• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam709
Toplam Ziyaret4271372

Türk siyasetinin makûs talihi


Türk siyasetinin makûs talihi

06 Kasım 2023

Türkiye’de siyasetin temel sorunu ideolojik farklılıklar değil, siyasetin kurumsallaşamamış olmasıdır.

Samuel P. Huntington, ‘’Political Order in Changing Societies ‘’ (Değişen Toplumlarda Siyasal Düzen) (Yale University Press, 1968) adlı eserinde, siyasal istikrarın yalnızca seçimlerle değil; kurumsallaşmış siyasal yapılarla mümkün olduğunu belirtiyor. Huntington’ın bu eserindeki temel tespiti şu oluyor: Siyasal katılımın artışı kurumsal yapılarla dengelenmediğinde, sistem çözüm üretmek yerine istikrarsızlık ve çürüme üretmeye başlıyor.


Türkiye’de de uzun yıllardır yaşanan bu durum temel sorunların kaynağını oluşturuyor. Siyasal katılım artmasına rağmen siyasette; parti yapıları, siyasal etik, uzlaşı kültürü ve kurumsal denge mekanizmaları yeterince gelişemiyor.

Huntington’ın eserinde kurumsallaşma için öngördüğü uyarlanabilirlik, karmaşıklık, özerklik ve tutarlılık kriterleri Türkiye’de yerini '’kişiselleşmiş siyasete'’ (personalistic politics) bırakıyor. Bu durum, partilerin, toplumsal talepleri süzgeçten geçiren mekanizmalar olmak yerine, liderlerin şahsi karizmalarına endeksli yapılara dönüşmesine yol açıyor. Oysa bu noktada Huntington’ın vurguladığı ‘’özerklik’’ kriteri hayati bir önem taşıyor. Kurumsallaşmış bir yapıda partinin, liderden veya belirli çıkar gruplarından bağımsız bir tüzel kişiliğe sahip olması gerekiyor. Ancak Türkiye’de partiler, toplumsal talepleri süzen özerk yapılar olmak yerine, liderin karizmasına ve sadakat ağlarına bağlı ‘'şahıs işletmeleri'’ gibi çalışıyor.

Türk siyasetinin de ayrıca bilimsel, edebi, felsefi, siyasi, sosyolojik, psikolojik ve stratejik derinliği bulunmuyor. Türk siyaseti düşünsel ve stratejik derinlik üretmekte de zorlanıyor.

Türkiye'de sağıyla soluyla siyaset, kurumsallaşamıyor. Türk sağı ve solu siyasetini kurumsallaştıramayınca da siyaset; sınıf temelli bir siyaset yerine, etnik ve mezhep temelli bir zemine oturuyor. Halbuki gerçek demokrasilerde siyaset, toplumdaki etnik, dini ve mezhebi farklı kimlikleri ortak sınıfsal çıkarları doğrultusunda birleştirip bütünleştiriyor. Ancak demokrasi karnesi zayıf olan Türk siyaseti ise etnik ve dini kültürel kimlikler üzerinden adeta toplumu kutuplaştırıp ayrıştırıyor. Bu şekilde kültürel kimlikler üzerinden yapılan etnik ve mezhep temelli siyaset ise Türkiye’yi hem dünyada ve bölgesinde yalnızlaştırıyor hem de Türkiye’yi kendi içinde parçalayıp uçuruma sürüklüyor.

Bu noktada Pierre Bourdieu'nun “habitus” kavramını hatırlamak gerekiyor. (Anne Jourdain - Sidonie Naulin, ‘’Pierre Bourdieu’nün Kuramı ve Sosyolojik Kullanımları’’, İletişim Yayınları, 2016) İnsanların siyasal tercihleri yalnızca ekonomik çıkarlarıyla değil; içinde yetiştikleri toplumsal çevre, aile, eğitim, kültürel alışkanlıklar ve aidiyetler tarafından da biçimleniyor. Türkiye'de sıkça “mahalle” diye ifade edilen siyasal ve kültürel çevre de seçmenin dünyayı algılama biçimini ve siyasal tercihlerini etkiliyor. Böylece seçmen, ekonomik çıkarlarıyla siyasal aidiyeti çatıştığında dahi ait olduğu kimlik bloğunun içinde kalabiliyor. Bu durum, sınıfsal ve ekonomik talepler üzerinden gelişebilecek bir siyasetin önünü daraltırken, kültürel kimliklerin siyasal tercihler üzerindeki ağırlığını artırıyor.

Marksist düşünce geleneğinde daha sonra ‘’yanlış bilinç’’ (false consciousness) olarak kavramsallaştırılan yaklaşım da tam bu noktada açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. (Karl Marx & Friedrich Engels, ‘’Alman İdeolojisi’’, Sol Yayınları, 2004) Yanlış bilinç; bireylerin veya toplumsal sınıfların kendi gerçek ekonomik ve sınıfsal çıkarlarının farkına varamaması, bunun yerine müesses nizam veya egemen güçler tarafından sunulan sembolik ve kültürel aidiyetleri kendi asli kimlikleri sanması durumu oluyor. Türkiye’de siyasetin, alt sınıfları ortak ekonomik ve sosyal haklar etrafında birleştirmek yerine etnik, mezhepsel veya dini sembollerle konsolide etmesi; seçmenin nesnel sınıfsal çıkarlarıyla çelişen siyasal tercihler yapmasına ve bir tür "yanlış bilinç" ile hareket etmesine yol açıyor.

Bu olguya Antonio Gramsci'nin “hegemonya” kavramıyla bakıldığında ise siyasal üstünlüğün yalnızca devlet gücünü ele geçirmekle kurulmadığı görülüyor. (Antonio Gramsci, ‘’Hapishane Defterleri’’, Belge Yayınları, 2014) Hegemonya, toplumun dünyayı anlamlandırdığı değerler, semboller, kavramlar ve dil üzerinde de kuruluyor. Böylece siyasal aidiyet, yalnızca bir parti tercihi olmaktan çıkıp bir hayat tarzının, kültürel kimliğin ve “mahalle” aidiyetinin parçasına dönüşebiliyor. Sağ siyaset, oluşturduğu kültürel hegemonya aracılığıyla sınıfsal eşitsizlikleri ve ekonomik sorunları kimliksel sembollerin içinde eritebilirken; sol siyaset ise bu kimlik kıskacını aşacak, farklı toplumsal kesimleri ortak ekonomik ve demokratik talepler etrafında buluşturacak yeni ve kapsayıcı bir dil üretmekte zorlanıyor.

Bu tartışmanın Türkiye'nin tarihsel ve sosyolojik yapısındaki karşılığını anlamak bakımından Şerif Mardin'in ‘Merkez-Çevre’ (Center-Periphery) yaklaşımı da (Şerif Mardin, "Türkiye’de Toplum ve Siyaset: Makaleler 1’’, İletişim Yayınları, 2016) önemli bir açıklama çerçevesi sunuyor. Mardin, Osmanlı’dan günümüz Türkiye’sine devrolan temel siyasal fay hattının ekonomik sınıflardan çok; bürokratik, seküler ve devlet merkezli "Merkez" ile yerel, dini ve geleneksel kitleleri temsil eden "Çevre" arasındaki kültürel yarılma olduğunu savunuyor. Türkiye’de sağ siyaset, bu tarihsel ve kültürel fay hattını çok iyi okuyarak kendisini "çevrenin ve mağdurların temsilcisi" olarak konumlandırıyor; böylece sınıfsal çelişkilerin üzerini kültürel ve kimliksel sembollerle kapatmayı başarıyor. Sol siyaset ise merkezle kurduğu tarihsel ve algısal bağlar nedeniyle çevrenin kültürel kodlarıyla ve "mahalle" ile dönüştürücü bir ilişki kurmakta güçlük çekiyor.

Buradaki temel tıkanıklıklardan biri de siyasetin bir “müştericilik” (clientelism) ilişkisine hapsolmasıdır. (Ayşe Buğra, "Devlet ve İşadamları", İletişim Yayınları, 2021) Seçmen ile siyasal aktör arasında kurulması gereken program, ilke ve hesap verebilirlik ilişkisi; yerini kimi zaman kamu kaynaklarının, kadroların ve imkânların siyasal sadakat karşılığında dağıtıldığı patronaj ilişkilerine bırakıyor. Böyle bir düzende yurttaş, siyasal iktidardan hak talep eden eşit bir birey olmaktan uzaklaşıp iktidarla kurduğu ilişki ölçüsünde kaynaklara erişebilen bir konuma sürüklenebiliyor. Bu durum yalnızca kaynak dağılımını bozmakla kalmıyor; aynı zamanda ciddi bir “siyasal temsil krizi” yaratıyor. Çünkü siyasal temsil, toplumsal taleplerin kurumlara taşınmasından çok, aidiyetlerin ve sadakat ilişkilerinin yeniden üretilmesine dönüşüyor.

Siyasal çürüme

Francis Fukuyama ise demokratik seçimlerin tek başına yeterli olmadığını; devlet kapasitesi, hukuk devleti ve hesap verebilir kurumlar gelişmediğinde siyasal çürümenin ortaya çıkacağını savunuyor. (Francis Fukuyama, ‘’Siyasal Düzen ve Siyasal Çürüme’’, Profil Yayıncılık, 2018)

Türkiye’de de siyaset kurumsallaşamayınca siyasi gelişme sınırlı kalıyor ve demokrasi, çoğu zaman yalnızca seçim süreçlerine indirgeniyor. Kurumsallaşmanın eksikliği, siyasal gelişmenin önündeki en büyük engel olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye'de siyasi gelişme olmayınca da siyaset ''sandık demokrasisi''ne hapsolup kalıyor. Bu ''sandık demokrasisi'' ise siyasi çürümeye yol açıyor. Türkiye'de son yetmiş yılda olan biten bu oluyor: Siyasi çürüme!

Arjantinli siyaset bilimci Guillermo O'Donnell, bu durumu “Delege Demokrasisi” (Delegative Democracy) kavramıyla açıklıyor. (Tuğçe Kelleci & Yunus Emre, "Delegasyoncu Demokrasiden Yarışmacı Otoriterizme: Türk Demokrasisinin ‘Sıfatlı Demokrasiler’ ve ‘Sıfatlı Otoriter Rejimler’ Arasındaki Yeri", Ankara Barosu Dergisi, 2022, Sayı: 3, s. 105–144) O'Donnell'a göre delege demokrasisinde seçmen, sandıkta oy vererek iktidarı sadece seçmiş olmuyor; ülkeyi kendi bildiği gibi yönetmesi için seçtiği aktöre adeta bir "tüm yetki devri" (delege etme) gerçekleştiriyor. Bu yapıda seçilen lider veya iktidar, kendisini anayasal kurumların, yargının ve sivil toplumun yatay denetiminin üstünde görüyor; seçimi ise her türlü denetimden muaf olmanın tek meşruiyet kaynağı sayıyor. Kurumsal denetimin (yatay hesap verebilirliğin) ortadan kalktığı, siyasetin sadece seçimden seçime sandığa indirgendiği bu tablo, Fukuyama’nın işaret ettiği siyasal çürümeyi daha da derinleştiriyor.

Fukuyama’nın vurguladığı devlet kapasitesi, ancak güçlü bir '’denge ve denetleme’' (checks and balances) mekanizması ile sürdürülebiliyor. Türkiye’de siyasal çürümenin önüne geçilememesinin ana sebebi, sadece aktörlerin niyetleri değil; yargı, medya ve sivil toplum gibi denetleyici güçlerin, yürütme erki karşısında özerkliğini yitirmiş olmasında yatıyor.

Bu çürümeyi besleyen bir başka unsur ise ‘’siyasal kültür’’ oluyor. Almond ve Verba'nın çalışmalarının gösterdiği gibi (Ersin Kalaycıoğlu, ‘’Çağdaş Siyasal Bilim: Kuramlar, Olgular, Süreçler’’, Beta Yayınları, 1984), demokrasinin işleyişi yalnız kurumlara değil, yurttaşların siyasal sisteme ilişkin tutum ve davranışlarına da bağlı oluyor. Türkiye'nin tarihsel devlet-toplum ilişkilerinde güçlü olan paternalist ve patrimonyal eğilimler ise yurttaşı zaman zaman “hak arayan birey” olmaktan çıkarıp devletten veya siyasal iktidardan “ihsan bekleyen tebaa” konumuna sürükleyebiliyor.

Bu durumun tarihsel arka planında, Osmanlı bürokratik geleneğindeki “kul sistemi” ile iktidarın lütfuna dayanan “ihsan-ı şahane” anlayışının izlerini de görmek mümkündür. Elbette Cumhuriyet'le birlikte devlet-toplum ilişkileri köklü biçimde değişiyor; ancak patrimonyal siyaset kültürünün bazı unsurları da biçim değiştirerek siyasal patronaj ağlarında, kadrolaşma yarışında ve kaynak dağıtım mekanizmalarında varlığını sürdürebiliyor.

Böyle bir siyasal kültürde yurttaşlık bilinci zayıflayıp hak, hukuk ve hesap verebilirlik taleplerinin yerini iktidardan beklentiler aldıkça, devlet ile yurttaş arasındaki bağ, anayasal hak ve ödevler zemininden uzaklaşarak iktidarın sunduğu imkânlardan pay alma yarışına dönüşüyor.

Böyle bir siyasal kültürde medya ve sivil toplumun işlevi de daha fazla önem kazanıyor. Çünkü medya ve sivil toplum, demokratik düzende iktidarı denetleyen ve yurttaşın kamusal alana katılımını sağlayan araçlar olmaları gerekirken, siyasal kutuplaşmanın etkisiyle kimi zaman güç odaklarının yankı odalarına dönüşebiliyor. Bu durum, yurttaşın “hak arayan birey” olarak siyasal sisteme katılımını daha da zayıflatırken, hesap verebilirlik mekanizmalarını aşındırarak siyasal çürümeyi besliyor.

Yıllardır ülkede, sağıyla, soluyla insanların zihni; önyargılar ve duygularla beslenerek, semboller, kült ve idoller tarafından işgal ediliyor. İnsanların okuma, araştırma, analiz etme, mukayese ve muhakeme etme ve neticede ‘’anlama’’ gibi zihni melekeleri engelleniyor. İnsanlar, sağı ile solu ile hamasetten bilgi seviyesine gelemiyor, rasyonel, metodik ve analitik düşünceye sahip olamıyor. 

Yazılarımı takip edenler bilir ben bu durumu yıllardır nazikçe anlatıyorum, naifçe şikâyet ediyorum. Şimdi burada bunları tekrarlamak istemiyorum.

Türk siyasetinin eksikliği keşke bu kadarla kalsaydı. Ancak Türk siyasetinin bir başka özelliği daha bulunuyor.

Türk siyasetinde olmayan uzlaşı kültürü

Türk siyasetindeki uzlaşmazlık ve yıkıcı kutuplaşma kültürü yalnızca yakın dönemin veya 12 Eylül öncesinin bir olgusu olmuyor; kökleri İkinci Meşrutiyet dönemindeki "fırkacılık" kavgalarına kadar uzanıyor. İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasında yaşanan ve muhalefeti "hıyanet", iktidarı ise "tahakküm" olarak gören bu tarihsel rövanşizm anlayısı, siyasal rekabeti bir uzlaşı veya müzakere alanı değil, bir "varlık-yokluk savaşı" hâline getiriyor.

Bu tarihsel bagajın bir sonucu olarak Cumhuriyet dönemi boyunca da siyasal partiler, birbirlerini meşru birer rakip olarak görmek yerine tasfiye edilmesi gereken 'hasımlar' olarak algılıyor. Uzlaşı kültürünü engelleyen bu anlayış, 1980 öncesindeki parlamenter tıkanmalara kadar varan kronik bir soruna dönüşüyor.

Örneğin; Türkiye 12 Eylül 1980 askerî darbesine giderken, Fahri Korutürk'ün görev süresinin sona ermesinin ardından yeni cumhurbaşkanını seçmek üzere TBMM'de aylar boyunca oylamalar yapılıyor. Başta AP ve CHP olmak üzere Meclisteki partiler ortak bir aday üzerinde uzlaşamıyor; Mart-Ağustos 1980 arasında yapılan 115 tur oylamaya rağmen cumhurbaşkanı seçilemiyor. Bu siyasal tıkanma da 12 Eylül müdahalesine giden süreçte askerî yönetimin kullandığı gerekçelerden biri hâline geliyor.

12 Eylül 1980’den sonra kurulan ve solda yer aldıklarını iddia eden SHP, DSP ve CHP ve sağda yer aldıklarını iddia eden ANAP ve DYP; bu üç ‘’sol’’ parti ve bu iki ‘’sağ’’ parti 1994 yerel seçimlerinde Ankara ve İstanbul’da ayrı ayrı aday gösteriyor. Bu beş partinin adaylarının hiçbirisinin Ankara ve İstanbul’da tek başına seçimi kazanma şansı bulunmuyor. Ancak bu beş partinin her birisi ayrı ayrı seçime girerek, seçimlerde ayrı ayrı aday göstererek diğerlerinin de kazanmasını engelliyor.

İnönü 72 yaşındayken şu sözü söylüyor: ‘’Ben 72 yaşındayım. Bu yaşımda bile hata yapıyorum. Ancak bir yaptığım hatayı bir daha yapmıyorum.’’ Ancak Türk siyasetinde özellikle sol siyasette bu böyle olmuyor. Bu partiler 1994 yılında yaptıkları hatayı bilerek ve isteyerek 1999 yılında da tekrarlıyor. Bu şekilde hatalar silsilesi devam ediyor.

2023 Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde hiç yapılmaması gereken ittifak, CHP liderliğinde İYİ, DEVA, Gelecek, SP ve DP arasında canhıraş bir şekilde yapılmaya çalışılıyor. Sözde bir Millet İttifakı kuruluyor. Avusturyalı Yönetim Bilimci Peter F. Drucker, ‘’Etkin Yöneticinin Seyir Defteri’’ (Optimist Yayınları, 2007) adlı kitabında: ‘’Hiç yapılmaması gerekenin verimli bir şekilde yapılması kadar işe yaramaz bir şey yoktur" diyor. Ancak Millet İttifakı partileri, bunu da beceremiyor, ittifakta sinerji yaratılamıyor, ittifak üyesi her kafadan ayrı bir ses çıkıyor, ittifak üyeleri ittifaka ayrı ayrı katkı yapacaklarına her üye ittifaka, söz ve eylemleriyle ayrı ayrı zarar veriyor. Sonuçta bu ittifak, hem 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerini hem de genel seçimleri kaybediyor.

Bununla birlikte, Türkiye’de siyasal süreçleri yalnızca siyasal aktörlerin tercihleri üzerinden açıklamak eksik bir değerlendirme oluyor. Türkiye’deki siyasal kutuplaşmanın; medya yapısı, ekonomik eşitsizlikler, kentleşme dinamikleri ve tarihsel devlet-toplum ilişkileri gibi çok boyutlu faktörlerden de beslendiğinin dikkate alınması gerekiyor. Bu nedenle siyasal sonuçları yalnızca parti stratejilerine indirgemek yerine, yapısal ve toplumsal belirleyicileri de dikkate alan daha geniş bir analiz çerçevesi gerekiyor.

Türk siyasetinin bir başka özelliği

İşte bu noktada, bu iki yerel seçim (1994 / 1999 yerel seçimleri) ve 2023 Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri Türk siyasetinin yukarıda belirtilen bilimsel, edebi, felsefi, siyasi, sosyolojik, psikolojik ve stratejik derinlik eksikliğinin dışında anlatmak istediğim bir başka özelliğini daha hatırlatıyor.

Ancak yine bu özelliği anlatmadan önce Ortaçağ ekonomi tarihi üzerinde uzmanlığı ile bilinen, Kaliforniya Üniversitesi’nde profesör unvanı ile ders veren, İtalyan akademisyen ve ekonomi tarihçisi Carlo Maria Cipolla (1922-2000)’yı hatırlatmam gerekiyor. ‘’Cipolla’’ İtalyanca ‘’Soğan’’ anlamına geliyor (!)

Neşeli Öyküler

Cipolla’nın ‘’Allegro Ma Non Troppo’’ (Il Mulino, 2015) ile ‘’Tre Storie Extra Vaganti’’ (Fazlasıyla Başıboş Üç Öykü) adlı eserleri İtalya’da birleştirilerek yayımlanıyor. Tarih Vakfı da bu kitabı ‘’Neşeli Öyküler’’ (Tarih Vakfı, 2008) adıyla Türkçeye çevirerek yayımlıyor. (Haldun Taner’in aynı adlı Almanca yazılmış bir kitabı da bulunuyor: ‘’Allegro ma non troppo", Sardes Verlag, 2007. Bu iki kitabın karıştırılmaması gerekiyor.)

Yazar, kitabında tarihe yön veren basit ama komik bazı olayları irdeliyor. Ona göre tarih; büyük çapta aptalların yönlendirdiği komik olaylar ile gelişiyor. Dünyada insan var olalı beri aptallık da bulunuyor, hatta kitabın yazarı ünlü tarihçiye göre yasaları bile bulunuyor! Carlo M. Cipolla kitabın sonunda yer alan makalesinde ‘‘Aptallığın Temel Yasaları‘‘nı irdeliyor. (Sayfa: 72-87) Yazar bu yasaları "nükteli bir buluş" olarak niteliyor. ‘’Aptallığın Temel Yasaları’’ bölümü asıl olarak yazarın ‘’Allegro ma non troppo" adlı kitabında yer alıyor.

Cipolla’ya göre insanlar dörde ayrılıyor

Cipolla, kitabında insanları dörde ayırıyor: Saflar, zekiler, haydutlar ve aptallar. Cipolla, kitabında, yaptığı eylemden zarar eden, ama bir başkasına da yarar sağlayanları ‘’saflar’’, yaptığı bir eylemden yarar sağlayan, aynı zamanda bir başkasının da yarar sağlamasına neden olanları ‘’zekiler’’, yaptığı eylemle kendine yarar sağlayan, başkasına da zarar verenleri ise ‘’haydutlar’’ olarak tanımlıyor.

Aptallar

‘’Aptallar’’a gelince: Cipolla'ya göre ‘’aptal’’ bir insan, kendisine hiçbir yarar sağlamadan, hatta bazen zarara uğrayarak başka birine zarar veren kişi oluyor. Cipolla'ya göre dünyaya zekilerden çok aptallar yön veriyor.


Ancak siyaset bilimi penceresinden baktığımızda bu ‘'aptallık’' aslında bir ‘'Rasyonel Tercih'’ (Rational Choice) paradoksu olabiliyor. Siyasetçinin topluma veya kurumlara uzun vadede zarar veren hamleleri, kendi kısa vadeli iktidarını korumak adına yaptığı '’rasyonel bir pragmatizm’' olarak okunabiliyor. Yani toplumsal düzeydeki irrasyonellik, bireysel düzeydeki aşırı kâr maksimizasyonunun bir sonucu oluyor.

Haydutlar

Cipolla kendilerine fayda sağlamak için başkalarına zarar verenleri haydut olarak niteliyor, ancak onları da ikiye ayırıyor: Kendilerine az fayda sağlamak için başkalarına çok zarar verenler aptal-haydutlar oluyorlar. Kendilerine çok fayda sağlarken başkalarına az zarar verenler ise zeki-haydutlar oluyorlar.

Cipolla bu tipolojiyi yalnız bireysel davranışlarla sınırlamıyor; toplumların ve siyasal düzenlerin işleyişine de taşıyor. Ona göre aptallık toplumun bütün kesimlerinde bulunduğu gibi iktidar çevrelerinde de bulunuyor. Siyasal ve kurumsal güç ise aptalca davranışların topluma verebileceği zararı daha da büyütüyor.

Cipolla, demokratik sistemlerde genel seçimlere de bu açıdan bakıyor. Toplumdaki aptalların seçimler aracılığıyla iktidardaki aptalların oranının korunmasına katkıda bulunabildiğini ileri sürüyor. Burada Cipolla'nın eleştirisi demokrasinin kendisinden çok, seçim mekanizmasının insan aptallığını kendiliğinden ortadan kaldırmadığı gerçeğine yöneliyor. Başka bir ifadeyle sandık, yöneticilerin akıllı veya erdemli olacağını garanti etmiyor.

Cipolla'nın asıl dikkat çekici tespiti ise yükselen ve gerileyen toplumlar arasında yaptığı ayrımda ortaya çıkıyor. Ona göre yükselen toplumlarda da kaçınılmaz olarak aptallar bulunuyor; fakat yeterli sayıdaki zeki insan bunların vereceği zararı sınırlayarak toplumun ilerlemesini sağlayabiliyor. Gerileyen toplumlarda ise iktidar çevrelerinde aptallık özellikleri gösteren haydutların, toplumun geri kalanında da çaresizlerin çoğalması, aptalların yıkıcı gücünü artırıyor.

Cipolla'nın bu ironik tipolojisini siyasete uyarladığımızda mesele yalnız kimin iktidara geldiği değil, bir toplumun kendi zararına sonuçlar doğurabilecek siyasal tercihleri neden tekrar tekrar üretebildiği sorusuna dönüşüyor. Böyle bakıldığında Cipolla'nın “aptal”, “haydut” ve “çaresiz” tipleri bir hakaret olmaktan çok, bireysel çıkar ile toplumsal yarar arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullanılan ironik bir düşünce modeli hâline geliyor.

Cipolla, ‘’Neşeli Öyküler’’ adlı kitabına temel teşkil eden ‘’Allegro Ma Non Troppo’’ adlı kitabının sunuş yazısında şunu yazıyor: ‘’Bu kitap aptallara değil, onlarla uğraşmak zorunda kalanlara hitap etmektedir…’’

Cipolla, kitabının girişinde Romalı şair Horatius’un şu sözüne yer veriyor: ‘’Ridentem dicere verum quid vetat?’’ (İnsanın gerçeğe gülmesini kim yasaklayabilir?) Ama Cipolla’nın kitabını okuyup da günümüzle de ilişkilendirilince de yaşadığımız gerçeğe Horatius’tan farklı olarak ancak acı acı gülmemiz gerekiyor.

Türk siyasetinin makûs talihi

Cipolla'nın kitabını ve bu görüşlerini Türk siyasetçisi ile ilişkilendirerek Türk siyasetçisinin de söz, söylem, eylem ve davranışlarını ''aptallık'' ve ''haydutluk'' olarak değerlendirmemek, Türk siyasetçisinin bir özelliği olarak saymamak gerekiyor. Cipolla’nın görüşü olsa olsa, İtalya’da, hadi hadi en fazla Avrupa’da geçerli oluyor. Bizim kültürümüz, bizim Doğu kültürümüz tabii ki Batı kültürüne uymuyor. Türk siyasetinin bir türlü yenilmeyen makûs talihi de ne aptallıktan ne de haydutluktan kaynaklanıyor. Çünkü Türk siyasetçisi Batı siyasetçisi gibi ‘’aptal’’ ya da ‘’haydut’’ özelliklerini taşımıyor.

Bu noktada Türk siyasetinin ve Türk siyasetçisinin anlatmak istediğim işte o bir başka özelliği devreye giriyor. Bu özelliği anlatabilmem için Amerikalı Profesör Russel Gough’ın, "Karakteriniz Kaderinizdir" (HYB Yayıncılık, 2002) adlı kitabında geçen şu sözüne gitmemiz gerekiyor: "Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmaktır." Yani Russel Gough diyor ki; eğer karakter gelişmemişse tahsil işe yaramıyor.

Fakat siyasal düzen yalnız iyi karakterli insanların varlığı üzerine kurulabilir mi? Modern siyaset düşüncesinin bu soruya cevabı ‘’hayır’’ oluyor. Nitekim Spinoza, “Politik İnceleme” (Tractatus Politicus) (Benedictus Baruch Spinoza, “Politik İnceleme”, Dost Kitabevi Yayınları, 2007) adlı eserinde siyasal düzenin kişilerin iyi niyetine bırakılamayacağını vurguluyor. Siyasetin temel meselesi, iktidara yalnız erdemli insanların gelmesini sağlamak değil; iktidara gelen insanların tutkularını, kişisel zaaflarını ve çıkarlarını sınırlayabilecek kurumları kurmak oluyor. Siyasal ahlak ve bireysel karakter elbette önemlidir; fakat iyi kurumların asli işlevi, kamusal düzeni kişilerin ahlakına ve iyi niyetine bağımlı olmaktan çıkarmak oluyor.

Ancak bu siyasal kültürde politika; ilkelerin ve ülkülerin değil, çoğunlukla çıkarların ve güçlerin mücadele aracı haline getiriliyor. Karakterden, ilkelerden ve ülkülerden yoksun bu kadar tahsil ile oluşan siyaset; para, rant, çıkar, menfaat, yalan, talan, ikbal ve şantaj üzerine inşa ediliyor.

Gözlüklü Sami ve Sürmegöz İhsan Bey

Siyaset biliminin “kişiselleşmiş iktidar”, “patronaj” ve “klientalizm” gibi kavramlarla anlattığı ilişkiyi edebiyat ve mizah bazen birkaç çizgiyle çok daha görünür hâle getiriyor. Turhan Selçuk'un Abdülcanbaz dünyasındaki Gözlüklü Sami Bey ile Sürmegöz İhsan Bey de böyle iki tip oluyor.


Gözlüklü Sami Bey; şeytanî bir zekâya ve süngülü bir bastona sahip, işrete ve kadına düşkün, düzenbaz, hilebaz, madrabaz ve menfaatperest bir karakteri, onun sağ kolu, dostu, dalkavuğu ve has adamı Sürmegöz İhsan Bey ise “evet efendim, sepet efendim”ci, uşak ruhlu, rüzgârgülü karakterli, paraya düşkün ve ilkesiz pragmatizmi temsil eden bir tipi canlandırıyor.

Türk siyasetinin bir türlü yenilmeyen makûs talihini işte bu Gözlüklü Sami Beyler ve Sürmegöz İhsan Beyler belirliyor. Bu tipolojiler ile Turhan Selçuk, Türkiye’de siyasetin kişiselleşen doğasına dair güçlü bir metafor sunuyor.

Bu tiplemeler, Max Weber'in “Meslek Olarak Siyaset” (Politik als Beruf) (Biblos Kitabevi Yayınları, 2017) adlı çalışmasında yaptığı “siyaset için yaşamak” (leben für die Politik) ile “siyasetten yaşamak” (leben von der Politik) ayrımının Türkiye'deki en somut karşılığı oluyor. Weber'e göre siyaset için yaşayan insan, siyaseti bir ideale, ilkeye veya kamusal amaca adanmışlık olarak görürken; siyasetten yaşayan insan, siyaseti kendisine gelir, güç ve nüfuz sağlayan bir geçim alanına dönüştürüyor. Türkiye'de siyasetin bir “geçim kapısı” ve patronaj aracı olarak görülmesi de bu ikinci siyaset anlayışını besliyor; ilkesiz pragmatist karakterlerin her dönem yeniden üretilmesine ve liyakatin yerini sadakatin almasına neden oluyor.

Turhan Selçuk'un çizgilerindeki Gözlüklü Sami ve Sürmegöz İhsan Bey tiplemeleri de Weber'in “siyasetten yaşamak” dediği anlayışı mizahın diliyle görünür hâle getiriyor. Türkiye'de siyasetin kurumsallaşamaması, siyasetin bir ideal veya toplumsal hizmet alanı olmaktan çıkıp bir “siyasetten geçinme” aracına dönüşmesine zemin hazırlıyor.

Türk siyasetinde akıl dışı bir olay yaşanıyorsa bunun nedeni olarak Cipolla’nın tarif ettiği irrasyonel bireysel davranışlardan çok; kısa vadeli çıkar hesaplarının kurumsal aklın önüne geçmesi oluyor. Türk siyasetinde yaşanan birçok sorun, yalnızca bireysel yetersizliklerle açıklanamıyor. Sorunun önemli bir boyutunu; kurumsal yapıların zayıflığı, siyasetin kişiselleşmesi ve siyasal sadakat ilişkilerinin kuralların önüne geçmesi oluşturuyor.

Siyaset bilimi literatüründe bu durum çoğu zaman “patrimonyal siyaset kültürü”, “neo-patrimonyal yapı” veya “klientalist ilişkiler ağı” gibi kavramlarla açıklanıyor. Bu yapılarda siyasal rekabet; kurumsal ilkeler, programlar ve kamu yararı üzerinden değil, kişisel bağlılıklar, çıkar ilişkileri ve patronaj mekanizmaları üzerinden şekillenebiliyor.

Bu nedenle Türkiye’de siyasal aktörler arasındaki çatışmalar çoğu zaman ideolojik farklılıklardan çok; güç paylaşımı, siyasal nüfuz alanı ve kaynak dağılımı üzerinden yürütülüyor.

Sonuç olarak Türkiye’de siyasetin '’kuralsız’' bir alan olarak algılanması, rasyonel bir kurumsallaşmayı imkânsız kılıyor. Max Weber’in '’karizmatik otorite’' olarak tanımladığı lider odaklı yapı (Max Weber, ‘’Ekonomi ve Toplum’’, Yarın Yayınları, 2018), Türkiye’de ‘'hukuki-rasyonel otoriteye’' evrilemediği için siyasi partiler birer fikir kulübü değil, liderin şahsi maiyeti hâline geliyor. Bu durum, siyaseti toplumsal sorunlara çözüm üretilen bir '’kamusal alan’' olmaktan çıkarıp, kaynakların paylaşıldığı bir '’rant dağıtım merkezi’’ne dönüştürüyor.

Türk seçmeni

Seçmen davranışını da yalnız ekonomik çıkarların veya rasyonel hesapların belirlediğini düşünmek eksik kalıyor. Siyasal tercihler; ekonomik beklentilerin yanında aidiyetler, korkular, umutlar, tarihsel hafıza, kültürel değerler ve grup kimlikleri tarafından da şekilleniyor. Türkiye'de de seçmenin siyasal tercihlerinde akıl ve ekonomik çıkar kadar duygular ve aidiyetler etkili oluyor. Türk siyasetçisi ise seçmenin bu duygularını, korkularını ve aidiyetlerini kullanmayı çok iyi biliyor.

Sorun, siyasette duyguların varlığı değil; duyguların aklın, sorgulamanın ve hesap sormanın önüne geçmesi oluyor. Siyasal rekabet giderek bir “taraftarlık” ilişkisine dönüştüğünde seçmen, desteklediği siyasal aktörü eleştirmek ve ondan hesap sormak yerine onu her şartta savunmaya başlayabiliyor. Böylece demokratik siyasetin temel mekanizmalarından biri olan hesap verebilirlik zayıflıyor.

Oysa demokrasi yalnız oy vermeyi değil, gerektiğinde oy verdiği siyasal aktörden de hesap sorabilen bir yurttaşlığı gerektiriyor. Türk seçmeni duygularını aklının önüne değil de aklını duygularının önüne koymadığı; siyasal aidiyetini sorgulama ve hesap sorma sorumluluğunun önüne geçirdiği sürece, Türk siyasetinin bu makûs talihini değiştirmek de kolay görünmüyor.

Aslında bu durum, Platon'un ‘‘Devlet’’ (Politeia) (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019) adlı eserinde dile getirdiği klasik demokrasi eleştirisini de hatırlatıyor. Platon, demokrasinin kitlelerin duygularını ve tutkularını okşamayı iyi bilen demagogların etkisine nasıl açık hâle gelebileceğini anlatıyor. Bugünün siyaset bilimi kavramlarıyla bakıldığında bu eleştiri, popülizm tartışmalarıyla da ilişkilendirilebiliyor. Seçmenin sorgulama yetisini yitirip yalnızca duygularıyla ve sarsılmaz aidiyetleriyle hareket ettiği bir yapıda siyaset, kamusal yararın arandığı rasyonel bir alan olmaktan çıkıp kitleleri kışkırtan demagojik bir güç mücadelesine dönüşüyor.

Sonuç

Türk siyasetinin makûs talihini bir kader olarak görmemek gerekiyor. Çünkü sorun yalnız siyasetçilerin karakterinde veya seçmenin tercihlerinde değil, kişisel çıkarı kamu yararıyla sınırlayacak ve siyasal gücü kurallara bağlayacak kurumların yeterince güçlenememesinde yatıyor. Türk siyasetinin bu makûs talihinin değişebilmesi de her şeyden önce siyasetin kurumsallaşmasına bağlı görünüyor.

Siyasal ahlak ve karakter elbette önemlidir; fakat demokrasinin geleceği yalnız iyi insanların iktidara gelmesine bırakılamaz. Güçlü bir demokrasiyi asıl güçlü kılan da yalnız iyi yöneticiler yetiştirmesi değil, kötü niyetli veya yetersiz aktörlerin verebileceği zararı sınırlayabilmesi oluyor. Bunun için parti içi demokrasinin güçlenmesi, liyakat anlayışının hâkim olması, hukuk devletinin korunması, bağımsız kurumların işlerliğini sürdürmesi, siyasal etik kültürünün gelişmesi ve eleştirel düşünebilen yurttaşların yetişmesi gerekiyor.

Çünkü gerçek demokrasi yalnız sandıktan ibaret olmuyor. Demokrasi; düşünce üretimiyle, hukukla, güçlü kurumlarla, hesap verebilirlikle ve uzlaşı kültürüyle ayakta kalıyor. Dolayısıyla mesele; yalnız “kötü karakterli” aktörlerin tasfiyesi değil; müşterici ilişkilerin yerine kurallara dayalı ilişkileri, kişisel sadakatlerin yerine kurumsal rasyonaliteyi, lider kültünün yerine kuralları koyabilme meselesi oluyor. Türkiye'nin yeni sloganlara değil; güçlü kurumlara, siyasal ahlaka ve eleştirel düşünebilen yurttaşlara ihtiyacı bulunuyor.

Türkiye'de demokratikleşmenin kalıcılığı da yalnızca seçim rekabetine değil; kurumsal kapasitenin güçlenmesine, hukuk devletinin yerleşmesine ve siyasal aktörlerin uzlaşı kültürünü içselleştirmesine bağlı görünüyor. Çünkü seçim, demokrasinin vazgeçilmez şartı oluyor; fakat tek başına demokrasi anlamına gelmiyor. Sandık iktidarı belirliyor; hukuk ve kurumlar ise o iktidarın sınırlarını belirliyor.

Gözlüklü Sami Beyler ve Sürmegöz İhsan Beyler her toplumda çıkabiliyor. Asıl mesele onların ortaya çıkmasını bütünüyle engellemek değil, bir ülkenin kaderini belirlemelerini engelleyecek kurumları kurabilmek oluyor. Turhan Selçuk'un çizgilerle anlattığı bu tiplerin siyasette sürekli yeniden üretilmesi de aslında kişilerin olduğu kadar, onları besleyen siyasal kültürün ve kurumsal yapının bir sonucu oluyor.

“Gerici Sol” (Çağdaş Yayınları, 1970) adlı kitabın yazarı Jérôme Deshusses'in şu sözü bu bakımdan hâlâ düşündürücü oluyor: “İnsanlık var olduğundan beri ne ideal sahipleri iktidar olabilmiştir ne de iktidarlar ideal sahibi...” Türk siyaseti için bu tespiti acı bir “yerel gerçeğe” dönüştüren ise bunun kaçınılmaz bir kader gibi kabullenilmesi oluyor. Oysa Gözlüklü Sami kurnazlığı bir tercih olabilir; o tercihin bir ülkenin kaderine dönüşmesini engellemesi gereken ise kurumlar oluyor. Türkiye'nin makûs talihini yenebilmesi, kişisel kurnazlığın karşısına kurumsal bir “toplumsal aklı”; şahsi çıkarın karşısına kamu yararını, sadakatin karşısına liyakati koyabilmesinden geçiyor.

Kurumların güçlü olduğu yerde siyaset kader olmaktan çıkıyor, kurala dönüşüyor. Türk siyasetinin “makûs talihi” de ancak o zaman yenilebiliyor.

Bütün bunları yazmak da ne hikmetse, kendisine bir ömür boyu “siyasetten uzak durması” sıkı sıkı tembih edilmiş ve bu yüzden olsa gerek siyasetin “s”sinden bile anlamayan bana kalıyor...

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz