
Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey ve Mehmet Rauf
02 Eylül 2016
Dünkü yazımda Mehmet Rauf’u ve onun şaheseri ‘’Eylül’’ü anlatırken Edebiyatçı Selim İleri’nin yazar Mehmet Rauf’u anlattığı, yazarın ''Eylül'', ''Kimsesizliklerim'' ve ''Siyah İnciler'' isimli eserleri üzerine 16 Haziran 1989 tarihinde Milliyet gazetesinde yazdığı ''Aşk Vurgunu Bir Yazar'' adındaki bir yazısından da alıntılar yapmıştım. Selim İleri bu yazısında Mehmet Rauf ile Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey'i mukayese ediyordu.
Düşündüm ki Mehmet Rauf’u daha iyi tanımak için Selim İleri’nin bu yazısının tamamını vermesem olmazdı. Ancak Selim İleri’nin bu yazısını anlayabilmek için kısaca Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’den bahsetmem gerekiyor.
Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey
Ali Rıza Bey (1842–1928), uzun yıllar Balıkhane Nâzırlığı yaptığı için daha çok “Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey” adıyla tanınır. 1883'te Dersaadet Balıkhane Nâzırlığına getirilen Ali Rıza Bey, daha sonra Balıkhane ve Tuz Nâzırlığı ile Düyûn-ı Umûmiye bünyesinde çeşitli görevlerde bulunur ve 1910 yılında emekliye ayrılır. Fakat onu bugün için asıl önemli kılan memuriyetinden çok, ömrünün son döneminde kaleme aldığı yazılarla XIX. yüzyıl İstanbul'unun gündelik hayatına ve Osmanlı devlet adamlarına dair bıraktığı zengin tanıklıklardır.
Prof. Dr. Ali Birinci, ‘’İstanbul Araştırmaları’’ dergisinin ‘’Bahar 1997’’ sayısında yazdığı "İstanbul Muharriri Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey" başlıklı yazısında Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in hayatını anlatır. Prof. Dr. Ali Birinci'nin bu eserinde anlattığına göre Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey çevresince muhabbet ehli, neşeli, gamsız ve nüktedan mizacıyla bilinir. Bu mizacı, Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey'in kitaplarına da yansır.
Ali Rıza Bey, Mütareke dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarında muhtelif gazete ve mecmualarda eski İstanbul hayatı hakkında yazılar yazar. Bu yazılar daha sonra çeşitli araştırmacılar tarafından kitaplaştırılır.
Geçen Asırda Devlet Adamlarımız
Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in 17 Kasım 1919-25 Nisan 1921 tarihleri arasında "Onüçüncü Asr-ı Hicrî'de Osmanlı Ricali" genel başlıklı yazıları başta Peyâm-ı Sabâh olmak üzere pek çok gazete ve dergilerde yayınlanır. Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in Mehmed Galib'in teşviki ve katkısıyla yazdığı 38 tefrikalık bu yazıları Tanzimat'tan II. Meşrutiyet'e kadar gelen devrenin (1839-1909) ünlü devlet adamları hakkında, başka kaynaklarda bulunmayan bilgileri içerir. Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in Peyâm-ı Sabâh başta olmak üzere pek çok gazete ve dergilerde yayınlanan bu yazılarının bir kısmı Fahri Çetin Derin tarafından sadeleştirilerek ‘’Geçen Asırda Devlet Adamlarımız’’ (Tercüman 1001 Temel Eser, 1977) adıyla kitaplaştırılır.
Bir Zamanlar İstanbul
Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey, belki de ilk yazısının gördüğü ilginin verdiği cesaretle yeni bir tefrikasını kaleme alır. Ali Rıza Bey'in sadece kendi imzasını taşıyan tefrikası ise "Onüçüncü Asr-ı Hicrî'de İstanbul Hayatı" adını taşır. Bu eser ilkinden daha kapsamlıdır. Bu yazının ilk beş tefrikası Alemdar'da (8-12 Şubat 1921) çıktıktan sonra diğer kısımları Peyâm-ı Sabah'ta neşredilir. Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey bu tefrikasında doğum törenlerinden eğlencelere, esrarkeşlerden tulumbacılara, gezinti yerlerinden tarikatlara, ticaret hayatından Ramazan âdetlerine ve balıklara kadar eski İstanbul hayatını bütün yönleriyle anlatır. Tefrikanın ilk yazılarında Ali Rıza Bey, çocukluğunda İstanbul'un sokaklarında oynadığı oyunları ve ilk tahsil hayatı ile Maarif Nezareti tarafından ilk açılan mektepleri anlatır.
Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in İstanbul hakkında yazdığı bu tefrika Niyazi Ahmet Banoğlu tarafından yine sadeleştirilerek ‘’Bir Zamanlar İstanbul’’ (Tercüman 1001 Temel Eser, 1973) adıyla basılır. Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in eski İstanbul hayatı ile ilgili yazdığı bu yazılar ayrıca Ali Şükrü Çoruk tarafından da hiçbir müdahalede bulunulmadan yeni yazıya aktarılarak ‘’Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı’’ (Kitapevi, 2007) adıyla da kitap hâline getirilir.
‘’Bir Zamanlar İstanbul’’ kitabından iki bölüm
Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in ‘’Bir Zamanlar İstanbul’’ kitabından iki bölüm aktarmak istiyorum.
Birincisi Rus donanmasının Çeşme Baskını ile ilgili. Rus donanmasının ta Baltık Denizi'nden yola çıkıp Kuzey Denizi'ni, Manş Denizi'ni, Cebelitarık Boğazı'nı ve Akdeniz'i aşarak Osmanlı'nın burnunun dibine kadar gelmesini ve Çeşme'de Osmanlı donanmasını imha etmesini (5–7 Temmuz 1770) Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey kitabında şöyle anlatır:
"Devletlerarası anlaşmalarda murahhaslarımız cahil oldukları ve bu yüzden zararlara uğradığımız tarihlerde yazılıdır. Rusların Akdeniz’e donanma göndereceklerine dair Fransızlar tarafından verilen haber üzerine, Baltık Denizi’nden donanmanın gelebileceğine akıl erdiremeyen devlet erkânı Rus donanması uçup mu Akdeniz’e gelecek diye inanmamışlar, Çeşme limanında Osmanlı donanmasının yakılmasından sonra akılları başlarına gelerek hayret etmişlerdi." (Bir Zamanlar İstanbul, s. 20)
İkinci bölüm ise Osmanlı devlet ricalinin bilgi ve yönetim kapasitesine ilişkin oldukça çarpıcı bir örnektir. Ali Rıza Bey şöyle anlatır:
"1828 muharebesi yenilgisinden sonra Edirne’ye gönderilen murahhaslarımıza Rusya murahhaslarının harita üzerinde gösterdikleri yerleri bizimkilerin tayin edememeleri ve meselenin Bab-ı Alice hal edilememesi üzerine Fransa ile Avusturya elçilerine başvurulmuş, bu murahhasların tazminat konusunda ileri sürdükleri bir milyonu, bir yük, yani yüzbin sanarak kabul etmişler, aradaki korkunç farkı anladıkları zaman da şaşırmışlardı. Politikamızı idare edenler, memleketimizin hududunu bilmezlerdi." (Bir Zamanlar İstanbul, s. 20, 21)
Devlet kapasitesi ve bilgi
Ali Rıza Bey'in aktardığı bu iki olay yalnız geçmişin gülünç bürokratik hikâyeleri olarak okunmamalıdır. Her ikisi de devlet yönetiminde bilginin önemini gösterir. Bir devletin gücü yalnız asker sayısıyla, donanmasının büyüklüğüyle veya hazinesindeki parayla ölçülmez; dünyayı doğru okuyabilen, harita bilen, yabancı dil konuşabilen, diplomasi yürütebilen ve elde ettiği bilgiyi siyasi karara dönüştürebilen bir bürokrasiye de ihtiyaç vardır. Devlet kapasitesinin görünmeyen fakat en önemli unsurlarından biri bilgidir. Bilgi eksikliği ise kimi zaman savaş meydanındaki yenilgiden önce devlet zihninde başlayan bir yenilgidir.
Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı
Ali Şükrü Çoruk tarafından hazırlanan ‘’Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı’’ adlı kitapta Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey eski İstanbul’u şöyle anlatır:
"Bir çocuk üç yaşına geldiğinde validesini, altı yaşına geldiğinde pederini sevmeye başlar. On yaşında tatil günlerini, on altı yaşında güzel elbise sever. Yirmi yaşında mahbubeye meyleder. Yirmi beş yaşı tecavüz ettikte zevce tedarikine teşebbüs eder. Kırk yaşında evladına kesb-i muhabbet, altmış yaşına vasıl olduğunda muhabbetini kendisine tahsis eyler."
‘’Çocuklar mahalle aralarında, cami avlularında, mezarlık tarlalarında; körebe, esir almaca, topaç çevirme, pilav pişti, çaylak yavrum kapamazsın, uzun eşek, adım atlama, varan bir, aşık atma, ceviz açma oynarlar...’’
Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey eski İstanbul’u işte böyle anlatır. Ancak Yeni İstanbul’u yaratanlar çocukların çocukluklarını çalar.
Ali Rıza Bey'in anlattığı İstanbul'da sokak, cami avlusu ve mahalle yalnız geçilip gidilen mekânlar değil, çocuğun dünyayı öğrendiği ortak hayat alanlarıdır. Modern şehir büyürken bu alanların önemli bir bölümünü trafiğe ve betona bırakır; mahalle hayatı çözülür, çocuk giderek sokaktan çekilir. Şehir belki büyür; fakat çocukların serbestçe oynayabildiği dünya küçülür. Bu bakımdan değişen yalnız İstanbul'un mimarisi değil, çocukluğun kendisidir.
Ali Rıza Bey ve Mehmet Rauf: İki ayrı dünyanın insanları
Aslında Ali Rıza Bey ile Mehmet Rauf yalnız iki ayrı yazar değil, hayata bakmanın iki ayrı biçimi gibidir. Biri geçmişe baktığında sofraları, bayramları, çayırları, çocuk oyunlarını ve İstanbul'un neşesini hatırlar; diğeri aynı hayatın içinden yalnızlığı, ayrılığı, karşılıksız aşkı ve kaybedileni çıkarır. Birinin hafızasında hayat çoğalırken ötekinin hafızasında eksilir. Belki de Selim İleri'yi bu iki yazarı yan yana getirmeye sevk eden şey tam olarak bu karşıtlıktır.
Şimdi gelelim Selim İleri’nin gamlı, hüzünlü Mehmet Rauf ile muhabbet ehli, neşeli Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’i mukayese ettiği bahsettiğim yazısına:
Aşk Vurgunu Bir Yazar
Mehmet Rauf ‘'Kimsesizliklerim'’ düzyazı şiirinde yeryüzü küskünlerinden olduğunu ilan eder. Onun bütün günleri, sevdiklerimizi kaybettiğimiz ölüm günlerinin melaliyle örülüdür. ''Siyah İnciler'' şairi yapayalnızlığından vahşi zevkler duymaktadır.
Öte yandan hüzün ve melankoli Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in eteklerine hiç mi hiç dolanmamıştır. 1922’de anılarını tefrika ettiren Ali Rıza Bey bir uçtan bir uca İstanbul’un altını üstüne getirir. Zil takıp oynanmış mutlu günlerdir bunlar. Eğlenceler, çarşı-pazar alışverişi, iftar sofraları, bayramlar, gezintiler birbirini kovalar.
Balıkhane Nâzırı Bentler’i sayıklamaktadır. Büyükdere yolundaki çayır safalarını unutmamıştır. Çayırın kıyı boyundaki geniş sette tıka basa yemek yenir. Zümrüt gibi çimenlerde sarı, mor, pembe çiçekler açmıştır. Çoluk çocuk çayırda zıplayıp sıçrar. Derken ahali orman yoluna sapacaktır. Gökleri kuşatan ağaçların taze yaprakları arasında, daldan dala konan bülbüller uzun demler çekip nağmelerle herkesleri kendinden geçirmektedir. Tekrar yenilmiş içilmiş, gülünmüş oynanmış, keyifler çatılmıştır. Ali Rıza Bey ilkyaz günlerinin kaybolup gidişine pek yerinir. Şimdilerde yaşı dolayısıyla ilerlemişse de geçmişin güzel zamanlarını hikâye etmeyi, ömrün gamlı günlerini anmaktan üstün tutmaktadır.
Acaba? Mehmet Rauf kahra uğramış, perişan sürüklendiği, emelleri hasta yaşamına bir düşman gibi öç gülücükleri ile bakar, kimin intikamını kimden almak istediğini bir türlü çözemez. Oysa gamlı günleri yaşanmamış saymak gerek, Balıkhane Nâzırı şenlikli yaşantılarını savunmaktan geri kalmaz. Hayata muhabbetle bağlanabilmenin tek sırrı budur.
İhtiyarların uzun ömür hakkındaki arzularında bir başkalık vardır. Mesela şu fani dünyadan nasibini almış, hayatın lezzetinden zevk alacak en güzel günleri tükenmiş olduğu halde yine de hayata muhabbetle bağlanırlar. Böyleleri takatları kesilmiş olduğu için vakit olur ki, dünyadan bezmiş görünürler. Fakat gerçek böyle değildir. İhtiyarlığın bin türlü zahmetine katlanırlar da illa yaşamak isterler. Hatta, insanların ömrünün yüz yirmi yıl olduğu hakkındaki söylentilerle teselli bulurlar.
Kuşakdaşı Mehmet Rauf Bey, Balıkhane Nâzırı’nın ebedi gençlik safsatasıyla hiç ilgilenmemiştir. O, kederler demetini devşirmek uğruna bütün hayatını harcamış, çabasını har vurup harman savurmuş, söylenip söylenip tıkanıvermiştir. Mızmız yeryüzü küskünleri hafakan bastırırlar.
İşte Mehmet Rauf Bey her Eylül renklerin son bir kez canlandığını iniltili inildeyişli bir sesle söylüyor. Bu canlanışta matem neşidelerinin gizli çığlığını duymaktadır. Kıpkırmızı yapraklar birden sararacak, dökülüşüp çamurlarda çürüyecek, son güneşlerde kaskatı kesilecektir. Yalnız yaprak dökümü mü, itiraf edelim ki Eylül ayrılıkların ayıdır.
Herkesin kısa boyundan dolayı cüce sandığı romancımız -Siyah İnciler şairi - üzüntüyle başını sallar. Zira hangi ayrılık yürek yakmaz! Necip’le Suad’ı karşısına almış, ille ayrılmaları gerektiğini belirtmektedir. Bu sahne Eylül’de geçer. Necip, Suad’dan yana yana son bir lütuf daha istirham eder: Onu gözlerinden bir kere, son bir kere öpmek istemektedir.
- Madem ki ayrılıyoruz...
Bu nihayetsiz saadet rüyasından geriye dönüş pek zalim, pek yırtıcı bir şeydir. Dört bir yanda Ekim ayının -çünkü Eylül de geç gelmiştir- ürpertici rüzgârları esmektedir. Dört bir yanda doğa kışların zalim uykusuna yatar. Suad zehir dolu, mahveden bir yara gibi yanmaya başlamış yeni hayatının eşiğinde herhalde ağlamaya, hıçkırmaya koyulacaktır.
Anlıyor musunuz? Eylül romancısı için hayat karanlık ‘’mağmum’’, boş, çorak bir çölden ayırt edilemez. Aşk uğruna her şey feda edilir, kimselere yaranılmaz, derken sonsuz bir pişmanlıkla ezilip kalır insan.
Selim İleri’nin gamlı, hüzünlü Mehmet Rauf ile muhabbet ehli, neşeli Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’i mukayese ettiği yazısı bu kadar.
Sonuç
Selim İleri’nin “Aşk Vurgunu Bir Yazar” başlıklı makalesinde yan yana getirdiği Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey ile Mehmet Rauf, belki de yalnız iki ayrı yazarı değil, insanın hayat karşısındaki iki ayrı tavrını temsil eder. Ali Rıza Bey geçmişe dönüp baktığında neşeyi, sofraları, bayramları, çayırları, çocukları ve İstanbul’un kaybolan güzelliklerini hatırlar. Mehmet Rauf ise aynı hayatın içinde ayrılığı, yalnızlığı, eksilmeyi ve hüznü görür.
Belki de Ali Rıza Bey ile Mehmet Rauf arasındaki asıl fark, yaşadıkları hayattan çok onu hatırlama biçimlerindedir. Çünkü insan geçmişini olduğu gibi saklayan bir arşiv değildir; hafıza seçer, ayıklar, bazı anları büyütür, bazılarını sessizce geride bırakır. Ali Rıza Bey geçmişinden neşeyi devşirirken Mehmet Rauf kederi devşirir. Aynı hayat, birinde yaşama sevincine, diğerinde melankoliye dönüşür. Bu yüzden insanın geçmişi yalnız başına gelenlerden değil, başına gelenlerden geriye neyi sakladığından da oluşur.
Selim İleri’nin bu yazısının üzerinden yıllar geçer; Ali Rıza Bey’in anlattığı İstanbul ise çok daha gerilerde kalır. Atlayınız bütün bir zamanı, günümüze geliniz. Elbette çok şey değişmiştir. İstanbul değişmiş; sokaklar, evler, insanlar, yaşayış biçimleri değişmiştir. Fakat insanın zaman, aşk ve ayrılık karşısındaki duyguları o kadar da değişmemiştir.
Yine Eylül gelir. Yine yazdan sonbahara geçerken o nihayetsiz saadet rüyasından geriye dönüş pek zalim, pek yırtıcı olur. Yine dört bir yanda güz aylarının o ürpertici rüzgârları eser; doğa kışın zalim uykusuna yatmaya hazırlanır. Ve yine bir yerlerde bir Suad —Suad yerine başka bir isim de koyabilirsiniz— zehir dolu, mahveden bir yara gibi yanmaya başlamış yeni hayatının eşiğinde belki de ağlar, hıçkırır.
Çünkü zaman değişir, şehirler değişir, insanlar değişir; fakat ayrılığın insan ruhunda bıraktığı sızı pek değişmez. Her Eylül yazdan bir şeyler alıp götürür; her ayrılık insanın hayatında bir boşluk bırakır ve her güzel şey, Mehmet Rauf’un söylediği gibi, kalbimizde başka bir yara açarak geçer.
Belki de mesele hayatın bize ne verdiğinden çok, ondan geriye neyi sakladığımızdır. Ali Rıza Bey ile Mehmet Rauf’un hayat karşısındaki farklılıkları da belki burada düğümlenir: Biri kaybolmuş İstanbul’u neşeyle hatırlar; diğeri kaybolan aşkların ardından Eylül’ü anlatır.
Belki de hayata muhabbetle bağlanabilmenin sırrı biraz da burada saklıdır.
Osman AYDOĞAN
Bir not: Daha gençken yazıda bahsi geçen ‘’Tercüman 1001 Temel Eser’’ serisinin bir kısmını almıştım. Şimdi bu seri kitap kütüphanemin bir köşesinde zaman zaman göz attığım bir hazine olarak durur. Tercüman gazetesi tarafından bir kültür hizmeti olarak ‘’Tercüman 1001 Temel Eser’' saikiyle yola çıkılsa da sadece 159 eser basılır ve seri 159 adet eserde kalır. Ancak bu eserlerin çoğunu bugün kitapçı raflarında bulmak artık pek mümkün değildir.