• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam2
Toplam Ziyaret4190070

Doğru işi yapmak: Drucker'den Clausewitz'e, Galiçya'dan Suriye'ye


Doğru işi yapmak: Drucker'den Clausewitz'e, Galiçya'dan Suriye'ye

12 Aralık 2024


Toplum olarak karıştırdığımız bir konu bulunuyor: ‘’Verimlilik’’ (efficiency) ve ‘’etkinlik’’ (effectiveness) kavramları. Toplum olarak verimliliğin en önemli ve en öncelikli konu olduğunu düşünüyoruz. Oysa verimlilikten çok daha önemli, çok daha öncelikli bir kavram bulunuyor: Etkinlik. İyi ama bu iki kavramın Suriye ile ne ilgisi bulunuyor, değil mi? İlgisi bulunuyor tabii ki ancak bu ilgiyi görmek için bu iki kavramı günümüzden ve tarihten (!) örnekleriyle açıklamam gerekiyor.

‘’Verimlilik’’ ve ‘’Etkinlik’’ kavramları

Bu iki konuda kafa yoran Avusturyalı Yönetim Bilimci Peter F. Drucker, ‘’Etkin Yöneticinin Seyir Defteri’’ (Optimist Yayınları, 2007) adlı kitabında bu iki kavramı basitçe şöyle açıklıyor: ‘’Verimlilik; işleri doğru yapmak, etkinlik ise doğru işi yapmaktır.’’ (Efficiency is doing things right; effectiveness is doing the right things.) Peter F. Drucker, aynı kitabında şunu da söylüyor: ‘’Hiç yapılmaması gerekenin verimli bir şekilde yapılması kadar işe yaramaz bir şey yoktur."

Liderlik otoritesi olan ABD’li Yazar Stephen R. Covey de ‘’Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı’’ (Varlık Yayınları, 1999) adlı kitabında Peter F. Drucker’den de alıntı yaparak bu iki kavramı liderlik özelliklerine oturtuyor: “Yönetici işleri doğru yapar, lider ise doğru işleri yapar.” Bu sözü Covey kitabında şöyle örnekliyor: ‘’Yöneticilik, başarı merdivenini tırmanma becerisidir, liderlik ise merdivenin doğru duvara dayalı olup olmadığı ile ilgilidir.’’

Merdiven, yanlış duvara dayandığında

Covey, kitabında ‘’merdiven’’ konusunu hapishane ile ilişkilendirerek şöyle açıklıyor: Bir hapishanenin avlusundan kaçmak istiyorsunuz. Avlu duvarı yüksek ve sürekli gözetleniyor. Gözetlenmeyen çok kısa bir an var. Ve bu andan istifade ederek; avlu duvarına hızla merdiven dayayıp ve merdivenden de hızla tırmanmanız gerekiyor. Bu maksatla güzel bir plan yapıp, duvara hızla merdiven dayama ve merdiveni hızla çıkma konusunda aylarca çalışıyorsunuz, kol kaslarınızı, bacak kaslarınız geliştiriyorsunuz. Yaptığınız provalarla da bu iş size gerekli o kısa anın da altında yapıyorsunuz. Yani çok verimli bir iş çıkarıyorsunuz, yani ‘’işi doğru yapıyorsunuz’’. Ancak hapishaneden kaçma günü merdiveni yanlış bir duvara dayayıp da hapishanenin dışına değil de hapishanenin bir başka avlusuna atlıyorsanız eğer o zaman ''işi doğru yapıyor'' ancak ‘’doğru iş yapmamış’’ oluyorsunuz.

Bataklığa çıkış!

Covey’in kitabında benzer şekilde bir de balta girmemiş ormanından çıkış konusunu örnekliyor: Ormanda kaybolan ekip ormandan çıkabilmek için çok iyi organize edilerek, ormandan hızlı bir şekilde ağaç kesilip çıkış yolu açılıyor. (İş doğru yapılıyor.) Ancak bu yol selamete değil de bir bataklığa çıkıyor. (Doğru iş yapılmıyor.)

Aslında Peter F. Drucker’in ‘’Verimlilik; işleri doğru yapmak, etkinlik ise doğru işi yapmaktır’’ sözü benim anlattığım gibi hiç de hapishaneden ve ormandan çıkış örnekleri gibi basit örneklendirilecek gibi durmuyor. Günümüzde ve Türk tarihinde bu ilkenin çok ama çok acı örnekleri yaşanıyor.

Ulaştırma politikalarında ‘’işin doğru yapılması’’ ve ‘’doğru iş yapılmaması’’

Örneğin günümüzde Türkiye’nin ulaşım politikalarında; AB standardında duble yollar, otoyollar, kamyon, otobüs ve otomobil fabrikaları gibi ‘’işler doğru yapılıyor''. Ancak bütün vanished ‘’doğru iş olarak yapılmıyor’’. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkenin dünyanın en ucuz taşıma aracı olan deniz yolarını ve ikinci ucuz taşıma aracı olan demiryollarını kullanmaması, bu alanlara yatırım yapmaması nedeniyle ‘’doğru iş yapmamış’’ oluyor.

Bu yapısal çarpıklığın en somut örneği, ülkenin hem sebze-meyve deposu hem de ulusal ve uluslararası ölçekte en büyük turizm merkezi olan Antalya ile bu dinamikleri besleyen İstanbul, Ankara ve diğer iç bölgeler arasındaki lojistik ilişkide kendisini gösteriyor. Antalya ile bu büyük metropoller arasında hem gıda ürünlerini en ucuz şekilde taşıyacak frigofrik vagonları hem de milyonlarca yerli ve yabancı turisti güvenle nakledecek yüksek standartlı bir demiryolu ağını kurmak büyük stratejinin gereği olarak ortaya çıkıyor. Ancak böyle bütünsel bir lojistik aks kurmak yerine, halihazırda Osmangazi Köprüsü gibi bir alternatif varken milyarlarca dolarlık yatırımlarla Çanakkale Köprüsü’nü inşa etmek tam da bu etkinsizlik sarmalına işaret ediyor. Çanakkale Köprüsü mühendislik ve teknik açıdan mükemmel şekilde inşa edilmiş, yani "iş doğru yapılmış" olabiliyor. Ancak ülkenin hem tarımsal üretimini hem de uluslararası turizm potansiyelini metropollerle en rasyonel şekilde bağlama mecburiyeti masada dururken, eldeki kıymetli kaynakları başka bir köprüye aktarmak bu hamleyi asla "doğru iş" yapmıyor. Türkiye, hala mevcut ulaştırma politikalarının ülkeyi bataklığa çıkardığı görülmüyor.

Ulaştırma politikalarında görülen bu parçalı yaklaşım, aslında çok daha temel bir '’Büyük Strateji'’ (Grand Strategy) sorununa işaret ediyor. Modern devlet yönetiminde başarı, ulaştırma, tarım ya da dış politika gibi tekil alanların kendi içindeki ‘'verimliliğiyle’' ölçülemiyor; zira bu kompartımanların hiçbiri birbirinden bağımsız olmuyor. Büyük strateji, bir devletin elindeki askerî, ekonomik, diplomatik ve lojistik tüm enstrümanları aynı millî amaca hizmet edecek şekilde senkronize etmesi anlamına geliyor. Bu uyum ve senkronizasyon sağlanamadığında, her bir politika alanı kendi içinde (duble yollar veya köprüler yaparak) başarılı ve verimli görünse bile, ortaya çıkan toplam sonuç stratejik bir etkinsizliğe ve başarısızlığa çıkıyor.

Clausewitz, Sun Tzu ve Mintzberg

Aslında Peter F. Drucker'in "Verimlilik işleri doğru yapmak, etkinlik ise doğru işi yapmaktır." sözü, hapishane ve orman örnekleriyle açıklanabilecek kadar basit bir yönetim ilkesi olmuyor. Aynı ilke siyaset biliminde ve askerî stratejide de karşımıza çıkıyor. Yönetim bilimindeki "etkinlik" kavramının siyaset bilimindeki ve stratejideki karşılığı, araçlarla amaçların uyumlu hale gelmesidir. Devletler çoğu zaman doğru araçları çok verimli kullanmalarına rağmen, yanlış stratejik amaçlar belirledikleri için başarısızlığa uğruyor.


Nitekim Prusyalı askerî düşünür Carl von Clausewitz'e göre savaşın amacı yalnızca muharebe kazanmak (yani verimlilik) değil, siyasî hedefe ulaşmak (yani etkinlik) oluyor. Muharebeler amaç değil, bu siyasî hedefe ulaşmak için kullanılan birer araç vazifesi görüyor. Yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce yaşayan Çinli stratejist Sun Tzu da en büyük başarının her muharebeyi kazanmak değil, savaşmadan istenilen sonuca ulaşmak olduğunu söyleyerek bu etkinliğe işaret ediyor. Tarih, yanlış stratejik hedefler uğruna kazanılan sayısız parlak askerî ve taktik başarının sonunda nasıl ağır yenilgiler getirdiğinin örnekleriyle dolu bulunuyor.

Bu noktada stratezi kavramını yalnızca “doğru hedefi seçmek” üzerinden açıklamak da yeterli gelmiyor. Çünkü strateji, aynı zamanda zamana yayılan dinamik bir süreç olarak ortaya çıkıyor.

Yönetim bilimci Henry Mintzberg'e göre strateji, tek bir karardan değil, zaman içinde alınan kararların oluşturduğu tutarlı bir örüntüden meydana geliyor. Yani strateji, önceden tamamen tasarlanmış statik bir plan olarak değil, verilen pratik kararların toplamından ortaya çıkan bir yönelim olarak şekilleniyor. Bu açıdan bakıldığında devletlerin uzun dönemli politikaları da tekil kararlarla değil, birbirini izleyen bir karar zinciriyle oluşuyor ve gerçek stratejik sonuç bu zincirin toplam etkisinden doğuyor. (Henry Mintzberg vd., ''Strateji Safarisi: Stratejik Yönetim Ormanında Bir Tur'', Pegasus Yayınları, 2020, s. 185-190)

Bu nedenle biraz sonra anlatacağım Suriye politikası da tek bir kararla değil, 13 yıl boyunca alınan kararların oluşturduğu işte bu stratejik örüntü üzerinden değerlendirilmeyi gerektiriyor.

Tarihten bu duruma dair iki somut örnekle devam etmek gerekiyor:

Galiçya örneği

Bu sayfalarda Galiçya muharebelerini anlatmıştım. Galiçya; Orta Avrupa’da bulunan 80.000 km2’lik bir coğrafya parçası; kuzeyinde Polonya, doğusunda Ukrayna, güneyinde Romanya ve batısında Macaristan ve Slovakya bulunuyor, Podolya Yaylası ve Karpat Dağlarının kuzey yamaçlarını içinde barındırıyor. Birinci Dünya Harbinde Enver Paşa, Almanya ile kurulan askerî ittifakın gereği olarak ve biraz da Almanlara yaranmak için Osmanlı kuvvetlerini Galiçya Cephesi'ne gönderiyor. Çanakkale muharebelerinden muzafferle çıkmış orduyu yeniden teçhiz ve teşkilatlandırarak Ruslara karşı Almanlar safında savaşmak üzere Galiçya’ya gönderiyor. Türk ordusu Galiçya’da destan yazıyor. Yani Türk ordusu orada ‘’işini doğru yapıyor’’. Ancak askeri stratejinin en temel ilkelerinden biri olan '’Kuvvetlerin Tasarrufu'’ (Asıl hedef dışındaki tali cephelere minimum, hayati cephelere maksimum kuvvet yığma ilkesi) Enver Paşa tarafından tamamen göz ardı ediliyor. O tarihlerde Ruslar, Erzurum’u, Erzincan’ı ele geçirip Sivas’a merdiven dayamışken, Irak cephesinde, Filistin cephesinde İngilizlere karşı askere ihtiyaç varken Galiçya’ya asker göndermek (doğru iş yapmamak) felaketlere yol açıyor. Bu felaket koskoca bir imparatorluğu batırıyor.

Yine tarihten bir başka örnek vermek istiyorum.

Medine Kaplanı Fahrettin Paşa!

Ömer Fahrettin Türkkan. Biz kendisini bu şekilde değil de I. Dünya Harbi sırasında çıkan Şerif Hüseyin isyanında zor şartlar altında Medine'de yönettiği iki yıl yedi ay süren Medine müdafaası ile ''Fahrettin Paşa'' olarak tanıyoruz. Bu nedenle Fahrettin Paşa; "Medine Müdâfii", "Türk Kaplanı", "Çöl Kaplanı", "Medine Kahramanı" lakaplarıyla da anılıyor. Gerçekten de Fahrettin Paşa zor şartlarda, ikmal yolları Arap aşiretler tarafından kesildiği için askerlerine çekirge yedirerek Medine’yi savunuyor. Hasılı Fahrettin Paşa İslam’ın kutsal şehri Medine’yi çok iyi savunuyor. Yani Fahrettin Paşa ‘’işini doğru yapıyor’’.

Ancak Fahrettin Paşa ‘’doğru iş mi yapıyor?’’ Ne yazık ki bu sorunun cevabı koskocaman bir ‘’hayır’’dır.

Strateji literatüründe taktik başarı ile stratejik başarı aynı şey olmuyor. Bir mevziiyi kahramanca savunmak, savaşın genel sonucuna katkı sağlamıyorsa askerî bakımdan başarı sayılmıyor. Savaşta, yalnızca belirli bir bölgeyi elde tutmak değil, bu savunmanın savaşın genel stratejik hedeflerine hizmet edip etmediği önemli oluyor.

Fahrettin Paşa, taktik olarak ‘’işini doğru yapıyor’’ (Medine’nin müdafaası) ancak stratejik olarak ‘’doğru iş yapmıyor’’. Şöyle ki:

Başkomutan Vekili Enver Paşa, Diyarbakır’dan gelen Mustafa Kemal Paşa ve Kudüs’ten gelen Cemal Paşa’nın katılımıyla 28 Şubat 1917 tarihinde, Şam’da iki gün süren bir toplantı yapıyor. Bu toplantı sonunda Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi ile ‘’Medine’nin boşaltılması ve Hicaz’daki kuvvetlerin Filistin’i savunmak üzere geri çekilmesi kararı’’ alınıyor. Başkomutan Vekili Enver Paşa, Suriye’den döndükten sonra 02 Mart 1917 tarihinde bu kararını kesinleştirerek emre döküyor. (Hikmet Özdemir, ‘’Savaşta ve Barışta Kemal Atatürk’’, Doğan Kitap, 2019, s. 136) Fakat Fahrettin Paşa bu emri dinlemiyor, Medine’yi savunmaya devam ediyor.

Bu durum, taktik sahada gösterilen muazzam bir kahramanlığın ve ‘'verimliliğin'’, askerî strateji düzeyinde nasıl bir ‘'etkinsizliğe’' ve körlüğe dönüştüğünün harp tarihindeki en dramatik örneği oluyor. İngilizlerin ve isyancı emirliklerin lojistik ikmal hatlarını zaten felç ettiği, demiryolu bağlantısı kopmuş bir Medine'yi elde tutmak, imparatorluğun can damarı olan Filistin-Suriye hattını askersiz bırakmak anlamına geliyor.

Bu savunma esnasında binlerce Anadolu evladı çekirge de yiyerek Arap çölünde kırılıyor, şehit oluyor. Sonunda hem Medine düşüyor hem de savunmasız kaldığı için Filistin düşüyor, Şam düşüyor, o zamanlar Antep kadar Türk olan Halep düşüyor. Yani Fahrettin Paşa, savunma ‘’işini doğru yapıyor’’ ancak ‘’doğru iş yapmıyor’’.

Nitekim Mustafa Kemal Atatürk, Fahrettin Paşa’nın bu ödün vermez, taktiksel düzeyde harikalar yaratan ama merkezî iradeyi zorlayan inatçı şahsiyet yapısını yakından biliyor. Paşa'nın vatanseverliğine ve İslam dünyasındaki muazzam prestijine büyük bir saygı duymakla birlikte, onun bu idare edilmesi güç ve bütünsel stratejiyi riske atabilecek fevri direniş tarzının Millî Mücadele’nin Anadolu'da yürüttüğü hassas diplomatik ve askerî dengelere zarar vermesinden çekiniyor.


Bu vizyoner refleksle Ankara hükumeti, hem Fahrettin Paşa’nın Doğu dünyasındaki saygınlığından diplomatik olarak istifade etmek hem de onu Anadolu’daki ana karar mekanizmasının uzağında tutmak amacıyla kendisini 1922 yılında Kabil’e (Afganistan) elçi ve askerî danışman olarak gönderiyor. Böylece Atatürk, taktiksel sahada kalındığında "işi doğru yapan" ama büyük strateji açısından risk barındıran bir figürü, "doğru işi yapan" liderlik dehasıyla millî menfaatler doğrultusunda tam zamanında ve doğru bir coğrafyada konumlandırıyor.

Türk tarihinde bu duruma dair sayısız ibretlik örnekler bulunuyor. Şimdi ben tarihteki bu örnekleri yazmaya kalksam ‘’buradan köye yol oluyor’’.

Ancak özet olarak demek istediğim şudur: Biz Türkler hep ‘’işi doğru yapmaya’’ odaklanıyoruz. Hem kendimizi hem de insanlarımızı buna zorluyoruz. Ancak ‘’doğru işi yapmak’’ konusunda yalpalıyoruz.

Tarihin bu acı reçetesini günümüzün en sıcak gelişmesine teşmil edersek:

Ve Suriye

AKP iktidarının 2011 yılından beri Suriye’deki rejimi devirmek istediği biliniyor. AKP hükumeti bu konuda 13 yıl süreyle çaba harcıyor. Suriye'de 13 yıldır devam eden iç savaşın sonunda, 27 Kasım 2024 tarihinde AKP iktidarının desteklediği radikal cihatçı selefi terör örgütü Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) önderliğindeki diğer terörist grupların İdlib’den başlattığı saldırılar hızla ilerleyerek 7 Aralık 2024 gecesi Başkent Şam'a ulaşıyor. Suriye lideri Beşar Esad da bu arada ülkeden ayrılıyor. Bir başka ifade ile AKP iktidarı işini çok iyi yaparak hedefine ulaşıyor. Suriye'de Esad rejimi devriliyor.

İşte bu noktada, yönetim bilimci Henry Mintzberg’in vurguladığı o stratejik tuzak kendisini gösteriyor. 2011 yılında "tasarlanan" o ilk strateji (Esad rejiminin kısa sürede devrilmesi hedefi) sahada çöktüğünde, değişen şartlara uyumlu dinamik bir "gelişen strateji" üretilemiyor. Bunun yerine sınır ötesi askerî operasyonlardaki taktik başarılar ve "verimlilik", bölgenin Balkanlaşmasını ve istikrarsızlaşmasını engellemek gibi asıl "etkinlik" kavramı ile karıştırılıyor.

Sonuç olarak AKP iktidarı Suriye’deki Esad rejimini devirerek ‘’işini doğru yapıyor’’ ancak AKP iktidarı Suriye’de hiç mi hiç ‘’doğru iş yapmıyor’’.

Suriye’de 13 yıl boyunca devam eden iç savaş sonunda devlet kapasitesi büyük yara alıyor. HTŞ’nin saldırmasıyla paralel olarak da İsrail güneyden Suriye’ye saldırıyor. İsrail hava saldırıları sonucu da iç savaştan arta kalan devlet kapasitesi de tamamen imha ediliyor.

Radikal cihatçı selefi terör örgütü HTŞ önderliğindeki diğer terörist grupların saldırıları neticesinde 7 Aralık 2024 günü Suriye’deki etnik ve mezhebi gruplara göre bölünme şu hale geliyor:



Ancak Suriye’deki hiçbir etnik grup hâkim oldukları bölgede tek başına çoğunluğu oluşturmuyor, bir başka ifadeyle bu bölünmüş bölgelerde hiçbir etnik grup kendi içinde homojen bir yapıyı oluşturmuyor. Örneğin YPG, ABD’nin desteği ile Fırat’ın doğusunu kontrol ediyor. Ancak Suriye’de Kamışlı, Haseke vilayetinin kuzeyindeki bölgelerde, Ayn El Arap ve Afrin’de Kürt nüfusu çoğunluğu oluştururken Rakka, Deyrizor, Münbiç ve Tel Rıfat gibi bölgelerde ise Arap nüfusu çoğunluğu oluşturuyor. Bu bilgi nüfusa oranlanırsa; Fırat’ın doğusunda YPG’nin kontrol ettiği bölgenin nüfusunun sadece yüzde 17’si Kürt, kalan büyük kısmı Araplar ve azınlıklardan oluşuyor. Suriye'deki mevcut su kaynaklarının, tarım üretiminin ve petrol yataklarının çok büyük bir kısmının Fırat'ın doğusunda ve YPG'nin kontrol ettiği bu bölgede olması burada yaşanacak olan paylaşım kavgasının şiddetini gösteriyor.


Bu gelişmelerden sonra şu olayların Suriye’de yaşanacağı bekleniyor:

1. İsrail’in Suriye güneyinde kendisine bir tampon bölge kuracağı,

2. İsrail’in Filistin’i tamamen yok etmesi için önünde hiçbir engelin kalmadığı, İsrail’in artık Filistin diye bir sorununun olmayacağı,

3. Miras için kardeşlerin bile birbirlerini boğazladıkları ve hiçbir şekilde uzlaşı kültürünün olmadığı, çatışma kültürünün hâkim olduğu bu coğrafyada; Suriye’deki Dürzi, Nusayri, Arap, Sünni, Kürt ve Türkmen grupların için için yanan yangın yeri gibi tüm bir Suriye’de uzun süreli daha vahşi bir iç savaşı yaşayacakları, ABD, İngiltere, İsrail, Rusya, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE gibi ülkelerin kendilerine yakın grupları destekleyecekleri için bu iç savaşın da çok uzun süreli ve çok kanlı olacağı,

4. Bu iç savaş esnasında ağıtların Arapça, Kürtçe ve Türkçe olarak yakılacağı, zafer şarkılarının ise İbranice ve İngilizce söyleneceği.

Bu iç savaştan en olumsuz etkilenecek ülkenin her yönüyle Türkiye olacağı tahmin ediliyor:

1. İç savaş süresince öncekilerden de çok daha fazla sığınmacının Türkiye’ye akın edeceği,

2. SDG/PYD/YPG’nin uzun vadede Irak Kürtleriyle birleşmek isteyeceği, bu isteğin hayali Büyük Kürdistan iştihasını kabartacağı, bu iştihanın Türkiye’nin Güneydoğu bölgesini etkileyebileceği ve bu iştihanın da ABD ve İsrail tarafından destekleneceği,

3. SDG/PYD/YPG’nin içerisinde çok sayıda PKK militanının bulunması nedeniyle bu oluşumdan PKK’nın destek alarak Türkiye’de azalan eylem gücünün takviye edebileceği,

4. Alman Asya uzmanı Peter Scholl- Latour 1996 yılında yazdığı ‘’Das Schlahtfeld der Zukunft; Zwieschen Kaukasus und Pamir’’ (Siedler Verlag, 1996) (Geleceğin Muharebe Sahası; Kafkasya ve Pamir arası) (ne yazık ki bu eser Türkiye’de yayımlanmıyor) adlı eserinde Kafkasya ve Pamir arasındaki bölgeyi geleceğin muharebe sahası olarak görüyor. Yazara göre bu bölge arasında, özellikle Afganistan ve Tacikistan’da yaşanan iç savaş ideolojik bir ayırımı meydana getirmiştir. Bu ideolojik ayırımın sonuçları da başta Rusya, Türkiye ve Çin olmak üzere tüm bölge ülkelerini derinden etkileyecektir. Peter Scholl- Latour’un öngörüsü 2000’li yılların başından beri tüm bir Ortadoğu’da ve Türkiye’de yaşanıyor. Peter Scholl- Latour’un eserindeki tespitine benzer bir şekilde Suriye’de oluşacak olan radikal cihatçı selefi terör rejiminin uzun vadede Türkiye’yi etkileyebileceği. (Belki de HTŞ’yi destekleyenler HTŞ'yi bunun için destekliyor.)

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler teorileri bize net bir gerçeği gösteriyor; komşunuzun evindeki yangını söndürmek yerine duvarları tamamen yıkmaya çalışıyorsanız eğer, o evden sıçrayan kıvılcımların günün sonunda sizin çatınızı yakması kaçınılmaz oluyor. Suriye'de ‘'Esad rejimini devirme’' hedefinde taktik sahada başarılı (verimli) olunduğu iddia edilse de, ortaya çıkan '’güç vakumu’' ve devlet kapasitesinin tamamen yok edilmesi, Türkiye'nin güney sınırını radikal selefi yapıların açık pazarı haline getiriyor. İşte bu durum, dış politikada etkin olamamanın, yani en başta '’yanlış işi yapmanın’' çok ağır bir stratejik maliyeti olarak karşımıza çıkıyor.

Sonuç

Yönetim bilimci Peter Drucker'in "işleri doğru yapmak" ile "doğru işi yapmak" arasında yaptığı ayrım, yalnızca şirketler için değil; devlet yönetimi, dış politika ve askerî strateji için de geçerli oluyor. Clausewitz bunu savaş teorisinde, Sun Tzu strateji sanatında, tarih ise sayısız örnekle doğruluyor. Galiçya'da, Medine'de ve bugün Suriye'de yaşanan stratejik körlüklerin ortak noktası da tam burada yatıyor. Yanlış stratejik hedefe kusursuzca ulaşmak, tarihin hiçbir döneminde gerçek başarı sayılmıyor.


Yazımın en başında da söylediğim gibi, toplum olarak karıştırdığımız “verimlilik” (efficiency) ve “etkinlik” (effectiveness) kavramlarını Suriye’de de vahim bir şekilde karıştırıyoruz. Oysa etkin değilseniz, eylemlerinizin verimli olmasının hiçbir faydası bulunmuyor. Düşman Sivas’a merdiven dayamışken siz Galiçya’da destanlar yaratıyorsunuz; Filistin, Kudüs, Şam ve Halep elden giderken siz Medine’de çekirge yiyerek kahramanlık hikâyeleri yazıyorsunuz. Günün sonunda ise Enver Paşa’dan, Fahrettin Paşa’dan bir farkınız kalmıyor. Güney sınırımızda kendi kuyumuzu adeta kendimiz kazıyor, sonra da “ne verimli kuyu kazdık” diye zafer naraları atıyoruz.

Çünkü yönetici yalnızca "işleri doğru yapan" kişi olurken, gerçek bir lider daima "doğru işleri" yapıyor. Bu nedenle günümüzde Türkiye’de her seviyede ve en derinden eksikliği hissedilen yegâne şey "lider" figürü oluyor.

Bu topraklar, Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra vizyoner bir liderle buluşamıyor.

O Atatürk ki; cephe aralarında incelediği 4289 kitap arasında yer alan Leone Caetani’nin ‘’İslam Tarihi’’ ciltlerini okurken bir cümlenin altını kırmızı kalemle çiziyor ve yanına çok mühim olduğunu belirtmek için ikişer çarpı işareti koyuyor. Hatırlatmak gerekiyor, o cümle şöyleydi:

“Tarih, ilerisini göremeyenler için acımasızdır.”

Bugün Suriye’de yaşanan stratejik hezimet, karıştırılan “verimlilik” (efficiency) ve “etkinlik” (effectiveness) kavramlarının acı bir faturasından başka bir şey olmuyor.

Osman AYDOĞAN

Bir not: Bu adam ne diyor diye düşünüyor ve bugün yaşananları şaşkınlıkla izliyorsanız eğer; Suriye konusunda bundan tam on yıl önce yazdığım uyarılara ve yazılara tekrar bir bakmanızı hararetle tavsiye ederim.





Yorumlar - Yorum Yaz