• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam377
Toplam Ziyaret4042520

Bir cinayetin anatomisi


Bir cinayetin anatomisi


19 Nisan 2026

Tunceli’de 5 Ocak 2020 tarihinde kaybolan ve yıllardır akıbetine dair somut bir ize ulaşılamayan üniversite öğrencisi Gülistan Doku dosyasında, ‘'intihar’' senaryosuyla geçiştirilen karanlık noktalar, Turhan Çömez’in sarsıcı iddialarıyla yerini organize bir cinayet ve sistematik bir örtbas suçlamasına bırakıyor.

İyi Parti Milletvekili Turhan Çömez’in 19 Nisan 2026’da X hesabı üzerinden dile getirdiği bu iddialar, Türkiye’nin adalet hafızasında derin bir yara açmaya, hatta bir dönemin karanlık yüzünü deşifre etmeye kararlı görünüyor. Tunceli’de kaybolan Gülistan Doku dosyasını yeniden açan bu iddialar; bir valinin oğlundan emniyet müdürüne, bir doktordan koruma polisine kadar uzanan dehşet verici bir şebekeyi işaret ediyor. İddiaya göre bir cinayet; devletin imkânları, bütçesi ve bürokratik hiyerarşisi kullanılarak kolektif bir çabayla örtbas ediliyor. Bu tablo, bize münferit bir suçtan ziyade, tıkır tıkır işleyen karanlık bir mekanizmayı gösteriyor. Bu iddialar yalnızca bir suç iddiasını değil; bir sistemin nasıl işleyebileceğini de gözler önüne seriyor. İddialara göre bir cinayet, bireysel bir sapkınlığın ötesine geçerek kurumsal bir örtbas mekanizmasına dönüşüyor.

Milletvekili Turhan Çömez’in X hesabında dile getirdiği iddialara yazımın sonunda yer veriyorum.

Milletvekili Turhan Çömez’in bu iddiaları bana, 20. yüzyılın en etkili siyaset teorisyenlerinden biri olan Hannah Arendt’in ‘’Kötülüğün Sıradanlığı’’ adlı eserini anımsatıyor.

Kötülüğün Sıradanlığı

Hannah Arendt’in Nazi subayı Otto Adolf Eichmann'ın Kudüs’te yargılanmasından yola çıkarak ‘’Eichmann in Jerusalem’’ olarak yayınladığı kitap Türkçe’de ‘’Kötülüğün Sıradanlığı’’ (Metis Yayıncılık, 2014) adıyla yayımlanıyor. Bu eser, Arendt’in en çok tartışılan ve en etkili çalışmaları arasında yer alıyor.


Nazi Almanyası'nın Yahudiler konusundaki politikasının belirlenmesinde önemli katkıları olan ve bu konudaki Nazi uygulamalarında etkin rol oynayan ve Yahudilerin soykırımın sorumlularından biri olan Alman subayı Otto Adolf Eichmann savaştan sonra Kudüs’te idam cezası ile yargılanıyor.

Hannah Arendt, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te yapılan duruşmasına New Yorker dergisini temsilen katılıyor. Ondan, bu davayı gözlemleyerek rapor etmesi, dava üzerine yazı yazması isteniyor.

Mahkeme esnasında Eichmann, savunmasında ısrarla sadece kurallara, kendisine emredilenlere uyduğunu söylüyor.

Hannah Arendt, mahkeme gözlemlerini daha sonra ‘’Eichmann in Jerusalem’’ adıyla kitaba dönüştürüyor. Hannah Arendt, Eichmann davasını, basitçe insanların kötülüğünün, sıradan bireylerin emirleri sorgulamadan yerine getirmesinden kaynaklanabileceğini savunur. Hannah Arendt, Adolf Eichmann'ın suçunu emir almış olmasına bağlayarak, ‘’kötülüğün sıradanlığı’’ kuramını geliştiriyor.

Arendt’e göre bu ve benzeri suçlar ‘’birey olmaktan kaçınan, düşünme ve muhakeme yeteneğini yitirmiş insanlarca’’ gerçekleştiriliyor. Bu insanlar, “düşünme ve muhakeme” yetisini kaybetmiş ya da bu yetiye hiç sahip olmayan kişilerden oluşuyor. Bu insanlar, kendi kendilerine hüküm verme yeteneklerini yitirdiklerinden emirlerle hareket ediyor.

Hannah Arendt’in düşünce hayatımıza soktuğu ‘’kötülüğün sıradanlığı’’ kavramı sıradan bir kavram olarak durmuyor. Bu kavram, insanların ''sadece işimin bir parçası'' diyerek yaptığı o masum eylemlerin nasıl da büyük bir kötülüğün bir parçası haline geldiğini gösteriyor. Arendt, bunu kitabında şöyle formüle ediyor: "Kötülüklerin çoğu hiçbir zaman iyilik ve kötülük hakkında kafa yormamış insanların işidir." Bu kavram, aynı zamanda bunun da ötesinde kötülük karşısında hiçbir şey yapmayarak sessizce durmanın da bizzat o kötülüğü besleyip güçlendirdiğini söylüyor. Bu çerçevede denilebilir ki kötülüğün sıradanlaştığı yerde iyi, erdemli ve dürüst kalabilmek neredeyse imkânsız hale geliyor.

Arendt, Eichmann duruşmasından yola çıkarak bu dönemde yaşanan toptan ahlaki çöküşü de gözler önüne seriyor. Arendt bu görüşlerinin yanı sıra, Yahudi liderlerinin savaş sırasındaki tutumlarını eleştirerek, farklı davranılması halinde bazı şeylerin değiştirilebileceğini söylüyor. Arendt’e göre; Nazi ve Yahudi Konseylerinin işbirliği sadece zalimlerde değil, kurbanlarda da ahlaki çöküntüye sebep oluyor.  Arendt bu nedenle kendi halkı tarafından neredeyse dışlanıyor.

Arendt’in ifadesiyle; bir kişinin kötülük yapması için, kötü kalpli ya da şeytani isteklere sahip biri olması gerekmiyor. Arendt’e göre dünyadaki en büyük kötülükler sürüden olan, kendine ait bir amacı, kanaat ve inancı olmayanlar tarafından işleniyor. Arendt’e göre Eichmann, bir bürokrat olarak yaptığı eylemlerin sonuçlarını düşünmüyor ya da aldığı emirleri bu sonuçlardan üstün tuttuğundan yaptıklarını gerçekleştiriyor.

Arendt’e göre; Eichmann, bir canavar değil, görevini yapan sıradan bir memurdu. Eichmann’ın suçu itaat etmek değil, düşünmemekti (thoughtlessness). Sorun; kötülüğün varlığı değil, düşünmenin yokluğu oluyor.  

Modern sistemlerde sorumluluk parçalanıyor ve kimse kendini suçlu hissetmiyor. Herkes sadece kendi görevini yaptığında, kimse bütünü görmüyor ve kötülük görünmez kılınıyor.

Asıl tehlike, kötülüğün varlığı değil; ona alışılması oluyor. Çünkü bir toplum, kötülüğe alıştığında artık onu fark etmiyor. Ve fark edilmeyen kötülük, en kalıcı olanı oluyor.

Arendt’e göre; kötülüğün büyük kısmı, iyi ya da kötü olmaya karar vermemiş insanlar tarafından yapılıyor. (The sad truth is that most evil is done by people who never make up their minds to be good or evil.)

Bir sistemin anatomisi: ‘’Çarkın Dişlileri"

Arendt’in "Kişisel Sorumluluk ve Diktatörlük" (Personal Responsibility Under Dictatorship) metnindeki meşhur "çarkın dişlisi" (cog in the machine) metaforu burada net bir şekilde görülüyor. Arendt’e göre buradaki temel fikir şu oluyor: ‘’Totaliter ya da yozlaşmış sistemlerde suç, tek bir canavarın işi değil, her biri ‘sadece görevini yapan’ küçük dişlilerin kolektif hareketidir.’’ Bürokraside karar verenle uygulayan arasındaki mesafe arttıkça suçluluk duygusu azalıyor. Vali emir veriyor, polis tıklıyor, doktor siliyor... Kimse tetiği çekmiş hissetmiyor ama herkes o tetiğin mekanizması haline geliyor.


İşte, Turhan Çömez’in dile getirdiği iddialar, bize Hannah Arendt’in bürokrasiyi tanımlarken kullandığı o korkutucu metaforu anımsatıyor: "Kişi değil, dişli olmak." Arendt’e göre modern kötülük, tek bir elden çıkan bir darbe değil; bir mekanizmanın parçalarına dağılmış küçük, teknik ve "rutin" işlemlerden oluşuyor.

İddialardaki her bir aktörü bu perspektifle incelediğimizde, karşımıza dehşet verici bir iş bölümü çıkıyor:

Vali: Sistemi koruyan "büyük dişli". Adaleti sağlamak yerine, otoriteyi ve ailesini korumayı "devletin ali menfaatleri" kılıfına sokuyor.

Emniyet müdürü: Kanıtları toplamakla görevli bir dişliyken, elindeki verileri (kamera ve istihbarat) gerçeği bulmak için değil, kitleleri yanlış yöne sevk etmek için kullanarak mekanizmanın yönünü değiştiriyor.

Bilişimci polis: Bir şifre kırma işlemini teknik bir "başarı" olarak görüyor ama bu teknik beceriyi bir cinayetin delillerini yok etmek (dijital hafızayı silmek) için kullanarak kötülüğün "teknisyeni" haline geliyor.

Başhekim (Doktor): Yaşamı kutsaması gereken bir mesleğin mensubuyken, kayıt silme işlemiyle "kurumsal uyumun" bir parçası oluyor ve bu itaati "Yılın Doktoru" ödülüyle tescilleniyor. Burada, Arendt’in Eichmann için kullandığı "O bir canavar değil, sadece bir palyaçoydu (clown)" tespiti görülüyor. Kötülük görkemli bir canavarlıkla değil, ödül bekleyen bir memur titizliğiyle yapılıyor.

Arendt, Kudüs’teki mahkemede Eichmann’ın "Ben sadece bir vidaydım, yerime başkası da gelse aynı şeyi yapardı" savunmasına sert bir yanıt veriyor: "Eğer bir dişliyseniz ve bu makinede kalmaya devam ediyorsanız, makinenin yaptığı her şeyden sorumlusunuz demektir." Arendt’e göre siyasal açıdan itaat ile destek vermek aynı şey oluyor. (In politics obedience and support are the same.) Bu ise sessiz kalan bürokratların ve toplumun sadece "itaat" etmediğini, aslında sistemi "desteklediğini" gösteriyor.

Arendt, eserinde kötülüğün dil aracılığıyla nasıl gizlendiğini de anlatıyor. Cinayet '’istatistik’', delil karartma ‘'görev’' ve sadakat '’başarı'’ olarak adlandırıldığında, vicdanın sesini bastıracak bir sözlük oluşturulmuş oluyor.

Bürokrasi

Arendt, bürokrasiyi "Kimsenin Yönetimi" (Rule by Nobody) olarak tanımlıyor. Bu, kimsenin sorumlu tutulamadığı bir yönetim biçimi oluyor. Turhan Çömez’in iddialarında da sorumluluk; vali, polis, müdür ve doktor arasında öyle bir dağıtılmış ki, kimse "katil benim" demiyor.

Bu iddialar doğruysa, karşımızda bir "canavarlar ordusu" çıkmıyor; aksine, birbirinin suçuna eklemlenmiş, sorumluluğu paylaştırdığı için vicdanını askıya almış, hiyerarşiye sadakati ahlaka sadakatten üstün tutmuş bir bürokratik otomatlar topluluğu ortaya çıkıyor. Arendt’in dediği gibi, bu sistemde kimse kendini suçlu hissetmiyor çünkü herkes sadece "kendi üzerine düşeni" yapıyor. Ancak bütüne baktığımızda gördüğümüz şey; bir genç kızın hayatının, bu dişlilerin arasında sessizce öğütüldüğü oluyor.


Dehşet verici bir normallik

Eichmann davasında dünyayı asıl sarsan şey, sanık kürsüsünde oturan adamın bir "canavar" çıkmaması oluyor. Arendt, Eichmann’ı gözlemlerken onun derin bir nefrete ve sadistçe eğilimlere sahip olmadığını fark ediyor. O, sadece "korkutucu derecede normal" bir bürokrat olarak gözüküyor. Arendt'e göre asıl tehlike tam da bu oluyor: Kötülük artık şeytani bir zekânın değil, işini iyi yapmaya çalışan, terfi bekleyen, evine ekmek götüren "herhangi birinin" elinde bulunuyor.


Bu "normallik" vurgusunu Turhan Çömez’in iddialarına uyarladığımızda tablo daha da kararıyor:

Teknik bir prosedür olarak cinayet: Delil karartan bilişimci polis veya kayıtları silen doktor, muhtemelen kendilerini birer katil olarak görmüyor. Onlar için bu, mesai saatleri içinde halledilmesi gereken teknik bir "sorun" veya üst makamdan gelen sıradan bir ricanın yerine getirilmesi olarak görülüyor.

Vicdanın iptali: Arendt, bu durumu "düşüncesizlik" (thoughtlessness) olarak tanımlıyor. Bu insanlar, yaptıkları işin ahlaki boyutunu düşünmek yerine, işin prosedürlerine odaklanıyor. Böylece bir doktor için kayıt silmek, tıbbi bir müdahale kadar "rutin" hale geliyor. İddialarda adı geçen başhekimin, bir ailenin feryadını duymak yerine sistemin ödülünü (Yılın Doktoru) tercih etmesi, tam da Arendt'in işaret ettiği o korkunç '’düşünmeme’' halini gösteriyor: Karşısındakinin acısına karşı tam bir zihinsel felç.

Palyaçonun dehşeti: Arendt’in Eichmann için kullandığı "palyaço" tabiri, onun bir komedyen olmasından değil, durumun vahameti ile sanığın sığlığı arasındaki uçurumdan kaynaklanıyor. Milyonların ölümüne yol açan bir sistemin parçası olan adamın tek derdi, bir sonraki rütbesini almak oluyor. Bugün de bir cinayetin örtbas edilmesiyle bir "Yılın Doktoru" ödülü arasındaki bağ, tam da bu ahlaki sığlığın, yani o korkunç "palyaçoluğun" bir yansıması oluyor.

Bu iddialar doğruysa, karşımızda nefretle hareket eden caniler değil; kariyerini, konforunu veya üstünün takdirini adaletten daha çok önemseyen, "normalliğin" arkasına saklanmış bir bürokratlar korosu bulunuyor. Ve Arendt'in dediği gibi: "Sorun, bu normalliğin kendisi oluyor.’’

Eichmann’ın suçu, sadizm değil, başkalarının yerine kendini koyma yeteneğinden yoksun bir görev adamı olmak oluyor.

Kötülük artık karanlık dehlizlerde değil, aydınlık devlet dairelerinde, iyi ütülenmiş takım elbiseler ve nazik gülümsemelerle yapılıyor.

Bir doktoru '’Yılın Doktoru’' yapan sistem, eğer aynı doktora bir cinayetin izlerini sildirebiliyorsa; orada tıp değil, kötülüğün idari bir operasyon haline gelişinin konuşulması gerekiyor.

Sonuç

Türkiye’de özellikle 2000’li yıllardan itibaren, toplumsal ve kurumsal değerlerde belirgin bir aşınma gözlemleniyor. Türk toplumu, despot bir idare ve ekonomik sıkıntılar yoluyla kendi özgür iradesini dışlayarak, zihinsel bir teslimiyet yaşıyor. Zihinsel teslimiyet yaşayan birey ve toplumların ise ''düşünme'' yeteneğine sahip olmasının imkân ve işhtimali bulunmuyor. Bu durum, Arendt’in işaret ettiği gibi sadece zalimlerde değil, kurbanlarda da ahlaki çöküntüye sebep oluyor.  

Yine Arendt’in söylediği gibi bu zihinsel teslimiyet ülkede büyük bir kötülüğün bir parçası haline geliyor. Kötülükler, çoğu hiçbir zaman iyilik ve kötülük hakkında kafa yormamış insanların işi haline geliyor. Aynı zamanda kötülük karşısında hiçbir şey yapmayarak sessizce duran büyükçe bir kitle ise bizzat o kötülüğü besleyip güçlendiriyor.

Bu çerçevede denilebilir ki asıl tehlike, kötülüğün varlığı değil; ona alışılması olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar kötülüğe alıştıklarında artık ona karşı çıkamıyor. Ve karşı çıkılmayan kötülük, zamanla sıradanlaşıyor. Çünkü bir toplumda kötülük sıradanlaştığında da artık kimse kendini suçlu hissetmiyor.

Böyle bir yerde mesele artık iyi kalabilmek değil, kötülüğe ortak olmamayı başarabilmek haline geliyor. Arendt’e göre; "En aşırı kötülük, artık bir sınırı olmayan, kimsesiz ve isimsiz kötülüktür."

Arendt, eserinde şunu da söylüyor: "Suç kolektif değildir ama sorumluluk kolektiftir." Yani, tetiği siz çekmeseniz de o tetiği çeken sisteme göz yummak sizi sorumlu kılıyor. Tetiği çekenin kim olduğu kadar, o tetiğin çekilmesine imkân sağlayan bu '’normalliği’' kabullenip kabullenmeyeceğimiz asıl mesele haline geliyor.

Kendi özgür iradesini dışlayarak, zihinsel bir teslimiyet yaşayıp, düşünme yetisini kaybeden toplumları ahlaki bir çöküş bekliyor. Böylesi toplumların ise düzelmesinin imkân ve ihtimali bulunmuyor. 


Osman AYDOĞAN

Ve bir sistemsel çürümenin anatomisi

Gülistan Doku cinayetini başından beri takip eden ve konuyu incelemek üzere Tunceli’ye giden İYİ Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, 19 Nisan 2026 günü X hesabından şu iddiaları dile getiriyor:

‘’Yer: Tunceli… AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…

İddiaya göre;

Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.

Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.

Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.

Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.

Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.

Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.

Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.

Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.

Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.

Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor. Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor. Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.

Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor. Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…

Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.

Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.

‘Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur’ diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…

Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.

Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.

Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?

Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?’’



Yorumlar - Yorum Yaz