• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam517
Toplam Ziyaret3007130

Organize kötülük


Organize kötülük


22 Haziran 2024

Alman Sürgün Edebiyatının (Exilliteratur) en önemli temsilcilerinden olan, 20. yüzyılın en ilham verici, en heyecan verici ve en yaratıcı siyaset teorisyenlerinin başında gelen ve sıra dışı bir yazar ve siyaset bilimcisi olan Hannah Arendt, ’’Kötülüğün Sıradanlığı’’ (Metis Yayıncılık, 2014) adlı kitabıyla düşünce hayatımıza soktuğu bir kavram bulunuyor: ‘’Kötülüğün sıradanlığı’’. Bu kavram, sıradan bir kavram olmuyor. Arendt, kitabında aynı zamanda bunun da ötesinde kötülük karşısında hiçbir şey yapmayarak sessizce durmanın da bizzat o kötülüğü besleyip güçlendirdiğini söylüyor. Daha da ileri giderek Arendt şunu söylüyor: ‘’Kötülüğün sıradanlaştığı yerde iyi, erdemli ve dürüst kalabilmek neredeyse imkânsız hale geliyor…’’

Ben bu yazımı Arent’in kötülük karşısında hiçbir şey yapmayarak sessizce durmanın da bizzat o kötülüğü besleyip güçlendirdiğini düşüncesinden dolayı yaşadığım bir ‘’organize kötülük’’ karşısında sessiz kalmamak için yazıyorum.

Çünkü, ülkemizde artık kötülük sıradanlaşıyor.

Evde üç kedimiz bulunuyor: Anne, baba kedi ve bir de yavruları. Anne ve baba kedi on yaşında yavruları ise dokuz yaşında. Yaşadığım organize kötülük, on yaşındaki baba kedimiz hakkında, adı da Kity. Organize kötülük, Kity’yi 27 Kasım 2023 tarihinde veterinere götürmemizle başlıyor.

Yaşadığım organize kötülüğü anlatmadan önce veterinerler hekimler hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum.

Veteriner hekimler

Çoğu meslekte on yıl, onbeş yıl sürelerle ‘’zorunlu hizmet’’ bulunuyor. Ama veteriner hekimlerde böyle bir zorunlu hizmet bulunmuyor. Niye ülkede hayvancılık gelişmiyor biliyor musunuz? Bunun çok nedeni bulunuyor, ancak bir nedeni de ülkenin doğusunda yeterli sayıda veteriner hekimlerin bulunmayışıdır. İl, ilçe tarım müdürlüklerinde veteriner hekimlerin olduğunu söyleyeceksiniz ancak bölgedeki sığır, koyun, keçi, at, eşek vb. hayvan nüfusuna baktığınızda bölgedeki veteriner hekim sayısının çok ama çok yetersiz kaldığı gözüküyor.

Çünkü veteriner hekimlik fakültesinden mezun olan her veteriner hekim hiçbir bilgi ve tecrübe kazanmaksızın soluğu İstanbul, İzmir, Ankara ve Bursa gibi büyük şehirlerde alarak buralarda klinik açıyor. İşte bu büyük şehirlerde adım başı görmüş olduğunuz veteriner hekimlerin çok büyük bir çoğunluğu böyle veteriner hekimler oluyor. Çünkü bu büyük şehirlerde evlerde kedi veya köpek besleniyor ve bu alanda da çok çok büyük bir rant bulunuyor. Tabii ki her alanda olduğu gibi bu alanda da devlet tamamen seyirci durumda bulunuyor.

Ayrıca koskoca Almanya'da topu topu beş veteriner hekimlik fakültesi varken Türkiye'de ise nerdeyse her ilde, seksin bir ilde, seksen bir vateriner hekimlik fakültesi bulunuyor. Bu seksin bir ildeki veterinerlik fakültelerde de hiçbir şekilde yaterli öğretim üyesi, yeterli hoca bulunmuyor. Bu veteriner hekimlik fakültelerinden daha hayvanda damar yolunu açmasını öğremeneden mezun olan veteriner hekimler bulunuyor. 


Şimdi gelelim yaşadığım organize kötülüğe:

Organize kötülük

27 Kasım 2023 günü kedimiz Kity’i kontrol için bir veteriner hekime götürüyoruz. Yazımda ‘’çoğul -biz’’ sıfatını kullanıyorum çünkü bütün işlemleri eşimle beraber yapıyoruz. Veteriner hekim, muayene edip, kediden kan alıyor. Kan sonucuna göre veteriner hekim bana ‘’kedinin kan sonuçları çok kötü. Ben film çeksem sonuç alamam. Bu kedinin ivedi ultrasonu çekilmesi gerekiyor. Ancak bunu biz yapamıyoruz. Beşiktaş’taki görüntüleme merkezinden ivedi randevu alıp yaptırmanız gerekiyor. Randevu alırken acil olduğunu söyleyin’’ diyor. Veteriner Anadolu yakasında, ben Anadolu yakasında oturuyorum. Sanki Anadolu yakasında görüntüleme merkezi, ultrason çekilecek başka bir yer yokmuş gibi veteriner bizi Beşiktaş’taki görüntüleme merkezine yönlendiriyor..

Öyle yapıyorum. Görüntüleme merkezinden bir gün sonrasına acil kaydıyla randevu alıyorum. Kedinin orada 28 Kasım 2023 tarihinde ultrasonu çekiliyor.

Ultrason sonuç raporunu 29 Kasım 2023 günü veteriner hekime getiriyoruz. Veteriner hekim bize ‘’kedinin kan kanseri olduğunu (lenfoma), kanser tedavisini kendisinin yapmadığını, bir başka veteriner hekimin yaptığını, bizi oraya yönlendirebileceğini’’ söylüyor. Yanımıza kendi çalışanlarından birisini vererek bizi bu veteriner hekime gönderiyor.

Kanser tedavisini yaptığını iddia eden bu veteriner hekime geliyoruz. Kan sonuçlarına ve ultrason raporuna bakıyor, kediyi elle muayene diyor ve bize aynen şöyle diyor: ‘’Kedi kan kanseri, lenfoma, bir aylık ömrü var. Eğer biyopsi veya başka tetkik yapmaya kalksak sonucu iki hafta sürer, tedaviye geç kalırız. Derhal kemoterapiye başlamamız gerekiyor.’’ 

Görüntüleme merkezi ultrason raporunda kanser demiş, ilk veteriner hekim kanser demiş, bu veteriner hekim de kanser deyince biz de çaresizlik içinde, kemoterapiye onay veriyoruz ve kedi ilk kemoterapisini o gün alıyor. Ardından da kısa arlıklarla kedi altı doz kemoterapi alıyor.

Kemoterapi sürecinde kedi, yemeden içmeden kesiliyor, yediğini kusuyor. Bir süre bu veteriner kliniğinde kalıyor. Bir süre her gün kediyi kliniğe götürüyorum, serum veriyor. Bir süre kediyi oral yoldan, ağızdan enjektörle besliyoruz.

Kemoterapi sonucu kedi gittikçe ve hızla kötüleşiyor. Ve ben ancak kedi iyice kötüleştiğinde ayılıyorum. Kedi, yemiyor, içmiyor, yediğini de kusuyor. Kedinin durumundan şüpheleniyorum. Kediye kanser teşhisini konulan ultrason sonuç raporunu ve İlk kan test sonuçlarını Almanya’da yaşayan, Alman eğitim sisteminde okumuş ve Almanya'da kendi kliniği olan bir Türk veteriner hekim arkadaşıma gönderiyorum. Almanya’daki veteriner hekim arkadaşım bir feryâd, bir figân halinde bana ses kaydını gönderiyor; ‘’bu ultrason ve bu test sonuçlarına göre kediye kesinlikle kan kanseri teşhisi konulamaz, kedi kesinlikle kanser değil, derhal kemoterapiyi kesin’’ diyor. ''O kadar kemoterapiyi siz alsanız siz de kusarsınız'' diyor. 

Bu durumu kediye kemoterapi uygulayan veteriner hekime anlatıyorum, Almanya’dan gelen ses kaydını dinletiyorum. ‘’O ne bilir’’ anlamında sözler söylüyor. Kendisine ‘’kemoterapi tedavisini nasıl öğrendiğini’’ soruyorum. ‘’Onkolog mu sunuz?’’ diye soruyorum. ‘’Kendi kendisine öğrendiğini’’ söylüyor yani ‘’onkolog’’ olmadığını ifade ediyor.

Tabii ben hemen kemoterapi tedavisini kesiyorum.

Bu ana kadar veteriner hekime ödediğim devasa ücreti buraya yazmıyorum ancak veteriner hekimin ücretini ödeyebilmek için bankadan kredi kullanıyorum.

İşte organize kötülük şurada ki; sadece bu kan testine ve sadece bu ultrason raporuna göre kediye kesin kanser teşhisi konuyor.  

Sadece ultrason ile kan kanseri (lenfoma) ön tanısı konuyor ve bu ultrason sonucuna ve bu kan test sonucuna göre veteriner hekim kediye kesin kesin ‘’kanser’’ teşhisi koyup bizi sözde kanser tedavisi yapan veteriner hekime yönlendiriyor. Ve bu veteriner hekim de kedi kesin kanser diye hemen kemoterapiye başlıyor. Yani kediye kasten yanlış teşhis ve yanlış tedavi uygulanıyor.

Sonradan Almanya’daki veteriner hekim arkadaşım tarafından öğreniyorum ki bu bulgular direkt kemoterapi için yeterli olmuyor. Kan testinde sadece karaciğer enzimleri hafif yüksek görünüyor. Ultrasonda büyük lenf nodları gözükmüyor. Ya aspirasyon biyopsisi ile lenf nodundan örnek alınması gerekiyor ya da barsak duvarından histopatolojik örnek (açarak ya da laparoskopiyle) alınması gerekiyor. Kan kanseri teşhisi konması için daha ayrıntılı kan testi gerekiyor. Ancak bunların hiçbirisi veteriner hekim tarafından yapılmıyor. Ayrıca karaciğer testleri bazen bu kadar yüksek olabiliyor. Bunun için safra kesesi iltihabı da olabiliyor, safra kesesine ve ggt testine bakılması gerekiyor. Ayrıca x ray ile göğüsteki lenf nodlarına kemoterapiye başlamadan önce bakılması gerekiyor. Orada büyüme varsa o da takip edilmesi gerekiyor. Ancak bunların hiçbirisine bakılmıyor. Bunların hiçbirine bakılmadan bu veteriner hekim kediye doğrudan kemoterapi uyguluyor. Sonra hangi kemoterapi sisteminde ard arda altı doz kemoterapi uygulanıyor? Hem de küçücük bir hayvana, bir kediye! Hiçbir kemoterapi sisteminde böylesine ard arda kemoterapi uygulanmıyor. Bu veteriner hekim kediye kasten yanlış teşhis ve bunun sonucu yanlış tedavi uyguluyor.

Bütün bu organize kötülüğün sebebinin para olduğunu düşünüyorum.

Hastane süreci

Kediye uygulanan kemoterapiyi kestikten sonra kedimize evde bakıyoruz. Ancak kasten yanlış teşhis ve tedavi sonucu aldığı altı kemoterapi sonrası kedi her gün kötüye gidiyor. Kedi kendisi mamasını yiyemiyor. İki lokma alıp mamanın başında bekliyor. Bu nedenle kediyi sürekli ağızdan, oral yoldan enjektörle besliyoruz.


Kedinin düzelmemesi üzerine araştırıp 05 Mayıs 2024 günü yakındaki bir hayvan hastanesine gidiyoruz.

Hastanedeki veteriner hekimlere kedinin yaşadığı yanlış teşhis ve yanlış tedavi sürecini anlatıyoruz. Kediyi muayene edip, kan alıyorlar. Test sonucuna göre kedinin hastanede yatması gerektiğin söylüyorlar. Kedide sarılık var diyorlar. Kedide enfeksiyon var diyorlar. Kedinin karaciğer değerlerinin çok kötü olduğunu bu nedenle ayrıca karaciğeri için kediye kök hücre tedavisinin uygulanması gerektiğini söylüyorlar. Bunları yaparsak kedinin %60 iyileşme ihtimalinin olduğunu söylüyorlar. Onay veriyoruz. Ancak yine Almanya’daki veteriner hekim arkadaşımdan öğreniyorum ki daha karaciğer tedavisi almadan kök hücre tedavisi uygulamak, ''first - line - therapy'' (ilk anda uygulanacak tedavi) olarak hiçbir yerde, hiçbir literatürde benimsenmiyor. Halbuki ilk olarak karaciğerin veya safra kesesinin kurtarılması için klasik yöntemleri kullanmak, bu klasik yöntemlerle tedavi cevap vermezse, ondan sonra daha uygulaması yeni olan, nerede ne getireceği daha bilimsel olarak onaylanmamış böyle pahalı bir tedavi olan ‘’kök hücre‘’ tedavisi geçmek gerekiyor.

Kedinin kan değerlerini de buraya eklemiyorum. Kedinin her bir sonraki kan değeri hep kötüye gidiyor. Kasten yanlış teşhis ve tedavi sonucu, kemoterapiden sonra kedinin kan değerlerinin nasıl kötüleştiği bu kan değerlerinde ayan beyan gözüküyor.

Kedi yirmi gün süresince hastanede kalıyor. Kedi kendisini terk edilmiş hissetmesin diye eşimle beraber kediyi her gün ziyaret ediyoruz. Kediyi bir küvözde tutuyorlar. Her ziyaretimde kedinin beslenme durumunu soruyorum. Çünkü evde ağızdan biz besliyorduk. ‘’Kedi mamasını yiyor’’ diyorlar. Ben her gün uyarıyorum: ‘’Kedi mamasını yiyor gibi yapıyor, iki lokma alıp sonra başında bekliyor’’ diye ikaz ediyorum. Bana kedi mamasını yerken vidolarını gönderiyorlar.

25 Mayıs 2024 günü kedi hastaneden taburcu olması gerekiyor. Kediyi almaya gidiyoruz. O gün tekrar kan alınıyor. Kan değerleri iyi değil, kedi bir hafta daha hastanede kalsın diyorlar. Onay veriyoruz.

Sonuçta yirmi gün sonra 01 Haziran 2024 günü yine kan alınarak test ediyorlar. Kan değerleri yine kötü. O gün kediyi hastaneden ilaçlarını vererek şartlı taburcu ediyorlar. Hastaneye 3.800 gr olarak verdiğim kediyi hastaneden perişan bir vaziyette 2.800 gr olarak geri alıyorum. Kedi, yirmi gün süresinde hastanede kendi kütlesinin dörtte birini kaybediyor. Bu durumu başhekime anlatıyorum. ‘’Kedi stresli de ondan’’ diye cevap veriyor. Kendilerine ‘’kedi mama yemiyor, iki lokma alıp başında bekliyor, bu nedenle ben kendim oral yolla besliyorum, su da içmiyor, oral yola su enjektörle damla damla su veriyorum’’ diye kendilerini her ziyaretimde uyarmama rağmen muhtemel ki kedimi hastanede beslemiyorlar ve muhtemel ki oral yolla su da vermiyorlar. Muhtemel ki kedimizi hastanede aç ve susuz bırakarak kedimin yirmi günde kendi kütlesinin dörtte birini kaybetmesine sebep oluyorlar. 

Kediyi 06 Haziran 2024 günü hastaneye kontrole götürüyorum. Muayene edip ‘’ilaçlarına devam edin, haftaya bir daha getirin’’ diyorlar. 14 Haziran 2014 günü bir daha götürüyorum. Kediyi muayene edip, kan alıp sonuçlarına bakarak ‘’kan değerleri çok kötü, kedi böyle eve giderse ölür. Kedinin sarılığı devam ediyor, kedide enfeksiyon var, kedinin hastaneye yatırılıp, bayram süresince (16-17-18-19 Haziran Kurban Bayramı) hastanede kalıp, bu sürede serumlarla kediyi toparlayıp bayram sonunda safra kesesinin alınması gerekir’’ diyorlar. Tamam diyoruz.

Halbuki kök hücre tedavisinden sonra veteriner hekimlerden beklentimiz prognoz, öngörü çok kötü olduğu için ‘’kedi bizde kalsın, biz herhangi bir şekilde kediyi kurtarırız’’ ümidiyle bizi oyalamaları değil, bize etik bir şekilde kedinin durumunun ‘’umutsuz’’ olduğunu açıklamaları gerektiğiydi. Ancak bu yapılmıyor.

Kediyi 15 Haziran günü ziyaret ediyoruz. 16 Haziran günü ziyaret ediyoruz. 17 Haziran günü ziyaret ediyoruz. Ancak kedinin durumu hiç iyi değil. Sessiz ve hareketsiz. 18 Haziran günü ziyaret ediyoruz. Kedi yine sessiz ve hareketsiz. Bunu nöbetçi veteriner hekime soruyoruz. ‘’Enfeksiyonu var, geçmedi, antibiyotiği çift veriyoruz, ilacın etkisindendir’’ diyor.

19 Haziran sabah saat 10.00 gibi hastaneden bizi telefonla arıyorlar. ‘’Kediyi kaybettik, kalbi durdu, müdahale ettik ama kurtaramadık’’ diyorlar.

Veteriner hekimlerin kasten koyduğu yanlış teşhis ve yanlış tedavi sunucu henüz on yaşındaki gencecik kedimizi kaybediyoruz. İçimizde fırtınalar kopuyor, içimiz acıyor, canımız yanıyor. Kedinin cenazesini almaya gittiğimizde hastanede eşim ve ben için için ağlıyoruz, gözlerimizden sessiz sessiz damlalar dökülüyor. İçimde katar katar şüpheler geçiyor; ‘’o kadar uyarmama rağmen acaba kediyi aç ve susuz mu bıraktılar?’’

Bu hastaneye ödediğim tutarı da buraya yazmak istemiyorum. Hastaneye olan borcumu da ödemek için yine banka kredisini kullanıyorum.

Ve bütün bu süreçte maddi ve manevi mağduriyet yaşıyorum.

Defin

Kediyi defin için yer arıyoruz. Tuzla’da belediyenin tesisi varmış. Ancak orada da ölü hayvanları biriktirip topluca (çöp gibi) gömüyorlarmış. Bunu istemiyoruz. Bir yer bulup dünyanın da parasını ödeyip (miktarını buraya yazmak istemiyorum) kediyi toprağa veriyoruz. Kedi orada huzura kavuşuyor. Çünkü Kasım sonundan itibaren kediye açılan damar yolunun, kediden alınan kanın, kediye kemoterapi diye verilen zehrin ve serumların haddini hesabını bilmiyoruz. Bu işlemlerin her defasında kedi büyük büyük acılar çekiyor.


İşte biz böylesi bir organize kötülük yaşıyoruz.

Kötülüğün sıradanlaştığı bir ülke

Ülkemizde artık kötülük sıradanlaşıyor. Ülkenin her tarafından, ülkenin her yerinden, ülkenin her yönünden, ülkenin her kurumundan artık bereket değil foşur foşur kötülük fışkırıyor. 

Hannah Arendt’in söylediği gibi kötülüğün sıradanlaştığı bu yerde, bu ülkede artık iyi, erdemli ve dürüst kalabilmek neredeyse imkânsız hale geliyor.

Aklıma 1998 Yunanistan yapımı, Yunan sinemasının Costa Gavras ve Costas Ferris ile birlikte öncü yönetmeni ve sanatsal sinemanın en önemli çağdaş temsilcilerinden olan Theo Angelopoulos'un derin diyaloglar, sorgulamalar, geçmişe dönüşler, antik sembollerle dolu olan '’Sonsuzluk ve Bir Gün'' (Eternity and a Day) adlı o unutulmaz filmi geliyor.

Film, ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan bir yazarın (Bruno Ganz) hastaneye yatmadan önceki son gününü anlatıyor. Ve aklıma filmde bir sahne ve bu sahnede bilincini çoktandır yitirmiş yaşlı annesinin yatağında oturan adamın sorduğu müthiş bir soru geliyor:

“Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk?”

Evet, sahi biz sevmeyi ne zaman unuttuk da kötülüğün sıradanlaştığı bir ülke haline geldik?

Gerçek veteriner hekimleri tenzih ederek ifade etmek istiyorum: Evcil hayvanınız, kediniz ve köpeğiniz varsa sakın ola Türkiye'deki veteriner hekimlere güvenmeyiniz diyorum. Gerçek veteriner hekimleri tenzih ederek ifade etmek istiyorum ki aynı şekilde evcil hayvanınızı, kedinizi, köpeğinizi sakın ola ki Türkiye'deki veteriner hekimlerine emanet etmeyiniz diyorum. Sakın ola ki hayvanınızı hastaneye yatırmayınız diyorum. Neyse ilacı, alın, siz evde bakın. Köpeğiniz, kediniz son nefesini evinizde, sıcak yuvasında, kollarınızda versin diyorum. Çünkü bu mümbit topraklarda, bu bereketli topraklarda çiçekler, bitkiler, yemişler değil, kirlenmiş, zehirlenmiş ve ‘’sevgi’’ kalmayan bu topraklarda artık foşur foşur kötülük fışkırıyor, kötülük çiçekleri fışkırıyor, hem de organize olan bir kötülük. Artık ülke insanının paçasından sevgisizlik dökülüyor, gözlerinden, beyinlerinden, kalplerinden foşur foşur kötülük fışkırıyor.

19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Charles Baudelaire'in ‘’Kötülük Çiçekleri’’ (Les Fleurs du mal) (İş Bankası Kültür Yayınları, 2016) adlı şiir kitabında sanki günümüz Türkiye'sini anlatırcasına kırık ve kara bir aynadan sunduğu azabını anlatıyor. Türkçe çeviri kitabının arka kapağında Baudelaire'in bu şiirleri için; “yabanıl, korkunç ve kara bir gerçekliğin kitabı” deniyor. Baudelaire, ‘’Kötülük Çiçekleri’’nde sanki bizim yaşadığımız yabanıl, korkunç ve kara bir gerçekliği anlatıyor. 

Osman AYDOĞAN

Bir not: Yazımda veteriner kliniklerinin adlarını vermiyorum. Onları İstanbul Veterinerler Hekimler Odası’na şikâyet edeceğim. Ayrıca Kity’nin hakkını ve benden gasp edilen paraların da hesabını yasal yollardan arayacağım.






                     
                                    




Yorumlar - Yorum Yaz