• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam796
Toplam Ziyaret4332956

Türk siyasetinin makûs talihi


Türk siyasetinin makûs talihi

06 Kasım 2023

Türkiye’de siyasetin temel sorunu ideolojik farklılıklar değil, siyasetin kurumsallaşamamış olmasıdır.

Samuel P. Huntington, “Political Order in Changing Societies” (Değişen Toplumlarda Siyasal Düzen) (Yale University Press, 1968) adlı eserinde, siyasal istikrarın yalnızca seçimlerle değil, kurumsallaşmış siyasal yapılarla mümkün olduğunu belirtiyor. Huntington’ın temel tespiti şu oluyor: Siyasal katılımın artışı güçlü kurumlarla dengelenmediğinde sistem çözüm üretmek yerine istikrarsızlık ve siyasal çürüme üretmeye başlıyor.


Türkiye’de de siyasal katılımın gelişmesine rağmen parti yapıları, siyasal etik, uzlaşı kültürü ve kurumsal denge mekanizmaları aynı ölçüde gelişemiyor. Huntington’ın kurumsallaşmanın ölçütleri olarak gösterdiği uyarlanabilirlik, karmaşıklık, özerklik ve tutarlılığın yerini çoğu zaman “kişiselleşmiş siyaset” (personalistic politics) alıyor. Böylece partiler, toplumsal talepleri kurumsal süreçlerden geçiren özerk yapılar olmaktan çıkarak liderlerin şahsi karizmalarına ve sadakat ilişkilerine bağlı yapılara dönüşebiliyor.

Türk siyaseti aynı zamanda düşünsel ve stratejik derinlik üretmekte de zorlanıyor.

Türkiye'de sağıyla soluyla siyasetin kurumsallaşmakta zorlanması, siyasal rekabetin programlar ve toplumsal sorunlar kadar kimlikler ve aidiyetler üzerinden de yürütülmesine yol açıyor. Oysa demokratik siyasetin temel işlevlerinden biri, toplumdaki etnik, dinî, mezhebî ve kültürel farklılıkları siyasal kutuplaşmanın araçlarına dönüştürmeden, toplumsal talepleri hukuk ve demokratik kurumlar içinde uzlaştırabilmek oluyor. Siyasal rekabetin programlar ve toplumsal sorunlar yerine giderek kimlikler ve aidiyetler üzerinden yürütülmesi ise toplumsal ayrışmayı derinleştiriyor.

Bu noktada Pierre Bourdieu'nun “habitus” kavramını hatırlamak gerekiyor. (Anne Jourdain - Sidonie Naulin, ‘’Pierre Bourdieu’nün Kuramı ve Sosyolojik Kullanımları’’, İletişim Yayınları, 2016) İnsanların siyasal tercihleri yalnızca ekonomik çıkarlarıyla değil; içinde yetiştikleri toplumsal çevre, aile, eğitim, kültürel alışkanlıklar ve aidiyetler tarafından da biçimleniyor. Türkiye'de sıkça “mahalle” diye ifade edilen siyasal ve kültürel çevre de seçmenin dünyayı algılama biçimini ve siyasal tercihlerini etkiliyor. Böylece seçmen, ekonomik çıkarlarıyla siyasal aidiyeti çatıştığında dahi ait olduğu kimlik bloğunun içinde kalabiliyor. Bu durum, sınıfsal ve ekonomik talepler üzerinden gelişebilecek bir siyasetin önünü daraltabiliyor ve kültürel kimliklerin siyasal tercihler üzerindeki ağırlığını artırabiliyor.

Marksist düşünce geleneğinde “yanlış bilinç” (false consciousness) olarak kavramsallaştırılan yaklaşım da bu noktada başka bir açıklama çerçevesi sunuyor. (Karl Marx & Friedrich Engels, “Alman İdeolojisi”, Sol Yayınları, 2004) Bu yaklaşımla bakıldığında bireyler ve toplumsal sınıflar, kendi ekonomik ve sınıfsal çıkarlarının yerine egemen siyasal ve kültürel değerleri benimseyebiliyor. Türkiye’de ekonomik çıkarlarla siyasal aidiyetlerin zaman zaman farklı yönlere işaret etmesi de bu tartışmayı anlamlı kılıyor.

Bu olguya Antonio Gramsci'nin “hegemonya” kavramıyla bakıldığında ise siyasal üstünlüğün yalnızca devlet gücünü ele geçirmekle kurulmadığı görülüyor. (Antonio Gramsci, “Hapishane Defterleri”, Belge Yayınları, 2014) Hegemonya, toplumun dünyayı anlamlandırdığı değerler, semboller, kavramlar ve dil üzerinde de kuruluyor. Böylece siyasal aidiyet yalnızca bir parti tercihi olmaktan çıkarak hayat tarzının, kültürel kimliğin ve “mahalle” aidiyetinin parçasına dönüşebiliyor. Bu durumda siyasal rekabet de ekonomik ve toplumsal sorunların tartışıldığı bir alan olmaktan çıkarak kültürel kimliklerin karşı karşıya geldiği bir mücadeleye dönüşebiliyor.

Bu tartışmanın Türkiye'nin tarihsel ve sosyolojik yapısındaki karşılığını anlamak bakımından Şerif Mardin'in ‘Merkez-Çevre’ (Center-Periphery) yaklaşımı da (Şerif Mardin, "Türkiye’de Toplum ve Siyaset: Makaleler 1’’, İletişim Yayınları, 2016) önemli bir açıklama çerçevesi sunuyor. Mardin, Osmanlı’dan günümüz Türkiye’sine devrolan temel siyasal fay hattının ekonomik sınıflardan çok; bürokratik, seküler ve devlet merkezli "Merkez" ile yerel, dini ve geleneksel kitleleri temsil eden "Çevre" arasındaki kültürel yarılma olduğunu savunuyor. Türkiye’de sağ siyaset, bu tarihsel ve kültürel fay hattını çok iyi okuyarak kendisini "çevrenin ve mağdurların temsilcisi" olarak konumlandırıyor; böylece sınıfsal çelişkilerin üzerini kültürel ve kimliksel sembollerle kapatmayı başarıyor. Sol siyaset ise merkezle kurduğu tarihsel ve algısal bağlar nedeniyle çevrenin kültürel kodlarıyla ve "mahalle" ile dönüştürücü bir ilişki kurmakta güçlük çekiyor.

Buradaki temel tıkanıklıklardan biri de siyasetin bir “müştericilik” (clientelism) ilişkisine hapsolmasıdır. (Ayşe Buğra, "Devlet ve İşadamları", İletişim Yayınları, 2021) Seçmen ile siyasal aktör arasında kurulması gereken program, ilke ve hesap verebilirlik ilişkisi; yerini kimi zaman kamu kaynaklarının, kadroların ve imkânların siyasal sadakat karşılığında dağıtıldığı patronaj ilişkilerine bırakıyor. Böyle bir düzende yurttaş, siyasal iktidardan hak talep eden eşit bir birey olmaktan uzaklaşıp iktidarla kurduğu ilişki ölçüsünde kaynaklara erişebilen bir konuma sürüklenebiliyor. Bu durum yalnızca kaynak dağılımını bozmakla kalmıyor; aynı zamanda ciddi bir “siyasal temsil krizi” yaratıyor. Çünkü siyasal temsil, toplumsal taleplerin kurumlara taşınmasından çok, aidiyetlerin ve sadakat ilişkilerinin yeniden üretilmesine dönüşüyor.

Siyasal çürüme

Francis Fukuyama ise demokratik seçimlerin tek başına yeterli olmadığını; devlet kapasitesi, hukuk devleti ve hesap verebilir kurumlar gelişmediğinde siyasal çürümenin ortaya çıkacağını savunuyor. (Francis Fukuyama, “Siyasal Düzen ve Siyasal Çürüme”, Profil Yayıncılık, 2018) Türkiye’de de siyasetin yeterince kurumsallaşamaması, demokrasinin zaman zaman seçim süreçlerine indirgenmesine yol açıyor. Oysa seçim, demokratik düzenin vazgeçilmez unsuru olmakla birlikte, güçlü kurumlar ve etkili denetim mekanizmaları olmadan tek başına siyasal gelişmeyi güvence altına alamıyor.

Arjantinli siyaset bilimci Guillermo O'Donnell bu durumu “Delege Demokrasisi” (Delegative Democracy) kavramıyla açıklıyor. (Tuğçe Kelleci & Yunus Emre, “Delegasyoncu Demokrasiden Yarışmacı Otoriterizme: Türk Demokrasisinin ‘Sıfatlı Demokrasiler’ ve ‘Sıfatlı Otoriter Rejimler’ Arasındaki Yeri”, Ankara Barosu Dergisi, 2022, Sayı: 3, s. 105–144) O'Donnell'a göre delege demokrasisinde seçmen, sandıkta oy vererek yalnızca yöneticisini seçmiş olmuyor; seçilen aktör de aldığı seçim desteğini ülkeyi kendi bildiği biçimde yönetmesinin yeterli meşruiyet kaynağı olarak görebiliyor. Böylece anayasal kurumların, yargının ve diğer denetim mekanizmalarının oluşturduğu “yatay hesap verebilirlik” zayıflıyor.

Bu nedenle demokratik düzen yalnız dikey hesap verebilirliğe, yani seçimlere değil; yargı, parlamento, medya ve sivil toplum gibi farklı denetim mekanizmalarının işlerliğine de ihtiyaç duyuyor. Bu mekanizmaların zayıflaması, siyasal iktidarın kurumsal sınırlarını da zayıflatıyor.

Bu çürümeyi besleyen bir başka unsur ise siyasal kültür oluyor. Almond ve Verba'nın çalışmalarının gösterdiği gibi (Ersin Kalaycıoğlu, “Çağdaş Siyasal Bilim: Kuramlar, Olgular, Süreçler”, Beta Yayınları, 1984), demokrasinin işleyişi yalnız kurumlara değil, yurttaşların siyasal sisteme ilişkin tutum ve davranışlarına da bağlı oluyor. Türkiye'nin tarihsel devlet-toplum ilişkilerindeki paternalist ve patrimonyal eğilimler ise yurttaşı zaman zaman hak talep eden birey olmaktan uzaklaştırarak devletten veya siyasal iktidardan beklenti içinde olan bir konuma sürükleyebiliyor.

Bu siyasal kültürün tarihsel arka planı tartışılırken Osmanlı devlet geleneğindeki patrimonyal ilişkiler de dikkate alınıyor. Elbette Cumhuriyet'le birlikte devlet-toplum ilişkileri köklü biçimde değişiyor; dolayısıyla Osmanlı'daki “kul sistemi” ile günümüzün siyasal patronaj ilişkileri arasında doğrudan bir devamlılık kurmak doğru olmuyor. Bununla birlikte iktidar, sadakat ve kaynak dağılımı arasındaki ilişkinin farklı dönemlerde farklı biçimlerde yeniden üretilebildiği görülüyor. Bu tür ilişkiler güçlendikçe yurttaşın devlete anayasal hak ve yükümlülükler üzerinden değil, siyasal iktidarın dağıttığı imkânlara erişim üzerinden bakması riski de artıyor.

Bu noktada medya ve sivil toplumun işlevi de önem kazanıyor. Demokratik düzende iktidarın denetlenmesine ve yurttaşın kamusal alana katılımına katkıda bulunması beklenen bu yapılar, siyasal kutuplaşmanın etkisiyle kimi zaman farklı güç odaklarının yankı odalarına dönüşebiliyor. Böyle bir ortam ise eleştirel düşünceyi ve hesap verebilirlik kültürünü zayıflatabiliyor.

Yıllardır ülkede, sağıyla soluyla siyasal düşünce; önyargılar, duygular, semboller, kültler ve idoller tarafından kuşatılıyor. Böyle bir ortamda okuma, araştırma, karşılaştırma, muhakeme etme ve nihayetinde “anlama” çabası geri plana düşüyor. Siyaset de bilgiye ve analize dayalı bir tartışma alanı olmaktan çıkarak hamasetin hâkim olduğu bir alana dönüşebiliyor.

Yazılarımı takip edenler bilir ben bu durumu yıllardır nazikçe anlatıyorum, naifçe şikâyet ediyorum. Şimdi burada bunları tekrarlamak istemiyorum.

Türk siyasetinin sorunları keşke bununla sınırlı kalsaydı. Bir başka önemli sorun da uzlaşı kültürünün zayıflığı oluyor.

Türk siyasetinde uzlaşı sorunu

Türk siyasetindeki uzlaşmazlık ve kutuplaşma yalnızca yakın dönemin veya 12 Eylül öncesinin bir olgusu olmuyor; tarihsel izleri İkinci Meşrutiyet dönemindeki sert “fırkacılık” mücadelelerine kadar uzanıyor. İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki mücadelede siyasal rekabetin zaman zaman meşru bir iktidar-muhalefet ilişkisinin sınırlarını aşması, siyasetin uzlaşma ve müzakere alanından bir varlık-yokluk mücadelesine dönüşmesinin erken örneklerinden birini oluşturuyor. Bu anlayışın farklı biçimleri Cumhuriyet döneminde de zaman zaman ortaya çıkıyor; siyasal rakibin meşru bir rakipten çok bertaraf edilmesi gereken bir hasım olarak görülmesi, uzlaşı kültürünün gelişmesini güçleştiriyor.

Örneğin Türkiye 12 Eylül 1980 askerî darbesine giderken, Fahri Korutürk'ün görev süresinin sona ermesinin ardından yeni cumhurbaşkanını seçmek üzere TBMM'de aylar boyunca oylamalar yapılıyor. Başta AP ve CHP olmak üzere Meclisteki partiler ortak bir aday üzerinde uzlaşamıyor; Mart-Ağustos 1980 arasında yapılan 115 tur oylamaya rağmen cumhurbaşkanı seçilemiyor. Bu tıkanma, dönemin genel siyasal krizinin en görünür örneklerinden biri hâline geliyor.

Benzer bir uzlaşma ve siyasal koordinasyon sorunu 1990'lı yıllarda da görülüyor. 1994 yerel seçimlerinde SHP, DSP ve CHP ile ANAP ve DYP, özellikle İstanbul ve Ankara'da ayrı adaylarla seçime giriyor. Birbirine yakın seçmen tabanlarına hitap eden partilerin ortak bir seçim stratejisi geliştirememesi, oyların farklı adaylar arasında dağılmasına yol açıyor. Benzer sorunların sonraki seçimlerde de tekrarlanması, Türk siyasetinde seçim öncesi iş birliği ile kalıcı bir uzlaşı kültürü arasındaki farkı gösteriyor.

Uzlaşma sorunu 2023 Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri öncesinde kurulan Millet İttifakı deneyiminde farklı bir biçimde ortaya çıkıyor. CHP, İYİ Parti, DEVA Partisi, Gelecek Partisi, Saadet Partisi ve Demokrat Parti'nin bir araya gelmesi, farklı siyasal geleneklerden gelen partilerin seçim iş birliği yapabilmesi bakımından önemli bir örnek oluşturuyor. Ancak bir araya gelmek, tek başına siyasal uyum ve ortak strateji yaratmaya yetmiyor. İttifak içinde adaylık sürecinden siyasal söyleme kadar ortaya çıkan görüş ayrılıkları, seçim iş birliği ile uzlaşma kültürü arasındaki farkı da gösteriyor. Peter F. Drucker'ın “Etkin Yöneticinin Seyir Defteri” (Optimist Yayınları, 2007) adlı kitabındaki “Hiç yapılmaması gerekenin verimli bir şekilde yapılması kadar işe yaramaz bir şey yoktur” sözü, burada üzerinde düşünülmesi gereken bir yönetim ilkesi oluyor. Sonuçta Millet İttifakı 2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde hedeflediği siyasal sonucu elde edemiyor.

Bununla birlikte, Türkiye’de siyasal süreçleri yalnızca siyasal aktörlerin tercihleri üzerinden açıklamak eksik bir değerlendirme oluyor. Türkiye’deki siyasal kutuplaşmanın; medya yapısı, ekonomik eşitsizlikler, kentleşme dinamikleri ve tarihsel devlet-toplum ilişkileri gibi çok boyutlu faktörlerden de beslendiğinin dikkate alınması gerekiyor. Bu nedenle siyasal sonuçları yalnızca parti stratejilerine indirgemek yerine, yapısal ve toplumsal belirleyicileri de dikkate alan daha geniş bir analiz çerçevesi gerekiyor.

Kurumların ötesinde insan

Ancak siyasal sorunları yalnız kurumlarla, tarihsel yapılarla ve siyasal kültürle açıklamak da yeterli olmuyor. Çünkü bütün bu kurumları kuran, işleten veya işlemez hâle getiren sonuçta insan oluyor. Böylece siyaset biliminin kurumsallaşma sorunundan daha eski ve belki de daha zor bir soruya geliyoruz: İnsan davranışındaki akıl dışılık, çıkarcılık ve yetersizlik siyaseti nasıl etkiliyor?

Bu soruya biraz da mizahın ve ironinin diliyle yaklaşan isimlerden biri, Ortaçağ ekonomi tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan İtalyan ekonomi tarihçisi Carlo M. Cipolla (1922–2000) oluyor. Bu arada “Cipolla” İtalyancada “soğan” anlamına geliyor (!).

Cipolla'nın önce İngilizce kaleme aldığı, daha sonra “Allegro ma non troppo” adıyla yayımlanan ve Türkçeye “Neşeli Öyküler” adıyla çevrilen kitabında yer alan “Aptallığın Temel Yasaları” başlıklı denemesi, insan davranışlarını mizahi fakat düşündürücü bir sınıflandırmayla ele alıyor. (Carlo M. Cipolla, “Neşeli Öyküler”, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999)

Cipolla insanları davranışlarının kendilerine ve başkalarına sağladığı yarar veya verdiği zarar bakımından dört gruba ayırıyor: Hem kendisine hem başkalarına yarar sağlayan “zekiler”; başkalarına yarar sağlarken kendisi zarar gören “saflar”; kendi çıkarı için başkalarına zarar veren “haydutlar” ve hiçbir kazanç elde etmediği hâlde hem başkalarına hem de çoğu zaman kendisine zarar veren “aptallar”.

Cipolla'ya göre bunların içinde en tehlikelisi “aptal” oluyor. Çünkü haydut başkasına zarar verirken en azından kendisine bir çıkar sağlıyor; aptal ise kendisine hiçbir kazanç sağlamadan başkasına zarar veriyor, hatta çoğu zaman kendisi de zarar görüyor. Bu nedenle davranışının sonucunu öngörmek ve ona karşı önlem almak çok daha güç oluyor. Cipolla'nın bu sınıflandırması siyaset açısından düşünüldüğünde daha da anlamlı hâle geliyor; çünkü bireysel ölçekte sınırlı kalabilecek bir davranış, siyasal güç ve kamu kaynakları üzerinde yetki sahibi olunduğunda çok daha geniş sonuçlar doğurabiliyor.

Cipolla, insan topluluklarının hiçbir zaman bu davranış biçiminden bütünüyle kurtulamadığını; demokratik toplumların da bundan bağışık olmadığını ironik bir dille anlatıyor. Dolayısıyla sorun yalnızca belirli bir yönetim biçimine veya belirli bir topluma özgü olmuyor.

Cipolla'nın asıl dikkat çekici tespiti ise yükselen ve gerileyen toplumlar arasındaki farkta ortaya çıkıyor. Ona göre her toplumda bu dört insan tipi bulunuyor; farkı yaratan bunların varlığı değil, toplum içindeki güç ve etkinlik dengesi oluyor. Yükselen toplumlarda akıllı insanların etkisi daha güçlü olurken, gerileyen toplumlarda haydutların ve aptalların etkisi artıyor. Siyasal hayat açısından bakıldığında da asıl mesele, bu insan tiplerinin varlığından çok, siyasal sistemin hangilerinin önünü açtığı ve hangilerinin verebileceği zararı sınırlayabildiği oluyor.

Cipolla kitabının girişinde şu uyarıyı yapıyor: “Bu kitap aptallara değil, onlarla zaman zaman karşılaşmak zorunda kalanlara adanmıştır.” Ardından Horatius'un “Dünyada aptallık kadar tahammül edilmesi zor hiçbir şey yoktur” sözünü aktarıyor.

Türk siyasetinin makûs talihi

Şimdi diyeceksiniz ki bütün bunların Türk siyasetiyle ne ilgisi var? Doğrusu Cipolla'nın sınıflandırmasını Türk siyasetçilerine uygulamak gibi bir niyetim yok (!). Türk siyasetinin sorunlarını yalnızca siyasetçilerin zekâsı veya kişisel özellikleriyle açıklamak zaten mümkün değil. Ancak Cipolla'nın açtığı kapı bizi siyasetin çok eski bir tartışmasına götürüyor: Siyasette insanın karakteri ne kadar önemlidir?


Russell Gough, “Karakteriniz Kaderinizdir” (HYB Yayıncılık, 2002) adlı eserinde karakteri insanın davranışlarını ve tercihlerini belirleyen temel unsurlardan biri olarak ele alıyor. Gough'un yaklaşımından hareketle bakıldığında siyasetin niteliğinin, siyaset yapan insanların ahlâkı ve karakterinden bağımsız düşünülemeyeceği söylenebilir. Çünkü kurumları işleten de kararları alan da kamu gücünü kullanan da sonuçta insan oluyor. Ancak siyasal düzen yalnızca iyi karakterli insanların işbaşına gelmesine bağlanabilir mi?

Spinoza ise siyasal düzenin yalnızca iyi insanların varlığına dayanamayacağını söylüyor. Ona göre siyasetin görevi insanı olduğundan daha erdemli varsaymak değil; insanın tutkularını, çıkarlarını ve zaaflarını hesaba katarak bunların topluma verebileceği zararı sınırlayacak bir düzen kurmak oluyor. Başka bir ifadeyle iyi bir siyasal düzen, yalnız iyi insanların elinde iyi işleyen değil, kötü veya yetersiz insanların elinde de toplumun uğrayabileceği zararı sınırlandırabilen düzendir. Bu nedenle siyasetin asıl meselesi yalnız yöneticilerin karakteri değil, iktidarı sınırlayan hukuk ve kurumların gücü oluyor. (Baruch Spinoza, “Politik İnceleme”, Dost Kitabevi Yayınları, 2018)

Bu açıdan bakıldığında Türk siyasetinin sorunu da yalnızca kötü, yetersiz veya çıkarcı siyasetçilerin varlığı olmuyor; asıl sorun, bu özelliklerin siyasal sisteme verebileceği zararı sınırlayacak kurumların yeterince güçlü olmamasında ortaya çıkıyor.

Kurumların zayıfladığı bir siyasal düzende ise kamu yararı ile kişisel veya partisel çıkar arasındaki sınır giderek bulanıklaşabiliyor; siyaset kamu hizmeti olmaktan uzaklaşarak makam, nüfuz, kariyer ve kaynak dağılımı mücadelesine dönüşebiliyor.


Gözlüklü Sami ve Sürmegöz İhsan Bey

Siyaset biliminin “kişiselleşmiş iktidar”, “patronaj” ve “klientalizm” gibi kavramlarla anlattığı ilişkiyi edebiyat ve mizah bazen birkaç çizgiyle çok daha görünür hâle getiriyor. Turhan Selçuk'un Abdülcanbaz dünyasındaki Gözlüklü Sami Bey ile Sürmegöz İhsan Bey de böyle iki tip oluyor.


Gözlüklü Sami Bey; şeytanî bir zekâya ve süngülü bir bastona sahip, işrete ve kadına düşkün, düzenbaz, hilebaz, madrabaz ve menfaatperest bir karakteri, onun sağ kolu, dostu, dalkavuğu ve has adamı Sürmegöz İhsan Bey ise “evet efendim, sepet efendim”ci, uşak ruhlu, rüzgârgülü karakterli, paraya düşkün ve ilkesiz pragmatizmi temsil eden bir tipi canlandırıyor.

Turhan Selçuk'un bu iki karakteri elbette doğrudan siyaset teorisi üretmek için yaratılmıyor. Ancak Gözlüklü Sami ile Sürmegöz İhsan Bey, siyasal hayatta da karşılaşılabilen iki farklı çıkarcılık biçimini anlatmak için güçlü bir metafor sunuyor: biri zekâsını ve yeteneğini kendi çıkarı için kullanan fırsatçı tipi, diğeri ise güç sahibine yakın durarak varlığını sürdüren dalkavuk ve sadakat bağımlısı tipi temsil ediyor.

Max Weber, “Meslek Olarak Siyaset” adlı eserinde siyasetle uğraşanlar arasında önemli bir ayrım yapıyor: “siyaset için yaşayanlar” ve “siyasetten geçinenler”. (Max Weber, “Meslek Olarak Siyaset”, Chiviyazıları Yayınevi, 2006) Weber'e göre “siyaset için yaşayan” kişi siyaseti hayatına anlam veren bir amaç ve sorumluluk alanı olarak görürken, “siyasetten geçinen” kişi siyaseti aynı zamanda bir gelir ve geçim kaynağı hâline getiriyor.

Weber'in bu ayrımı, Turhan Selçuk'un karakterleri üzerinden açılan tartışmayı başka bir düzleme taşıyor. Gözlüklü Sami ile Sürmegöz İhsan Bey siyasette çıkarcılığın ve kişisel bağlılığın farklı biçimlerini hatırlatırken Weber, siyasetin kişinin hayatında nasıl bir yere sahip olduğunu sorguluyor. Elbette Weber'in “siyasetten geçinmek” kavramı doğrudan ahlâkî bir yargı içermiyor; burada önemli olan, siyasetin kamu hizmeti olmaktan çıkarak yalnızca kişisel çıkarın aracına dönüşmesi oluyor. Siyasetin makam, nüfuz ve maddi imkân sağlayan bir meslek alanına dönüşmesi de kamu yararı ile kişisel çıkar arasındaki sınırın bulanıklaşması riskini beraberinde getiriyor.

Bu tür bir siyasal yapı, siyaset bilimi literatüründe patrimonyal veya neopatrimonyal ilişkiler çerçevesinde de açıklanıyor. Modern kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürürken karar alma süreçlerinin kişisel sadakat, liderlik ilişkileri ve patronaj ağları üzerinden işlemesi, kurumların özerkliğini zayıflatabiliyor. Böyle bir yapıda parti, liderden bağımsız kurumsal bir kimlik kazanmakta zorlanıyor; liyakat ve kuralların yerini kişisel bağlılık ilişkileri alabiliyor.

Max Weber'in otorite tipleri açısından bakıldığında da kişisel veya karizmatik otoritenin kurumsal ve yasal-ussal otoritenin önüne geçmesi, siyasetin kişiler etrafında örgütlenmesini kolaylaştırıyor. (Max Weber, “Ekonomi ve Toplum”, Yarın Yayınları, 2018)

Türk seçmeni

Ancak siyasetin niteliğini yalnızca siyasetçilerin ve siyasal kurumların özellikleri belirlemiyor. Bu ilişkinin diğer tarafında, siyasal iktidarı seçen ve onu denetlemesi beklenen seçmen bulunuyor.


Türk seçmeninin siyasal davranışları da bu yapının dışında değerlendirilemiyor. Seçmen tercihlerinde ekonomik beklentilerin yanı sıra siyasal ve kültürel aidiyetler, liderlik algısı, geçmişten taşınan bağlılıklar ve güncel gelişmeler de etkili olabiliyor. Bu nedenle seçmen davranışını yalnız ekonomik çıkarlara veya yalnız kimliklere indirgeyen açıklamalar yetersiz kalıyor.

Demokratik siyasal kültür açısından asıl sorun, seçmenin desteklediği siyasetçi veya partiyle kurduğu ilişkinin niteliğinde ortaya çıkıyor. Seçmen, desteklediği siyasal aktörün yanlışlarını sorgulamak yerine onları sürekli savunma ihtiyacı duyduğunda, siyasal tercih bir denetim aracından çıkarak koşulsuz bir aidiyete dönüşebiliyor. Oysa demokratik düzende seçmenin görevi yalnız yöneticiyi seçmek değil, seçimden sonra onu sorgulamak ve gerektiğinde siyasal tercihlerini değiştirebilmek oluyor. Siyasal sadakatin siyasal muhakemenin önüne geçmesi ise yalnız siyasetçilerin değil, seçmenin de demokratik hesap verebilirlik mekanizmasının bir parçası olduğunu hatırlatıyor.

Seçmen ile siyasal lider arasındaki bu ilişkinin çok eski bir tartışma olduğu da görülüyor. Platon, “Devlet” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020) adlı eserinde demokrasinin zaaflarını tartışırken halkın hoşuna giden söylemlerle öne çıkan demagoglara dikkat çekiyor. Platon'un kendi çağının siyasal düzeni için geliştirdiği bu eleştiriyi modern temsili demokrasiye doğrudan uygulamak mümkün olmasa da, siyasal liderlerin seçmenin duygu ve beklentilerine hitap ederek güç kazanması sorunu bugün de siyaset biliminin tartışma konularından biri olmayı sürdürüyor.

Sonuç

Bütün bunlardan sonra Türk siyasetinin “makûs talihinin” değişmez bir kader olmadığı görülüyor. Sorun yalnız siyasetçilerin karakterinde, seçmenin tercihlerinde veya toplumun kültürel özelliklerinde bulunmuyor. Asıl mesele, siyasal aktörlerin ve seçmenlerin zaaflarını dengeleyecek; iktidarı hukukla sınırlandıracak; liyakati, hesap verebilirliği ve kurumsal sürekliliği güvence altına alacak yapıların yeterince güçlenememesinde ortaya çıkıyor.

Bu nedenle çözüm de yalnızca “iyi siyasetçi” aramakta bulunmuyor. Parti içi demokrasinin güçlenmesi, liyakatin esas alınması, hukukun üstünlüğünün korunması, bağımsız denetim mekanizmalarının işlemesi, siyasal etik ilkelerinin yerleşmesi ve seçmenin eleştirel bir yurttaş olarak siyasal sürece katılması gerekiyor. Demokrasi yalnızca belirli aralıklarla sandığa gitmekten değil, siyasal iktidarın seçimler arasında da hukuk ve kurumlarla sınırlandırılmasından oluşuyor.

Turhan Selçuk'un Gözlüklü Sami'si ile Sürmegöz İhsan Bey'i elbette hayatın ve siyasetin içinden hiçbir zaman bütünüyle kaybolmayacak. Mesele bu insan tiplerinin hiç var olmayacağını düşünmek değil; siyasal düzeni, kişisel çıkarın, fırsatçılığın ve körü körüne sadakatin kamuya verebileceği zararı sınırlayacak kurumlarla kurabilmek oluyor.

Kurumların güçlü olduğu yerde siyaset kader olmaktan çıkıyor, kurala dönüşüyor. Kurumların zayıf olduğu yerde ise kişilerin karakteri ülkenin kaderi hâline geliyor.

Bütün bunları yazmak da ne hikmetse, kendisine bir ömür boyu “siyasetten uzak durması” sıkı sıkı tembih edilmiş ve bu yüzden olsa gerek siyasetin “s”sinden bile anlamayan bana kalıyor...

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz