• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam456
Toplam Ziyaret4130162

Apokalipsin atları kapıdayken: Stefan Zweig ve ''Dünün Dünyası''


Apokalipsin atları kapıdayken: Stefan Zweig ve ''Dünün Dünyası''

27 Ekim 2024

I. ve II. Dünya Savaşı arasındaki Almanya’da Hitler’in iktidara gelişini ve Hitler’in ülkedeki nasıl bir atmosfer içerisinde yükselişini sürdürdüğünü en iyi olarak, güçlü bir felsefi ve edebi geleneğe sahip Alman kültüründen yetişen Alman edebiyatçıları eserleriyle anlatıyor. Ancak bu zorlu bir süreçtir ve bu edebiyatçılar bu eserlerini ancak sürgünde iken verebiliyor.

İşte bu sürgündeki Alman edebiyatçılar tarafından, ‘’Exilliteratur” veya “Emigrantenliteratur’’ (Sürgün Edebiyatı) akımı oluşturuluyor. Tıpkı bizde de kumpaslarla Silivri zindanlarına atılan subayların eserlerinin oluşturduğu ‘’Silivri Edebiyatı’’ gibi. Almanya’da 1933 yılında Hitler iktidara geldiğinde 75 bin dolayında Alman aydını, yazarı, edebiyatçısı yurtlarını terk etmek zorunda kalıyor.

Elias Canetti, Hermann Broch, Alfred Döblin, Robert Musil, Klaus Mann, Hannah Arendt ve Stefan Zweig bu yazarlardan bazıları oluyor. Bu yazarlar, ülkedeki aydın aymazlığını, körleşmelerini, despot bir iktidarın kimse farkına varmadan ülkede nasıl yükseldiğini anlatıyor ve bu despot iktidarın yaratacağı felaketleri öngörerek tüm dünyayı uyarıyor. Ben bu sitemde bu yazarlardan Elias Canetti, Robert Musil, Klaus Mann ve Hannah Arendt’i ve bu yazarların eserlerini anlatıyorum. Bugün de Stefan Zweig’i, kendi otobiyografisi olan ‘’Dünün Dünyası’’ adlı eseriyle anlatacağım.

Habsburg nostaljisi ve bir "Avrupalı"nın doğuşu

Zweig, 1881 yılında, son yıllarını yaşayan Habsburg İmparatorluğu ’nun topraklarında Viyana’da dünyaya geliyor. Zweig, I. Dünya Savaşı öncesinde o dönemin sakin ve güvenli bir ortamında çok iyi bir eğitim alıyor. İngilizce, Fransızca ve Latince öğreniyor. Sanata tutkun olarak yetişiyor. Avrupa’yı Avrupa yapan opera, tiyatro, müzik ve edebiyat değerleri içinde yetişiyor. Gençliğinde Avrupa’ya ve Amerika’ya pasaport ve vize şartı olmadan seyahat ediyor. Bu seyahatlerinde birçok Avrupalı sanatçı ve edebiyatçı ile tanışma imkânı buluyor. Sanat şehri Paris’i çok seviyor. Kelimenin tam anlamıyla bir “Avrupalı” olan Zweig, bu şekilde yetiştiği gençlik yılları onun Avrupa’ya ve Avrupa’nın değerlerine duyduğu sevginin ve özlemin kaynağını oluşturuyor.  Zweig’ın Avrupa idealinin arkasında, Habsburg İmparatorluğu’nun çok uluslu ve çok kültürlü yapısı bulunuyor. Viyana yalnızca bir şehir değil; Almanların, Yahudilerin, Macarların, Slavların ve diğer birçok halkın birlikte yaşadığı kozmopolit bir medeniyet merkezi olarak yaşıyor. Ve bu eski dünyayı 1933 yılından sonra büyük bir özlemle anıyor. Zweig’ın bu hasreti, siyaset biliminde '’Habsburg Nostaljisi'’ olarak adlandırılan ve özünde monarşiye değil, imparatorluğun sunduğu çok kültürlü şemsiyeye duyulan bir özlemi ifade ediyor.


Zweig’in eseri ‘’Dünün Dünyası’’, Zweig’ın kendi otobiyografisi olunca Zweig’ı anlatmayı burada bırakıp Zweig’ı kitabıyla birlikte anlatmam gerekiyor.

 ''Die Welt von Gestern'' (Dünün Dünyası)

Stefan Zweig, ‘’Dünün Dünyası’’ adlı otobiyografisini, 1934 yılında Nazizm’in Almanya ve Avusturya'da gündelik hayata iyiden iyiye yerleştiği bir dönem olan 1933 yılında kaleme almaya başlıyor ve 1942 sürgünde olduğu Brezilya’da intiharından kısa bir süre önce tamamlıyor. Eser 1943 yılında yayımlanıyor. Eser, Nazi Almanyası'nda yasaklı olduğu için ilk kez Stockholm’de (İsveç), sürgündeki Bermann-Fischer Yayınevi tarafından basılıyor. ("Die Welt von Gestern: Erinnerungen eines Europäers", Fischer Verlag, 1985) (Bu eser, çok yayınevi tarafından Türkçeye çevriliyor ancak en iyisi Burhan Arpad’ın çevirisi oluyor: ‘’Dünün Dünyası, Bir Avrupalının hatıraları’’, MEB Yayınevi, 1992)


Kitabın Almanca baskısında kapak sayfasında kitabın adının altında Shakespeare’den bir alıntı yapılıyor: ‘’Begegnen wir der Zeit, wie sie uns sucht.’’ (Zamanı bizi karşıladığı gibi karşılayalım / Zamanla buluşalım, bizi nasıl arıyorsa.) Bu sarsıcı epigraf, Shakespeare’in ihanetleri, sürgünleri, altüst olan hayatları ve fırtınalar sonrası yeniden bir araya gelişi anlatan ‘’Cymbeline’’ oyunundan alınıyor. Zweig’ın bu oyunu ve bu diziyi seçmesi, kendi sürgün kaderi ve altüst olan dünyasıyla kurduğu edebi paralelliğin hüzünlü bir nişanesi oluyor.

Zweig, bu eserinde çocukluğunun geçtiği Viyana’daki yaşamından, sürgünde geçen ömrünün son günlerine kadar hayatının önemli dönemeçlerini anlatıyor. Zweig aslında kendi otobiyografisini değil, çağdaşlarının da otobiyografisini ve 20. yüzyılın da tarihini yazıyor. Bu anlamda eser aynı zamanda Eric Hobsbawm’ın “Kısa 20. Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı'' (Everest Yayınları, 2006) adlı eserinin de bir özeti oluyor. Kronolojik olarak birbirini takip eden on altı ayrı bölümden oluşan eserdeki her bölüm yazarın hayatındaki farklı bir dönemi anlatıyor. Hobsbawm'ın '’Kısa 20. Yüzyıl'’ olarak nitelendirdiği o felaketler çağının mikro-tarihsel ve insani yüzü Zweig'da görünüyor. Zweig, kitabının ilk bölümlerinde I. Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa ve özellikle Viyana’daki yaşamından bahsediyor. Zaten kitabının ilk iki sayfası Viyana’da geçen bu sakin ortamı anlatıyor. Zweig'e göre I. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa her şeyin dengede olduğu, hayatın ahenkle ve pürüzsüzce aktığı bir harikalar diyarı oluyor.

Ancak Zweig’ın özlemle anlattığı bu dünyanın altında sömürgecilik, milliyetçilik ve sınıfsal gerilimlerin birikimleri de bulunuyor. 1914’te patlayan büyük savaş, aslında uzun süredir büyüyen krizlerin bir sonucu oluyor.

Dünün Dünyası yalnızca bir tarih tanıklığı olmuyor. Aynı zamanda kaybolmuş bir medeniyetin ardından büyük bir ağıt olarak yazılıyor. Bu ağıtın edebi gücü, Zweig’ın bir kurgu ustası olarak sahip olduğu psikolojik tahlil yeteneğinden besleniyor. O, kurgusal öykülerinde karakterlerin iç dünyasını nasıl ilmek ilmek işlediyse, kendi hayatını yazarken de aynı derinliği yakalıyor. Kitabın ilk bölümlerindeki Viyana tasvirleri, gerçek bir şehirden ziyade edebi bir ‘'kaybedilmiş cennet mitosu'’ (Merveilles) gibi parıldıyor. Zweig; operalarıyla, tiyatrolarıyla ve kahvehaneleriyle bu altın çağı öyle büyüleyici ve adeta masalsı bir dekorla sunuyor ki, okuyucuda yazarla birlikte o '’dünün dünyası’’ndan sürülmüşlük hissinin trajik sancısını derinden hissediyor.

Zweig, çöken Avrupa’yı sadece siyasal bir felaket olarak değil; estetik, kültürel ve ruhsal bir yıkım olarak da anlatıyor.

Kaybedilmiş cennetin mitosu ve "Siyasetsiz Aydın"ın trajedisi

Kitabın ilerleyen bölümlerinde savaş öncesi gençlik yıllarını geçirdiği Avrupa’yı sıkça hasretle yâd ediyor. Bu eserde; Zweig’in çocukluğu, mahallesi, Viyana okulları, Habsburg Hanedanı, çoğu Zweig’ın dostu olan Franz Joseph, Richard Strauss, Maksim Gorki, Auguste Rodin, James Joyce, Romain Rolland, William Blake, Rainer Maria Rilke ve Sigmund Freud gibi sanatçı ve bilim adamları bulunuyor. Zweig, eserinde özellikle Rilke'yi çok etkileyici bir şekilde anlatıyor. Dolayısıyla kitap, sadece Zweig'ın kaderine değil o dönem yaşamış değerli tüm sanatçı ve edebiyatçıların da hayatlarına tanıklık ediyor. Bu şekliyle kitap sadece kendisinin değil, bir neslin yazgısı da anlatıyor. Zweig, kitabında Avrupa’dan da sık sık “Avrupamız” diye söz ediyor.

Zweig’ın trajedisi, siyasal mücadeleden uzak duran hümanist bir aydının trajedisi olarak da okunabiliyor. Avrupa çökerken kültüre, sanata ve insan aklına duyduğu güveni uzun süre koruyor, fakat yaklaşan felaketi durdurabilecek siyasal bir irade ortaya koyamıyor. Bu yönüyle Thomas Mann ve Bertolt Brecht gibi aynı dönemde faşizme karşı daha doğrudan, militan ve politik bir entelektüel tavır geliştiren isimlerden ayrılıyor. Öyle ki, Thomas Mann bile I. Dünya Savaşı yıllarında kaleme aldığı "Bir Apolitikin Mütalaaları" (Betrachtungen eines Unpolitischen) adlı eserinde saf kültürü siyasete karşı konumlandırıp apolitik aydın tavrını savunmuşken, Nazizm’in barbarlığını görünce bu hatasından dönerek aktif bir anti-faşist oluyor; ancak Zweig o naif hümanist mesafesini ve apolitik çizgisini sonuna kadar koruyor. Tam da bu noktada Zweig, siyasetsiz bir kültürün ve eylemsiz bir hümanizmanın, organize bir barbarlık karşısında ne kadar çabuk diz çökeceğini tüm dünyaya acı bir yoldan kanıtlamış oluyor.

Nitekim Zweig’ın tasvir ettiği bu toplumsal felaket, siyaset bilimi ve iletişim sosyolojisindeki ‘’Suskunluk Sarmalı’’ (Spiral of Silence) kuramının adeta sokaktaki canlı bir provası haline geliyor. Toplumdaki sağduyulu, barışçıl ve entelektüel çoğunluk, radikal ve gürültülü bir azınlık tarafından ‘'vatan haini'’ damgası yiyerek dışlanma korkusuyla sindikçe, meydanlar tamamen faşizme kalıyor. İnsanların kendi felaketlerine akıl almaz bir coşkuyla koşması ve aydınların bu gürültü karşısında felç olması, Hitler’e ihtiyaç duyduğu o sahte meşruiyet illüzyonunu altın tepside sunuyor. İşte tam da bu yüzden Zweig, vatan haini sayılmaktan korkanların yarattığı bu suskunluk sarmalını, Hitler'in sebep olduğu kabusa adım adım ilerleyişi ve yaklaşan kıyameti engelleyememenin hikayesini acı bir şekilde anlatıyor.


İki dünya savaşı arasındaki fark

Zweig, kitabında I. Dünya Savaşı öncesi atmosferin hem ülke yönetimleri açısından hem de halkların savaşa bakışı açısından II. Dünya Savaşı öncesi durumdan tamamen farklı olduğunu yazıyor. I. Dünya Savaşında uluslar ve ülkeler henüz ırkçı fikirlere sahip bulunmuyor, birbirlerine nefretle bilenmiyor.

Zweig, II. Dünya Savaşına katılan insanların, I. Dünya Savaşındaki saflıkla savaşa gitmediğini anlatıyor. Zweig, eserinde insanların II. Dünya Savaşı’nda totaliter-faşist rejimlerin baskısı altında birbirini yok etme arzusu ile savaştıklarını yazıyor.

Zweig’e göre I. Dünya Savaşı öncesi Balkan Savaşlarının varlığı bile halk tarafında tarihten bir sayfa gibi algılanıyor. I. Dünya Savaşı öncesi sanki ölüm kalım meselesi yoktur ortada, bir panayır bir şölen havası bulunuyor. Ancak aynı durum II. Dünya Savaşı başında görülmüyor. II. Dünya Savaşı öncesi savaşın nelere sebep olduğu özellikle halk tarafından anlaşılıyor ancak yeni bir dünya savaşına engel olunamıyor.

Zweig I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Avusturya’ya dönerek Salzburg şehrine yerleşiyor ve Avusturya’nın Almanya tarafından ilhak edildiği 1938 yılına kadar burada yaşıyor. Zweig, eserinin son bölümlerinde Adolf Hitler’in iktidara gelmesi ve Avusturya’da ortaya çıkan Hitler yanlısı faşist grupların sokakları ele geçirdiği dönemin boğucu atmosferinden söz ediyor. Zweig, yaşadığı dünyada yalanların olağan hale ve insanlık karşıtlığının kanun haline geldiğini izlemek zorunda kalıyor. (…daß die Lüge zur Selbstverständlichkeit und die Antihumanität zum Gesetz erhoben.) 

(Cümlenin tamam: ‘’Ich sah die großen Massenideologien unter meinen Augen wachsen und sich ausbreiten... so mußte ich doch auch zeuge sein der furchtbarsten Rückfälle der Menschheit, daß die Lüge zur Selbstverständlichkeit und die Antihumanität zum Gesetz erhoben wurde.)

Görünmez eşik: Faşizmin doğuşunu ıskalamak

Zweig, faşizmin Almanya’da ve Avusturya’da tam olarak ne zaman başladığının ve tam olarak ne zaman tanımlandığının bilinemediğini söyleyerek demokrasiyi tehdit eden akımları zamanında tanıyamamanın veya tanımak istememenin, döneminin en büyük hatalarından biri olduğunu fark ediyor: ‘’Tarihin kanunudur, insanlar yaşadıkları dönemlere damga vuran hareketlerin başlangıç noktasını tanımlayamaz.’’ (Es bleibt ein unumstößliches Gesetz der Geschichte, daß sie gerade den Zeitgenossen versagt, die großen Bewegungen, die ihre Zeit bestimmen, schon in ihren ersten Anfängen zu erkennen.)

Stefan Zweig, vatanını terk etmek zorunda kalıyor

Adolf Hitler’in 1933 yılında iktidara gelmesiyle Zweig’ın eserleri zaman içerisinde kütüphanelerden, kitapçılardan toplatılıyor, meydanlarda yakılıyor. Sonunda pek çok Yahudi asıllı bilim insanı, sanatçı ve yazar gibi Zweig da ülkesini terk etmek zorunda kalıyor. Zweig kalan yaşamını bir “sürgün” ve “haymatlos” olarak geçiriyor. Bu durumunu Zweig eserinde şöyle anlatıyor:

 “Yarım yüzyıl boyunca yüreğimi, bir dünya vatandaşının yüreği gibi atması için eğitmemin bir bana hiçbir yararı olmadı. Hayır, elli sekiz yaşında bir insan olarak pasaportumun elimden alındığı gün, insanın yurtsuz kaldığında etrafı çevrili bir vatandan çok daha fazla şeyini kaybettiğini anladım.” (Es hat mir nicht geholfen, daß ich fast durch ein halbes Jahrhundert mein Herz erzogen, weltbürgerlich als das eines ›citoyen du monde‹ zu schlagen. Nein, am Tage, da ich meinen Paß verlor, entdeckte ich mit achtundfünfzig Jahren, daß man mit seiner Heimat mehr verliert als einen Fleck umgrenzter Erde.)

"Eskiden insan, bedenden ve ruhtan oluşuyordu. Bugün ise bir de pasaportun olması gerekiyor. Aksi takdirde ona insan muamelesi yapılmıyor.’’ (Früher hatte der Mensch nur einen Körper und eine Seele. Heute braucht er noch einen Paß dazu, sonst wird er nicht wie ein Mensch behandelt.)

Zweig’ın pasaportun bir insanın varoluşundan daha önemli hale gelmesine dair bu sarsıcı tespiti, kendisi gibi sürgün bir aydın olan Hannah Arendt’in '’Totalitarizmin Kaynakları’' adlı başyapıtındaki analizleriyle muazzam bir paralellik gösteriyor. Arendt, totalitarizmin mültecilik ve ‘'haymatlos’' (vatansızlık) krizi üzerinden insanı nasıl değersizleştirdiğini anlatırken, siyaset bilimi literatürüne '’Haklara sahip olma hakkı’' (The right to have rights) kavramını kazandırıyor. Bir devletin koruyucu hukuk şemsiyesinden çıkarılan, pasaportu elinden alınan insan; İtalyan filozof Giorgio Agamben’in kavramsallaştırmasıyla tam bir ‘'homo sacer'’ yani sivil haklarından bütünüyle soyunmuş, egemen gücün karşısında savunmasız bırakılmış "çıplak bir kurban" haline geliyor. Zweig, kendi hayatıyla Arendt’in ve Agamben'in bu soğuk teorik gerçeğinin edebi ve trajik bir kanıtı oluyor.

Apokalipsin atları karşısında bir hümanist

Sonuç olarak Zweig, çocukluğu ve gençliğini fosilleşmiş bir imparatorlukta ve I. Dünya Savaşı'nın biçimlendirdiği ortamda geçiriyor, savaş sonrası enflasyon yıllarında yaşıyor, faşizmin yükselişi ve iktidara gelişine ve yine yeni bir savaşın başlamasında tanıklık ediyor. Bütün bu tanıklılar ve yaşanmışlıklar zaten melankolik eğilimleri olan Zweig'i çok derinden etkiliyor. Yükselişler ve düşüşler çağının bir önceki çağı da yaşamış bir tanığı olmak yazarın her cümlesinde kendisini gösteriyor:

‘’Kıyametin tüm solgun atları hayatıma hücum etti; devrim ve kıtlık, paranın değer kaybı ve terör, salgın hastalıklar ve göç; Büyük kitlesel ideolojilerin gözlerimin önünde büyüyüp yayıldığını gördüm; İtalya'da faşizm, Almanya'da Nasyonal Sosyalizm, Rusya'da Bolşevizm ve hepsinden önemlisi, Avrupa kültürümüzün çiçeğini zehirleyen baş belası milliyetçilik.” (Alle die fahlen Rosse der Apokalypse sind durch mein Leben gestürmt, Revolution und Hungersnot, Geldentwertung und Terror, Epidemien und Emigration; ich habe die großen Massenideologien unter meinen Augen wachsen und sich ausbreiten sehen, den Faschismus in Italien, den Nationalsozialismus in Deutschland, den Bolschewismus in Rußland und vor allem jene Erzpest, den Nationalismus, der die Blüte unserer europäischen Kultur vergiftet hat.)

‘’Ancak her gölge sonuçta aynı zamanda ışığın çocuğudur ve yalnızca aydınlık ve karanlık savaşı ve barışı, yükselişi ve düşüşü deneyimleyenler gerçekten yaşamışlardır.’’ (Aber jeder Schatten ist im letzten doch auch Kind des Lichts und nur wer Helles und Dunkles Krieg und Frieden Aufstieg und Niedergang erfahren nur der hat wahrhaft gelebt.)

 "Bugünümüz, dünümüz ve dünden önceki gün arasındaki tüm köprüler yıkıldı... İnsanlığın çoktan unutulmuş olan barbarlığa hayal edilemeyecek şekilde geri dönüşünün savunmasız, güçsüz bir tanığı olmak zorundaydım." ( Zwischen unserem Heute, unserem Gestern und Vorgestern sind alle Brücken abgebrochen… Ich musste wehrloser, machtloser Zeuge sein des unvorstellbaren Rückfalls der Menschheit in längst vergessen geglaubte Barbarei.)

Hitler'i besleyen travma: Hiperenflasyon ve Reichstag yangını

Zweig, eserinde I. Dünya Savaşı sonrasında Avusturya'da ve Almanya’da yaşanan hiperenflasyonu ve yaşanan kaosu anlatıyor. Enflasyon karşısında insanların karınlarını doyurmak için parmağındaki nikah yüzüğünü ve belindeki deri kemeri çıkarıp satmak zorunda kaldıklarından bahsediyor ve bu çılgınca kargaşa ortamı yüzünden durum her hafta daha da kötüleştiğinden ve ahlaki değerlerden uzaklaşıldığından bahsediyor.

1923 hiperenflasyonunun yarattığı bu ahlaki ve ekonomik travma, 1929 Büyük Buhranı'nın getirdiği kitlesel işsizlikle birleşince, kitleleri Hitler'in radikal söylemlerine tamamen açık hale getiriyor. Ve sonunda Zweig enflasyon için şu tespiti yapıyor:

"Enflasyon kadar hiçbir şey Alman ulusunu bu kadar öfkelendirmemiş, içini nefretle doldurmamış ve Hitler gibi bir adam için uygun bir kıvama getirmemiştir." (Nichts hat das deutsche Volk - dies muß immer wieder ins Gedächtnis gerufen werden - so erbittert, so haßwütig, so hitlerreif gemacht wie die Inflation.)

Stefan Zweig, Reichstag Yangını sonrası Almanya’da hukukun bir nasıl yok edildiğini de kitabındaki şu sözüyle anlatıyor: "Bir vuruş ile Almanya’daki hukuk namına her şey paramparça edilmiştir." (Mit einem Hieb war alles Recht in Deutschland zerschlagen.)

Zweig, eserinde; yüksek enflasyon ve hukuksuzluk nedeniyle Alman toplumunun da insanlar gibi hastalandığını ifade ederek (Sadece insanlar değil, toplumlar da hastalanabilir - Nicht nur Menschen, sondern auch Gesellschaften können krank werden) Hitler gibi hasta bir liderin, hasta bir toplumu nasıl manipüle edebildiğini anlatıyor.

Zweig’ın anlattığı çöküş yalnızca siyasal olmuyor. Modern kitle toplumunda yalnızlaşan, güvensizleşen ve ekonomik krizlerle sarsılan bireylerin güçlü lider arayışı da totaliter rejimlerin yükselişinde belirleyici oluyor.

İnce kabuk: Medeniyetin savunmasızlığı

Zweig, kültür ve uygarlığın ne denli savunmasız ve narin olduğunu da şu sözleriyle anlatıyor kitabında: “Kültürümüzde, uygarlığımızda yeraltı dünyasının yıkıcı güçleri tarafından her an delinebilecek ince bir katman olduğunu gören Freud ile aynı fikirde olmak zorundaydık.” (Wir mussten Freud recht geben, wenn er in unserer Kultur, unserer Zivilisation nur eine dünne Schicht sah, die jeden Augenblick von den destruktiven Kräften der Unterwelt durchstoßen werden kann.)

Eski kötülükler ve eski tehditler yeniden Zweig’in karşısına çıkıyor

Zweig, eserinde eski kötülüklerin ve eski tehditlerin yeniden karşısına çıkmasını ise büyük bir ürküntü ile karşılıyor: ''Çoktan unutulup gömüldü sanılanın, eski biçimi ve görüntüsüyle yine karşımıza çıkması kadar ürkütücü bir şey yoktur hayatta.'' (Es gibt nichts Beängstigenderes im Leben, als etwas, von dem man glaubte, es sei längst vergessen und begraben, und das in seiner alten Form und Erscheinung wieder vor uns auftaucht.)

Sağduyu yanılgısı: Aydınların büyük günahı

Zweig, eserinde bir özeleştiri de yapıyor: "Bu deliliği, son anda önleyeceğine dair sağduyuya olan güvenimiz, aynı zamanda bizim tek hatamızdı."  (Dieser vertrauensvolle Glaube an die Vernunft, dass sie den Irrwitz in letzter Sekunde verhindern würde, war zugleich unsere einzige Schuld.)

Goethe’den bir alıntı

Zweig, eserinde Goethe’nin 1775 yılında yazdığı ‘’An Lottchen’’ adlı şiirinden de bir alıntı yapıyor:

‘’Still und eng und ruhig auferzogen,
Wirft man uns auf einmal in die Welt;
Uns umspülen hunderttausend Wogen,
Alles reizt uns, mancherlei gefällt,
Mancherlei verdrießt uns, und von Stund' zu Stunden
Schwankt das leichtunruhige Gefühl;
Wir empfinden, und was wir empfunden,
Spült hinweg das bunte Weltgewühl.’’

(Sakin, tutucu ve huzurlu bir hayattan
Birdenbire dünyaya fırlatılırız;
Yüzbinlerce dalga etrafımızı sarıyor,
Her şey bizi heyecanlandırıyor, bazı şeyler ise bizi memnun ediyor.
Bizi saatten saate rahatsız eden birçok şey var
Hafifçe bir huzursuzluk hissi dalgalanıyor;
Hissediyoruz ve ne hissediyorsak
Dünyanın renkli kargaşasını alıp götürüyor.)

Metinden süzülenler: Zweig alıntıları

Stefan Zweig’in bazı sözlerini de buraya aktarmak istiyorum:

"Küçük devletlerin büyük güç özlemlerinden daha tehlikeli bir şey yoktur. Küçük devletlerin kurulur kurulmaz yaptıkları ilk şey, birbirlerine karşı entrika çevirmeleri ve küçücük bir toprak parçası için birbirlerine girmeleri."

''Sadece insanlar değil, toplumlar da hastalanabilir.''

"Gelenek demek her zaman engel demektir."

"Mantık ne zaman duygulara karşı bir şey yapabilmiştir ki?"

"Esirgenen şeye karşı güçlü bir istek duyar insan, yasaklanan şey artırır arzuyu; göremediği, duyamadığı şeyi düşüncelerinde yoğunlaştırır insan."

"Engellenen her şey mutlaka bir ara yol, dolambaçlı yol ya da çıkış yolu bulur."

"Yaşam, yalnızca güven duygusuyla yaşanmaya değer."

"Bilmek değil, sadece hayal etmek insanı mutlu kılar."

"Bir insanın kendini vererek yaptığı hiçbir şey boşuna değildir."

"İnsan, başkalarının tecrübelerinden değil, sadece kendi yaşadıklarından, yazgısının kendine yaşattıklarından bir şeyler öğrenebiliyor."

"Sanat, tüm halkın yaşamının bir parçası olduğu yerde zirveye ulaşır."

"Hiçbir yerle bağı olmayan birinin, dönüp hiçbir şeyi hesaba katması gerekmez."

"Geleceğe umutla bakabilen kişi, bugünün keyfini sürebilir."

"Bir insanın çocukken çağın havasından kaptığı şeyler içine işler ve bir daha çıkmaz."

"Zamanın olaylarını vermek, ruhsal atmosferini vermekten daha kolaydır. Zamanın izleri resmi olaylarda değil, küçük ve kişisel yaşanmışlıklarda görülür."

"Cömertliğe cömertlikle, coşkuya coşkuyla karşılık vermek insanın doğasında vardır."

Çılgına dönmüş bir dünyadan son veda mesajları

Zweig, intiharına yakın kendi kendine şunları telkin ediyor; ‘’çılgına dönmüş bir dünyada yalnızca küçük duyularının hâlâ mantıklı görünebildiği en derin çalılıklarına sığın.’’ (flüchte dich in dein innerstes Dickicht, wo einzig dein bisschen Verstand noch vernünftig wirken kann, in einer wahnsinnig gewordenen Welt.)

Zweig, intiharına yakın insanlığa şu mesajını bırakıyor: ‘’Dünya saçma davranıyor diye kendimizi her saçmalığa razı olmak zorunda hissetmemeliyiz. Birbirimizi dinleyelim ve birbirimize tekrar güvenelim.’’ (Wir dürfen uns nicht verpflichtet fühlen, jede Absurdität mitzumachen, nur weil sich die Welt absurd benimmt. Hören wir einander zu und werden wir wieder vertraut.)

23 Şubat 1942 tarihinde eşi Lotte ile birlikte Brezilya'nın Petrópolis kentinde intihar ettiğinde İntiharından bir gün önce 22 Şubat 1942 tarihinde kalem aldığı veda mektubunda şu cümleyi kullanıyor: “Hayattan kendi özgür irademle ve berrak bir zihinle ayrılmadan önce, son bir görevi yerine getirme zorunluluğunu hissediyorum: Bütün dostlarımı selamlıyorum! Yeni bir günün doğduğunu da görecekler! Fazlasıyla sabırsız olan ben, onlardan önce gidiyorum.” (Ehe ich aus freiem Willen und mit klaren Sinnen aus dem Leben scheide, drängt es mich, eine letzte Pflicht zu erfüllen: … Ich grüße alle meine Freunde! Mögen sie die Morgenröte noch sehen, nach der langen Nacht! Ich, allzu Ungeduldiger, gehe ihnen voraus.) 

Maalouf ve Remarque’ın gözünden Zweig’ın İntiharı

Amin Maalouf, bir röportajında kendisi için en fazla şey ifade eden kitabın Stefan Zweig’in “Dünün Dünyası” kitabı olduğunu söylüyor. Bu kitabı gençliğinde değil, biraz daha geç bir döneminde okumuş. Kendi kaygılarıyla bağdaştığını görmüş. Maalouf, röportajında Zweig hakkında şunları söylüyor: ‘’Dünya’nın endişe verici bir dönemden geçtiği fikrindeyim. Belki de bir gerileme döneminden. Sanırım Zweig, ölümü öncesinde bu kitabı yazdığında aynı hisse sahipti. Dünyanın dengesini yitirdiğini düşünüyordu. Hatta artık bu dünyada yerinin olmadığı hissine kapılmıştı. Bu anlamda çok ileri giderek intihar etti. Fakat yazdığı bu kitap hayatımı değiştirdi.’’

Maalouf, bu röportajında Zweig’ın intihar sebebi olarak, Zweig’ın, dünyanın dengesini yitirdiğini düşündüğünü, artık bu dünyada yerinin olmadığı hissine kapılıp intihar ettiğini söylüyor. Erich Maria Remarque ise bir kitabında, Zweig’ın intihar etmesinin sebebi olarak Zweig’ın anılarından kurtulamaması ve büyük bir hata yaparak onları yazması olduğunu söylüyor.

Sonuç: Bir medeniyetin anatomisi ve gelecek nesillere miras

Stefan Zweig aslında iyi bir biyografa yazarıdır. Zweig’in biyografik eserleri olan ‘’Montaigne’’ (Can Yayınları, 2012) ve  ‘’Joseph Fouché, Bir Politikacının Portresi’’ (Can Yayınları, 1996) adlı eserlerini bu sayfalarda önceden tanıtıyorum. Ayrıca Zweig’i yakından tanımak için "Günlükler " (Can Yayınları, 2019) ve "Dostlarla Mektuplaşmalar " (Tekin Yayınevi 2015) adlı eserlerinin de okunması gerekiyor.


Zweig’ın ‘’Dünün Dünyası’’ adlı eseri, Avrupa tarihini ve Avrupa kültürünü anlamak için okunabilecek en harika kitaplardan birisi olarak değerlendiriliyor. Zweig, eserinde Avusturya'nın 100 yıl önceki halini anlatıyor. Zweig, eserinde sadece kendi otobiyografisini değil, kendi neslinin de biyografisini anlatıyor.

İnsan ıssız bir adaya düşse ve yanına tek bir kitap alma hakkı olsa tavsiye edeceğim kitap Zweig’ın ‘’Dünün Dünyası’’ adlı kitabı oluyor. 

Stefan Zweig’in dünyası ve hayatı tamamen apolitik bir insanın dünyasıydı. Avrupa'nın üzerine "uzun gece'' çöktüğünde, sahip olduğu tek çıkış yolu kendi dünyasına kaçmak oluyor. Onun değer standartları 1914 öncesindekilerle aynıydı ve otobiyografisine aslında ‘’Dünün Dünyası’’ (Die Welt von Gestern) değil, "Dünden önceki günün dünyası" (Die Welt von Vorgestern) olmalydı.

Bir analistin not defteri: Gelecek nesillere altı amansız uyarı

Stefan Zweig, yaşadığı tüm bu tarihsel altüst oluşlardan süzülen deneyimleriyle, adeta bir vasiyet niteliğinde, gelecek nesillere şu altı hayati uyarıyı miras olarak bırakıyor:


Birincisi: Görememek, tanımlayamamak, adını koyamamak. ‘’İnsanlar yaşadıkları dönemlere damga vuran hareketlerin başlangıç noktasını tam görememesi, tanımlayamaması tarihin şaşmaz kanunu olmaya devam ediyor’’ sözü ile Zweig, demokrasiyi tehdit eden akımları zamanında tanıyamamanın veya tanımak istememenin, döneminin en büyük hatalarından biri olduğunu fark ediyor ve birinci uyarısını yapıyor.

İkincisi: Propaganda. Zweig; ‘‘Yalan ve algıya endeksli propaganda bilginin gücünü yok edip öldürdü’’ diyor. Zweig, bilginin gücünü öldürmek için her despotun vazgeçilmez önemde Goebbels’lerinin olduğunu, despotizmin hüküm sürdüğü bir dünyada, yalanların olağan hale ve insanlık karşıtlığının kanun haline geldiğini, propagandanın organize bir yalan olduğunu söylüyor. Zweig'in deyimiyle "organize yalan (organisierte Lüge) olan propagandayla bugün sahte haber biçiminde karşılaşıyoruz. Zweig, kitabında; ‘’İnsanlığın vicdanını eriten en güçlü etken propaganda oldu’’’ diyor.

Üçüncüsü: Enflasyon. Zweig; "Hiçbir şey Alman halkını enflasyon kadar Hitler'e hazır hale getirmedi’’ diyerek sürekli ve yüksek enflasyonun despot yönetimlere davetiye çıkardığını söylüyor.

Dördüncüsü: Zweig, ''sadece insanlar değil, toplumlar da hastalanabilir'' sözü ile Hitler gibi hasta bir liderin, hasta bir toplumu nasıl manipüle edebildiğini anlatıyor.

Beşincisi: Stefan Zweig, Reichstag Yangını sonrası Almanya’da hukukun bir nasıl yok edildiğini anlatan sözü ile (Bir vuruş ile Almanya’daki hukuk namına her şey paramparça edilmiştir) (Mit einem Hieb war alles Recht in Deutschland zerschlagen.) hukuk yok edildiğinde toplumda her şeyin paramparça olacağı uyarısını yapıyor. 

Altıncısı: Stefan Zweig’ın ‘’Dünün Dünyası’’ adlı kitabında alıntıladığı bir Rus atasözü, her daim savaşlara ve hukuksuzluklara gebe olan bu belalı coğrafyada yaşayan her insan tarafından hiçbir şekilde unutulmaması gerekiyor: "Hiç kimse; dilenmeyeceğim, hapse girmeyeceğim dememeli." (Niemand; Man sollte nicht sagen: „Ich werde nicht betteln, ich werde nicht ins Gefängnis gehen.“) 

Zweig’ın korkusu yalnızca kendi çağına ait olmuyor. Medeniyetin ince kabuğunun altında barbarlığın her zaman yeniden yükselebileceğini gösteriyor. Zweig; ''Çoktan unutulup gömüldü sanılanın, eski biçimi ve görüntüsüyle yine karşımıza çıkması kadar ürkütücü bir şey yoktur hayatta'' (Es gibt nichts Beängstigenderes im Leben, als etwas, von dem man glaubte, es sei längst vergessen und begraben, und das in seiner alten Form und Erscheinung wieder vor uns auftaucht.) diyerek sanki bizlerin haleti ruhiyesini anlatıyor.

Tarihin o amansız kısırdöngüsü tam da bu noktada devreye giriyor. Zweig’ın söylediği gibi çoktan unutulup gömüldü sanılan; terör, mezhepçilik, cehalet, taassup, modern feodalizm, rüşvet, yalan, riya, iftira, kumpas, yolsuzluk, yalakalık ve niteliksizlik bugün adeta kabirlerinden doğrulup eski biçimi ve görüntüleriyle yeniden ülkenin karşısına dikiliyor.

Sevgisizlikle beslenen bu kısırdöngü; Ortadoğu’nun o karanlık dehlizlerine bulaşmak ve Suriye çıkmazı gibi bölgesel girdaplarla birleşince, aydınlık ruhlarda ve düşünen beyinlerde büyük bir kâbus, bir büyük korku ve korkunç bir ürküntü yaratıyor.

Tarih birebir tekerrür etmese bile, Zweig’in anlattığı o çöküş döneminin dinamikleri ile günümüz dünyasındaki ve coğrafyamızdaki bazı dinamikler korkutucu derecede birbirine benziyor.

Osman AYDOĞAN

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz