• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi15
Bugün Toplam1835
Toplam Ziyaret4080116

Türk ekonomisinin yapısal çözülmesi: Erken sanayisizleşme ve sermaye göçü


Türk ekonomisinin yapısal çözülmesi: Erken sanayisizleşme ve sermaye göçü

18 Mayıs 2025


Nutuk, Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışıyla başlıyor. Özgün hali: “1335 senesi Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Vaziyet ve Manzara-i Umumiye’’ diye başlıyor.


Ben de Türk ekonomisinin ve sanayisinin son yıllardaki ‘’Vaziyet ve Manzara-i Umumiye’’sini anlatmak istiyorum.

Siyasi iktidarın 20 yıldan beri izlediği ekonomik politikalar sonucu Türkiye ekonomisi üretim temelli büyümeden uzaklaşıyor. Türkiye’de sadece tarım ve hayvancılıkta değil, yüksek katma değerli sanayi üretiminde de ciddi bir çözülme yaşanıyor. Artan girdi maliyetleri ve kur belirsizlikleri nedeniyle üretici firmalar tarihî seviyelerde maliyet baskısı altında kalıyor. Vatandaş enflasyonun sıkıntısını nasıl ağır hissediyorsa daha ağırını üreten şirketler hissediyor. Yabancı reel yatırımcı bir bir ülkeyi terk ediyor. Üretim kabiliyeti olan yerli sermaye, operasyonlarını sınır dışına taşıyor. Türkiye’nin üretim yapısı, yüksek katma değerli sektörlerden uzaklaşarak düşük verimlilikli alanlara kayıyor. Bu süreç, sadece bir daralma değil, üretim yapısının kalıcı olarak çözülmesine işaret eden klasik bir ‘’deindustrialization’’ (sanayisizleşme) sürecine dönüşüyor.

Türkiye’nin üretim yapısı yüksek katma değerli sektörlerden uzaklaşırken, toplam faktör verimliliğinde (Total Factor Productivity) artış sağlanamaması, yani aynı sermaye ve emekle daha fazla üretim yapılamaması dikkat çekiyor. Bu durum, ülkenin küresel üretim zincirinde (Global Value Chain) üst basamaklara çıkmak yerine alt segmentlere sıkışmasına neden oluyor.

Türk ekonomisinin ve sanayisinin kronik yapısal sorunu

Türkiye’de 1980 sonrasında yaşanan dönüşüm, basit bir politika değişikliği değil; üretim ekonomisinin sistematik olarak tasfiye edilmesi süreci oluyor. 24 Ocak 1980 Kararları ile başlatılan neoliberal yeniden yapılanma, sanayileşmeyi toplumsal bir hedef olmaktan çıkarıyor ve ülkeyi küresel işbölümünde düşük katma değerli üretime mahkûm ediyor. 24 Ocak Kararları ile başlayan süreç, ulusal sanayinin bir kalkınma kaldıracı olmaktan çıkarılıp, uluslararası sermaye için bir pazar ve ucuz emek deposu haline getirilmesi süreci oluyor.


Bu süreçte Türkiye, bilinçli tercihlerle yüksek teknoloji üretiminden uzaklaştırılıyor, ithalata bağımlı, montaj ağırlıklı ve dış girdilere dayanan bir üretim yapısına sürükleniyor. Sanayi politikalarının tasfiye edilmesi, kamu öncülüğünde planlı kalkınma anlayışının terk edilmesi ve stratejik sektörlerde yerli kapasitenin geliştirilmemesi, bu bağımlılığı derinleştiriyor.

Öte yandan, finansal serbestleşme adı altında yürürlüğe konulan politikalar, ekonomide finansallaşmayı hızlandırıyor, üretimden kopuk, spekülatif kazançlara dayalı bir birikim rejimi yaratıyor. Böylece “üreterek kazanma” yerine “paradan para kazanma” norm haline getiriliyor, reel sektör sistematik biçimde ikinci plana itiliyor. Bu yapı, yalnızca sanayisizleşmeyi değil, aynı zamanda emeğin değersizleşmesini ve gelir dağılımının bozulmasını da beraberinde getiriyor. Bu süreçte planlı kalkınmanın ve kamucu sanayileşmenin reddi, stratejik sektörlerin özelleştirme adı altında talan edilmesine yol açıyor.  

Bugün gelinen noktada Türkiye ekonomisi, yüksek teknoloji alanlarında dışa bağımlı; ihracatta ise düşük ve orta-düşük teknoloji tuzağına sıkışmış durumda bulunuyor. Bu tablo, yalnızca bir ekonomik tercih değil; uzun yıllar boyunca uygulanan politikaların doğrudan bir sonucu oluyor. Türkiye, üretim kapasitesini geliştiren değil, dışa bağımlılığı yeniden üreten bir ekonomik modelin içine hapsediliyor.

AKP DÖNEMİNDE TÜRK EKONOMİSİNİN DURUMU

Türk ekonomisinin ve sanayisinin bu kronik sorunu AKP döneminde daha vahim bir hal alıyor. Üretim yapan devlet işletmeleri özelleştirme adı altında aşama aşama satılması ve çoğunun da kapatılması AKP iktidarında doruk noktasına ulaşıyor. AKP iktidarı zamanında Türkiye'de tarım ve hayvancılık iyice zayıflıyor. Faizler, Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar en yüksek seviyeye çıkıyor. Bu faizlerle hiçbir sanayicinin artık kredi kullanıp üretime yönelmesinin imkân ve ihtimali kalmıyor. Bütün bunların bir sonucu olarak devlet, büyük ölçekli üretim ve yönetim yeteneğini kaybediyor. 


Türkiye, 2010 yılından sonra ‘’yatırım yapılabilir ülke’’ olma statüsünü kaybediyor. Ancak daha vahimi günümüzde ise Türkiye, ‘’üretim yapılabilir ülke’’ olma niteliğini de hızla yitiriyor. İzlenen politikalarla sadece tarımda ve hayvancılıkta üretim bitirilmiyor, artık Türkiye’de sanayi üretimi de zayıflıyor. Hiçbir ülke, inşaat odaklı büyümemişken, Türkiye'de sanayi yerine müteahhitler destekleniyor, hiçbir sanayicinin vergi borcu silinmezken iktidara yakın müteahhitlerin borcu, vergi muafiyetleri ve aflarıyla sistematik olarak kamu alacaklarından vazgeçiliyor. Örneğin; Borsa İstanbul’da işlem gören ve 2024 yılında 3,6 trilyon TL gelir elde eden bu tür 100 büyük şirketten 62,5 milyar TL tutarında vergi tahsil edilmiyor. Dahası, bu şirketlerin vergi yükümlülükleri çeşitli istisna ve muafiyetlerle neredeyse sıfırlanıyor. Aynı dönemde diğer şirketlerden alınan vergi yüzde 13, ücret ve maaşlılardan alınan vergi yüzde 120, KDV gelirleri yüzde 96, ÖTV gelirleri ise yüzde 56 artırılıyor. Türkiye’nin en zengin 10 ismine ait yalnızca 8 şirketin toplam 18 milyar TL’lik vergi borcu yine bu dönemde erteleniyor.

Uzun süredir yatırım malları ithalatı düşüyor, ithalat, özellikle ara mallar ithalatı artıyor, bunun sonucu imalat sanayiinde daralma, sanayi üretiminde düşüş yaşanıyor. Uzun süredir yapay biçimde baskılanan döviz kuru, yüksek faiz oranları ve artan maliyetler artık Türkiye'de üretimi imkânsız hale getiriyor. Bu durum, literatürde ‘’Dutch Disease’’ olarak tanımlanan; kur politikası üzerinden ithalatın teşvik edilip yerli üretimin zayıflatıldığı yapısal bir bozulmaya işaret ediyor. Özellikle döviz geliri olmayan veya yurt dışı yatırımı bulunmayan veya sermayesini ülke dışına taşıyamayan şirketler için ülke içinde üretim yapmak artık finansal olarak sürdürülemez hale geliyor. Ayrıca hukuk güvenliğinin zayıflaması da yatırımcı açısından öngörülebilirliği ortadan kaldırıyor. Bu durum yalnızca yabancı sermayeyi değil, yerli sermayeyi de Türkiye dışına yönlendiriyor. 

Tüm bu gelişmeler, Türkiye'nin yalnızca bugünkü ekonomik refahını değil, gelecekte küresel değer zincirindeki yerini de tehdit ediyor. Katma değerli üretimden uzaklaşan bir ekonomi, düşük gelir tuzağına daha fazla sıkışma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

Türkiye’nin kaçırdığı tarihi fırsat

ABD – Çin rekabeti nedeniyle Çin’den, Rusya – Ukrayna savaşı nedeniyle Batı’nın Rusya’dan kaçan şirketleri, fabrikaları, üretim tesisleri, yani Batı sermayesi; Türkiye’nin son 20 yılda hem ekonomide hem iç politikada hem de dış politikada izlediği hukuksuz, adaletsiz, antidemokratik, irrasyonel, mezhepçi, dışlayıcı politikalar ve bunların bir sonucu olan ‘’değerli yalnızlığı’’ nedeniyle Türkiye’ye pek gelmiyor. Çin’den ve Rusya’dan kaçan Batı sermayesi, başta Macaristan olmak üzere Polonya, Romanya, Slovakya ve Bulgaristan’a gidiyor. Bu ülkeler, yatırım çekmek için cazip teşvikler sunarken, Türkiye’nin son yıllarda uyguladığı iç ve dış politika stratejileri, bu fırsatları kaçırmasına neden oluyor.

Ayrıca bütün Çinli otomobil şirketleri de Avrupa’da fabrika kuruyor. Almanya, İtalya, İspanya ve Macaristan Çinli üreticilerin peşinden koşuyor. BYD (Build Your Dreams), Macaristan’da; Chery, İspanya’da; Dongfeng, İtalya’da; Leapmotor, Polonya’da; MG ise İngiltere’de fabrikalar kuruyor.

Çinli Leapmotor, Fransız-İtalyan ortağı Stellantis’in mevcut kapasitesini kullanarak bu ikili Polonya’daki Tychy fabrikasını üretim üssü olarak seçiyor. Polonya’nın şu anda 10 milyar dolardan fazla yatırımı destekleyen bir dizi programı bulunuyor. 

Çin’den ve Rusya’dan kaçan Batılı büyük sermaye Türkiye’ye gelmiyor.

Şu anda Macaristan Avrupa’nın otomobil üretim üssü haline geliyor. Macaristan, 2023’te yaklaşık 500.000 araç üretiyor. Elektrikli araç devi Çinli BYD, 2017'de Macaristan'ın Komarom şehrinde bir elektrikli kamyon fabrikası kuruyor.

BMW Otomotiv üretimi de Macaristan’ın Debrecen şehrinde 2025 yılında başlıyor.

Güney Koreli Samsung, Çinli CATL ve diğer uluslararası batarya üreticileri, Macaristan'da üretim tesisleri kuruyor. CATL'in Debrecen şehrindeki 100 gigavat saat kapasiteli batarya fabrikası, bunların en büyüğü konumunda bulunuyor.

BYD, 2025 ’te elektrikli araç ve batarya üretimi için Avrupa’daki Macaristan'dan sonra ikinci bir fabrikasını kurmayı planlıyor. Bu fabrika için Türkiye'nin de adı geçiyor. Ancak BYD'nin Türkiye'de hiçbir faaliyeti bulunmuyor. BYD'nin Türkiye'de şu ana kadar henüz bir istihdam faaliyeti, bir ekip ya da bir Ar-Ge faaliyeti veya bu faaliyetler için mühendis veya mühendis firması arayışı bulunmuyor. BYD'nin şu ana kadar Türkiye'de herhangi bir tedarikçiyle yapılmış herhangi bir ön anlaşma ya da herhangi bir sözleşmesi de bulunmuyor. Ancak BYD'nin Türkiye’deki araç satışları rekor kırıyor. BYD, Türkiye'de tesis kursa bile kurulacak bu tesisin fabrika mı yoksa montaj tesisi mi olacağı da henüz bilinmiyor. Kaldı ki Çin Ticaret Bakanlığı, Çinli otomobil üreticilerini, Türkiye dahil bazı ülkelerde fabrika kurmanın riskleri konusunda uyarıyor. (Gazeteler, 12 Eylül 2024)

Türkiye’ye gelmeyen yabancı sermaye

Türkiye’ye son on yıldır neredeyse yatırım için hiçbir bir yabancı sermaye girişimi olmuyor.


Türkiye’ye gelmeyen yabancı sermayeye örnek verecek olursam: Örneğin Alman otomobil devi Volkswagen, Türkiye’de 1,3 milyar Euro tutarında yatırım kararı almışken, bu maksatla Manisa’da OSB’den fabrika arazisi alıp, Ekim 2019 tarihinde şirket kurmuşken son anda yatırımdan vazgeçip yatırımını Slovakya’ya kaydırıyor. Bu yatırım Türkiye’de gerçekleşseydi eğer; Manisa Volkswagen, 2022'de faaliyete geçecek, beş bin kişiye istihdam sağlayacak, fabrikada ilk etapta Skoda'nın Karok ve Seat'ın Ateca olarak bilinen SUV modellerinin üretimini yapılacak ve otomotiv yan sanayine yüklüce bir katkı sağlayacaktı.

Daha önce yatırımını Türkiye'de de yapılabileceğini açıklayan Çin otomobil devleri Türkiye’den vazgeçiyor; Chery, İspanya'da, BYD ise Macaristan’da karar kılarak fabrikalarını oralarda kuruyor. Uzakdoğu'nun elektrik devi LG, Türkiye'de yatırım yapacaktı, vazgeçiyor.

‘’CAPİTAL FLİGHT’’ (SERMAYE KAÇIŞI)

Son on yıldır yabancı sermaye Türkiye’ye gelmediği gibi son on yılda çok büyük bir miktarda yabancı sermaye Türkiye’yi terk ediyor. Son yıllarda gözlenen hem yabancı hem de yerli sermaye çıkışları, klasik anlamda bir ‘’Capital Flight’’ (sermaye kaçışı) dinamiğine işaret ediyor.

Yabancı sermaye bir bir Türkiye’yi terk ediyor

TOFAŞ, Bursa fabrikasında ürettiği Fiat Doblo'nun üretimini İspanya'ya kaydırıyor. Bu üretim kaybının sonucu olarak TOFAŞ, personel sayısını yüzde 13 azaltarak 700 işçiyi işten çıkarıyor. Koç grubuyla yatırımı olan Ford, Türkiye’ye yatırımdan vazgeçiyor.

Türkiye'nin en büyük otomotiv şirketi Ford Otosan, Romanya Ford’u satın alıyor. Ford Otosan, Romanya’daki fabrikasının bünyesine katılmasıyla bazı modellerinin üretimini ve elektrifikasyon konusundaki deneyimini Türkiye Gölcük’ten Romanya’ya taşıyor. Avrupa’nın ticari araç üretim lideri Ford Otosan, kısa süre önce hattan indirdiği E-Transit üretimini Romanya Craiova’ya taşıyor.

Honda, Gebze'deki fabrikasını kapatıp Türkiye’den ayrılıyor.

2020 yılında Tuzla’da 12 bin metrekarelik bir alanda dünyadaki 10’uncu fabrikasını kuran dünyanın en büyük cep telefonu üreticisi Çinli OPPO, 2023 yılında fabrikasını kapatıp Mısır’a taşıyor.

Tam 111 yıldır Türkiye'de faaliyet gösteren 770 akaryakıt istasyonu bulunan İngiliz petrol devi BP, 770 lisans hakkını Petrol Ofisi'ne devredip Türkiye pazarından çıkıyor.

İngilizlerin dev bankası HSBC, 2015'te Türkiye'de bankacılık faaliyetlerine son verme kararı almış, Şubat 2016'da ise bu karardan vazgeçmişti. HSBC, şimdi Türkiye'de şube azaltacağını açıklıyor.

Türkiye’den ayrılan yabancı markalar

Son üç yılda Türkiye'yi terk eden yabancı marka sayısı da 100’ü geçiyor. Çıkabilen yabancı marka Türkiye’den çıkıp gidiyor. Dünyanın bütün büyük markaları Türkiye’den çıkıp çıkıp gidiyor. Bu markaların bir kısmı lüks tüketim markaları idi, bunların bir kısmı da tutunamadıkları için çıkıp gidiyor. Normalde ne işleri vardı ülkemizde, giderlerse gitsinler diyeceğim de konu bu değil. Konu; ülkenin yatırım yapılabilir, üretim yapılabilir ve ticaret yapılabilir bir ülke olmaktan çıkmış olması oluyor. Sonuçta AVM’ler de koca koca birer bakkal dükkanına dönüşüyor. Artık AVM’lerdeki kalan o dükkânlar bir bir kapanıyor, zincir restoranlar şube kapatıyor.

Perakende, tekstil ve teknoloji alanlarında çok sayıda uluslararası marka pazardan çekiliyor. Türkiye'de Türk şirketlerine fason üretim yaptırıp üretimlerinin çoğunu da ihraç eden şirketler de Türkiye pazarını terk ediyor. İşte bu yabancı şirketler, Türk üretim şirketlerine verdikleri siparişleri azaltıp fason üretimlerini Uzak Doğu ülkelerine, Vietnam'a, Kuzey Afrika ülkelerine ve Mısır'a kaydırıyorlar.

Yerli sermaye de Türkiye’yi terk ediyor

Yabancı sermaye ile artık yerli sermaye de ülkeyi birer birer terk ediyor.

Her sektör, ancak en çok tekstil sektörü üretimini Mısır ve Kuzey Afrika’ya taşıyor. Maliyet baskısı nedeniyle geçen yıllarda sadece ihracat yapmak için Mısır’a giden başta hazır giyim üreticileri, artık iç piyasa ihtiyacını da Mısır’dan karşılamaya başlıyor. Pek çok sektörden Türk markaları üretim üslerini Mısır'a taşırken ülkedeki Türk yatırımlarının tutarı 2024 yılı başında 3 milyar doları aşıyor. Birkaç yıl içinde bu rakamın 4 milyar dolar olması bekleniyor. Mısır’daki yaklaşık 35 büyük Türk yatırımı Mısır’daki toplam yatırımın yüzde 86’sını oluşturuyor. 2023 itibarıyla yaklaşık 35 Türk sanayi şirketi, Mısır’da yıllık 1,5 milyar dolarlık ciro elde ediyor.

Şu anda Arçelik’ten Şişecam’a, Temsa’dan Yıldız Holding’e kadar pek çok sektörden dev Türk firmaları, Mısır’da üretim yapıyor. Örneğin Mısır’ı üretim ve ihracat üssü seçen Temsa, 1000 adet kapasiteli fabrikasında otobüs ve midibüs üretip ihraç ediyor. Koç Holding’e bağlı Arçelik, Mısır’da 100 milyon dolarlık yatırımla yeni bir fabrika kuruyor. Yıldız Holding’in MENA Bölgesi’nin en büyük ikinci bisküvi pazarı olan Mısır’da Pladis markasıyla bisküvi fabrikası bulunuyor. İskenderiye, Kahire ve İsmailiye olmak üzere Mısır’daki üç kentte fabrikası bulunan Yeşim Tekstil, dünyanın önde gelen spor kıyafeti markalarına yönelik üretim yapıyor. Kastamonulu iş adamı Remzi Gür'ün sahibi olduğu Gürmen Grup'a ait Ramsey, -ki iktidarın en yakın adamının şirketidir- yaklaşık 14 yıldır faaliyet gösterdiği Kastamonu'daki fabrikasını kapatarak fabrikasını ve üretimini Mısır'a taşıma kararı alıyor. Paslanmaz çelik mutfak ürünlerinde eskiden ithalatın yüzde 80’ini Türkiye’den yapan Mısır, şimdi Türkiye’deki ustaları kendi ülkesine götürüp bu alanda da üretime başlıyor. Paslanmaz çelik mutfak ürünlerinin Mısır’da üretimiyle Mısır’ın Türkiye’deki ithalatı neredeyse yarı yarıya azalıyor. 

Türk şirketler, Mısır’da doğrudan 70 bin kişiye istihdam sağlarken sektörler içinde tekstil ve konfeksiyon sektörü büyük yer kaplıyor. Şu anda Mısır’ın toplam tekstil ve konfeksiyon ihracatının üçte birini Türk firmaları yapıyor. Hazır giyim sektörü 2023 yılında ilk defa yurtdışına, yurtiçinden daha fazla yatırım yapıyor. Hazır giyim sektörü, 2023 yılında yurt içine 35 milyon dolar yatırım yaparken yurtdışına 135 milyon dolar yatırım yapıyor. 

Mısır'a sadece Türk firmaları yatırım yapmıyor. Mısır’ın; ABD, AB, Güney Amerika ve Afrika ülkeleri ile gümrüksüz ticaret anlaşmalarının bulunması nedeniyle bu pazarlara daha yakın olmak maksadıyla Çinli firmalar da Mısır’a yatırım yapıyor. Bu durum ise Türk tekstil sanayi ve hazır giyim sektörünün, Avrupa'ya ihracatı için çok büyük bir tehdit oluşturuyor. Zaten 2024 yılı ilk altı ayında Avrupa'ya yapılan hazır giyim ihracatında yüzde 10-15 kadar düşüş yaşanıyor. Türkiye'nin hazır giyim ihracatı 2022 yılında 21 milyar doları aşarken 2024 yılında 17 milyar dolara geriliyor. Hazır giyim sektöründe 2023 yılında 250 bin kişi işini kaybediyor. Bu rakam, 2024 sonunda 320 bini buluyor.

Borusan, Gemlik’teki üretim tesisini AB’nin ‘’karbon vergisi’’ düzenlemesini gerekçe göstererek ABD’ye taşıma kararı alıyor. DESA, rekabet sorunlarını yurtdışında aşmak için İtalya'da fabrika kuruyor. Ülker Grubu, merkezini Londra’ya, Godiva’yı da satın alarak sermayesini Belçika’ya taşıyor. 2017 yılında kurulan inşaat sektörü ile ilgili teknoloji şirketi Bimcrone, İngiltere’ye taşınıyor.

Nurol Makina, özellikle Türkiye’nin doğu bölgelerinde kolluk kuvvetleri ve TSK’nin kullanımı esas alınarak üretilen 4×4 ve zırhlı Ejder Yalçın’ın üretimi de Macaristan’a taşıyor.

Tosyalı Holding’in Cezayir Oran’da 2013 yılında faaliyete aldığı tesisine, 6 milyar dolarlık bir yatırımla kapasitesini 6 milyon ton yassı ve uzun mamule çıkarıyor. Dile kolay 6 milyar dolar ülkeye değil de yurt dışına yatırıma gidiyor. Hem de iktidara en yakın holding tarafından.

Türkiye’den çıkan yerli sermayenin büyüklüğü

Türkiye’ye artık yabancı sermaye gelmediği gibi yerli sermaye de ülkeden gidiyor. Bu tabloya bağlı olarak da 2023 yılına gelene kadar hiç görülmeyen bir durum ortaya çıkıyor.

İlk kez 2023’te Türklerin doğrudan yatırım için yurt dışına götürdükleri sermaye tutarı, yabancıların yıl boyu doğrudan sermaye yatırımı için Türkiye’ye getirdiği net döviz tutarını aşıyor. 2023’te doğrudan sermaye yatırımı için yurt dışına aktarılan net tutar 5 milyar 393 milyon dolar oluyor. Yurt dışına net doğrudan yatırım tutarı geçen yıl yüzde 18,1 artıyor.

Merkez Bankası’nın 2006 başından bu yana 18 yıllık dönemi kapsayan verileri, karşılıklı doğrudan sermaye yatırımlarındaki dramatik değişimi ortaya koyuyor. 2006’dan beri her yıl ülkeye giren yabancı sermaye azalırken, ülkeden çıkan yerli sermayenin arttığı gözüküyor. Yerli sermaye göçü 2021’de 4 milyar 274 milyon dolar, 2022’de 4 milyar 591 milyon dolar oluyor. 2023’te ise 5 milyar 393 milyon dolarla bu tarihe kadarki en yüksek yıllık düzeyi görüyor. Doğrudan yatırım için dışarı giden yerli sermayenin bu amaçla gelen yabancı sermayeye oranı 2009’da yüzde 25’i, 2012’de yüzde 40’ı, 2020’de yüzde 60’ı, 2022’de yüzde 70’i aşıyor, 2023’te ise ilk kez giden sermaye geleni geçiyor. (Naki Bakır, ‘’Giden sermaye geleni geçti’’, Dünya, 15 Şubat 2024)

Bahsettiğim gibi sadece Tosyalı Holding Cezayir'e 6 milyar dolarlık yatırım yapıyor. 

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın verilerine göre 2020 yılında 1050'si Batılı, 140'ı Doğulu olmak üzere toplamda 1190 yabancı şirket Türkiye’den çıkış yapıyor. Bu düşüşe paralel olarak yabancı sermaye paylı kuruluşların ihracatta aldıkları payda da gerilemeler göze çarpıyor. Yabancı sermayeli şirketlerin genel Türkiye ihracatına katkısı 2020 yılında yüzde 18,6 düşerek 33,9 milyar dolardan 27,6 milyar dolara iniyor. İlgili şirketlerin genel ihracattaki payları ise 2019’da yüzde 18,7 iken, 2020’de yüzde 16,2’ye geriliyor.


Son on yılda Türkiye'ye gelen yabancı sermayenin neredeyse tamamı sadece ve sadece gayrimenkul yatırımı için geliyor.

Cari açık

Cari açık, yalnızca dış ticaret açığını değil, hizmetler ve gelir dengelerini de içeren daha geniş bir kavram oluyor.Türkiye’nin, yıllardan beri süren bir cari açık sorunu bulunuyor. Ancak anlattığım tüm bu gelişmelerin sonucunda cari açık son yıllarda rekor seviyesinde artıyor. Ancak bir ekonomide yatırım ve artan bir üretim gücü olmadan ekonomik büyüme olmuyor. 

Yukarıda anlattığım sanayideki bütün bu olumsuz gelişmelerin bir sonucu olarak da cari açık hızlanan bir şekilde artıyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın ekonomik göstergeler raporunda dış ticaretle ilgili bazı verileri şu şekilde yer alıyor:

2024 yılı ve 2025 yılı ilk çeyrek (ilk dört ay) dış ticaret verileri

2025 yılı Şubat ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre ihracat yüzde 1.6 oranında azalırken, ithalat yüzde 2.4 oranında artıyor. İhracat bir önceki yılın şubat ayında 21 milyar 92 milyon dolar iken 2025 yılı Şubat ayında 20 milyar 761 milyon dolara geriliyor. İthalat ise bir önceki şubat ayında 27 milyar 859 milyon dolar iken, 2025 yılı Şubat ayında 28 milyar 533 milyon dolara yükseliyor.

İhracatın ithalatı karşılama oranı 2024 yılı Şubat ayında yüzde 75,7 iken 2025 yılı Şubat ayında yüzde 72,8’e düşüyor.

Dış ticaret açığı 2024 yılı Ocak-Şubat döneminde 12 milyar 952 milyon dolar iken, 2025 yılı Ocak-Şubat döneminde 15 milyar 314 milyon dolara yükseliyor. Oransal olarak baktığımızda ise dış ticaret açığı 2025 yılı Ocak-Şubat döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre %18,23 oranında artıyor.

2025 Ocak-Şubat döneminde bir önceki yıl aynı döneme göre ihracat %2,01 artarak 41 milyar 921 milyon dolar, ithalat ise %5,90 artarak 57 milyar 235 milyon dolar olarak gerçekleşiyor.

Dış ticaret açığı 2025 yılı Şubat ayında bir önceki yılın şubat ayına göre %14,85 artarak 7 milyar 772 milyon dolara, 2025 yılı Ocak-Şubat döneminde ise bir önceki yılın Ocak-Şubat dönemine göre %18,23 oranında artarak 15 milyar 314 milyon dolara yükseliyor. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2024 Ocak-Şubat döneminde %76.03 iken 2025 Ocak-Şubat döneminde %73,20’e düşüyor.

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM)’nin ve Ticaret Bakanlığının açıkladığı 2025 yılı Nisan ayı verileri de bu eğilimin (dış ticaret açığının arttığı) devam ettiğini gösteriyor. TİM’in açıkladığı 2025 yılı Nisan ayı verilerine göre Nisan 2024 ayına göre ihracat %8.5 artışla 20 milyar 924 milyon dolar, ithalat %12.9 artışla 32 milyar 961 milyon dolar ve dış ticaret açığı ise %21.7 artışla 12 milyar dolara ulaşıyor.

Dış faktörler

Türk ekonomisinin bu olumsuz durumunu anlatırken dış faktörlerin negatif etkilerini de dikkate almamız gerekiyor. Dünyadaki Rusya – Ukrayna savaşı, dünya genelinde yaşanılan enflasyon ve resesyon sarmalı ve Çin’in ve ABD’nin (Trump) dünya ve ülkemiz ticareti üzerindeki baskılayıcı ekonomi politikaları ve ayrıca 6 Şubat 2023 tarihinde yaşadığımız deprem felaketinin devam eden olumsuz etkilerini de dikkate almamız gerekiyor.  

BU SÜRECİN EKONOMİK MEKANİZMASI

Buraya kadar, veri ve istatistiklerle anlatılan AKP dönemine ait ekonomik durumun daha iyi anlaşılabilmesi için, bu dönemin şu altı başlık altında özetlenmesi gerekiyor:


Birincisi: Kur politikası (Dutch Disease)

Bu durum, literatürde 'Dutch Disease' (Hollanda Hastalığı) olarak tanımlanan yapısal bozulmanın Türkiye’ye özgü bir versiyonuna işaret ediyor. Klasik tanımında doğal kaynak zenginliğinin yerel parayı aşırı değerleyerek imalat sanayisini çökertmesi anlatılsa da; Türkiye örneğinde bu süreç, yapay olarak baskılanan döviz kuru ve dış borçla finanse edilen aşırı değerli TL üzerinden işliyor. Bu durum, Ticaret Dışı Sektörlerin (inşaat, hizmet vb.), Ticarete Konu Sektörler (sanayi) aleyhine büyümesi sonucunu yaratıyor. Değerli TL, ithalatı ucuzlatıp teşvik ederken; yerli sanayicinin küresel piyasalardaki rekabet gücünü kırıyor ve üretimi değil tüketimi ödüllendiren bir '’sanayisizleşme’' tuzağı yaratıyor.

İkincisi: Yüksek faiz


Faizler, Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar en yüksek seviyeye çıkıyor. Bu faizlerle hiçbir sanayicinin artık kredi kullanıp üretime yönelmesinin imkân ve ihtimali kalmıyor. Bu sonuç da yatırım daralmasına yol açıyor.

Üçüncüsü: Verimlilik düşüşü. Total Factor Productivity (Toplam Faktör Verimliliği) sorunu

Türkiye’nin üretim yapısı, yüksek katma değerli sektörlerden uzaklaşarak düşük verimlilikli alanlara kayıyor. Bu süreç, sadece bir daralma değil, üretim yapısının kalıcı olarak çözülmesine işaret eden klasik bir ‘’deindustrialization’’ (sanayisizleşme) sürecine dönüşüyor.

Dördüncüsü: Sermaye çıkışı (Capital Flight)

Son on yıldır yabancı sermaye Türkiye’ye gelmediği gibi son on yılda çok büyük bir miktarda yabancı sermaye Türkiye’yi terk ediyor. Son yıllarda gözlenen hem yabancı hem de yerli sermaye çıkışları, klasik anlamda bir Capital Flight (sermaye kaçışı) dinamiğine işaret ediyor.

Ancak bu konuda şu hususun da vurgulanması gerekiyor:

Sermaye kaçışını tetikleyen en temel unsur, kâr marjlarından ziyade mülkiyet hakkının dokunulmazlığına dair duyulan endişe olduğu değerlendiriliyor. Sanayi yatırımı, doğası gereği, yatırımcının parasını makineye, binaya ve toprağa bağladığı ‘'sabit sermaye’' yatırımı olarak biliniyor. Hukuk güvenliğinin zayıfladığı, yargı bağımsızlığının tartışmalı hale geldiği ve mülkiyet haklarının siyasi konjonktüre göre esneyebildiği bir iklimde, sanayici kendini savunmasız hissediyor. Bu noktada sermaye sahibi, riskli gördüğü sabit yatırımdan kaçınarak ‘'likiditeye'’ geçiyor ve güvenli liman arayışıyla üretimini hukuk normlarının evrensel standartlarda uygulandığı coğrafyalara taşıyor. Dolayısıyla Türkiye’den gerçekleşen yerli sermaye göçünü, sadece bir maliyet arayışı değil, aynı zamanda bir '’hukuki sığınma’' talebi olduğu değerlendiriliyor.

Beşincisi: Zincirden kopuş (Global Value Chain)

Türkiye’nin üretim yapısı yüksek katma değerli sektörlerden uzaklaşırken, toplam faktör verimliliğinde (Total Factor Productivity) artış sağlanamaması, yani aynı sermaye ve emekle daha fazla üretim yapılamaması dikkat çekiyor. Bu durum, ülkenin küresel üretim zincirinde (Global Value Chain) üst basamaklara çıkmak yerine alt segmentlere sıkışmasına neden oluyor.


Altıncısı: Kronik hale gelen cari açık (structural current account deficit)

Ekonomi literatüründe kronik (sürekli tekrar eden ve yapısal hale gelmiş) cari açık genellikle “yapısal cari açık” olarak adlandırılıyor. Ekonomi literatüründe bu İngilizce olarak “structural current account deficit” olarak tanımlanıyor.


Türkiye’deki cari açık ise, geçici dalgalanmalardan çok ekonominin yapısından kaynaklanan bir yapısal cari açık örneği oluyor. Türkiye’nin, üretim için enerji ve ara malı ithalatına bağımlı, ihracatın büyük ölçüde ithal girdiye dayanması ve tasarruf oranları görece düşük, tüketim eğilimi yüksek olması nedenleriyle cari açık kalıcı hale geliyor. Bu nedenle büyüme arttıkça da açık da artıyor.

TÜRKİYE’DE REEL SEKTÖRDE DURUM

Bu veriler altında reel sektöre baktığımızda durumun hiç de iç açıcı olmadığı gözüküyor.


Türkiye’de kapanan işletme sayısı artıyor

Tüm bu olumsuz gelişmelerin sonucu olarak da Türkiye’de çok büyük miktarlarda fabrikalar, şirketler, işletmeler kapanıyor.


2023 ve 2024 yılı kapanan şirket verileri


Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) yayınladığı açılan ve kapanan şirket verileri incelendiğinde; 2009 yılından 2023 yılına kadar son 15 yılın verilerine göre 2023 yılında ilk kez gerçek kişi ticari işletmelerinde kapanan şirket sayısı, açılan şirket sayısını aşıyor.

TOBB’nin verilerine göre 2023 yılında 19 bin 880 gerçek kişi ticari işletmesi kurulurken, kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin sayısı 32 bin 933’ü buluyor. Yani yeni kurulan her 100 işletmeye karşılık 166 gerçek kişi ticari işletmesi kapanıyor. Kurulan gerçek kişi ticari işletmesi sayısı, 2022 yılına göre yüzde 26.63 düşerken, kapananların sayısı yüzde 42.27 artıyor.

Bu durum, aynı oranda olmasa da diğer şirketler için de geçerli oluyor. 2023 yılında kurulan şirket sayısı yüzde 8.34 düşerken, kapanan şirket sayısı yüzde 11.71 artıyor. 2024 yılının ilk altı ayında 600 firma konkordato ilan etmek için başvuruda bulunuyor. 

TOBB tarafından açıklanan verilere göre, 2024 yılının Ocak-Nisan döneminde konaklama sektöründe Anonim Şirketi olarak faaliyet gösteren 26 şirket kapanıyor. Turizm DataBank’ta yer alan habere göre, 2023’ün aynı döneminde bu sayı 15 olarak kayıtlara geçiyor.

Ekonomik büyümenin öncü göstergesi olan imalat sanayi performansında en hızlı ve güvenilir referans kabul edilen İstanbul Sanayi Odası (İSO)’nın 2024 yılı Türkiye İmalat Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) verilerini incelendiğinde 2024 yılında Türkiye bütününde, üretim ve yeni siparişlerde önemli bir azalma görülüyor, girdi maliyetlerindeki artış devam ediyor, istihdamda ise 10 sektörden yedisinde daralma, sadece üçünde büyüme yaşanıyor.

2025 yılı kapanan şirket verileri

Konkordato, iflas ve kapanan şirket sayılarında 2025 yılı verileri korkunç denilecek bir hali gösteriyor.


Yurttaşların alım gücündeki düşüş, şirketlerdeki mali sorunları derinleştirirken, 2025 yılının ilk iki ayında konkordato başvurularında ve iflas kararlarında büyük bir artış yaşanıyor.

Konkordato Takip Platformunun verilerine göre; 2025 yılının ilk iki ayında konkordato başvuruları %172, geçici mühlet alan şirket sayısı %152,5, iflas kararları ise %92 oranında artıyor. Yılın ilk iki ayında 21 bin 768 esnaf iş yerini kapatıyor. Uzmanlar bu hızla devam edilmesi halinde 2025 yılında bu alanda rekorlar kırılabileceğini belirtiyor.

Ki müteakip ayların verileri de bu endişeyi doğruluyor. Sadece 2025 yılı Nisan ayında 444 şirket konkordato için mahkemeye başvuruyor. Bunların 10’u iflas ediyor, 199’una geçici, 136’sına ise kesin mühlet veriliyor. Oysa geçen yılın aynı ayında konkordato başvurusunda bulunan şirket sayısı sadece 214’tü. Artış yüzde 100’ü aşıyor. 

Bu konuda 2025 yılının ilk dört ayında ortaya çıkan veriler daha vahim bir tabloyu gösteriyor: 2025 yılı Ocak-Nisan döneminde konkordato başvurusu yapan şirket sayısı 1727’ye ulaşıyor. Halbuki 2024’ün ilk dört ayında başvuru sayısı 706 idi. 2025 yılı ilk dört ayında 1308 dosyada mahkemelerce ya geçici ya da kesin mühlet kararı veriliyor. Bu ilk dört ayda iflas kararı çıkan dosya sayısı ise 53’ü buluyor. Sadece bir yılda konkordato taleplerinde yüzde 145’lik bir artış yaşanıyor. 

2025 yılı Mayıs ayının ilk 10 gününde de tam 24 fabrika satışa çıkarılıyor. Sahibinden.com sitesinde sadece İstanbul’da satışta olan ikinci el fabrika sayısı 257’ü buluyor. Ancak satışa çıkarmak da yetmiyor. Çünkü alıcı da bulunmuyor.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) verilerine göre de ekonomik zorluklar girişimleri de etkiliyor. 2025 yılı Ocak ayında kurulan şirket sayısı, bir önceki aya göre %12,8 azalarak 11 bin 35'e gerilerken, kapanan şirket sayısı ise 1.955 oluyor. Gerçek kişi şirketlerinde ise 2.254 işletme kapanıyor. SGK verilerine göre özellikle tekstil sektöründe büyük bir küçülme yaşanıyor. Tekstil sektöründe 2024 yılı Aralık ayında toplam 58.615 firma varken, 2025 yılı Mart ayında bu sayı 56.954'e geriliyor. Böylece sadece 2025 yılı ilk üç ayında 2.147 şirket üretimi durduruyor. Bu kapanmalar sonucunda da 2025 yılının ilk üç ayında tekstil sektöründe yaklaşık 79.600 istihdam kaybı yaşanıyor.

Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu (TESK) verilerine göre, 2024 yılında sicil kaydını sildiren esnaf sayısı 94 bin 609 olurken, mesleği bırakan esnaf sayısı ise 25 bin 396'ya ulaşıyor. 2024 yılında toplamda 120 bin esnaf kepenk kapatıyor. 2025 yılının ilk iki ayında da bu eğilim devam ediyor. 2025 yılının ilk iki ayında 17 bin 208 esnaf sicilini sildiriyor, 4.560 esnaf mesleğini bırakıyor. Yalnızca 2025 yılının ilk iki ayında toplam 21 bin 768 esnaf iş yerini kapatıyor.

2024 yılı bazı şirket verileri

Yukarıda anlatılan ülkenin ekonomik durumu nedeniyle 2024 yılını hemen hemen bütün şirketler beklentilerinin altında çoğu da zarar ederek kapatıyor. Daha önce de vurguladığım gibi yatırımın olmadığı, büyümenin olmadığı ve yüksek enflasyon altında şirketler kâr elde edemiyor, elde ettikleri kârı da yüksek enflasyon nedeniyle sermayelerine eklemek zorunda kalıyor.


Koç Holding

Türkiye’de şirketlerin 2024 yılını nasıl geçirdiklerini anlayabilmek için Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birisi olan Koç Holding’in 2024 yılı bilançosunu aktarmak istiyorum:

Tüm bu ekonomik olumsuzluklar karşısında Türkiye'nin en büyük sermaye grubu olan Koç Holding, 2024 yılının üçüncü çeyreğinde 3,68 milyar TL net zarar açıklıyor. Yılın ilk dokuz ayında Koç Holding’in toplam zararı ise 1,9 milyar TL'ye ulaşıyor. Koç Holding 2024 yılı dördüncü ve son çeyrek için de 821 milyon TL zarar beklerken dördüncü çeyrekte 3,2 milyar TL net kâr elde ediyor. Sonuçta 2024 yılı konsolide kâr ise 1,3 milyar TL olarak gerçekleşiyor.

2024 yılı Koç Holding (KCHOL) şirketleri verileri

Koç Holding (KCHOL) şirketlerinin 2024 4. Çeyreğe ilişkin açıklanan bilançolarına göre 2024 yılında büyüme sağlayamayan Koç Holding ve şirketlerinin 2024 yılındaki satış ve net kârlarında düşüşler görülüyor.

Koç Holding ve şirketlerinin 2024 yılındaki satış ve net kâr rakamları ile bu rakamların önceki seneye göre kıyaslamaları:

Net Satışlar

Koç Holding ve şirketlerinin 2024 yılında elde ettikleri net satış rakamları ve önceki yıla göre değişim oranları şöyle yer alıyor:


Koç Holding (KCHOL): 1,6 Trilyon TL (8% Düşüş)

Arçelik (ARCLK)         :  428,5 milyar TL (15% Büyüme)
Tüpraş (TUPRS)         : 810,3 milyar TL (18% Düşüş)
Tofaş (TOASO)           : 120,2 milyar TL (35% Düşüş)
Ford (FROTO)             :  595 milyar TL (0%) 
Otokar (OTKAR)          :  33,8 milyar TL (14% Düşüş)
Türk Traktör (TTRAK)  :  67 milyar TL (21% Düşüş)
Aygaz (AYGAZ)            :  81,7 milyar TL (13% Düşüş)
Yapı Kredi (YKBNK)      : 32,1 milyar TL net faaliyet kârı açıklarken, bu rakam önceki seneye göre 61% düşüş gösteriyor.

Net Kârlar

Koç Holding ve şirketlerinin 2024 yılında elde ettikleri net kâr/zararlar ve önceki yıla göre değişim oranları ise şöyle yer alıyor:


KCHOL  :   1,3 milyar TL (99% Düşüş)

ARCLK  :   1,6 milyar TL (91% Düşüş)
TUPRS  : 18,3 milyar TL (76% Düşüş)
TOASO  :   5,2 milyar TL (76% Düşüş)
FROTO  :  38,8 milyar TL (45% Düşüş)
OTOKAR:   -3,1 milyar TL (Zarar)
TTRAK   :    5,7 milyar TL (57% Düşüş)
AYGAZ   :    2,1 milyar TL (75% Düşüş)
YKBNK   :  29,01 milyar TL (57% Düşüş)

Not: Otokar söz konusu dönemde zarar açıkladığı için önceki yıla göre büyüme oranı verilemiyor.   

Koç Holding, 2024 yılında finansal sonuçlarında önemli dalgalanmalar yaşıyor. Koç Holding, 2024 yılında toplam gelirleri 2,31 trilyon TL’ye ulaşarak geçen yıla göre yüzde 0,05 oranında küçük bir artış gösteriyor. Ancak, brüt kârı 327,8 milyar TL seviyesinde gerçekleşerek yüzde 40 oranında düşüyor. Faaliyet kârı 87,3 milyar TL’ye gerileyerek yüzde 73 oranında azalıyor. Vergi öncesi kârı 26,7 milyar TL olarak kaydedilirken, net dönem kârı 1,3 milyar TL’ye iniyor ve bu rakam, 2023 yılına kıyasla yüzde 99’luk büyük bir düşüş gösteriyor. Şirketin toplam varlıkları yüzde 5 azalarak 3,9 trilyon TL olurken, özkaynakları yüzde 12 azalarak 858,6 milyar TL’ye geriliyor. (Bloomberg HT, 19 Şubat 2025)

2025 yılı ilk dört ayı (ilk çeyrek) şirket zararları

Aşağıdaki tabloda 2025 yılının ilk çeyreğinde en yüksek zarar açıklayan şirketler bulunuyor. Görüldüğü gibi 2025 yılının ilk çeyreğinde en yüksek zararın çoğunluğunu sanayi şirketleri veriyor:



Otomotiv sektöründeki durum

Otomotiv Sanayi Derneğinin açıkladığı 2024 üretim ve ihracat sonuçlarına göre otomobil üretimin %7 düşüş yaşanıyor.

Otomotiv Distribütörleri ve Mobilite Derneği (ODMD) verilerine göre de 2025 yılı Şubat ayında otomobil ve hafif ticari araç pazarı, 2024 yılı şubat ayına kıyasla %14,4 geriliyor. ODMD verilerine göre 2025 yılı Şubat ayında otomobil satışları geçen yılın aynı dönemine göre %7,6 azalarak 76 bin 21 adet olurken, hafif ticari araç satışları %38,0 düşüşle 14 bin 709 adet olarak kaydediliyor. Toplam satışlar ise %14,4 azalarak 90 bin 730 adet seviyesine geriliyor.

Beyaz eşya sektöründeki durum

Arçelik, BSH, Dyson, Electrolux, Haier Europe, LG, Miele, Samsung, Versuni (Philips) ve Vestel gibi yerli ve uluslararası üretici, ithalatçı firmaları bünyesinde barındıran Türkiye Beyaz Eşya Sanayicileri Derneği (TÜRKBESD)’in, sektörün 2025 Ocak-Mart dönemine ilişkin açıkladığı verilerine göre, yılın ilk çeyreğinde sektörün iç satışları geçen yılın aynı dönemine göre %15 geriliyor. İhracattaki daralma eğilimi devam ederken adet bazında ihracat %3 azalıyor. Toplam üretimde ise %4'lük bir düşüş kaydediliyor.

TÜRKBESD’in açıkladığı verilerine göre ihracatta üst üste üç yıldır devam eden düşüş, Türkiye'nin beyaz eşya sektöründeki güçlü konumu üzerindeki olumsuz etkisini sürdürürken 2025'in, hem ihracatta hem de iç pazarda zorlukların derinleştiği bir yıl olması öngörülüyor.

Sektörün son yıllarda yaşadığı ihracat kayıplarına karşılık dengeyi sağlayan iç satış canlılığı da zayıflamaya devam ediyor. ABD ve Çin başta olmak üzere büyük pazarlardaki gerilimler de sektördeki belirsizlikleri artırıyor.

TÜRKBESD Başkanı Gökhan Sığın, Türkiye'nin beyaz eşya ihracatının yüzde 75'inin Avrupa pazarına gerçekleştiğine dikkati çekerek, Çin'den Avrupa Birliği'ne yönlenebilecek ihracatın, sektörün temel ihracat noktası olan Avrupa'da daha fazla pazar kaybetmesine yol açabileceğini belirtiyor.

SONUÇ

Bütün bu olumsuz faktörlerin ülke ekonomisine nasıl yansıdığı ve yansıyacağını üç başlık altında incelememiz gerekiyor:.

Birincisi: Stagflasyon

Yüksek enflasyonun hâkim olduğu bir ekonomide şirket kârları düşüyor. Şirket sermayeleri yüksek enflasyon karşısında değer kaybettiği için şirketler sermayelerini korumak için kârlarının büyük kısmını sermayeye aktarmak zorunda kalıyor. Yüksek enflasyonun devamında bu usulün devamı sürdürülemez hale geliyor. Zira yüksek enflasyon, şirketlerin operasyonel verimliliğini ve kârlılığını olumsuz olarak etkiliyor.

Yüksek enflasyon ortamında aynı zamanda halkın alım gücü düşüyor. Yüksek kredi faizleri nedeniyle krediye ulaşmak ve kredili mal almak artık imkânsız hale geliyor. Bu durum da şirketlerin mal ve hizmet satışlarını düşürüyor. Yüksek enflasyonun devamında yeni şirket kurulmadığı gibi şirket kapanmaları da artıyor. Şirketler kapandıkça işsizlik artıyor. İşte bu sarmal durumuna da ‘’stagflasyon’’ deniyor.

Stagflasyon, stagnasyon (durgunluk) ile enflasyonun aynı anda görüldüğü durum oluyor. Stagflasyon; ekonomideki durgunluk ve işsizlik oranı artarken fiyatların da hızla yükseldiği bir durumu gösteriyor.

Stagflasyon yaşayan bir ülkede, maliyet yönlü enflasyon ile talep yönlü durgunluğun kesişimi, para politikasının hareket alanını yok ederek Merkez Bankası’nın faiz silahını işlevsizleştiriyor. İşte böylesi bir ülkeye hiçbir yabancı sermaye gelmiyor. Yabancı sermaye ülkeye gelmediği gibi ülkedeki yerli ve yabancı sermaye de yurt dışına kaçıyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 03 Temmuz 2024 tarihinde Haziran ayı enflasyon rakamlarına ilişkin, "Dezenflasyon süreci başladı’’ diye beyanat veriyor. Ancak Sayın Bakan, uygulanan politikaların sahadaki gerçeklikle (mikro verilerle) örtüşmediği, Türkiye’de başlayan sürecin dezenflasyon değil, stagflasyon süreci olduğunu görmüyor.

İşte bu nedenle de ‘’stagflasyon’’un olduğu bu tür ülkelere yabancı sermaye gelmiyor, daha önce gelmiş olanlar varsa da fırsatını bulan ülkeden hızla terk ediyor, yerli sermaye de yatırım yapmıyor, onlardan da fırsatını bulan varsa yurt dışına gidiyor. Çünkü stagflasyon ortamında şirketler değil kâr etmek varlılarını dahi koruyamıyor.

İkincisi: Yapısal sanayi zayıflaması

Uzun süredir yatırım malları ve ara mallar ithalatı düşüyor, ithalat artıyor, bunun sonucu imalat sanayiinde daralma, sanayi üretiminde düşüş yaşanıyor. Uzun süredir suni baskılarla sabitlenen döviz kuru, yüksek faiz, artan maliyetler artık Türkiye'de üretimi imkânsız hale getiriyor. Döviz kurunun baskılanması sonucu ithal edilen mallardaki göreli ucuzluk iç üretimi doğrudan ve dolaylı baltalıyor. Bu durum ise; sürekli bir durgunluk ve bu durgunluğun bir sonucu olarak da sürekli bir fakirlik anlamına geliyor. Döviz geliri olmayan veya yurt dışı yatırımı olmayan veya sermayesini yurt dışına çıkarma imkânı olmayan şirketlerin artık ülke içinde ayakta kalma imkân ve ihtimali kalmıyor. Talep daralması, sert ve sürekli bir durumda yaşanıyor. Kredi yok, maliyet yüksek, talep daralıyor. Böylece sanayici sadece gücünü kaybetmekle kalmıyor; artık sanayici bir bir yere düşüyor. Her yere düşen sanayici diğerlerini de peşinden sürüklüyor. Ayrıca ülkedeki artan hukuk güvensizliği de hem yabancı sermayenin hem de yerli sermayenin Türkiye'yi terk etmesine vesile oluyor. 


İthalatın artıp yatırım malları ithalatının düşmesi, tam sanayileşmeden ekonominin hizmet sektörüne veya inşaata kayması aslında bir "erken sanayisizleşme" (premature deindustrialization) sinyali oluyor.

Şu husus ülkede ne anlaşılıyor ne de görülmek isteniyor: Üretim olmadan enflasyonla mücadele mümkün olmuyor. Reel sektörde artık çarklar dönmüyor. Reel sektörde çarklarının durması; reel sektörün çökmesi, işsizliğin artması, vergi gelirlerinin düşmesi anlamına geliyor. Zora düşen şirketler, zincirleme birbirini aynı sürece sürüklüyor. Kapanan her işletme, işini kaybeden her emekçi, hayalini yitiren her girişimci artık doğrudan bir toplumsal çöküşü işaret ediyor. 


Bütün bunların bir sonucu olarak; Türkiye'de sanayi üretiminde yapısal bir zayıflama eğilimi gözlemleniyor, Türkiye’nin milli geliri düşüyor, kişi başına gelir artışı yavaşlıyor ve refah kaybı riski artıyor. Milli geliri düşen, halkın alım gücü zayıflayan ülkelerde ise bakkal dükkanının dahi ayakta kalma imkân ve ihtimali kalmıyor. Ki yazım içinde kapanan binlerce bakkal dükkanının sayısını verdim, zaten kalmıyor. 2024 yılında toplamda 120 bin esnaf kepenk kapatıyor. Yalnızca 2025 yılının ilk iki ayında toplam 21 bin 768 esnaf iş yerini kapatıyor.

Üçüncüsü: Orta gelir tuzağı riski ve sonuçları

Bütün bunların sonucu olarak milli gelir düşüyor, kişi başına gelir artışı yavaşlıyor ve refah kaybı riski artıyor. Milli geliri düşen fakirleşen ülkeleri ise ciddi sistemik riskler bekliyor. Ancak şu iki büyük risk ön plana çıkıyor:

Birinci risk; Bu eğilim devam ettiği takdirde Türkiye’nin kalıcı bir ‘’orta gelir tuzağı’’ (Middle Income Trap) içinde daha derin bir şekilde sıkışıp burada kilitlenme riskini taşıyor.
 
İkinci risk; Üretim kapasitesinin düşmesi, ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyon sonucu yaşanan stagflasyon, sadece büyük şirketleri değil, küçük esnafı da vuruyor ve Türkiye’yi büyüyen bir işsizlik ve yoksulluk döngüsüne sürüklüyor.

Son söz: Üretim artık bir tercih değil, varoluş meselesidir

Türkiye’nin, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken, sanayi üretimini bir "tercih" değil, bir "varoluş" meselesi olarak görmesi gerekiyor. Yazımda sunduğum veriler, sadece geçici bir ekonomik daralmayı değil, üretim kaslarımızın köreldiği yapısal bir çözülmeyi işaret ediyor.


Bu süreç tersine çevrilmediği takdirde Türkiye, üretim ekonomisinden koparak düşük verimlilik, yüksek işsizlik ve kalıcı yoksullaşma sarmalına girmesi bekleniyor.

Bu kısır döngü, çözülmediği takdirde; bu sorunun, toplumun tüm kesimlerini derinden etkileyerek, toplumsal dokunun bozulmasına, orta sınıfın yok olup radikalleşmesine ve sonuçta Türkiye’nin daha büyük ekonomik ve sosyal krizlere sürüklenmesi ihtimalini taşıyor. Ayrıca bu kısır döngü, sürecin birebir aynı olmasa da Weimar Almanyası gibi örneklerde görüldüğü üzere, ekonomik kırılganlıkların toplumsal ve siyasal sonuçlar doğurabildiği tarihsel dinamikleri hatırlatan riskleri de barındırıyor.

Bu kısır döngüden çıkmak için en azından; demokratik değerler, hukuk reformu, yargı kararlarının öngörülebilirliği, mülkiyet hakkının korunması, üretim odaklı teşvikler ve eğitimde yapısal dönüşüm kısa vadede acil bir çözüm olarak gözüküyor.

"Vaziyet ve Manzara-i Umumiye" bugün için karanlık görünse de bu karanlığı yırtacak reçete yüz yıl önce olduğu gibi bugün de aynı oluyor: Akıl, bilim ve üretim!

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz