• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam1215
Toplam Ziyaret4181839

Veda müziği ile bir ara…


Veda müziği ile bir ara…

28 Mayıs 2021

Susmak üzerine

Yazmak kadar susmanın da bir erdem olduğunu düşünenler bulunuyor. Bunların en meşhurlarından biri Wittgenstein oluyor.

Avusturyalı Ludwig Wittgenstein (1889 - 1951), dili felsefenin merkezine oturtan ve kişinin ve toplumun düşünce ufkunu dilin sınırları ile belirlediğini iddia eden ender filozoflardan biri oluyor. Ludwig Wittgenstein'ın hayattayken yayımlanan tek ana eseri Tractatus (Tractatus Logico-Philosophicus, Metis Yayınları, 2008), felsefenin belirli bir dönemine son noktayı koyuyor; filozofun kendine göre bile, felsefe "tükenmiştir" artık. Çünkü "üzerinde konuşulamayan konusunda susulması gerekiyor.’’ (Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen.) Bu ifade Tractatus'un son cümlesidir ve felsefenin sınır çizgisini belirliyor.


Sınırların böylesine daraldığı bir iklimde, Wittgenstein’ın bu mutlak davetine uyuyor ve ben de bir süre susmayı seçiyorum. Öyle ya; başta ‘’Hukuk’’ olmak üzere günümüz dünyasında üzerinde konuşulamayacak, konuşulsa da kelimelerin kifayetsiz kalacağı öyle çok şey bulunuyor ki! Madem öyle, o vakit üzerinde konuşulamayan konusunda insanın da susması gerekiyor!

Kısa bir ara

İzin, tatil ya da sıradan bir seyahat de değil bu. Belki de yoruluyorum. Belki de kelimelerin durulduğu o yeni kıyıları arıyorum. Uzun yazılarımla, ardı arkası kesilmeyen yazı bombardımanımla meşgul ettiğim e-posta kutularınızın, WhatsApp gruplarınızın ve o ciddi sayfalarınızın artık biraz nefes almaya hakkı olduğunu düşünüyorum. Belki de o keskin, tavizsiz dilim yüzünden benden uzağa düşen dostlarımın bir nebze olsun rahatlama ve durulma zamanı gelmiştir.

Arkadaşlarımın sırf nezaketlerinden dolayı sessizce katlandıkları; benim yok sanattı, yok edebiyattı, yok felsefeydi, yok tarihti, şiirdi, sinemaydı diyerek dijital ekranlarına zamansız ve davetsiz düşürdüğüm o yazılarımdan onları korumak, zamanlarını çalmamak ve zihinlerini artık daha fazla yormamak istiyorum. Gerçi sanatsız, edebiyatsız, felsefesiz ve tarihsiz bir hayatın da havada kaldığını, köksüz bir gürültüden ibaret olduğunu çok iyi biliyorum; ama yine de e-posta ve WhatsApp adreslerinizin bir süreliğine benim bu uzun yazılarımdan azat olmayı hak ettiğine inanıyorum.

Artık bir süreliğine yazmayacağım ve eski de olsa herhangi bir yazımı paylaşmayacağım. Beni yıllardır takip eden arkadaşlarım bilirler zaman zaman ara verdiğimi. Geçen sene de ondan önceki sene de daha önceki sene de yılda bir iki defa ara vermiştim. Bu da böyle bir ara işte.

Şunu da fark ettim ki sürekli yazmak ve paylaşmak okumam aleyhine zaman alıyor. Ortaokul matematik kitaplarındaki havuz problemleri gibi. Havuzu dolduran musluklar daha az, boşaltan musluklarımın sayısı daha fazla. Böyle giderse havuzda su kalmayacak. Okunması için sırada bekleyen kitaplarım gittikçe artıyor. Bu nedenle bir süre yazmaya ara veriyorum.

Böyle zamanlarda dinlenmenin ve huzur bulmanın en iyi yolu Montaigne gibi ve her zaman yaptığım gibi kendi iç kaleme çekilmek. Ve orada ''en sessiz'' anlarıma bürünmek. Bu kalede daha çok okumak, yeniden yazmak için konu ve malzeme biriktirmek yani yeniden dolmak.

Fakat bütün bunlar yazmayı bıraktığım anlamına gelmiyor. Çünkü bazı insanlar için yazmak bir uğraş değil, varoluş biçimi haline geliyor.

Bazan da insan zaman zaman dış dünyanın gürültüsünden uzaklaşarak kendi sesini yeniden duymak istiyor. Montaigne'in kulesine çekilmesi de Rilke'nin genç şaire verdiği öğütler de biraz bununla ilgili oluyor. Çünkü bazen yazabilmek için önce susabilmek gerekiyor.

Yazmak üzerine

20. yüzyıl Alman lirik şiirinin en önemli temsilcilerinden Rainer Maria Rilke, genç bir yazara mektubunda (Rilke, ''Briefe an einen jungen Dichter'', Insel Verlag, 2019), “Yazmak, incelikler senfonisidir. Yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma!” diye sesleniyor.

Rilke, genç şaire, sadece bu soruyu sormakla kalmıyor; ona dış dünyanın gürültüsünden yüzünü çevirip kendi içine, ruhunun en derin odalarına inmesini öğütlüyor. Gece en sessiz anında kendisine "Yazmak zorunda mıyım?" diye sormasını isterken, aslında o sessizliğin sanatsal bir kısırlık olmadığını, aksine ruhun yeni kelimeler doğurmadan önceki o kutsal gebelik dönemi olduğunu hatırlatıyor. Yaratıcı güç, dışarıdaki kalabalıkta değil, o içsel odanın mutlak sessizliğinde büyüyor ve olgunlaşıyor. Eğer o derinlikten gelen cevap "evet" ise, insanın hayatını da bu sessizliğe ve bu derinliğe göre kurması gerektiğini söylüyor.

İşte benim yukarıda bahsettiğim havuz analojisi de tam olarak bu içsel odada saklı bulunuyor. Boşalan havuzu yeniden doldurmak, Montaigne gibi kendi iç kaleme çekilip o sessizlikte yeniden çoğalmak, Rilke’nin işaret ettiği o derinlikte kelime biriktirmekle mümkün oluyor. Benim cevabım da yıllardır değişmiyor. Bu yüzden yazmaya ara verebiliyorum ama yazmaktan, yani o içsel odaya sığınmaktan asla vazgeçemiyorum.

Franz Kafka'nın günlüklerinde söylediği gibi, insan bazen kendisini yaptığı işle tarif ediyor. Kafka'nın ifadesiyle; "Ben edebiyattan ibaretim." Kafka'nın bu sözü abartılı gelebilir. Ancak insanın hayatında vazgeçemediği bazı uğraşlar bulunuyor. Ben de yazıdan ibaret olduğumu söyleyemem belki ama yazının hayatımın ayrılmaz bir parçası olduğunu inkâr edemiyorum.

Yazmak, bazen yalnızca anlatmak değil, insanın kendisini anlamaya çalışması işlevini de görüyor. Belki de bu yüzden Portekizli şair Fernando Pessoa, yazmayı yalnızca anlatmanın değil, kendini anlamanın da bir yolu olarak görüyor. Ben de çoğu zaman yazarken yalnızca anlatmıyor, aynı zamanda düşünüyor, anlamaya çalışıyor ve kendi içimdeki sorulara cevap arıyorum.

Günümüzden genç bir edebiyatçı ve şairi, Birhan Eroğlu da şöyle diyor;

‘’Dedim ki sonra:
İyi ki varsın ‘Yazmak’
Yoksa nasıl taşırdı kalbim bunca yükü…?’’

Demem o ki ne yazmadan yaşamayı becerebilirim ne de yazmadan kalbim taşıyamaz bu yükü. Sonuçta üç ay sonra mı dönerim bu sayfalara, beş ay sonra mı dönerim belli değil. Belli olan bir şey var ise kısmet olursa, iç kalemde biriken kelimelerin hasat zamanında; bağ bozumunda, o dingin hazan mevsiminde ve güz aylarında görüşebilmeyi diliyorum.

Şehriyar

Sayfam (Şehriyar) daima açık bulunuyor. Sitemde (Şehriyar) sayfam açıldığında sağ üstünde bir arama motoru bulunuyor. Oradan bir anahtar kelime ile istenilen konu bulabiliyor. Sağolsun, bir arkadaşım Şehriyar’ı ‘’'genel kültür ansiklopedisi gibi'' diye tarif ediyor.

Ancak sizlere güzel bir ‘’veda müziği’’ ile veda edeyim istiyorum. Müziği dinledikçe beni anmanızı diliyorum.

Ancak önce müzik hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor:

Yat borusu

Askerî okullarda ve kışlalarda günün bittiğini, ışıkların söndürülmesi ve sessizliğe geçilmesi gerektiğini bildiren o tanıdık, hüzünlü ve ritmik melodiye "Yat Borusu" deniyor. Bu melodi, nefesli bir askerî enstrüman olan trompet ile çalınıyor.

Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri dahil dünya genelinde birçok orduda kullanılan bu standart melodi, aslında Amerikan İç Savaşı (1862) sırasında Birlik Ordusu Generali Daniel Butterfield tarafından düzenleniyor.

Yat borusunun askerî kültürde çok derin iki anlamı bulunuyor:

Birincisi günlük rutin: Kışlada günün sona erdiğini, personelin dinlenme safhasına geçtiğini ve mutlak sessizliğin başladığını duyuruyor. Gecenin sessizliğinde yankılanan bu melodi, askerî kışla yaşantısının en karakteristik ritüellerinden biri olarak hatırlanıyor.

İkincisi ise ebedi İstirahat: Askerî cenaze törenlerinde ve anma törenlerinde, hayatını kaybeden askerin "son uykusuna" daldığını simgelemek üzere saygı duruşu eşliğinde çalınıyor.

Nini Rosso ve İl Silenzio

Asıl adı Celeste Raffaele olan İtalyan trompet sanatçısı Nini Rosso (1926 – 1994), arkadaşı Guglielmo Brezza ile birlikte askerî okul ve kışlalardaki o hüzünlü "yat borusu" melodisini alıyor ve onu lirik, senfonik bir başyapıta dönüştürüyor. Rosso, parçayı orkestra için yeniden aranje ederek trompetin o solo ve çıplak sesini hüzünlü bir melodi zinciriyle genişletiyor.


İşte Nini Rosso’nun Guglielmo Brezza birlikte besteledikleri ve trompeti ile can verdiği bu esere ‘’İl Silenzio’’ adı veriliyor ve eser 1965 yılında dünyaya yayılıyor.

‘’İl Silenzio’’’yu dinlediğinizde, parça yumuşak orkestra ezgileriyle başlıyor. Ancak şarkının tam ortasında, orkestra aniden susuyor ve trompet tamamen tek başına kalıyor. İşte o noktada trompetin çaldığı melodi, askerî okul ve kışlalarda geceleri çalınan orijinal yat borusunun birebir kendisi oluyor.

‘’İl Silenzio’’ İtalyanca bir kelime; ‘’en sessiz’’ anlamına geliyor: Beyaz bir sessizlik…

Dinlediğinizde bu melodi saygı duruşlarında çalınan müzik gibi gelecektir size; ancak ‘’İl Silenzio’’ sanıldığı gibi sadece törensel bir müzik olmuyor. O, kışlanın ışıkları sönerken gecenin karanlığına bırakılan, asıl anlamıyla trompet solo bir ‘’veda müziği’’dir. (Abschiedsmelodie) Tıpkı bu yazım gibi..

Yazıya Wittgenstein'ın suskunluğu ile başlamıştım. Belki de onu Nini Rosso'nun "İl Silenzio"su ile bitirmek tesadüf değildir. İlki ‘’susulmalıdır’’ diyor, ikincisi ise ‘’sessizliği’’ kulaklara üflüyor. Çünkü bazen söylenecek yeni sözler bulabilmek için bir süre sessiz kalmak gerekiyor.

Sizlere güzel bir yaz mevsimi diliyorum. Her şey gönlünüzce olsun.

Osman AYDOĞAN

Nini Rosso, ‘’İl Silenzio’’:
https://www.youtube.com/watch?v=xUXf4hBLFso

‘’İl Silenzio’’’yu yorumlayan çok sanatçı vardır. Ama Andre Rieu orkestrasından da bir dinlemenizi isterim. Andre Rieu orkestrası ve muhteşem Alp dağları görüntüleri eşliğinde ‘’İl Silenzio’’:
https://www.youtube.com/watch?v=3khb7i1pY10

Folkert-Hans Il Silenzio Schlager Symphonica Enschede The Netherlands
https://www.youtube.com/watch?v=mufSkxC-s3Q

Dalida’nın yorumu da güzeldir. Dinlemeye değer diye düşünüyorum…
Dalida’nın yorumuyla ‘’İl Silenzio’’:
https://www.youtube.com/watch?v=h1OH9U5wxi0

Dalida'nın bağlantıdaki şarkısının sözleri Almanca'dır. ''İyi yaşa'' diye başlar. ''Du musst geh'n'', ''gitmelisin'' diye devam eder. Sonra da vedadan, gözyaşlarından, çok ama çok yalnız kaldığından, özlemle bekleyeceğinden bahseder. (Beni de özlemle bekleyesiniz emi!)

Leb wohl
Du musst geh'n

Auf Wiederseh'n
Auf Wiederseh'n;
Ein letztes Wort
Dann bist du fort
Ich bin allein

So sehr allein
So sehr allein
So sehr allein!
Abschied und Tränen vergeh'n

Hoffen und Sehnen besteh'n.
Muss ich auch warten auf dich

Weiss ich auch
Du denkst an mich.
Allein
So allein bei Tag und Nacht
So allein!

Abschied und Tränen vergeh'n

Hoffen und Sehnen besteh'n.
Mein Freund
Du musst geh'n
Auf Wiederseh'n
Leb wohl!

 


Yorumlar - Yorum Yaz