
Juvenal
27 Haziran 2016
Bugün Romalı bir şairi anlatmak istiyorum: Juvenal.
Asıl adı Decimus Iunius Iuvenalis. Türkçede Juvenalis veya Juvenal olarak tanınıyor. MS 1. yüzyılın ortalarında doğduğu, MS 2. yüzyılın ilk yarısında öldüğü kabul ediliyor. Ancak yaşamına ilişkin kesin bilgiler oldukça sınırlı bulunuyor.
Jveunal, hiciv sanatının Roma edebiyatındaki en keskin temsilcilerinden biri olarak biliniyor. Juvenal yalnızca bir şair olarak kalmıyor; insanı, toplumu, ahlakı ve iktidarı sorguluyor, düşüncelerini şiirlerine aktarmaktan çekinmiyor, felsefi yönü güçlü bir hiciv ustası olarak öne çıkıyor.
Juvenal’in yazdığı hiciv ve taşlamaya olan ''satira'' (satura, saturae) deniyor. Latince bir sözcük olan ''satira'' (satura, saturae); ''yergi - hiciv'' anlamına geliyor.
Juvenal: Öfkenin şairi. Neden yazmak zorunda hissediyor?
Juvenal, şiirlerinde özellikle çevresine büyük korku salan İmparator Domitianus (MS 81–96) döneminin baskıcı atmosferini ve onu izleyen Traianus (MS 98–117) ve Hadrianus (MS 117–138) dönemlerinde de Roma toplumunda gözlemlediği çarpıklıkları ele alıyor. Roma'nın kirli yüzünü, toplumsal yozlaşmayı, adaletsizlikleri, insanların budalalıklarını ve acımasızlıklarını, gücün kötüye kullanılmasını, dalkavukluğu, aldatmayı, gösterişi ve israfı hedef alıyor.
Juvenal'in hicivlerinin temelinde Latincede “indignatio” olarak ifade edilen, haksızlıklar ve ahlaki çarpıklıklar karşısında duyulan öfke ve infial bulunuyor. Juvenal, bu öfkesini yalnızca dile getirmekle yetinmiyor; alay, ironi, abartı ve karikatürleştirme gibi hiciv sanatının imkânlarını kullanarak şiire dönüştürüyor. Onun hicivleri yalnızca güldürmeyi değil, okuyucuyu rahatsız etmeyi, düşündürmeyi, hatta kimi zaman utandırmayı da amaçlıyor. Böylece Juvenal'in öfkesi, kişisel bir kızgınlığın ötesine geçerek edebî bir eleştiri gücüne dönüşüyor.
Juvenal'e göre Roma toplumundaki kötülükler öyle bir noktaya ulaşıyor ki, gelecek nesillerin bile bunları aşması zor görünüyor. Juvenal, Roma edebiyatında hiciv türünün kurucu isimlerinden biri olan Lucilius'u örnek alıyor. Lucilius'un açtığı yolu izleyerek insanların kusurlarını, toplumun çelişkilerini ve ahlaki yozlaşmayı keskin bir gözlem gücüyle teşhir etmeyi kendisine görev ediniyor.
Juvenal'in hicivlerinde Stoacı felsefenin erdem, ahlak ve insanın tutkularını denetlemesi gerektiğine ilişkin düşünceleriyle benzerlikler görülüyor. Ancak Juvenal, sistemli bir felsefe ortaya koymaktan çok, Roma'nın yitirildiğini düşündüğü geleneksel değerlerine duyduğu özlemi dile getiriyor. Latincede “mos maiorum” (ataların yolu) olarak ifade edilen bu değerler; disiplin, sadakat, ciddiyet, görev bilinci ve tanrılara saygı gibi erdemleri kapsıyor. Juvenal, Roma toplumundaki yozlaşmayı da büyük ölçüde bu değerlerin aşınması üzerinden eleştiriyor.
Ancak Juvenal'in şiirlerinde anlattığı Roma'yı, tarihsel gerçekliğin olduğu gibi yansıtıldığı bir tablo olarak görmemek gerekiyor. Çünkü Juvenal, bir tarihçi gibi olayları tarafsız biçimde aktarmıyor; bir hiciv şairi olarak gördüğü çarpıklıkları abartıyor, insanları ve olayları karikatürleştiriyor, toplumsal kusurları özellikle öne çıkarıyor. Bu nedenle onun şiirleri, Roma toplumunun yalnızca nasıl yaşadığını değil, aynı zamanda dönemin bir Romalı aydınının kendi toplumunu nasıl gördüğünü, nelerden rahatsız olduğunu ve nelere öfkelendiğini de gösteriyor.
Juvenal'in günümüze ulaşan, sonuncusu tamamlanmamış 16 hicvi bulunuyor. Bu hicivlerde yalnızca toplumsal yozlaşma ve adaletsizlik değil, Roma'daki günlük yaşamın zorlukları da anlatılıyor. Gürültüden uyuyamamak, yangın tehlikesi, sokaklardaki kabadayılar, yoksulluk ve geçim sıkıntısı da Juvenal'in eleştirilerinde yer buluyor. Böylece Juvenal, yalnızca Roma'nın yöneticilerine ve seçkinlerine değil, sokaktaki sıradan insanın yaşadığı sorunlara da ses veriyor. Juvenal, sokaktaki adamın da öfkesi oluyor.
Juvenal'in sert hicivleri nedeniyle Roma'dan sürgün edildiğine ilişkin rivayetler de bulunuyor. Hatta Mısır'a sürgün edildiği ileri sürülüyor. Ancak bu rivayetler tarihsel kaynaklarla kesin olarak doğrulanamıyor. Juvenal'in yaşamına ilişkin bilgilerin sınırlı olması, sürgün meselesinin de tartışmalı kalmasına neden oluyor.
Juvenal'in hicivlerinin toplumsal ve siyasal arka planı
Ancak şunun da söylenmesi gerekiyor: Juvenal'in hicivleri, Roma Cumhuriyeti'nin yerini imparatorluk yönetimine bırakmasının ardından siyasal gücün imparatorun elinde toplandığı, toplumsal eşitsizliklerin ve sınıflar arasındaki gerilimlerin sürdüğü, kamusal ahlak ve geleneksel değerler üzerine tartışmaların yaşandığı bir dönemde ortaya çıkıyor.
Juvenal'in hicvi, yalnızca ahlaki çöküşe değil, aynı zamanda Roma'nın geleneksel toplumsal hiyerarşisinin sarsılmasına duyulan aristokratik bir öfkeden de besleniyor. Sosyolojik açıdan bu durum, toplumsal hareketliliğe (sosyal mobiliteye) duyulan muhafazakâr bir tepki olarak da okunabiliyor. Geleneksel seçkinlerin ayrıcalıklarının sorgulandığı, azatlı kölelerin ve yabancı kökenli kişilerin ekonomik ve toplumsal bakımdan yükselebildiği Roma'da Juvenal, servetin ve nüfuzun giderek erdemin önüne geçmesini eleştiriyor. Ancak bu eleştirilerinde, yalnızca yozlaşmaya duyduğu öfke değil, değişen toplumsal düzen karşısındaki huzursuzluğu da kendisini gösteriyor.
Ancak Juvenal'in toplumsal eleştirilerini bugünün eşitlikçi ve demokratik değerleriyle bire bir örtüştürmemek gerekiyor. Çünkü Juvenal, bir yandan Roma toplumundaki adaletsizlikleri ve yozlaşmayı eleştirirken, diğer yandan kadınlara, yabancılara ve toplumsal konumunu değiştiren kesimlere yönelik dönemin önyargılarını da şiirlerine yansıtıyor. Bu nedenle Juvenal'in hicivleri yalnızca toplumsal adaletsizliğe karşı yükselen bir ses olarak değil, değişen bir toplum karşısında geleneksel değerlerini korumaya çalışan bir Romalının tepkisi olarak da okunabiliyor.
Roma'daki bu çatışmanın modern dünyadaki izdüşümleri
Juvenal'in eserlerinde tasvir ettiği Roma toplumunun damarlarında dolaşan “clientela” (himaye) sistemi, onun kaleminde hicivden öte adeta zehre dönüşüyor. Roma'da “patronus” (himaye eden) ile “cliens” (himaye edilen) arasındaki karşılıklı bağlılık ve yükümlülük ilişkileri, kimi zaman yoksul insanların varlıklı ve nüfuzlu kişilere bağımlı hâle gelmesine yol açıyor. Juvenal, özellikle yetenekli ve eğitimli insanların geçinebilmek için zengin ama erdemsiz kişilerin kapısında beklemek, onların yardımlarına ve lütuflarına muhtaç olmak zorunda kalmasını eleştiriyor. Böylece himaye ilişkisinin insan onurunu zedeleyen, liyakat yerine dalkavukluğu ve sadakati öne çıkaran yönlerini gözler önüne seriyor.
Bu tablo, günümüzün en büyük etik ve siyasal sorunlarından biri olan “liyakat ve sadakat” çatışmasının tarihsel bir örneğini oluşturuyor. Roma'daki himaye ilişkileri ile günümüzün siyasal ve bürokratik patronaj ilişkileri bire bir aynı olmasa da, aralarında dikkat çekici benzerlikler bulunuyor. Yeteneğin, bilginin ve emeğin değil, güçlü kişilere yakınlığın ve onlara gösterilen sadakatin ödüllendirildiği her düzende, kamusal görevler ve toplumsal imkânlar kişisel bağlılık ilişkilerinin aracına dönüşebiliyor. Böylece Juvenal'in yaklaşık iki bin yıl önce eleştirdiği bağımlılık ve dalkavukluk ilişkileri, farklı biçimlerde günümüz toplumlarında da karşımıza çıkıyor.
Juvenal'in Roma'nın geleneksel değerlerine duyduğu özlemi, modern anlamda bir demokrasi veya siyasal eşitlik savunusu olarak değerlendirmemek gerekiyor. Onun eleştirilerinde, eski Roma'nın kamusal erdemlerine duyulan özlem kadar, değişen toplumsal düzene yönelik huzursuzluk da kendisini gösteriyor. Ancak Juvenal'in güç, yozlaşma, dalkavukluk ve toplumsal bağımlılık üzerine yaptığı gözlemler, modern siyaset bilimi açısından da dikkat çekici bir güncellik taşıyor.
Juvenal'in hicivlerinden bazı sözler
‘’Cebi delik yolcu, hırsızın yüzüne şarkı söyler.’’
‘’Yaşlılık, ölümden çok daha korkunçtur.’’
‘’Dürüstlük övülür ve unutulur.’’ (Probitas laudatur et alget);
‘’Doğa reddederse, öfke şiir yaratır.’’
‘’Eleştiri kargayı affeder, fakat bunun üzerine güvercin misafir gelir.’’
‘’Asalet, bir ve biricik erdemdir.’’
Juvenal, 10. hicvinde “Orandum est ut sit mens sana in corpore sano” diyerek insanların tanrılardan sağlıklı bir bedende sağlıklı bir zihin dilemesi gerektiğini söylüyor. Burada yalnızca beden sağlığını veya spor yapmayı değil, zenginlik, iktidar ve şöhret arayışı karşısında aklın ve bedenin sağlığını öne çıkarıyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözü de benzer bir düşünceyi yansıtıyor. Japon spor malzemeleri üreticisi ASICS ise adını Juvenal'in bu sözünden uyarlanan “Anima Sana In Corpore Sano” ifadesinin baş harflerinden alıyor. Böylece yaklaşık iki bin yıl önce dile getirilen bir düşünce, farklı anlam ve bağlamlarla günümüze kadar ulaşıyor.
‘’Güzellikle faziletin birleşmesi nadirdir.’’
‘’Sakin ve mesut bir hayata ancak fazilet yolundan ulaşılabilir.’’
’’İlk ceza odur ki hiçbir suçlu kendi yargıçlığından kurtulamaz.’'
‘’Para arttıkça, para sevgisi de artar.’’
‘’Herkes öğrenmek ister, kimse de karşılığını vermeye kalkışmaz.’’
‘’Kimse birbirinden kötü olamaz.‘’
‘’Suçun kendisi bir cezadır. İstismara karşı aşırı tepki göstermemek gerekir.’’
‘’Bir suçlunun idam edilmesi bile onun suçunu ortadan kaldırmaz; İntikamın iyi bir şey olduğunu ancak eğitimsizler düşünür. ‘’
‘’Roma’da dürüst bir adama yer yoktur.’’
‘’Dürüst bir adamın fakir olması durumunda mahkemede başarılı olma ümidi yoktur.’’
‘’Erdem ve sadelik yalnızca şehrin dışında bulunur; Roma'da her şey pahalı, gösterişli ve krediyle satın alınıyor.’’
‘’Atalarınızdan aşağıysanız, bir aile ağacının değeri nedir?’’
‘’Kötü yaşarsanız, iyi atalarınız sizin için bir utanç kaynağı olur.’’
‘’Ünlü ataları olmayan birçok kişi Roma'ya büyük onurla hizmet etmiştir. Aslında, yeterince geriye giderseniz, herkesin çiftçilerden geldiğini görürsünüz.’’
‘’Yarış atları, atalarına göre değil, hızlarına göre değerlenir; Yavaş hareket ederlerse, arabayı çekmek zorunda kalırlar.’’
‘’Uzun yaşam yalnızca çirkinlik, çaresizlik, güçsüzlük ve her türlü zevkin kaybı anlamına gelir.’’
''Bilgelik, talihi yener.''
''Fikirler çivi gibidir, onlara vurduğun ölçüde, daha derine batarlar.''
‘’Eyaletinizi dürüstçe yönetin. Kontrol ettiğiniz kişilerden her şey çalındığında geriye silahlar ve umutsuzluk kalır.’’
‘’Ekmek ve sirk oyunları Roma halkını sakin tutan etmenlerdir.’’ (Sıradan insanların özgürlüklerini önemsemek yerine sadece “ekmek ve sirklerle” ilgilendiklerini söylüyor.)
Toplumsal eleştiri: “Panem et circenses” (Ekmek ve sirkler) — Kitlelerin siyasal hayattan uzaklaşması
Yaklaşık iki bin yıl önce Juvenal, Roma halkının bir zamanlar sahip olduğu siyasal gücü yitirerek yalnızca “ekmek ve sirkler” ile yetinir hâle gelmesini eleştiriyor. Halkın siyasal hayattan uzaklaşmasını ve gündelik ihtiyaçlarla eğlencelerin siyasal iradenin önüne geçmesini hicvediyor.
“O (Roma halkı), bir zamanlar her şeye, hükümete, makamlara ve lejyonlara hükmederdi. Ama artık insanlar sadece iki şeyle yetinmeyi istiyor: Ekmek ve sirkler.” (qui dabat olim / imperium, fasces, legiones, omnia, nunc se / continet atque duas tantum res anxius optat, / panem et circenses.) (Satiren X, 78-81)
Ancak burada tarihsel bir ayrım yapmak gerekiyor. Roma halkının siyasal gücünü kaybetmesi, yalnızca ekmek ve gösterilerle oyalanmasının sonucu olarak ortaya çıkmıyor. Cumhuriyet kurumlarının imparatorluk yönetimi altında dönüşmesi ve siyasal yetkilerin giderek imparatorun elinde toplanması da bu süreçte belirleyici oluyor. Juvenal ise bu tarihsel dönüşümün ardından halkın siyasal etkinliğini yitirerek gündelik tatminlerle yetinmesini hicvediyor.
Roma'da halka tahıl dağıtılması ve çeşitli gösteriler düzenlenmesi, yalnızca insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya veya eğlenmelerini sağlamaya hizmet etmiyor; aynı zamanda yöneticilerin halkın desteğini kazanmasına ve siyasal nüfuzlarını güçlendirmesine de katkıda bulunuyor. Cumhuriyet döneminden imparatorluk dönemine uzanan bu uygulamalar, zamanla Roma'nın kamusal yaşamının önemli bir parçası hâline geliyor. Juvenal ise halkın siyasal gücünü ve kamusal meselelerle ilgisini yitirerek ekmek ve gösterilerle yetinmesini eleştiriyor.
Juvenal'in bu sözü (ekmek ve sirkler ‘’ panem et circenses’’), aradan yaklaşık iki bin yıl geçmesine rağmen korkutucu derecede güncel görünüyor. Ekmek yine ekmek olarak kalıyor; ancak sirkler biçim değiştiriyor. Roma'nın arenalarının yerini futbol statları, televizyon dizileri, eğlence programları, magazin dünyası, alışveriş merkezleri ve sosyal medya ekranları alabiliyor. Hatta kimi zaman siyasal hayatın kendisi bile bir gösteriye dönüşüyor. Böylece toplum, kendisini ilgilendiren asıl sorunları tartışmak yerine önüne sunulan gösterilerin seyircisi hâline gelebiliyor.
Üstelik günümüzde insanları siyasal hayattan uzaklaştıran şey yalnızca eğlence olmuyor. Sürekli değişen gündemler, bitmeyen tartışmalar, bilgi kirliliği ve dikkat dağıtan içerikler de insanların önemli sorunlar üzerinde düşünmesini güçleştiriyor. Böylece insanlar her gelişmeden haberdar olduklarını sanırken, olup bitenleri sorgulamaya ve değiştirmeye giderek daha az zaman ayırabiliyor. Bilgi çoğalıyor, görüntüler çoğalıyor, sesler çoğalıyor; fakat bütün bu kalabalığın içinde düşünce ve sorgulama geri planda kalabiliyor.
Özetle Juvenal’in “panem et circenses” (ekmek ve sirkler) ifadesi, halkın siyasal katılım yerine gündelik tatminlerle oyalandığını anlatıyor. Bu durumun, modern siyaset biliminde “kitlelerin depolitizasyonu” ve popülist meşruiyet üretimiyle ilişkilendirilmesi gerekiyor.
Juvenal'in bu eleştirisi, modern siyaset düşüncesinde de yankı buluyor. Alexis de Tocqueville, demokratik toplumlarda insanların maddi refah ve kişisel rahatlık arayışı içinde kamusal sorumluluklarından uzaklaşabileceklerine, özgürlüklerini korumak yerine kendilerini yöneten gücün himayesine sığınabileceklerine dikkat çekiyor. Juvenal'in “ekmek ve sirkler” eleştirisiyle Tocqueville'in bu kaygısı, farklı çağlarda aynı soruyu gündeme getiriyor: İnsanlar, rahat bir hayat karşılığında siyasal özgürlüklerinden ne ölçüde vazgeçebiliyor?
Siyasal eleştiri: “Quis custodiet ipsos custodes?” — Gücü kim denetleyecek?
Ancak Juvenal’in en meşhur sözü gücün kime emanet edilebileceğine dair rahatsız edici bir soru oluyor:
‘’Quis custodiet ipsos custodes?’’ (6.347-48)
Türkçesi; ‘’Muhafızların muhafızlığını kim yapacak?’’
Juvenal'in “Muhafızları kim denetleyecek?” sorusu, ilk bakışta doğrudan siyasal iktidara yöneltilmiş gibi görünüyor. Oysa Juvenal bu soruyu Altıncı Hiciv'de, kadınların sadakatini gözetmekle görevlendirilen kişilerin de güvenilir olup olmayacağı bağlamında soruyor. Ancak bu soru zamanla ilk söylendiği bağlamın sınırlarını aşıyor; gücü kullananların, başkalarını denetleyenlerin ve toplum adına karar verenlerin kendilerinin nasıl denetleneceğine ilişkin evrensel bir siyasal soruya dönüşüyor.
Juvenal’in aynasını bugüne tuttuğumuzda karşımıza çıkan manzara
Juvenal'in diğer sözleri bir yana, yaklaşık iki bin yıl öncesinin Roma'sından gelen bu soru, günümüzde de pek çok soruyu çağrıştırıyor. Üstelik ilk bakışta son derece masum görünen bu soru, biraz düşününce gayet fesat bir hâl alıyor:
‘’Hukuksuz güç kullananlara kim güçlü hukuk kullanacak?’’
‘’Hukuksuz yargılayanları kim hukuka göre yargılayacak?’’
‘’Hukuku kendisine bağlayanları kim hukuka bağlayacak?’’
‘’Demokrasiyi ileri kurtarıcılardan kim kurtaracak?’’
‘’Harcamalarımızın hesabını sormaya yetkili olanların harcamalarının hesabını kim soracak?’’
‘’Yasalara uygunluğumuzu denetleyenlerin yasalara uygunluğunu kim denetleyecek?’’
‘’Özgürlükleri kötüye kullananları engelleme yetkisine sahip olanların, yetkilerini kötüye kullanmalarına kim engel olacak?’’
Bu liste uzayabilir.
İngiliz tarihçi ve siyaset düşünürü Lord Acton'un ünlü bir sözü bulunuyor:
“Power tends to corrupt, and absolute power corrupts absolutely. Great men are almost always bad men.”
“Güç yozlaştırma eğilimi taşıyor, mutlak güç ise mutlak biçimde yozlaştırıyor. Büyük adamlar neredeyse her zaman kötü adamlar oluyor.”
Lord Acton'un bu sözü ile Juvenal'in “Muhafızları kim denetleyecek?” sorusu, farklı çağlarda dile getirilmiş olsalar da aynı temel soruna işaret ediyor: Gücün sınırlandırılması ve denetlenmesi. Juvenal, denetlemekle görevlendirilenlerin güvenilirliğini sorguluyor; Lord Acton ise gücün insanı yozlaştırma tehlikesine dikkat çekiyor. Her iki düşünce de gücü kullananların yalnızca kişisel erdemlerine güvenmenin yeterli olmadığını düşündürüyor.
Eğer;
Eğer yasa koyucu, silahlı güç sahibi, siyasi iktidar, yerel yönetici, bürokrat, medya veya toplumun güç sahibi olarak gördüğü kişiler giderek evrensel doğrulardan uzaklaşıyor; Hakk'tan, haktan, halktan ve hukuktan kopuyorsa,
Eğer ülkede doğru ile yanlış arasındaki sınır, her defasında “kime göre, neye göre” denilerek belirsizleştiriliyorsa,
Eğer ceza yasalarında suç olarak tanımlanmayan, ancak muktedirlerin hoşuna gitmeyen eylemler suçmuş gibi kovuşturuluyorsa,
Eğer siyasi iktidar hem savcı, hem yargıç, hem vali, hem de polis gibi davranıyorsa,
Eğer bekçiler, yargıçlar, denetçiler, siyasetçiler, medya ve kısacası gücü elinde bulunduranlar yozlaşıyorsa,
Medya ve rıza üretimi
Eğer medya, kamusal denetim işlevini kaybederek iktidarın propaganda aracına dönüşüyorsa,
Eğer medya, kamusal gerçekleri araştırmak ve sorgulamak yerine toplumu eğlendirme, oyalama ve dikkatini dağıtma işlevine indirgeniyorsa,
Eğer kamuoyunu bilgilendirmekle görevli olanlar, kamuoyunun neleri bilip neleri bilmeyeceğine iktidar adına karar veriyorsa,
İşte o zaman Juvenal'in yaklaşık iki bin yıl önce sorduğu soru bütün ağırlığıyla yeniden karşımıza çıkıyor:
“Quis custodiet ipsos custodes?” “Muhafızları kim denetleyecek?”
Modern toplumlarda iktidar yalnızca baskı ve zor kullanarak işlemiyor; kültür, eğitim, medya ve çeşitli toplumsal kurumlar aracılığıyla insanların rızasını da kazanabiliyor. İtalyan düşünür Antonio Gramsci, “hegemonya” kavramıyla egemenliğin yalnızca zor yoluyla değil, toplumsal rızanın oluşturulmasıyla da sürdürüldüğüne dikkat çekiyor. Noam Chomsky ise Edward S. Herman ile birlikte geliştirdiği propaganda modeliyle, modern medyanın siyasal ve ekonomik güç ilişkileri içinde kamuoyunu nasıl yönlendirebildiğini ve hangi haberlerin öne çıkarılıp hangilerinin geri planda bırakılabildiğini açıklıyor. Böylece medya, kimi koşullarda iktidarı denetleyen bir güç olmaktan uzaklaşarak iktidarın toplum üzerindeki etkisini pekiştiren bir araca dönüşebiliyor.
Bu durumda sorun yalnızca iktidarın gücünü nasıl kullandığıyla sınırlı kalmıyor; iktidarı denetlemekle görevli kurumların bağımsızlığını ve güvenilirliğini nasıl koruyacağı sorusu da ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak sorun, bireysel yozlaşmadan çok kurumsal denetim mekanizmalarının zayıflamasında ortaya çıkıyor.
Bu çerçevede sorun, yalnızca bireylerin yozlaşması değil, denetim mekanizmalarının zayıflaması oluyor. Modern demokrasilerde bu risk, medya, yargı ve yürütme arasındaki dengenin bozulmasıyla ortaya çıkıyor. Kitlelerin siyasal süreçlere aktif katılımı azaldıkça, “ekmek ve sirkler” mekanizması daha görünür hale geliyor. Bu nedenle Juvenal’in iki bin yıl önce sorduğu soru güncelliğini koruyor:
“Quis custodiet ipsos custodes?” (Muhafızların muhafızlığını kim yapacak?)
Amerikan Anayasası'nın düşünsel temellerini oluşturan ‘’Federalist Yazılar’’ın 51'incisinde James Madison şu ünlü sorunu dile getiriyor: “İnsanlar melek olsaydı, devlete gerek kalmazdı. Melekler insanları yönetseydi, devlet üzerinde ne dışarıdan ne de içeriden denetim kurulmasına gerek duyulurdu.” Madison, insan doğasının kusurlarından hareketle yalnızca yöneticilerin iyi niyetine güvenilemeyeceğini, devletin kendi içinde de denge ve denetim mekanizmalarının oluşturulması gerektiğini savunuyor. Böylece Juvenal'in “Muhafızları kim denetleyecek?” sorusu, modern anayasal düşüncede kurumsal bir karşılık buluyor.
Bu nedenle modern demokrasilerde temel sorun yalnızca bireysel yozlaşma değil, medya, yargı ve yürütme arasındaki denge ve denetim ilişkilerinin zayıflaması oluyor.
Fransız düşünür Montesquieu da kuvvetler ayrılığı anlayışıyla siyasal gücün tek elde toplanmasının özgürlükler açısından taşıdığı tehlikeye dikkat çekiyor. Yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin aynı elde birleşmesi, keyfî yönetimin önünü açabiliyor. Bu nedenle modern anayasal düzenlerde yalnızca yöneticilerin iyi niyetine değil, yetkilerin sınırlandırılmasına, kurumların bağımsızlığına ve karşılıklı denetime önem veriliyor. Çünkü gücü denetlemesi gereken kurumların da aynı gücün etkisi altına girmesi, denetimi işlevsiz hâle getirebiliyor.
Aradan yaklaşık iki bin yıl geçiyor. İmparatorluklar yıkılıyor, devletler kuruluyor, yönetim biçimleri ve kurumlar değişiyor. Ancak gücü kullananlarla o gücü denetlemesi gerekenler arasındaki gerilim varlığını koruyor.
Sonuç
Juvenal’in yaklaşık iki bin yıl önce dile getirdiği eleştiriler, yalnızca Roma’ya ait tarihsel gözlemler olmuyor; aynı zamanda siyasal düzenlerin değişmeyen zaaflarına işaret ediyor. “Panem et circenses” ile tarif edilen kitlelerin oyalanması ve “Quis custodiet ipsos custodes?” sorusuyla ortaya konan denetim problemi, modern devletlerin de temel açmazları arasında yer alıyor.
Bugün mesele, bireylerin iyi ya da kötü olması değil; gücün nasıl sınırlandığı ve nasıl denetlendiği oluyor. Çünkü denetlenmeyen güç, kaçınılmaz olarak yozlaşma eğilimi gösteriyor.
Bu nedenle Juvenal’in sorusu yalnızca Roma’ya değil, bütün siyasal düzenlere yöneltilmiş evrensel bir soru olmayı sürdürüyor. Çünkü mesele yalnızca kötü yöneticiler değil, gücün doğası oluyor. Güç, denetlenmediğinde yozlaşmaya; toplum ise sorgulamayı bıraktığında ‘’ekmek ve sirkler’’e teslim olmaya başlıyor.
Bu nedenle özgür toplumların asıl meselesi iyi yöneticiler bulmak değil, kötü yöneticileri sınırlandırabilecek kurumlar kurabilmesi oluyor. Çünkü özgürlüğün gerçek güvencesi, iyi yöneticiler değil; kötü yöneticileri sınırlandırabilecek kurumlar oluyor.
Ve bu soru iki bin yıldan beridir sorulmaya devam ediyor:
“Quis custodiet ipsos custodes?” (Muhafızların muhafızlığını kim yapacak?)
Osman AYDOĞAN
Kaynak:
Juvenal, ‘’Yergiler’’ (Saturae), çev. Çiğdem Dürüşken ve Erdal Alova, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006.
Necdet Sümer, ‘’Roma'da Satura: Toplumsal Değişim Açısından Lucilius, Horatius ve Juvenalis'in Saturalarında Amaç, İçerik ve Anlatım’’, Hacettepe Üniversitesi, 1980.
Heinrich Böll ve Juvenal
Alman yazar Heinrich Böll'ün gençlik yıllarına ilişkin bir anlatısı, Juvenal'in hicivlerinin farklı çağlarda nasıl yeniden anlam kazandığını gösteriyor. Nazi yönetimi altındaki Almanya'da lise öğrenimi gören Böll, öğretmeni Bauer'in Juvenal'e özel bir önem verdiğini anlatıyor. Bauer, Roma'daki keyfî yönetim, zorbalık, yolsuzluk ve siyasal baskı üzerine yazılmış hicivlerin kendi çağları açısından da ne kadar güncel olduğunu öğrencilerine gösteriyor.
Alman yazar Heinrich Böll , otobiyografisinde, Nazi yönetimi altında büyürken okuduğu lisede, Nazi karşıtı bir öğretmenin Juvenal'e özel ilgi gösterdiğini anlatıyor: "Bay Bauer, Juvenal'in ne kadar konuyla alakalı olduğunu fark etti ve bu gibi olguları ayrıntılı olarak ele aldı. Keyfi hükümet, tiranlık, yolsuzluk, genel ahlakın bozulması, cumhuriyet idealinin gerilemesi ve Praetorian Muhafızların (Praetorian Muhafızları, Roma imparatorlarının güvenliğinde ve imparatorluk siyasetinde önemli roller üstlenen askerî birlikler olarak biliniyor. Böll'ün anlatısında bu birliklerin baskıcı uygulamaları, Nazi Almanyası'ndaki siyasal baskı ortamıyla tarihsel bir benzerlik kurulmasına imkân veriyor.) terörist eylemleri gibi ... (...) İkinci el bir kitapçıda Juvenal'in 1838 tarihli bir çevirisini buldum. Romantizm'in zirvesinde yazılmış, çevrilmiş metnin iki katı uzunlukta, ayrıntılı yorum. Fiyatı ödeyebileceğimden fazla olmasına rağmen satın aldım. Her şeyi sanki bir polisiye romanmış gibi çok yoğun bir şekilde okudum. Diğer kitaplarımın çoğu kaybolsa veya karaborsada satılsa da, savaş (İkinci Dünya Savaşı) ve sonrasında elimde tuttuğum birkaç kitaptan biriydi.’’
(Herr Bauer realisiert, wie aktuell Juvenal war, wie er ausführlich behandelt mit Phänomenen wie willkürlicher Regierung, Tyrannei, Korruption, der Verschlechterung der öffentlichen Moral, dem Niedergang des republikanischen Ideals und den Terrorakten der Prätorianergarde... (...) In einem Second-Hand-Buchladen fand ich eine 1838er Übersetzung von Juvenal mit einem ausführlichen Kommentar, doppelt so lang wie der übersetzte Text selbst, geschrieben auf dem Höhepunkt der Romantik. Obwohl der Preis mehr war, als ich mir wirklich leisten konnte, kaufte ich ihn. Ich las alles sehr intensiv, als ob es so wäre ein Detektivroman. Es war eines der wenigen Bücher, an dem ich während des Krieges (WW II) und darüber hinaus beharrlich festhielt, auch wenn die meisten meiner anderen Bücher verloren gingen oder auf dem Schwarzmarkt verkauft wurden.)
Böll'ün Juvenal'i okurken yaşadığı bu deneyim, hicvin yalnızca kendi çağını anlatmadığını da gösteriyor. Roma'nın yozlaşmasını anlatan bir şairin sözleri, yaklaşık iki bin yıl sonra Nazi Almanyası'nda yaşayan genç bir okuyucuya da kendi dönemini düşündürüyor. Juvenal'in hicivleri, böylece yalnızca geçmişin değil, farklı çağların siyasal ve toplumsal sorunlarını anlamanın da araçlarından biri oluyor.