıyor. Ve bizi aynı temel soruyla karşı karşıya bırakıyor: İnsan, hakikatten ne zaman uzaklaşıyor? Çünkü hakikatin kaybedildiği yerde özgürlük de uzun süre yaşayamıyor.

Çünkü totalitarizm yalnızca siyasal bir tahakküm biçimi değildir; insanın düşüncesine, diline, hafızasına ve vicdanına da nüfuz eder. Hakikati yeniden tanımlamaya yönelen bir iktidar düzenidir. Dili ve söylemi biçimlendirir. Hafızayı denetim altına alır. Vicdanı susturur. Ve nihayet bir medeniyet krizine dönüşür.

II. Uygarlığın krizine dair temel sorular ve kuramsal çerçeve

Yirminci yüzyıl Avrupa'sının yaşadığı büyük kırılma ve felaket, yalnızca Hitler'in yükselişi, Mussolini'nin diktatörlüğü veya bu liderlerin kişisel ihtiraslarıyla açıklanamıyor. Böyle bir açıklama tarihi basitleştiriyor; çünkü bu isimler tarihin başlangıcını değil, kendilerinden önce gelişen süreçlerin sonuçlarını temsil ediyor. Bu nedenle başlangıcı yalnızca siyasal iktidarın ele geçirilmesinde değil, onu mümkün kılan toplumsal koşullarda ve insanların hakikatle kurdukları ilişkinin dönüşümünde de aramak gerekiyor. Çünkü tiranlık, yalnızca insanların davranışlarını denetlemekle yetinmiyor; düşünme biçimlerini de etkileyerek tahakkümünü derinleştiriyor. Asıl soru şu oluyor:


Bir toplum, kendi özgürlüğünden neden vazgeçer?

Daha da önemlisi;

Akıl, kültür, bilim ve sanatın merkezlerinden biri olan Avrupa nasıl olup da Auschwitz'e, Gulag'a ve toplama kamplarına ulaşıyor?

Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, “Aydınlanmanın Diyalektiği” (Kabala Yayınevi, 2014) adlı yapıtlarında bu sorunun trajik felsefi boyutunu ortaya koyuyor: İnsanı korkularından kurtarmayı ve doğa karşısında özgürleştirmeyi amaçlayan Aydınlanma aklı, hesaplama, denetim ve egemenlik aracına indirgendiğinde kendi özgürleştirici amacına karşı işleyebiliyor. Böylece insanı özgürleştirmesi beklenen akıl, tahakkümün ve barbarlığın hizmetine girebiliyor.

Bir toplum gerçeği konuşmaktan çekindiğinde, kavramların içi boşaltıldığında, insanlar doğru olduğunu bildikleri şeyleri söylemekten vazgeçtiğinde, siyasal tahakküm henüz görünür hâle gelmeden toplumsal hayatın derinliklerinde kök salmaya başlıyor. İşte bu yüzden totalitarizmin tarihini yalnızca diktatörlerin biyografilerinde değil, insanların giderek sessizleşmesinde de aramak gerekiyor.

Bu sorular yalnızca tarihçilerin değil; filozofların, sosyologların, siyaset bilimcilerin ve edebiyatçıların da ortak sorusu oluyor. Çünkü büyük felaketler, tek bir disiplinin açıklayabileceği kadar basit olmuyor. Tarih bize ne olduğunu, neden ve nasıl gerçekleştiğini anlatıyor. Edebiyat insanın duygularını, düşüncelerini ve yaşadığı çağın çelişkilerini görünür kılıyor. Sosyoloji toplumun nasıl dönüştüğünü açıklıyor. Siyaset bilimi iktidarın mekanizmalarını çözümlüyor. Felsefe ise bütün bunların ardındaki hakikat, özgürlük ve sorumluluk sorunlarını sorguluyor.

Bu nedenle totalitarizmi anlayabilmek için yalnızca savaşların tarihine bakmak yetmiyor; insanın zihnine, kullandığı dile, kurduğu ilişkilere, korkularına, sessizliğine ve vicdanına da bakmak gerekiyor.

Çünkü insan bazen düşünmekten, bazen düşündüğünü söylemekten, bazen de doğru bildiğini savunmaktan vazgeçiyor. Düşünce, dil ve cesaret aşındıkça özgürlük de dayanaklarını yitiriyor. Büyük felaketler yalnızca tarihin konusu olmuyor; insanın zaaflarının, korkularının ve tercihlerinin de konusu oluyor. Bu nedenle hiçbir zaman bütünüyle geçmişte kalmıyor.

Geçmişte yaşanan bu felaketlerin günümüz için ne ifade ettiğini anlayabilmek, öncelikle iktidarın farklı biçimlerini birbirinden ayırmayı gerektiriyor. Çünkü her baskıcı yönetim aynı özellikleri taşımıyor; ancak farklı yönetim biçimleri arasında, zamanla birbirine yaklaşabilen ve birbirini besleyen ilişkiler bulunuyor.

Otoriterlikten totalitarizme

Otoriterlik, despotizm ve totalitarizm birbirine yakın görünse de aynı yönetim biçimini ifade etmiyor.


Otoriter yönetimler siyasal rekabeti sınırlandırıyor, muhalefeti baskı altında tutuyor ve iktidarın denetlenmesini güçleştiriyor. Despotik yönetimlerde ise hukuk, giderek yöneticinin kişisel iradesine bağımlı hâle geliyor; kuralların yerini keyfî uygulamalar alabiliyor.

Totalitarizm ise yalnızca baskının yoğunluğuyla değil, toplumsal hayatı bütünüyle kuşatma iddiasıyla ayrılıyor. Siyasal muhalefeti ortadan kaldırmanın ötesinde, düşünceyi, kültürü, hafızayı ve insanın gündelik hayatını kapsamlı bir ideolojik düzen içinde biçimlendirmeyi amaçlıyor.

Siyaset bilimci Juan J. Linz, “Totaliter ve Otoriter Rejimler” (Liberte Yayınları, 2021) adlı eserinde otoriter ve totaliter rejimler arasında önemli bir ayrım yapıyor. Linz'e göre otoriter yönetimlerde siyasal çoğulculuk sınırlı biçimde varlığını sürdürebilirken totaliter rejimler, kapsamlı bir ideoloji ve örgütlü siyasal seferberlik aracılığıyla toplumu çok daha geniş ölçüde denetlemeyi amaçlıyor. Dolayısıyla iki yönetim biçimi arasındaki fark yalnızca uygulanan baskının derecesinde değil, siyasal iktidarın toplumdan beklediği bağlılığın ve katılımın niteliğinde de ortaya çıkıyor.

Ancak bu yönetim biçimleri arasındaki ayrımlar, siyasal uygulamaların birbirinden bütünüyle bağımsız olduğu anlamına gelmiyor. Otoriterleşen bir yönetim, siyasal rekabeti sınırlandırırken hukuku araçsallaştırabiliyor, medyayı denetim altına alabiliyor ve giderek toplumun düşünce dünyasına müdahale edebiliyor.

Bu nedenle bir yönetimin niteliğini anlamak için yalnızca kendisini nasıl tanımladığına değil, iktidarını nasıl kullandığına, kurumların bağımsızlığını ve denetim gücünü ne ölçüde koruduğuna ve toplumdan nasıl bir itaat beklediğine bakmak gerekiyor.

III. Erken biat, hegemonya ve aydının sorumluluğu

Otoriter rejimler, güçlerini öncelikle ordudan, polisten veya yargı kurumlarından alıyor gibi görünüyor. Oysa tarih, siyasal tahakkümün yalnızca baskıyla açıklanamayacağını gösteriyor. Bu yönetimler, zor kullanmanın yanı sıra toplumun farklı kesimlerinde rıza, korku, çıkar ve itaat ilişkileri de üretiyor. Böylece iktidarın sürekliliği, yalnızca devletin zor kullanma gücüne değil, toplumsal ilişkiler içinde gelişen kabullenme ve uyum mekanizmalarına da dayanıyor.


Antonio Gramsci, “Hapishane Defterleri” (Belge Yayınları, 2014) adlı eserinde siyasal egemenliğin yalnızca zor kullanılarak değil, toplumsal rızanın oluşturulmasıyla da sürdürüldüğünü ortaya koyuyor. Hegemonya, egemen güçlerin kendi dünya görüşlerini eğitim, kültür, basın ve sivil toplum ilişkileri aracılığıyla toplumun geniş kesimlerine benimsetebilmesiyle kuruluyor. Böylece belirli düşünceler, yalnızca iktidarın tercihleri olarak değil, doğal ve kaçınılmaz gerçekler olarak da kabul görebiliyor.

Louis Althusser ise “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” (İletişim Yayınları, 2015) adlı çalışmasında okulların, ailenin, dinsel kurumların ve iletişim araçlarının ideolojinin yeniden üretilmesindeki rolünü inceliyor. Bu kurumlar aracılığıyla insanlar yalnızca belirli düşüncelerle karşılaşmıyor; toplumsal düzen içindeki rollerini, sorumluluklarını ve kendilerinden beklenen davranışları da öğreniyor. Böylece siyasal tahakküm, yalnızca açık baskı yoluyla değil, gündelik hayatın olağan ilişkileri içinde de sürdürülebiliyor. İktidarın önemli başarılarından biri, kendi beklentilerinin toplum tarafından doğal ve meşru kabul edilmesini sağlayabilmesinde ortaya çıkıyor.

Pierre Bourdieu, “Toplumsal Uzam ve Sembolik İktidar” (Cogito, sayı 18, 1999) adlı makalesinde, toplumsal tahakkümün her zaman açık zorlamayla işlemediğini gösteriyor. Eğitim, dil, kültür ve toplumsal konumlar aracılığıyla oluşan bazı değerler ve sınıflandırmalar, tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü oldukları hâlde doğal ve meşru kabul edilebiliyor. Böylece insanlar, kendilerine dayatılan veya içinde yetiştikleri eşitsiz ilişkileri her zaman bir tahakküm biçimi olarak fark etmeyebiliyor. Bourdieu'nün çözümlemesi doğrudan totaliter rejimlere özgü olmasa da siyasal iktidarın belirli düşünceleri ve toplumsal hiyerarşileri nasıl olağanlaştırabildiğini anlamak için önemli bir düşünsel imkân sunuyor.

Bu nedenle totalitarizm, yalnızca sokaklarda ve devlet kurumlarında değil, insanların zihinlerinde de güç kazanıyor.

Tarihçi Ian Kershaw'ın Nazi yönetiminin işleyişini açıklamak için kullandığı “Lidere Doğru Çalışmak” kavramı, bu sürecin önemli bir tarihsel mekanizmasını ortaya koyuyor. (Ian Kershaw, “Hitler – Hubris 1889-1936”, İthaki Yayınları, 2007) (Ian Kershaw, “Working Towards the Führer: Reflections on the Nature of the Hitler Dictatorship”, Contemporary European History, cilt 2, sayı 2, 1993, s. 103–118) Nazi yönetiminde görevliler, her zaman doğrudan emir beklemeden, liderin amaçlarını ve beklentilerini gerçekleştirmek için kendiliğinden girişimlerde bulunabiliyor. Böylece ideolojik bağlılık, kişisel çıkar ve kariyer beklentileri, iktidarın taleplerini önceden yerine getirmeye yönelik bir rekabeti besleyebiliyor. Siyasal tahakküm, yalnızca yukarıdan verilen emirlerle değil, aşağıdan gelen bu girişimlerle de güçleniyor.

Kershaw'ın ortaya koyduğu bu sadakat ve uyum yarışının ardında ise birbirinden farklı insan davranışları bulunuyor. İktidara gösterilen bağlılık her zaman aynı nedenden kaynaklanmıyor. Kimi insanlar korktukları için susuyor, kimileri makamlarını ve ayrıcalıklarını korumak için uyum sağlıyor, kimileri ise yönetimin söylediklerine gerçekten inanıyor. Böylece korku, çıkar ve inanç birbirini besleyebiliyor. Bir süre sonra insanlar yalnızca iktidarın ne istediğine göre davranmıyor; kendi davranışlarını haklı gösterecek gerekçeler de üretmeye başlıyor. İşte bu noktada siyasal itaat, toplumsal bir alışkanlığa dönüşebiliyor.

Václav Havel, 1978 tarihli “Güçsüzlerin Gücü” (Moc bezmocných) (‘’The Power of the Powerless’’, ME Sharpe, 1985) adlı denemesinde, ideolojik itaati gündelik hayatın içinden çarpıcı bir örnekle açıklıyor. Havel'in anlattığı manav, dükkânının vitrinine “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” sloganını yerleştiriyor. Ancak bunu sloganın anlamına gerçekten inandığı için değil, kendisinden beklenen davranışı yerine getirmek, dikkat çekmemek ve düzenle çatışmamak için yapıyor. Böylece ideolojik bir ifade, kişinin inancını açıklamaktan çok, siyasal düzene uyum gösterdiğini bildiren bir işarete dönüşüyor.

Havel'in dikkat çektiği tehlike, insanların yalnızca yalan söylemesi değil, inanmadıkları sözleri tekrarlamayı gündelik hayatın olağan bir parçası hâline getirmesi oluyor. İnsanlar böyle davranarak hem kendilerini baskıdan korumaya çalışıyor hem de var olan düzenin yeniden üretilmesine katkıda bulunabiliyor. Havel'in “yalan içinde yaşamak” ile “hakikat içinde yaşamak” arasında kurduğu karşıtlık, bu nedenle yalnızca kişisel dürüstlük meselesi değildir; insanın kendi sözünün ve davranışının sorumluluğunu üstlenmesiyle ilgilidir. Hakikati savunmak bazen büyük bir siyasal eylemden önce, inanmadığı bir sloganı tekrarlamayı reddetmekle başlıyor.

Aydının sessizliği ve ahlaki sorumluluğu

Timothy Snyder, “Tiranlık Üzerine: Yirminci Yüzyıldan Yirmi Ders” (Karbon Kitaplar, 2017) adlı eserinin ilk dersinde “Erken biat etmeyin!” (Do not obey in advance) uyarısında bulunuyor. Snyder'ın dikkat çektiği tehlike, insanların yalnızca kendilerine verilen emirlere itaat etmeleri değil, iktidarın ne isteyebileceğini tahmin ederek henüz talep edilmemiş bir itaati kendiliğinden göstermeleridir. İnsanlar, daha açık bir yasakla karşılaşmadan kendilerini sansürlemeye başlayabiliyor. Henüz kimse konuşmayı yasaklamamışken insanlar susmaya, kitaplar toplanmamışken okumaktan çekinmeye, soru sormak yasaklanmamışken düşüncelerini kendilerine saklamaya başlıyor. Böylece doğrudan baskı uygulanmadan da özgürlüğün alanı daralabiliyor. İnsan, dışarıdan susturulmadan önce kendi kendisini susturmayı öğrenebiliyor.

Bu sessizleşme, yalnızca siyasal hayatı değil, kültüre ve uygarlığa duyulan güveni de derinden sarsıyor. Stefan Zweig'ın yaşamı, bu güvenin siyasal felaketler karşısında nasıl çözülebildiğini gösteriyor. Zweig, Avrupa'nın düşünsel ve kültürel birikiminin barbarlığa karşı bir güvence oluşturabileceğine uzun süre inanıyor. Ancak Nazizmin yükselişi, kültürel gelişmişliğin tek başına özgürlüğü ve insan onurunu korumaya yetmediğini ortaya koyuyor.

Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine” (Über den Begriff der Geschichte) (Sub Press, 2019) adlı metninde, kültür ile barbarlık arasındaki ilişkinin daha derin bir boyutuna dikkat çekiyor:

“Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.”

Benjamin'in bu sözleri, kültürü küçümsemekten çok, kültürel mirasın ardında çoğu zaman görünmez kalan emek, acı ve tahakküm ilişkilerini hatırlatıyor. Uygarlığın büyük eserleri yalnızca onları yaratanların dehasını değil, aynı zamanda tarihin yenilenlerini ve susturulanlarını da düşünmeyi gerektiriyor. Avrupa Goethe'nin, Mozart'ın, Beethoven'ın, Freud'un ve Einstein'ın kıtasıydı. Ama aynı Avrupa, Auschwitz'i de üretti. Kültürel gelişmişlik, ahlaki ve siyasal sorumluluğun kendiliğinden güvencesi olamadı.

Adorno'nun “Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözü ise bu çelişkiyi başka bir düzlemde sorguluyor. Auschwitz'den sonra sanatın ve kültürün, yaşanan felaketi görmezden gelerek kendi masumiyetine sığınamayacağını hatırlatıyor. Böylece kültürün yalnızca ne ürettiği değil, insanlık karşısında nasıl bir sorumluluk taşıdığı da temel bir mesele hâline geliyor.

Thomas Mann'ın düşünsel yolculuğu, aydının siyasal ve ahlaki sorumluluğuna ilişkin çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Mann, 1918'de yayımlanan “Bir Apolitiğin Düşünceleri” (Betrachtungen eines Unpolitischen) (Bir Apolitikin Mütalaaları) (S. Fischer Verlag, 2015) adlı eserinde Alman kültürünü siyasal demokrasiden ayrı tutan, hatta otoriter devlet anlayışına yakın duran görüşler savunuyor.

Ancak 1920'li yıllarda düşünceleri değişmeye başlıyor. 1922'de yaptığı “Alman Cumhuriyeti Üzerine” konuşmasında demokrasiyi ve cumhuriyeti savunuyor. Nazizmin yükselişiyle birlikte bu siyasal tutumu daha belirgin hâle geliyor. Nazi yönetimi döneminde ülkesinden ayrılıyor ve sürgündeyken BBC aracılığıyla yayımlanan “Deutsche Hörer!” (Alman Dinleyicilerine) konuşmalarıyla Nazi propagandasına karşı çıkıyor.

Böylece Thomas Mann'ın düşünsel dönüşümü, yalnızca kişisel bir görüş değişikliği olmaktan çıkıyor; aydının tarih karşısındaki sorumluluğunu da görünür kılıyor. Bir zamanlar demokrasiden uzak duran Mann, kültürün ve insan onurunun korunmasının siyasal özgürlüklerden ayrı düşünülemeyeceğini savunan bir yazara dönüşüyor.

Çünkü bazen tarih, insana yalnızca iki seçenek bırakıyor: Konuşmak veya susmak. Ortası bulunmuyor.

Stefan Zweig ile Thomas Mann arasındaki fark da bu noktada belirginleşiyor. İkisi de Avrupa'nın kültürel ve düşünsel mirasına derinden bağlıdır. İkisi de barbarlığın yükselişine tanıklık ediyor. Ancak bu tarihsel felaket karşısında farklı tutumlar benimsiyorlar. Zweig, hümanist ve barışçı değerlerine bağlı kalırken doğrudan siyasal mücadele konusunda daha çekingen davranıyor. Thomas Mann ise zamanla siyasal sorumluluğu aydının kültürel ve ahlaki görevinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Böylece aynı uygarlığın iki büyük yazarı, kültürü ve insan onurunu savunmanın farklı yollarını temsil ediyor.

Aslında bu iki tavır, modern aydının hâlâ çözmeye çalıştığı temel ikilemi yansıtıyor: Aydın, yalnızca hakikati arayan kişi midir; yoksa hakikati savunmakla da yükümlü müdür?

Tam da bu ikilemin diğer ucunda, hakikati savunmak bir yana, yeteneğini ve ahlaki sorumluluğunu iktidarın hizmetine sunan sanatçı ve aydın tipolojisi yer alıyor. Nitekim Thomas Mann’ın oğlu Klaus Mann’ın ''Mephisto: Bir Kariyer Romanı'' (Everest Yayınları, 2019) adlı eseri, bu ahlaki sınavın ve teslimiyetin en sarsıcı edebî karşılığı oluyor. Goethe'nin Faust'undaki ruhunu satma temasını siyasal ve ahlaki bir düzleme taşıyan Mann; ana karakter Hendrik Höfgen’in şahsında, yetenekli bir sanatçının sırf kariyer, şöhret ve konfor uğruna totaliter rejimle nasıl uzlaştığını sergiliyor. Mephisto, otoriterleşme süreçlerinin yalnızca dipten gelen kitle baskısıyla değil, yukarıdaki entelektüel ve sanatsal elitlerin bu tür erken biat ve teslimiyetleriyle kurumsallaştığını gözler önüne seren evrensel bir uyarıya dönüşüyor.

Czesław Miłosz, “Tutsak Edilmiş Akıl” (Elips Kitap, 2006) adlı eserinde, siyasal ve ideolojik baskı altında yaşayan aydınların düşüncelerini nasıl gizlediklerini ve zamanla bu ikili yaşamla nasıl uzlaşabildiklerini anlatıyor. Miłosz'un ele aldığı “Ketman” kavramı, kişinin gerçekte düşündükleriyle dışarıya gösterdiği ideolojik bağlılık arasındaki ayrımı görünür kılıyor. Böylece insan, düşüncelerini bütünüyle terk etmeden de kamusal hayatında kendisine yabancı bir dili benimsemek zorunda kalabiliyor.

Franz Kafka'nın “Dava” (Can Yayınları, 1999) romanı ise bireyin karşısında kendisini savunmakta güçlük çektiği, kuralları belirsiz, anlaşılmaz ve erişilmez bir otoriteyi edebiyatın diliyle görünür kılıyor. Miłosz, düşüncenin gizlenmesini ve ikili yaşamın ahlaki bedelini; Kafka ise bireyin anlamlandıramadığı bir otorite karşısında giderek güçsüzleşmesini anlatıyor.


Hannah Arendt, “İnsanlık Durumu” (İletişim Yayınları, 2018) adlı eserinde insanı yalnızca kendi içine dönük bir varlık olarak değil, başkalarıyla birlikte konuşan ve eyleyen siyasal bir varlık olarak ele alıyor. Arendt'e göre siyasal özgürlük, insanın kendi içinde sakladığı sessiz bir erdem değil; farklı insanların bir araya gelerek söz söyleyebildikleri ve birlikte eyleyebildikleri kamusal alanda görünür hâle geliyor. Çünkü insanın siyasal varoluşu, başkalarıyla paylaştığı ortak bir dünyaya ve bu dünyadaki çoğulluğa dayanıyor.

Bu nedenle totaliter tahakkümün temel hedeflerinden biri, insanların özgürce konuşabildikleri, farklılıklarını ortaya koyabildikleri ve birlikte hareket edebildikleri kamusal alanı ortadan kaldırmak oluyor. Çünkü kamusal hayatın canlılığını koruduğu yerde insanlar yalnızca yönetilen bireyler olarak kalmıyor; ortak meseleler hakkında söz söyleyebilen ve siyasal hayata katılabilen kişiler olarak varlıklarını sürdürüyor. Bu alan daraldıkça insanlar birbirlerinden uzaklaşabiliyor, ortak hareket etme imkânları zayıflıyor ve siyasal iktidar karşısındaki güçsüzlükleri derinleşebiliyor.

Michel Foucault ise farklı bir kavramsal çerçeveden bilgi, söylem ve iktidar arasındaki ilişkileri inceliyor. Foucault, “Bilginin Arkeolojisi” (Ayrıntı Yayınları, 2014) adlı eserinde, bilginin hangi söylemsel kurallar içinde oluştuğunu ve belirli ifadelerin nasıl kabul edilebilir bilgi hâline geldiğini araştırıyor. “Entelektüelin Siyasi İşlevi” (Ayrıntı Yayınları, 2016) adlı eserinde ise bilgi, hakikat ve iktidar ilişkilerinin siyasal boyutlarını tartışıyor. Foucault'nun “hakikat rejimi” kavramı, her toplumda hangi bilgilerin doğru ve güvenilir kabul edildiğinin, bu bilgileri hangi kurumların ürettiğinin ve kimlerin hakikat adına konuşma yetkisine sahip görüldüğünün toplumsal ilişkiler içinde belirlendiğine dikkat çekiyor.

Ancak Foucault'nun sözünü ettiği hakikat rejimi, hakikatin yalnızca iktidarın uydurduğu bir yalan olduğu anlamına gelmiyor; bilginin üretildiği, değerlendirildiği ve meşruiyet kazandığı toplumsal koşullara işaret ediyor.

Otoriter yönetimlerde ise bu ilişkiler giderek siyasal iktidarın denetimine girebiliyor. Bilimsel doğruluk yerine siyasal uygunluk, bağımsız araştırma yerine resmî açıklama, eleştirel sorgulama yerine sadakat öne çıkabiliyor.

Böylece hakikatin araştırılmasıyla iktidarın doğru kabul edilmesini istediği söylemler arasındaki sınır giderek belirsizleşebiliyor.

Totaliter tahakkümün en derin etkilerinden biri de burada ortaya çıkıyor. Siyasal iktidar, insanların yalnızca ne söyleyeceklerini değil, neyi gerçek kabul edeceklerini de belirlemeye yöneliyor. Baskı ve yaptırım korkusu yaygınlaştığında açık sansüre duyulan ihtiyaç kimi durumlarda azalabiliyor; çünkü insanlar, hangi düşünceleri açıklamalarının kendileri için tehlikeli olabileceğini hesaplayarak kendi kendilerini sansürlemeye başlayabiliyor.

Uzmanlığın araçsallaşması ve "Politika Taşeronları"

Hakikatin aşınması yalnızca siyasal propaganda yoluyla gerçekleşmiyor. Bir başka önemli mekanizma da bilimin ve uzmanlığın siyasal amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılması oluyor. Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Paul Krugman, “Politika Taşeronları ve Önemsizleşen Refah: Azalan Beklentiler Çağında İktisadi Eğilimler” (Literatür Yayınları, 2008) adlı eserinde, karmaşık iktisadi sorunlara kolay ve kesin çözümler sunduklarını ileri sürerek ekonomik düşünceleri siyasal etki kazanacak biçimde pazarlayan kişileri eleştiriyor. Krugman'ın “politika taşeronları” olarak nitelendirdiği bu kişiler, bilimsel tartışmanın belirsizliklerini ve sınırlılıklarını geri plana iterek basitleştirilmiş iktisadi reçeteleri kamuoyuna sunabiliyor. Böylece hakikatin araştırılması sloganların gölgesinde kalabiliyor; bilimsel tartışma ise ideolojik meşrulaştırmanın aracına dönüşebiliyor.


Bu yönüyle Krugman'ın “politika taşeronu” kavramı, Antonio Gramsci'nin hegemonya ve rıza üzerine geliştirdiği çözümlemeyle birlikte düşünüldüğünde, uzmanlığın siyasal meşruiyet üretimindeki rolünü anlamak için önemli bir imkân sunuyor. Egemenlik yalnızca zor kullanılarak değil, toplumsal kabuller, kültürel ilişkiler ve kurumlar aracılığıyla da sürdürülebiliyor. Uzmanlık görüntüsü altında dolaşıma sokulan seçilmiş bilgiler, eksik doğrular ve yanıltıcı açıklamalar da bu süreçte siyasal söylemlere meşruiyet kazandırabiliyor. Medya, akademi ve kamusal tartışma alanının bağımsızlığı zayıfladığında, bu alanlar hakikatin araştırıldığı ve farklı görüşlerin karşılaştığı zeminler olmaktan uzaklaşarak iktidarın söylemlerinin yeniden üretildiği mecralara dönüşebiliyor. Böylece siyasal rıza, yalnızca sloganlarla değil, bilimsel otorite görünümü taşıyan açıklamalar aracılığıyla da güçlendirilebiliyor.

Krugman'ın iktisat alanında eleştirdiği bu yaklaşımın benzerlerine başka uzmanlık alanlarında da rastlanabiliyor. Uzmanlık alanları farklılaşsa da bilgi, siyasal amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılabiliyor. Hakikatin karşısında duranlar her zaman kaba propagandacılar olmuyor. Bazen akademisyen, ekonomist, gazeteci veya uzman kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Sahip oldukları bilgi ve unvanlar, siyasal iktidarın söylemlerine bilimsel bir görünüm kazandırabiliyor. Böylece uzmanlığın sağladığı güven, bağımsız araştırmayı güçlendirmek yerine, sorgulanması gereken iddiaların kabulünü kolaylaştırmak için kullanılabiliyor.

Ancak bu söylemlerin etkili olabilmesi, yalnızca onları üretenlere bağlı kalmıyor. Korku, çıkar ve zihinsel konfor gibi farklı nedenlerle sorgulamaktan veya düşüncelerini açıkça ifade etmekten uzaklaşan insanlar da bu sürecin bir parçası hâline gelebiliyor. Böylece uzmanlığın araçsallaştırılmasıyla toplumda gelişen sessizlik ve uyum davranışları birbirini besleyebiliyor.

Totaliter rejimlerin güç kazanmasında siyasal örgütlenme, ideolojik seferberlik ve şiddetin yanı sıra, iktidarı meşrulaştıran söylemlerle toplumun farklı nedenlerle gösterdiği uyum da rol oynayabiliyor. Korkuyla susmak, çıkar için uyum göstermek ve içtenlikle inanmak aynı şey olmasa da siyasal tahakküm, kimi zaman bu davranışların yarattığı görünmez teslimiyetten de beslenebiliyor.

Ekonomik bağımlılık da zihinsel ve siyasal itaatin en sessiz dayanaklarından biri hâline gelebiliyor. Friedrich Hayek, “Kölelik Yolu” (Liberte Yayınları, 2024) adlı eserinde, ekonomik kararların merkezî bir siyasal otoritenin elinde toplanmasının bireysel özgürlükler açısından taşıdığı tehlikelere dikkat çekiyor. Bu düşünceden hareketle, geçim kaynaklarının devletin veya siyasal iktidarla yakın ilişkiler içindeki ekonomik güçlerin denetimine bağımlı hâle geldiği koşullarda, muhalefet etmenin yalnızca düşünsel değil, maddi bir bedeli de olabileceği görülüyor. Mülkiyetin, çalışma hayatının ve ekmek kavgasının siyasallaştığı yerde, Krugman'ın eleştirdiği türden meşrulaştırıcı söylemlere karşı çıkmak da zorlaşabiliyor. Çünkü geçim kaynakları üzerindeki siyasal denetim arttıkça, insanların düşüncelerini bağımsız biçimde açıklamalarının bedeli ağırlaşabiliyor.

Bu nedenle tarih bize kaçınılmaz bir ders veriyor: Toplumları yalnızca iktidarı tutan zalimler ya da onların "taşeronları" değil; hakikatin çiğnenmesine zamanında ses çıkarmayan, konuşmaktan ve düşünmekten korkan "iyi insanlar" da felakete sürüklüyor. Ve belki de totalitarizmin ilk ve en büyük zaferi, tankların şehir meydanlarına girmesi değil; insanların kendi vicdanlarından ve bağımsız akıllarından sessizce geri çekilmeleri oluyor.

V. Dilin zehirlenmesi ve hakikatin kaybı

Totaliter rejimler insanları yalnızca polis gücüyle yönetmiyor; önce dili yönetiyor. Çünkü kelimeler değiştiğinde düşünceler de değişiyor. Düşünceler değiştiğinde ise insanlar aynı dünyaya bakmalarına rağmen artık aynı gerçeği göremiyor; algılanan gerçeklik de değişiyor. İnsan, hakikatten çoğu zaman açıkça söylenen yalanlarla değil, kelimelerin anlamlarının sessizce değiştirilmesiyle uzaklaşıyor.


Stefan Zweig, ‘’Dünün Dünyası’’nda yaşadığı çağın en büyük felaketlerinden birinin savaş değil, hakikatin sistemli biçimde tahrip edilmesi olduğunu anlatıyor. Ona göre propaganda yalnızca yanlış bilgi üretmiyor; insanın doğru ile yanlış arasındaki ayrımı yapma yeteneğini de felce uğratıyor. Yalan olağanlaştığında insanlar artık gerçeği aramaktan vazgeçiyor. Çünkü sürekli değiştirilen gerçeklik karşısında zihnin en kolay savunma mekanizması kayıtsızlık oluyor.

Totalitarizm insanları yalnızca korkutmuyor. Şaşırtıyor. Ardından yoruyor. Sonunda ise bağımsız düşünmeyi giderek zorlaştırıyor.

Ludwig Wittgenstein, ‘’Tractatus Logico-Philosophicus’’ (Metis Yayınları, 2016) adlı eserinde modern felsefenin en etkili cümlelerinden birini kuruyor:

"Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır."

Wittgenstein'ın dilin mantıksal sınırlarına ilişkin bu önermesi, siyasal dilin düşünce üzerindeki etkilerini değerlendirmek için de önemli bir hareket noktası sunuyor. Çünkü insan dünyayı anlamlandırırken kelimelerden yararlanıyor. İnsan, adını koyamadığı şeyi düşünmekte zorlanıyor; anlamını kaybetmiş kavramı savunamıyor. Bir kelime kamusal dilden silindiğinde yalnızca bir ifade kaybolmuyor; o kelimenin işaret ettiği düşüncenin görünürlüğü de azalabiliyor. Özgürlüğün adı değiştirildiğinde veya içi boşaltıldığında, insanların özgürlükten ne anladığı da değişmeye başlıyor. Adalet başka anlamlarla doldurulduğunda adalet duygusu da dönüşüyor. Vicdan, yalnızca sadakat olarak tanımlandığında ise ahlak, iktidarın hizmetine giriyor.

Bu nedenle totaliter rejimler yalnızca kurumları değil, kelimelerin anlamlarını da denetim altına almaya çalışıyor.

Victor Klemperer, ‘’LTI: Nasyonal Sosyalizmin Dili’’ (İletişim Yayınları, 2013) adlı benzersiz çalışmasında Nazizmin gündelik dili nasıl dönüştürdüğünü bir dil bilimcinin titizliğiyle gösteriyor. Yahudi olduğu için yıllarca baskı altında yaşayan Klemperer, günlük konuşmalarda, basında ve kamusal söylemde kullanılan kelimeleri büyük bir dikkatle kaydediyor. Onun gözlemlerinin ortaya koyduğu sonuç ürkütücü: Nazizm yalnızca insanları baskı altına almıyor; onların konuştuğu dili de dönüştürüyor. Propagandanın etkisi yalnızca insanların onu okumasında değil, propaganda diliyle konuşmaya başlamasında da kendisini gösteriyor.

Klemperer'in dikkat çektiği gibi, kelimeler küçük dozlarda alınan arsenik gibi oluyor. İlk bakışta etkileri hissedilmiyor. Fakat aynı kelimeler yıllarca tekrarlandığında düşünme biçimini sessizce dönüştürüyor. Böyle bir dilde "temizlik" cinayeti, "düzen" baskıyı, "güvenlik" korkuyu, "millî birlik" itaati anlatır hâle gelebiliyor; insanlar propaganda yaptıklarını fark etmeden propaganda diliyle konuşmaya başlıyor.

George Orwell’in ‘’1984’’ (Can Yayınları, 1984) romanında tasvir ettiği, düşüncenin ifade imkânlarını daraltmayı amaçlayan "Yeni-Dil" (Newspeak) ile insanın birbiriyle çelişen inançları aynı anda benimsemesine dayanan "Çifte-Düşün" (Doublethink), Klemperer'in LTI'da ortaya koyduğu tarihsel gözlemlerle dikkat çekici bir düşünsel yakınlık taşıyor. Roland Barthes ise ‘’Çağdaş Söylenler’’ (Özgün adı: Mythologies) (Metis Yayınları, 2014) adlı eserinde gündelik dilin ve kültürel göstergelerin tarihsel olarak oluşmuş anlamlarının nasıl doğal ve sorgulanmaz gerçeklermiş gibi sunulabildiğini gösteriyor. Böylece siyasal ve toplumsal ilişkiler içinde üretilen anlamlar, belirli ideolojilere hizmet ederken kendiliğinden doğruymuş gibi kabul görebiliyor.

Totaliter rejimlerin gücü yalnızca tanklardan gelmiyor; sözcükler de bu tahakkümün güçlü silahlarına dönüşüyor.

Hannah Arendt de ‘’Totalitarizmin Kaynakları’’ (İletişim Yayınları, 2014) adlı eserinde bu soruna başka bir açıdan yaklaşıyor. Arendt'in totaliter propaganda üzerine çözümlemeleri, insanları tek bir yalana inandırmaktan daha derin bir tehlikeye işaret ediyor: Gerçek ile yalan arasındaki ayrımın giderek aşınması. Artık hiçbir bilgi yeterince güvenilir görünmüyor; hiçbir haber kuşkudan kurtulamıyor, hiçbir belge insanları kolayca ikna edemiyor. Sürekli değişen ve birbiriyle çelişen açıklamalar karşısında insanlar yorulabiliyor, sonunda neye güveneceklerini bilemez hâle gelebiliyor. Arendt'in çözümlemelerinin işaret ettiği asıl tehlike de burada beliriyor: İnsanların yalnızca belirli haberlere duydukları güven değil, gerçek ile yalanı ayırt edebileceklerine ve bağımsız yargıda bulunabileceklerine ilişkin güvenleri de sarsılabiliyor.

İşte totaliter rejimlerin en büyük başarılarından biri bu oluyor: Hakikati bütünüyle ortadan kaldırmaları değil; insanların hakikate ulaşabileceklerine duydukları güveni felce uğratmaları.

Michel Foucault, ‘’Entelektüelin Siyasi İşlevi’’ (Ayrıntı Yayınları, 2016) adlı metninde her toplumun kendine özgü bir "hakikat rejimi" bulunduğunu belirtiyor. Foucault'nun bilgi ile iktidar arasındaki ilişkilere yönelik çözümlemesi, arşivlerin, eğitimin ve basının siyasal denetim altına alındığı koşullarda kamusal hafızanın nasıl yeniden biçimlendirilebildiğini anlamamıza da yardımcı oluyor.

Totaliter sistemlerde bilginin ve kamusal hafızanın denetimi, siyasal tahakkümün önemli araçlarından birine dönüşebiliyor. Çünkü geçmişe ilişkin kayıtları ve anlatıları denetlemek, insanların bugünü değerlendirme ve geleceği tasavvur etme biçimlerini de etkileyebiliyor. George Orwell'in 1984 romanında Parti'nin tekrarladığı şu slogan, bu nedenle yalnızca edebî bir metafor olarak kalmıyor:

"Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder; bugünü kontrol eden geçmişi kontrol eder."

Hakikatin aşınması tam da burada başlıyor. Tarih artık yaşananların hafızası olmaktan çıkıyor; iktidarın yeniden yazdığı bir metne dönüşüyor. Bu nedenle totalitarizm insanları yalnızca susturmuyor; onların hafızasını da silmeye çalışıyor.

Thomas Mann, sürgün yıllarında BBC üzerinden yaptığı ‘’Alman Dinleyicilerine’’ konuşmalarıyla tam da bu hafıza savaşına katılıyor. Nazilerin kendi ideolojilerine göre yeniden biçimlendirdiği ‘‘vatan’’, ‘’millet’’, ‘’onur’’, ‘’kültür’’ ve ‘’adalet’’ gibi kavramların insani ve ahlaki içeriğini yeniden hatırlatmaya çalışıyor. Çünkü Mann şunu çok iyi anlıyor: Faşizme karşı mücadele yalnızca cephede verilmiyor; kelimelerin anlamında ve dilin namusunda da sürdürülüyor. Bir kelimenin gerçek anlamını koruyabilmek, bazen bir ülkeyi koruyabilmek kadar önemli oluyor.

Bugün geriye dönüp baktığımızda Zweig'ın yaklaşan felaketi neden bu kadar erken hissedebildiğini daha iyi anlıyoruz. O yalnızca siyasete bakmıyordu. İnsanların konuşma biçimine bakıyordu. Gazetelerin diline bakıyordu. Sokaktaki öfkeye bakıyordu. Kavramların nasıl yavaş yavaş içerik değiştirdiğini görüyordu.

Çünkü büyük felaketlerin ilk işaretleri bazen kelimelerin içinde beliriyor. Dil aşındıkça hafıza da aşınıyor; toplumlar zamanla kendilerine ve hakikate duydukları güveni kaybedebiliyor.

VI. Kamusal alanın çöküşü, hukukun askıya alınması ve kitle insanı

Hakikatin aşınması yalnızca bireysel bir süreç olmuyor; bireysel ve toplumsal düzeylerde birbirini besleyerek derinleşiyor. İnsan tek başına düşünmekten vazgeçebilir; fakat ortak konuşma zemini zayıfladığında hakikate duyulan güvensizlik bütün topluma yayılabiliyor. Çünkü hakikat yalnızca bireyin zihninde değil, insanların birbirleriyle kurdukları kamusal ilişkiler içinde de yaşıyor. Farklı düşüncelerin serbestçe tartışılabildiği, eleştirinin ihanet sayılmadığı ve hiçbir fikrin mutlaklaştırılmadığı kamusal alanlar, demokrasilerin görünmeyen omurgasını oluşturuyor.


Totaliter rejimler bunu çok iyi biliyor. Bu nedenle ilk hedeflerinden biri, kamusal tartışma ve demokratik denetim açısından önem taşıyan meydanları, üniversiteleri, gazeteleri, mahkemeleri, sendikaları, dernekleri ve sivil toplum kuruluşlarını denetim altına almak; nihayet insanların birbirleriyle konuşma cesaretini kırmak oluyor. Çünkü insanlar konuşmayı bıraktıklarında ve ortam sustuğunda, iktidar tek başına konuşmaya başlıyor ve ortak akıl yürütme zemini çöküyor.

Jürgen Habermas, ‘’Kamusallığın Yapısal Dönüşümü’’ (İletişim Yayınları, 2021) adlı eserinde kamusal alanın tarihsel oluşumunu ve siyasal iktidarın kamusal eleştiriye açık olması bakımından taşıdığı önemi inceliyor. Farklı görüşlerin baskı altında kalmadan tartışılabilmesi, demokratik kararların kamusal eleştiri ve ortak akıl yürütme yoluyla değerlendirilmesini mümkün kılıyor. Bu bakımdan siyasal iktidarın meşruiyeti yalnızca seçimlere değil, kamusal eleştiriye açık olmasına da dayanıyor.

Bu nedenle kamusal alan daraldığında veya çöktüğünde yalnızca siyaset değişmiyor; doğru ile yanlışın kamusal alanda nasıl değerlendirildiği de değişiyor. Artık en çok tekrar edilen şey, doğru kabul edilen şey hâline geliyor. İkna yerini propagandaya bırakıyor, tartışma yerini sloganlara, muhakeme ise yerini sadakate.

Kamusal alanın daralması yalnızca insanların konuşma ve tartışma imkânlarını sınırlamıyor. Aynı zamanda demokratik kurumların kamuoyu tarafından denetlenmesini de güçleştiriyor. Çünkü siyasal kararların özgürce tartışılamadığı ve eleştirilemediği bir düzende kurumlar varlıklarını sürdürseler bile zamanla demokratik işlevlerini kaybedebiliyor.

Demokrasinin kurumlarıyla demokrasinin aşındırılması

Günümüzde demokrasileri tehdit eden süreçler her zaman askerî darbelerle veya parlamentoların kapatılmasıyla başlamıyor.


Bazen seçimler yapılmaya devam ediyor, parlamentolar toplanıyor, mahkemeler karar veriyor, gazeteler yayımlanıyor. Dışarıdan bakıldığında demokratik kurumlar varlıklarını sürdürüyor.

Seçimler, iktidarın değişebileceği adil bir siyasal yarış olmaktan uzaklaşabiliyor. Parlamento, yürütme gücünü denetlemek yerine onun kararlarını onaylayan bir kuruma dönüşebiliyor. Yargı, yurttaşı iktidarın keyfî uygulamalarından korumak yerine siyasal mücadelenin araçlarından biri hâline gelebiliyor.

Üniversitelerde bilimsel liyakatin yerini siyasal sadakat, kamu yönetiminde ehliyetin yerini bağlılık, basında haberin yerini propaganda alabiliyor.

Böylece demokratik kurumlar ortadan kaldırılmadan da demokratik işlevlerini kaybedebiliyor.

Üstelik bütün bunlar, kimi zaman hukuk diliyle, kanunlarla ve idari kararlarla da gerçekleştiriliyor.

Ortaya çıkan tehlike, hukukun bütünüyle yok olması değil; hukukun iktidarı sınırlandıran bir güvence olmaktan çıkarak iktidarın kullanımına sunulan bir araca dönüşmesi oluyor.

Demokrasinin yalnızca kurumların varlığıyla değil, bu kurumların özgürce işleyebilmesiyle ayakta kalabildiği burada daha açık görülüyor.

Demokratik kurumların bu dönüşümü, hukukun niteliğini ve işlevini de tartışmaya açıyor. Carl Schmitt, “Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm” (Dost Kitabevi Yayınları, 2020) adlı eserinde “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir” diyerek egemenlik ile hukukun askıya alınması arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor. Otoriterleşme süreçlerinde anayasa bütünüyle yürürlükten kaldırılmadan da olağanüstü yetkiler kalıcılaştırılabiliyor; böylece hukukun iktidarı sınırlandırma gücü zayıflayabiliyor. Giorgio Agamben’in “Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat” (Ayrıntı Yayınları, 2020) adlı çalışmasında tartıştığı “çıplak hayat” kavramı ise insan yaşamının siyasal ve hukuki güvencelerinden soyutlanarak egemen iktidarın müdahalesine açık hâle getirilmesini anlamamıza yardımcı oluyor.

Totaliter yönetimlerde adaletsizlik yalnızca kanunsuzlukla değil, yasalara sığınılarak da gerçekleştirilebiliyor. Gustav Radbruch'un hukuk felsefesinde geliştirdiği yaklaşım, kanunların biçimsel geçerliliğinin adalet sorununu ortadan kaldırmadığını; ağır ve tahammül edilemez adaletsizlik karşısında kanunilik ile hukuk arasındaki ilişkinin yeniden sorgulanması gerektiğini gösteriyor. Sevtap Metin ve Altan Heper, “Ceza Hukuku Felsefesine Katkı: Radbruch Formülü” (Tekin Yayınları, 2021) adlı çalışmalarında bu yaklaşımı hukuk felsefesi ve ceza hukuku açısından ele alıyor.

Ernst Fraenkel’in “İkili Devlet: Diktatörlük Teorisine Bir Katkı” (İletişim Yayınları, 2020) adlı eserinde ortaya koyduğu ayrım da bu sorunun başka bir boyutunu gösteriyor: Hukuki kuralların belirli alanlarda işlemeye devam ettiği “norm devleti” ile siyasal iktidarın hukuki güvenceleri aşarak müdahalede bulunabildiği “önlem devleti” yan yana var olabiliyor. Böylece birey, hukukun koruyuculuğunu yitirerek rejimin takdirine terk ediliyor.

Hukukun iktidarı sınırlandırma işlevini kaybetmesi, yalnızca kurumları değil, insanların konuşma ve itiraz etme cesaretini de etkiliyor. Siyasal baskıya toplumsal dışlanma korkusu eklendiğinde, kamusal alan giderek sessizleşiyor. Elisabeth Noelle-Neumann, “Kamuoyu: Suskunluk Sarmalının Keşfi” (Dost Kitabevi Yayınları, 1998) adlı eserinde toplumsal dışlanma korkusunun insanların görüşlerini açıklama davranışını nasıl etkilediğini inceliyor. Noelle-Neumann'a göre insanlar, kendi görüşlerinin çevrelerinde destek bulmadığını düşündüklerinde, dışlanma korkusuyla bu görüşleri açıklamaktan kaçınabiliyor. Dışlanma korkusu, bireyin düşüncelerini değiştirmese bile onları ifade etmesini engelleyebiliyor.

Böylece bir suskunluk sarmalı gelişiyor. Bazı insanlar görüşlerini açıklamaktan çekildikçe, aynı görüşü paylaşan başkaları da kendilerini yalnız hissedip susabiliyor. Zamanla kamusal alanda oluşan sessizlik, toplumun ortak fikrinden çok, dışlanma ve baskı korkusunu yansıtabiliyor. İşte totaliter rejimler bu korku dolu sessizliği "toplumsal mutabakat" olarak sunuyor. Alexis de Tocqueville de “Amerika'da Demokrasi” (İletişim Yayınları, 2019) adlı eserinde, çoğunluğun düşünceler üzerindeki baskısına dikkat çekiyor. Tocqueville'in uyarısı, siyasal özgürlüğün yalnızca devletin doğrudan müdahalesiyle değil, çoğunluğun görüşlerine aykırı düşenlerin toplumsal dışlanma korkusuyla sessizleşmesi sonucunda da zayıflayabileceğini gösteriyor.

Toplumsal baskının bireyin iç dünyasındaki karşılığını, Vedat Türkali'nin “Bir Gün Tek Başına” (Ayrıntı Yayınları, 2015) romanında Kenan karakterinin yaşadığı korku, kararsızlık ve düşünceyle eylem arasındaki çatışmada da görmek mümkün. Türkali'nin şu uyarısı, bu çözülmenin özünü ortaya koyuyor: “Düşündüğünü söylemekten korkarsa kişi, düşünmekten de korkmaya başlar.”

Stefan Zweig'ın “Dünün Dünyası” adlı anı eserinde tanıklık ettiği, Nazizmin yükselişiyle sarsılan Avrupa'da da benzer bir sessizleşmenin izlerini görüyoruz. İnsanlar aynı şehirlerde yaşamaya devam ediyor, aynı konserlere gidiyor, aynı kahvelerde oturuyor. Fakat artık her konuda eskisi gibi konuşamıyorlar. Çünkü konuşmanın bedeli giderek ağırlaşıyor. Dışlanmak, işini kaybetmek, ihanetle suçlanmak, hapse girmek... Bu korkular zamanla düşüncenin önüne geçiyor.

Ancak bireyin davranışları yalnızca korkuyla geri çekildiğinde değil, bir kitlenin parçası hâline geldiğinde de değişebiliyor.

Elias Canetti, “Körleşme” (Payel Yayınları, 2012) romanında Peter Kien karakteri üzerinden bireyin gerçeklikten kopuşunu ve zihinsel kapanmasını anlatırken, “Kitle ve İktidar” (Ayrıntı Yayınları, 2014) adlı incelemesinde kitle davranışlarını, iktidarı ve emir–itaat ilişkilerini çözümlüyor. Canetti'ye göre birey, kitlenin parçası olduğunda yalnızca başkalarıyla bir araya gelmiyor; kendisini ve çevresindekileri algılama biçimi de değişebiliyor. Kitleye katılmak bireye güç ve aidiyet duygusu verebiliyor; ancak özellikle anonimlik ve ortak hareket etme duygusunun baskınlaştığı durumlarda kişisel sorumluluk algısını da zayıflatabiliyor. Böyle durumlarda birey, tek başınayken söylemekten çekineceği sözleri dile getirebiliyor; normal koşullarda kaçınacağı eylemlere de başkalarıyla birlikte katılabiliyor.

Canetti'nin kitle çözümlemesi, bireyin kalabalık içinde bağımsız muhakemesini nasıl geri plana itebildiğini de düşünmemizi sağlıyor. Totaliter hareketler ise bağımsız bireylerin eleştirel katılımından çok, farklılıkları bastırarak tek bir siyasal hedef doğrultusunda seferber edebildikleri kitlelere dayanmayı amaçlıyor. Bireylerin bağımsız değerlendirme ve itiraz imkânlarının daralması, bu yönlendirmeyi kolaylaştırabiliyor. Rejim, bireyin bağımsız toplumsal bağlarını zayıflatırken onu kendi denetiminde oluşturduğu kolektif kimliğin içinde yeniden biçimlendirmeye çalışıyor.

Bu noktada José Ortega y Gasset'nin ‘’Kitlelerin Ayaklanması’’ (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017) adlı eseri, kitle sorununa farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Ortega'nın eleştirdiği “kitle insanı”, belirli bir toplumsal sınıfa mensup olmasıyla değil, kendi kanaatlerini sorgulama ihtiyacı duymayan zihinsel tutumuyla belirginleşiyor. Kitle insanı, bilmediğinin farkında değildir; şüphe etmez, dinlemez, öğrenmeye ihtiyaç duymaz. Kendi kanaatini sorgulanamaz bir hakikat gibi görüyor.

İşte totalitarizm tam da böyle bir insan tipini seviyor. Çünkü hakikati arayan birey, totaliter iktidar için her zaman bir soru işaretidir. Kendi kanaatini sorgulanamaz bir kesinliğe dönüştüren kitle ise iktidarın en sağlam dayanaklarından biri oluyor.

Robert Musil'in ‘’Niteliksiz Adam’’ında anlattığı, kesin kararlarla arasına mesafe koyan birey ile Ortega'nın “kitle insanı” aynı tarihsel zeminde, fakat farklı yönelimlerle karşımıza çıkıyor. Musil'in kahramanı olasılıklar arasında düşünmeyi sürdürürken Ortega'nın kitle insanı kendi kanaatinden kuşku duymuyor. Canetti'nin zihinsel körleşme ve kitlesel davranış üzerine çözümlemeleri de bu karşıtlığın farklı boyutlarını görünür kılıyor. Ne var ki eleştirel düşünce siyasal sorumluluğa dönüşemediğinde, ortaya çıkan boşluk fanatik hareketlere alan açabiliyor.

Bu konu artık yalnızca bir edebiyat meselesi olarak kalmıyor; bir medeniyet meselesi haline geliyor.

Max Weber, ‘’Ekonomi ve Toplum’’ (iki cilt) (Yarın Yayınları, 2018) adlı eserinde modern toplumun belirleyici özelliklerinden biri olan rasyonelleşmeyi ve bürokratik örgütlenmeyi inceliyor. Weber'in çözümlediği bürokrasi, belirli kurallara, uzmanlaşmaya ve iş bölümüne dayanan; kişisel ilişkilerden bağımsız işlemeyi amaçlayan devasa bir çarktır. Zygmunt Bauman ise ‘’Modernite ve Holokost’’ (Alfa Yayınları, 2022) adlı eserinde, bu bürokratik örgütlenme ve araçsal akılcılık biçimlerinin ahlaki sorumluluktan koptuğunda nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabildiğini inceliyor.

Bauman'ın modernlik eleştirisinin temel noktalarından biri, barbarlığı medeniyetin yalnızca karşıtı veya dışından gelen bir sapma olarak görmenin yetersizliğidir. Oysa Holokost, modernliğin dışında değil; modern bürokrasinin, teknik aklın, uzmanlaşmanın ve parçalanmış sorumluluk anlayışının da kullanıldığı bir tarihsel süreçte gerçekleşmiştir. Bürokratik iş bölümü içinde insanlar, eylemlerinin nihai ahlaki sonuçlarından çok, kendilerine verilen görevlerin yerine getirilmesine odaklanabiliyor. Örneğin tren seferlerini düzenleyen bir memur veya vagon üretiminde çalışan bir mühendis, yaptığı işin nihai sonucunu sorgulamadan yalnızca teknik görevine odaklanabiliyor.

Bu yüzden kötülük sıradanlaşmıştır. Çünkü bazı failler kendilerini kötülüğün sorumlusu olarak görmek yerine yalnızca görevlerini yerine getirdiklerini ileri sürebiliyor. Ahlaki sorumluluk görevler arasında parçalandığında, kötülük bürokratik işleyişin içinde anonimleşebiliyor.

Kamusal alan çöktüğünde ortaya çıkan tehlikelerden biri de düşüncenin yerini tekrarın alması oluyor. İnsanlar artık birbirlerini ikna etmeye çalışmıyor; birbirlerini tekrar etmeye başlıyor. Bir toplum aynı sloganları farklı ağızlardan duymaya başladığında, hakikatin yerini çoktan yankı almış oluyor.

VII. İtaat eden insan, inşa edilen vicdan ve kötülüğün sıradanlığı

Totaliter rejimlerin en büyük başarısı, insanları sadece korkutmuş olmaları değildir. İnsanlık tarihi korku üzerine kurulmuş sayısız iktidar görmüştür. Ancak korku, itaati sağlayabilse de tek başına içten bir bağlılık yaratmayabiliyor. İnsan, baskı karşısında yalnızca isyan etmiyor veya kaçmaya çalışmıyor; susabiliyor, uyum sağlayabiliyor, hatta kendisinden beklenen davranışları benimseyebiliyor.


Bu nedenle modern totalitarizm yalnızca korku üretmiyor; vicdan ve ahlak da üretiyor. Daha doğrusu... Kendi vicdanını inşa ediyor. İnsanlara yalnızca ne yapmaları gerektiğini söylemiyor; yaptıkları şeyin "ulusun geleceği" veya "yüce bir dava" adına ahlaken doğru olduğuna da onları inandırmaya çalışıyor.

İktidar, insanı sadece zihnen ele geçirmekle kalmıyor; bedenleri ve gündelik yaşamı da düzenlemeye çalışıyor. Michel Foucault'nun iktidar çözümlemelerinde bireysel bedenlerin disipline edilmesi ile nüfusun sağlık, doğum, ölüm ve yaşam koşulları üzerinden yönetilmesi farklı fakat ilişkili süreçler olarak ele alınıyor. Foucault, ‘’Biyopolitikanın Doğuşu’’ (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015) derslerinde ise bu tartışmayı özellikle liberal ve neoliberal yönetimsellik biçimleri üzerinden derinleştiriyor.

İşte bu nedenle yirminci yüzyılın büyük felaketlerini yalnızca zorbalıkla açıklamak yetersiz kalıyor. Çünkü totaliter rejimlere destek veren insanların bir bölümü yalnızca korkuyla hareket etmiyor; yaptıklarının doğru olduğuna da inanabiliyor.

Claudia Koonz, ‘’The Nazi Conscience’’ (Nazi Vicdanı) (Belknap Press of Harvard University Press, 2003) adlı kapsamlı çalışmasında, Nazizmin yalnızca bir siyasal sistem kurmakla yetinmediğini; ırkçı ideolojisine uygun bir ahlak anlayışını da topluma benimsetmeye çalıştığını gösteriyor. Bu ahlak, klasik anlamda iyi ile kötü arasındaki ayrımı ortadan kaldırmıyor; tam tersine, o ayrımı yeniden tanımlıyor: Dışlananlara yönelik merhamet zayıflık sayılıyor. İtaat, erdem oluyor. Sadakat, vicdanın ölçütü hâline geliyor. Eleştiri, ihanet sayılıyor. Şiddet ise "ulusun geleceği" adına meşru görülmeye başlanıyor.

Böylece kötülük, kendisini kötülük olarak sunmuyor; iyilik kisvesi altında dolaşıyor ve işleniyor.

Kötülüğün ahlaki gerekçelerle meşrulaştırılması sorunu, Hannah Arendt'in ‘’Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs'te’’ (Metis Yayınları, 2014) adlı eserinde farklı bir boyut kazanıyor.

Arendt'in Kudüs'te yargılanmasını izlediği Adolf Eichmann, şeytani bir canavar görünümünde değildir. Eichmann, kendisini emirleri yerine getiren bir görevli olarak savunuyor. Ancak Arendt'in dikkat çektiği asıl mesele, Eichmann'ın işlediği suçların büyüklüğüyle düşünme ve başkalarının bakış açısından yargılama yeteneğindeki yetersizlik arasındaki ürkütücü karşıtlık oluyor.

İşte Arendt'i dehşete düşüren tam da budur. Çünkü modern çağın en büyük cinayetlerine katılanlar arasında, yalnızca nefretle değil, eylemlerini ahlaken sorgulamaktan uzaklaşmış bir düşüncesizlikle hareket eden insanlar da bulunmuştur. Arendt'in çözümlemesinin düşündürdüğü önemli noktalardan biri şudur: Kötülüğe karşı yalnızca iyi niyet değil, düşünme ve yargılama yetisi de gereklidir. İnsan düşünmeyi bıraktığında yalnızca yanlış kararlar vermez; vicdanını da başkasına emanet eder. Vicdan susturulmamış, ikna edilmiştir.

Kötülük yalnızca onu planlayanların ve uygulayanların eylemleriyle büyümüyor. Görmezden gelenlerin, karşı çıkma imkânı olduğu hâlde susmayı tercih edenlerin ve kendi sorumluluğunu başkalarına bırakanların tutumlarıyla da güç kazanıyor. İşte tam da bu yüzden kötülüğün örgütlülüğü kadar iyilerin sessizliği de tehlikeli oluyor.

Bu nedenle totaliter rejimlerin en büyük hedeflerinden biri eleştirel düşünceyi ortadan kaldırmaktır. Çünkü düşünen insan, itaat etmekte zorlanır.

Yirmi birinci yüzyılda ise siyasal ve toplumsal denetim, geçmişin kaba kuvvete dayanan yöntemlerinin yanında daha örtülü biçimler de kazanıyor. Byung-Chul Han, ‘‘Psikopolitika’’ (Metis Yayıncılık, 2019) adlı eserinde, çağdaş iktidar biçimlerinin yalnızca yasaklayarak ve susturarak değil; bireyi kendisini özgür hissederken sürekli üretmeye, kendisini sergilemeye ve verilerini paylaşmaya yönelterek de işleyebildiğini anlatıyor. Han'ın çözümlediği bu yeni denetim biçimleri, Herbert Marcuse'nin ‘’Tek Boyutlu İnsan’’ (İdea Yayınevi, 2016) adlı eserinde ele aldığı toplumsal uyum baskısı ve eleştirel düşüncenin zayıflaması sorunlarını farklı bir tarihsel bağlamda yeniden düşündürüyor.

Albert Camus ise Arendt'in düşünme ve ahlaki sorumluluk üzerine geliştirdiği tartışmaya, başkaldırı kavramıyla farklı bir yönden yaklaşıyor. ‘’Başkaldıran İnsan’’ (Can Yayınları, 2013) adlı eserinde, başkaldırının mutlak itaati reddederek gerektiğinde "Hayır!" diyebilmek ve "Buraya kadar" çizgisini çekebilmekle başladığını anlatıyor. Camus'ya göre başkaldırı yalnızca siyasal bir eylem değildir; vicdandan doğan ahlaki bir sınırdır. İnsan, "Buraya kadar" dediği anda insanlığını korumaya başlıyor.

İşte totalitarizm tam da bu sınırı ortadan kaldırmak istiyor. Çünkü baskıcı yönetimler itaat beklerken totaliter rejimler, kapsamlı bir ideolojik düzen kurarak bu itaati insanın düşüncelerine, vicdanına ve ahlaki yükümlülüklerine kadar genişletmeye çalışıyor.

Bu noktada Erich Fromm'un çözümlemesi, tartışmayı tamamlayan önemli bir katkı sunuyor. ‘’Özgürlükten Kaçış’’ (Say Yayınları, 2015) adlı eserinde Fromm, modern insanın özgürlüğü arzularken onun getirdiği yalnızlık ve sorumluluktan da kaçabildiğini anlatıyor. Özgürlük aynı zamanda belirsizliktir, sorumluluktur, yalnızlıktır, karar vermektir. Birçok insan için ise bunlar ağır yüklerdir.

Bu nedenle otoriter liderler yalnızca korku yaratmıyor; aynı zamanda rahatlama ve güvenlik duygusu da vaat ediyor. Çünkü düşünme ve karar verme yükünü bireyin omuzlarından alacağını vaat ediyor. İnsana yalnızca itaat etmesini söylüyor. Böylece özgürlüğün yerini güvenlik almaya başlıyor; vicdanın yerini sadakat, muhakemenin yerini slogan. İnsan özgürlüğün sorumluluğundan kaçarak teslim oluyor.

İşte bu yüzden Zweig, Musil, Canetti, Gramsci, Klemperer, Arendt, Bauman, Fromm ve Camus farklı kulvarlardan gelseler de ortak bir tehlikenin farklı yönlerini görünür kılıyor: Totalitarizmin hedefi yalnızca devlet iktidarını ele geçirmek değil, insanın düşüncesini ve vicdanını da kendi ideolojik düzenine bağlamaktır.

Bu nedenle totalitarizm üzerine yazılmış büyük eserlerin ortak konusu yalnızca diktatörler değil, insandır. Çünkü tarihin en büyük felaketlerini anlamanın yollarından biri, insanın kendi içindeki teslimiyet mekanizmalarını anlamaktan geçiyor.

Ve belki de bu yüzden, totaliter rejimlerin en derin hedeflerinden biri vicdanı öldürmek değil; onu kendi hizmetlerine sokmaktır. Çünkü susturulmuş bir vicdan tehlikelidir; fakat ikna edilmiş bir vicdan... İşte o, totalitarizmin en büyük zaferidir.

VIII. Günümüzde otoriterleşmenin yeni anatomisi

Yirminci yüzyılın totaliter deneyimleri, siyasal özgürlüklerin yalnızca açık şiddet ve baskı yoluyla ortadan kaldırılmadığını gösteriyor. Günümüzde ise demokratik düzenlerin aşınması, kimi zaman daha farklı ve daha az görünür yöntemlerle gerçekleşebiliyor. Seçimler yapılmaya, parlamentolar toplanmaya, mahkemeler karar vermeye devam ederken, bu kurumların demokratik işlevleri adım adım zayıflatılabiliyor. Böylece demokrasi, biçimsel varlığını korurken özgürlükleri güvence altına alan içeriğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.


Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt, “How Democracies Die” (Demokrasiler Nasıl Ölür?, 2018) adlı eserlerinde, demokrasilerin yalnızca askerî darbelerle veya anayasaların açıkça ortadan kaldırılmasıyla sona ermediğini; seçimle iktidara gelen yöneticilerin demokratik kurumları ve siyasal hayatın yazılı olmayan kurallarını aşındırmasıyla da zayıflayabildiğini ortaya koyuyor. Yazarların dikkat çektiği önemli tehlikeler arasında siyasal rakiplerin meşruiyetini reddetmek, demokratik kurallara bağlılığı zayıflatmak, siyasal şiddeti hoş görmek ve muhalefetin temel özgürlüklerini sınırlamaya yönelmek bulunuyor. Böylece demokratik gerileme, kimi zaman demokratik kurumların bütünüyle ortadan kaldırılmasından önce, bu kurumların işleyişinin değiştirilmesiyle başlıyor.

Bu süreçte seçimlerin varlığı tek başına demokrasinin güvencesi olmuyor. Çünkü demokrasinin yaşayabilmesi, yalnızca çoğunluğun yönetime gelmesine değil; siyasal azınlığın haklarının korunmasına, iktidarın hukukla sınırlandırılmasına, muhalefetin meşru kabul edilmesine ve kurumların bağımsız biçimde işleyebilmesine de bağlı bulunuyor. Levitsky ve Ziblatt'ın özellikle vurguladığı karşılıklı hoşgörü ve kurumsal özdenetim zayıfladığında, siyasal rekabet giderek rakibi yenmekten onu siyasal hayatın dışına itmeye yönelen bir mücadeleye dönüşebiliyor. Ancak burada önemli bir ayrımın korunması gerekiyor: Her demokratik gerileme totalitarizm anlamına gelmiyor. Bununla birlikte demokratik denetim mekanizmalarının aşınması, otoriterleşmenin önünü açabiliyor.

Jason Stanley, “How Fascism Works: The Politics of Us and Them” (Random House, 2018) adlı eserinde, faşist siyasetin yalnızca açık baskı ve şiddetten ibaret olmadığını; propaganda, tarihsel mitler, toplumsal hiyerarşiler ve düşmanlaştırma yoluyla da güç kazanabildiğini inceliyor. Stanley'nin çözümlemesinde siyasal propaganda, toplumu ortak sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltmek yerine, birbirine karşı konumlandırılan iki topluluğa ayırabiliyor: “Biz” ve “onlar”. Geçmişin idealize edilmiş bir dönemine dönüş vaadi, toplumun yaşadığı sorunlardan belirli grupların sorumlu tutulması ve siyasal rakiplerin ortak hayatın meşru unsurları olarak değil, topluma yönelik tehditler olarak gösterilmesi, bu siyasetin önemli araçları arasında yer alıyor.

Bu tür bir siyasal söylemde korku ve mağduriyet duygusu, toplumsal dayanışmayı güçlendirmek yerine dışlayıcı bir kimliğin kurulmasına hizmet edebiliyor. Üniversitelerin, bağımsız basının ve eleştirel düşüncenin güvenilirliği sorgulanırken, siyasal liderin açıklamaları hakikatin ayrıcalıklı kaynağı gibi sunulabiliyor. Böylece siyasal tartışma, farklı görüşlerin karşılaşmasından çok, kimin topluma ait olduğu ve kimin dışlanması gerektiği üzerine kurulmaya başlıyor. Stanley'nin yaklaşımı, faşist siyasal yöntemlerin demokratik toplumlarda da ortaya çıkabileceğine dikkat çekiyor. Ancak bu yöntemlerin varlığı, her durumda bütünüyle faşist veya totaliter bir rejimin kurulduğu anlamına gelmiyor. Asıl tehlike, düşmanlaştırıcı söylemlerin zamanla olağanlaşarak demokratik çoğulculuğu ve ortak hakikat zeminini aşındırabilmesinde ortaya çıkıyor.

Anne Applebaum, “Autocracy, Inc.: The Dictators Who Want to Run the World” (Doubleday, 2024) adlı eserinde, çağdaş otoriter yönetimlerin yalnızca kendi sınırları içinde işleyen baskı mekanizmalarıyla ayakta kalmadığını; uluslararası ekonomik, siyasal ve teknolojik ilişkiler aracılığıyla da birbirlerini destekleyebildiğini ortaya koyuyor. Applebaum'a göre bu yönetimler, geçmişteki ideolojik bloklar gibi ortak bir dünya görüşü etrafında birleşmek zorunda değiller. Farklı siyasal geleneklere ve çıkar çatışmalarına sahip olsalar bile, iktidarlarını korumak, ekonomik ayrıcalıklarını sürdürmek ve hesap verme yükümlülüğünden kaçınmak söz konusu olduğunda işbirliği yapabiliyorlar. Yolsuzluk ağları, sınır ötesi mali ilişkiler, gözetim teknolojileri ve propaganda mekanizmaları, bu işbirliğinin önemli araçlarına dönüşebiliyor.

Bu tablo, otoriterleşmenin yalnızca bir ülkenin iç siyasal koşullarıyla açıklanamayacağını gösteriyor. Bir ülkede geliştirilen gözetim yöntemleri başka ülkelerde kullanılabiliyor; propaganda teknikleri ve dezenformasyon kampanyaları sınırları aşabiliyor; ekonomik çıkar ilişkileri ise baskıcı yönetimlerin uluslararası yalnızlığını azaltabiliyor. Böylece siyasal tahakküm, yalnızca devlet kurumlarında değil, ülkeler arasında kurulan çıkar ve dayanışma ağlarında da kendisine dayanak bulabiliyor. Applebaum'un çözümlemesi, günümüz otoriterliğinin tek merkezden yönetilen bütünlüklü bir ittifak oluşturduğunu değil, farklı aktörlerin ortak çıkarlar doğrultusunda birbirlerini güçlendirebildiğini gösteriyor. Bu nedenle hakikatin, hukukun ve özgürlüğün savunulması da yalnızca ulusal kurumların korunmasını değil, otoriter ağları besleyen uluslararası ilişkilerin sorgulanmasını gerektiriyor.

Levitsky ve Ziblatt'ın kurumsal aşınmaya, Stanley'nin siyasal söylemin dönüştürücü gücüne ve Applebaum'un uluslararası otoriter ağlara ilişkin çözümlemeleri, farklı yönlerden aynı tarihsel tehlikeye işaret ediyor: Özgürlük, yalnızca açık bir zorbalık karşısında değil, demokratik kurumların içinin boşaltıldığı, hakikatin ortak bir ölçü olmaktan çıkarıldığı ve iktidarın denetlenmesini sağlayan ilişkilerin zayıflatıldığı süreçlerde de aşınabiliyor. Bu nedenle günümüzün otoriterleşme eğilimlerini anlamak, geçmişin totaliter deneyimlerini mekanik biçimde bugüne taşımayı değil, değişen koşullar altında ortaya çıkan yeni tahakküm biçimlerini ayırt edebilmeyi gerektiriyor. Tarihin uyarısı da burada önem kazanıyor: Özgürlüğün kaybı her zaman bir kopuş anında değil, zamanında fark edilmeyen ve giderek olağanlaşan küçük dönüşümlerin birikiminde ortaya çıkabiliyor.

IX. Dijital çağda hakikatin aşınması

Ancak hakikatin aşınması yalnızca geçmişin propaganda yöntemleriyle sınırlı değil. Hakikati aşındıran ve insanların düşünme biçimini yönlendiren mekanizmalar, değişen teknolojilerle birlikte yeni araçlar ve yöntemler kazanabiliyor.


Yirminci yüzyılın totaliter yönetimleri, bilgiyi sansürleyerek, basını denetim altına alarak ve propaganda yoluyla toplumsal algıyı yönlendirmeye çalışıyordu. Dijital çağda ise bu yöntemlerin yanına başka bir mekanizma ekleniyor: Hakikatin yalnızca gizlenmesi veya çarpıtılması değil, yoğun bilgi akışı içinde görünmez hâle getirilmesi.

Artık hakikati görünmez kılmak için her zaman bilgiyi yasaklamak gerekmiyor. Bazen gerçek bilgi, sayısız yanlış haberin, çarpıtılmış görüntünün, tekrar edilen sloganın ve yapay biçimde üretilmiş içeriğin arasında kaybolabiliyor.

Sosyal medya algoritmaları, insanların neyi göreceğini, hangi düşüncelerle daha sık karşılaşacağını ve hangi tartışmaların öne çıkacağını etkileyebiliyor. Dijital çağda kamusal tartışmayı yalnızca hangi bilginin doğru olduğu değil, hangi bilginin görünür hâle geldiği de belirliyor. Dikkat ve etkileşim üzerine kurulu algoritmik tercihler, kimi zaman doğrulanmış bilgiden çok öfke, korku veya şaşkınlık uyandıran içeriklerin yayılmasını kolaylaştırabiliyor.

Üretken yapay zekâ ise bu tabloya yeni bir boyut ekliyor. Gerçekte yaşanmamış olaylara inandırıcı görüntüler, sesler ve anlatılar kazandırılabiliyor. Üstelik tehlike yalnızca sahte olanın gerçek sanılması değil; gerçek olanın da sahte olduğu iddiasıyla kolayca reddedilebilmesi. Böylece yalanın yayılması kadar, hakikatin kanıtlanması da güçleşebiliyor.

Yapay zekâ sistemlerinin giderek birer bilgi kaynağına dönüşmesi de yeni bir sorumluluk alanı yaratıyor. Akıcı, düzenli ve kendinden emin bir anlatım, aktarılan bilginin doğru olduğunu her zaman göstermiyor. Bazen yanlış bir bilgi, açıkça yalan söyleyen bir propagandadan daha kolay kabul görüyor; çünkü tarafsız bir açıklama görünümü içinde sunuluyor. Böylece hakikati koruma sorumluluğu, yalnızca bilginin üretilmesiyle değil, kaynaklarının sorgulanması ve doğrulanmasıyla da ilgili hâle geliyor.

Aynı toplumda yaşayan insanlar, aynı olay hakkında birbirinden farklı bilgi akışlarıyla karşılaşabiliyor. Kişiselleştirilmiş dijital ortamlar, yalnızca görüş ayrılıklarını değil, hangi olguların tartışmaya esas alınacağı konusundaki anlaşmazlıkları da derinleştirebiliyor.

Böylece sansürün yanında bilgi kirliliği, algoritmik görünürlük ve yapay biçimde üretilmiş içerikler de hakikatin aşınmasında etkili olabiliyor.

İnsanlar gerçeğe ulaşamadıkları için değil, karşılarına çıkan sayısız iddia arasından hangisine güveneceklerini bilemedikleri için de düşünsel bir çaresizliğe sürüklenebiliyor.

Bu ortamda en büyük tehlike, insanların belirli bir yalana inanmasıyla sınırlı kalmıyor. Birbirinden farklı bilgi dünyalarında yaşayan insanların, üzerinde tartışabilecekleri ortak olgulara duydukları güvenin zayıflaması da ciddi bir tehlikeye dönüşüyor.

X. Uyurgezerler medeniyeti ve tarihsel uyarı

Tarih, aynı zamanda büyük felaketlerin çoğu zaman büyük gürültülerle ve bir anda başlamadığını da gösteriyor. Bir toplum özgürlüğünü her zaman tek bir sabah kaybetmiyor; bir medeniyetin barbarlığa sürüklenmesi de her zaman bir gecede gerçekleşmiyor. Çöküş, çoğu zaman insanların fark edemeyeceği kadar yavaş ilerliyor.


Bir kanun çıkar, kimse ses çıkarmaz. Bir gazete kapatılır, "Beni ilgilendirmiyor" denilir. Bir üniversite susturulur, "Sırası değil" diye düşünülür. Bir mahkeme bağımsızlığını kaybeder, "İstisnadır" denilir.

Sonra bütün bu küçük tavizler, küçük yalanlar ve küçük suskunluklar birikerek yeni bir "normal" yaratır. İnsanlar artık değişimi değil, değişime alışmış olduklarını fark ederler. İşte toplumların özgürlükleri böyle aşınabiliyor; otoriterleşmenin ve kimi koşullarda totaliterleşmenin yolu da böyle açılabiliyor.

Christopher Clark, ‘’Uyurgezerler: Avrupa 1914'te Savaşa Nasıl Girdi?’’ (Pegasus Yayınları, 2017) adlı eserinde, Avrupa'nın Birinci Dünya Savaşı'na sürüklenişini son derece çarpıcı bir imgeyle anlatıyor: Uyurgezerlik.

Clark'a göre 1914 Avrupa'sını felakete sürükleyen devlet adamları deli, canavar veya akıllarını kaybetmiş insanlar değildiler. Aksine, çoğu iyi eğitim görmüş, deneyimli ve kendi kararlarını belirli gerekçelerle savunan siyasetçilerdi. Kimi savaştan kaçınmaya çalışıyor, kimi savaş riskini göze alıyor; fakat hiçbiri kararlarının doğuracağı bütün sonuçları öngöremiyordu. Ancak karar alıcıların çoğu kendi attıkları adımın gerekçelerine odaklanırken, bu adımların birbirini nasıl etkilediğini ve krizi nereye sürüklediğini yeterince göremiyordu. Sonunda birbirinden farklı hesaplar ve tercihler, Avrupa'yı ortak bir felakete sürüklüyor. İşte Clark'ın "uyurgezer" imgesi bu tarihsel körlüğü düşündürüyor: İnsanların gözleri açıktır ama tarihsel bir körlük içindedirler.

Bu yalnızca 1914'ün hikâyesi değildir; yirminci yüzyılın başka büyük felaketlerinde de karşımıza çıkan bir tarihsel körlük hikâyesidir.

Robert Musil'in ‘’Niteliksiz Adam’’ romanında anlattığı dünya da böyledir. Roman boyunca okur büyük bir felaketin yaklaşmakta olduğunu hissediyor; fakat roman kişilerinin çoğu bunu göremiyor. İmparatorluk çözülüyor, değerler aşınıyor, siyaset sertleşiyor, toplum parçalanıyor. Ama roman kişilerinin çoğu gündelik hayatın küçük ayrıntılarıyla meşgul olmaya devam ediyor. Musil'in romanındaki trajedilerden biri de budur: Savaş yaklaşırken hayatın normal görünmeye devam etmesi.

Stefan Zweig'ın anlattığı Avrupa da aynı yanılsamanın içindedir. Konser salonları dolup taşıyor, kafeler açık kalıyor, üniversitelerde dersler devam ediyor, gazeteler yayımlanıyor, insanlar tatil planları yapıyor. Çok az insan, birkaç yıl sonra bütün kıtayı sarsacak felaketin boyutlarını hayal edebiliyor. Zweig'ın anlatısındaki derin acılardan biri de burada ortaya çıkıyor: Felaket gelip çatıyor, ama insanlar onun gerçek boyutlarını çoğu zaman ancak yaşadıktan sonra kavrıyor.

Norbert Elias, ‘’Uygarlık Süreci’’ (İki cilt) (İletişim Yayınları, 2017) adlı klasik eserinde, uygarlığı uzun tarihsel süreçlerde oluşan toplumsal ilişkiler, davranış kuralları ve özdenetim biçimleri üzerinden inceliyor. Medeniyet, kalıcı olarak kazanılmış bir durum değildir. İnsan davranışlarını biçimlendiren kurallar, özdenetim alışkanlıkları ve toplumsal ilişkiler uzun tarihsel süreçlerde oluşuyor; hukuk, kurumlar ve kamusal güvenceler zayıfladığında ise uygarlığın kazanımları da tehlikeye girebiliyor.

Bu nedenle barbarlık, yalnızca uygarlığın karşıtı değildir; onun içinden de çıkabilecek bir ihtimaldir. İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri, medeniyetin kendisini koruyacağına inanmaktır. Oysa medeniyet kendisini koruyamaz; onu ancak insanlar koruyabilir.

Karl Popper, ‘’Açık Toplum ve Düşmanları’’ (Liberte Yayınları, 2018) adlı eserinde, özgür toplumun korunması sorununu siyaset felsefesi açısından ele alıyor. Popper'ın kapalı toplum anlayışında gelenekler ve toplumsal düzen sorgulanamaz doğrular gibi kabul edilir; sorulara kuşkuyla bakılır, eleştiri ise bir tehdit olarak görülür. Açık toplum ise tam tersine, eleştiri ve özgür kurumlar sayesinde kendi yanlışlarını düzeltebilme cesaretine ve kabiliyetine sahip toplumdur. Çünkü demokrasi kusursuz olduğu için değil, kendi kusurlarını tartışabildiği için değerlidir.

İşte totalitarizm bu nedenle eleştiriyi ortadan kaldırmaya çalışıyor. Çünkü eleştiri susturulduğunda hataların görülmesi ve düzeltilmesi zorlaşıyor; hatalar biriktikçe felaket ihtimali büyüyor.

Popper'ın açık toplum anlayışı, günümüz demokrasilerini değerlendirirken de önemli bir ölçü sunuyor. Çünkü seçimlerin, mahkemelerin, üniversitelerin ve gazetelerin yalnızca varlıklarını sürdürmesi, özgürlüğün korunduğunu göstermiyor; asıl mesele, bu kurumların demokratik işlevlerini bağımsız ve özgür biçimde yerine getirebilmesi oluyor.

Ve belki de en tehlikeli gelişmelerden biri, insanların bu değişimi artık bir bozulma olarak görmemesi oluyor: Hukuksuzluk olağanlaşıyor. Liyakatsizlik yadırganmıyor. Yalan siyasal hayatın doğal bir parçası sayılıyor. Eleştiri düşmanlık, itaat erdem, sessizlik ise sağduyu olarak kabul görüyor.

Böylece toplum yalnızca özgürlüklerini kaybetmiyor; bu kaybı fark etmesini sağlayacak ortak ölçülerini de yavaş yavaş yitiriyor.

Geçmişin totaliter deneyimleriyle günümüzün otoriterleşme süreçleri arasındaki benzerlikler, yazı boyunca ele aldığımız düşünürlerin uyarılarını yeniden düşünmemizi sağlıyor. Hakikatin aşınması, kamusal alanın daralması, hukukun araçsallaştırılması, toplumsal rızanın yönlendirilmesi ve vicdanın teslimiyeti birbirinden bütünüyle bağımsız süreçler değildir. Birbirini besleyerek özgürlüğün ve demokrasinin toplumsal dayanaklarını zayıflatabilirler.

Peki, bir toplum özgürlüğünü nasıl kaybediyor?

Cevap tek bir olayda bulunmuyor. Çünkü bir toplumun özgürlüklerini kaybetmesini yalnızca bir darbeyle, bir seçimle ya da bir savaşla açıklamak yeterli olmuyor.

Özgürlük, çoğu zaman küçük tavizlerle kaybediliyor. Hakikat, küçük yalanlarla aşınıyor. Vicdan, küçük suskunluklarla köreliyor. Demokrasi, küçük ihmallerle zayıflıyor.

Ve sonunda birçok insan geriye dönüp baktığında, ne zaman bu noktaya geldiğini hatırlayamıyor. İşte uyurgezerlik tam da bu oluyor: Felakete doğru yürürken yürüdüğünün farkında olmamak.

Yirminci yüzyıl Avrupa'sının büyük trajedilerinden biri, barbarlığın kimi zaman adım adım yükselmesiydi. Ona direnenler ve onun kurbanı olanlar vardı; ama tehlikeyi küçümseyen, görmezden gelen ya da bu yükselişe katılanlar da vardı. Çünkü hakikat bir kez aşınmaya başladığında, yalnızca gerçekler değil, onları görebilecek gözler de yavaş yavaş körleşiyor.

İşte bu nedenle totalitarizm üzerine yazılmış büyük eserlerin uyarıları yalnızca geçmişe değil, geleceğe de yöneliktir. Hakikatin kaybı, dilin zehirlenmesi, kamusal alanın çöküşü, vicdanın iktidara teslim edilmesi... Bunların hiçbiri yalnızca yirminci yüzyıla ait tarihsel olaylar değildir. Bunlar, her kuşağın yeniden karşılaşabileceği insanlık sınavlarıdır.

Ancak tarih yalnızca çöküşlerin tarihi değildir; hakikatin yeniden ayağa kalkışının da tarihidir. Bazen tek bir vicdan, tek bir "Hayır" cevabı bir çağın gürültüsünden daha güçlü olabiliyor.

Bir tarafta sessizliğin insanı teslim alışına tanıklık ederiz; diğer tarafta ise vicdanın, en karanlık zamanlarda bile insanı yeniden ayağa kaldırabileceğini görürüz. Çünkü tarihin akışını değiştiren direnişler, bazen hakikatten vazgeçmeyen tek bir insanın cesaretiyle başlıyor; başkalarının da aynı cesareti göstermesiyle güç kazanıyor.

Zweig'ın anlattığı Avrupa, kültürün ve uygarlığın kendiliğinden ayakta kalmadığını gösteriyor. Hukukun zayıfladığı, güvensizliğin yayıldığı ve insanların geleceğe ilişkin umutlarını kaybettiği dönemlerde, yaklaşan tehlikenin boyutlarını zamanında kavramak güçleşebiliyor. Propaganda ise yalnızca gerçeği çarpıtmıyor; insanların olup biteni değerlendirme yeteneğini de aşındırıyor.

XI. Sonuç: Hakikati ve özgürlüğü korumak

Tarihsel felaketlerin en önemli derslerinden biri, özgürlüğün yalnızca açık baskıyla değil, insanların düşünmekten, sorgulamaktan ve itiraz etmekten uzaklaşmasıyla da aşınabildiğidir. Hakikatin değersizleştiği, hukukun güvencesini kaybettiği ve vicdanın yerini sadakatin aldığı bir toplumda, siyasal tahakküm giderek olağanlaşabiliyor.


Yirminci yüzyılın totaliter deneyimleri ile günümüzün otoriterleşme süreçleri aynı tarihsel koşullarda ortaya çıkmıyor. Ancak aralarında göz ardı edilemeyecek ortak bir tehlike bulunuyor: İnsanların, özgürlüklerini kaybetmeye başladıkları süreci zamanında fark edememeleri.

Dijital çağda bu tehlike yeni bir boyut kazanıyor. Artık hakikatin aşınması yalnızca bilginin gizlenmesiyle değil, doğru ile yanlış arasındaki ayrımın yoğun bilgi akışı içinde belirsizleşmesiyle de gerçekleşebiliyor. Bu nedenle hakikati savunmak, yalnızca yalanlara karşı çıkmayı değil, bağımsız düşünme ve eleştirel değerlendirme yeteneğini korumayı da gerektiriyor.

Ne var ki yaşadığımız dönüşümlerin gerçek boyutlarını, henüz onların içindeyken kavrayabilmek her zaman kolay olmuyor. Tarihsel felaketlerin ve kırılma noktalarının anlamı, çoğu zaman ancak geriye dönüp bakıldığında daha açık biçimde görülebiliyor. Kierkegaard'ın sıkça aktarılan düşüncesiyle, hayat geriye doğru anlaşılabilir; fakat ileriye doğru yaşanmak zorundadır. Bizler de geçmişin trajedilerini geriye bakarak anlıyoruz; ancak özgürlüğümüzü ve insan onurunu koruma sınavını bugün, ileriye doğru yaşarken vermek zorundayız.

Bu noktada Gramsci'nin bugün de anlamını koruyan çağrısını hatırlamak gerekiyor (L'Ordine Nuovo, 1 Mayıs 1919):

“Kendinizi eğitin, çünkü bütün aklınıza ihtiyacımız olacak. Harekete geçin, çünkü bütün coşkunuza ihtiyacımız olacak. Örgütlenin, çünkü bütün gücünüze ihtiyacımız olacak.”

Bugün bize düşen görev, Gramsci'nin bu çağrısını yalnızca hatırlamak değil; onu yaşatmaktır.

Gramsci'nin ‘’Hapishane Defterleri’'ndeki bir başka tespiti, bugün yaşadığımız belirsizlikleri düşünmemize de yardımcı oluyor. Eski düzenin çözülmesine rağmen yenisinin doğamadığı kriz dönemlerinde, Gramsci'nin sözünü ettiği çeşitli marazi belirtiler ortaya çıkabiliyor.

Şimdi canavarlar zamanıdır.

Osman AYDOĞAN

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz