• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi8
Bugün Toplam545
Toplam Ziyaret890234

Aşk Vurgunu Bir Yazar; Mehmet Rauf ve ‘’Eylül’’ (2)

Aşk Vurgunu Bir Yazar; Mehmet Rauf ve ‘’Eylül’’ (2)

02 Eylül 2020

Dünkü yazımda Mehmet Rauf’u ve onun şaheseri ‘’Eylül’’ü anlatırken Edebiyatçı Selim İleri’nin yazar Mehmet Rauf’u anlattığı, yazarın ''Eylül'', ''Kimsesizliklerim'' ve ''Siyah İnciler'' isimli eserleri üzerine seksenli yıllarda yazdığı ''Aşk Vurgunu Bir Yazar'' adındaki bir yazısından da alıntılar yapmıştım…

Düşündüm ki Mehmet Rauf’u daha iyi tanımak için Selim İleri’nin Mehmet Rauf ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’i mukayese ettiği bu yazısının tamamını vermesem olmazdı... Ancak Selim İleri’nin bu yazısını anlayabilmek için kısaca Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’den bahsetmek istiyorum.

Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey

Ali Rıza Bey (1842-1928) uzun yıllar Balıkhane nazırlığı yapmasından dolayı Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey diye bilinir.

Ali Rıza Bey, Mütareke dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarında muhtelif gazete ve mecmualarda eski İstanbul hayatı hakkında yazılar yazar. Bu yazılar daha sonra çeşitli araştırmacılar tarafından kitaplaştırılır.

Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’in Mehmed Galib Bey ile müşterek yazdıkları “On Üçüncü Asr-ı Hicrîde Osmanlı Ricâli” adı ile Peyam-ı Sabah gazetesinde düzensiz olarak tefrika edilen yazıları Fahri Çetin Derin tarafından sadeleştirilerek ‘’Geçen Asırda Devlet Adamlarımız’’ (Tercüman 1001 Temel Eser, 1977) adıyla kitaplaştırılır...

İstanbul hakkında yazdığı müstakil yazılardan bir kısmı Niyazi Ahmet Banoğlu tarafından yine sadeleştirilerek ‘’Bir Zamanlar İstanbul’’ (Tercüman 1001 Temel Eser, 1973) adıyla basılır. Eski İstanbul hayatı ile ilgili yazdığı yazılar Ali Şükrü Çoruk tarafından hiçbir müdahalede bulunulmadan yeni yazıya aktarılarak ‘’Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı’’ (Kitapevi, 2007) adıyla kitap hâline getirilir...

Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey çevresince muhabbet ehli, neşeli, gamsız ve nüktedan mizacıyla bilinir… Bu mizacı kitaplarına da yansır…

Şimdi gelelim Selim İleri’nin gamlı, hüzünlü Mehmet Rauf ile muhabbet ehli, neşeli Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey’i mukayese ettiği bahsettiğim yazısına:

’’Aşk Vurgunu Bir Yazar’’

Mehmet Rauf ‘'Kimsesizliklerim'’ düzyazı şiirinde yeryüzü küskünlerinden olduğunu ilan eder. Onun bütün günleri, sevdiklerimizi kaybettiğimiz ölüm günlerinin melaliyle örülüdür. ''Siyah İnciler'' şairi yapayalnızlığından vahşi zevkler duymaktadır.

Öte yandan hüzün ve melankoli Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in eteklerine hiç mi hiç dolanmamıştır. 1922’de anılarını tefrika ettiren Ali Rıza Bey bir uçtan bir uca İstanbul’un altını üstüne getirir. Zil takıp oynanmış mutlu günlerdir bunlar. Eğlenceler, çarşı-pazar alışverişi, iftar sofraları, bayramlar, gezintiler birbirini kovalar.

Balıkhane Nazırı Bentler’i sayıklamaktadır. Büyükdere yolundaki çayır safalarını unutmamıştır. Çayırın kıyı boyundaki geniş sette tıka basa yemek yenir. Zümrüt gibi çimenlerde sarı, mor, pembe çiçekler açmıştır. Çoluk çocuk çayırda zıplayıp sıçrar. Derken ahali orman yoluna sapacaktır. Gökleri kuşatan ağaçların taze yaprakları arasında, daldan dala konan bülbüller uzun demler çekip nağmelerle herkesleri kendinden geçirmektedir. Tekrar yenilmiş içilmiş, gülünmüş oynanmış, keyifler çatılmıştır. Ali Rıza Bey ilkyaz günlerinin kaybolup gidişine pek yerinir. Şimdilerde yaşı dolayısıyla ilerlemişse de geçmişin güzel zamanlarını hikâye etmeyi, ömrün gamlı günlerini anmaktan üstün tutmaktadır.

Acaba? Mehmet Rauf kahra uğramış, perişan sürüklendiği, emelleri hasta yaşamına bir düşman gibi öç gülücükleri ile bakar, kimin intikamını kimden almak istediğini bir türlü çözemez. Oysa gamlı günleri yaşanmamış saymak gerek, Balıkhane Nazırı şenlikli yaşantılarını savunmaktan geri kalmaz. Hayata muhabbetle bağlanabilmenin tek sırrı budur.

İhtiyarların uzun ömür hakkındaki arzularında bir başkalık vardır. Mesela şu fani dünyadan nasibini almış, hayatın lezzetinden zevk alacak en güzel günleri tükenmiş olduğu halde yine de hayata muhabbetle bağlanırlar. Böyleleri takatları kesilmiş olduğu için vakit olur ki, dünyadan bezmiş görünürler. Fakat gerçek böyle değildir. İhtiyarlığın bin türlü zahmetine katlanırlar da illa yaşamak isterler. Hatta, insanların ömrünün yüz yirmi yıl olduğu hakkındaki söylentilerle teselli bulurlar.

Kuşakdaşı Mehmet Rauf Bey, Balıkhane Nazırı’nın ebedi gençlik safsatasıyla hiç ilgilenmemiştir. O, kederler demetini devşirmek uğruna bütün hayatını harcamış, çabasını har vurup harman savurmuş, söylenip söylenip tıkanıvermiştir. Mızmız yeryüzü küskünleri hafakan bastırırlar.

İşte Mehmet Rauf Bey her Eylül renklerin son bir kez canlandığını iniltili inildeyişli bir sesle söylüyor. Bu canlanışta matem neşidelerinin gizli çığlığını duymaktadır. Kıpkırmızı yapraklar birden sararacak, dökülüşüp çamurlarda çürüyecek, son güneşlerde kaskatı kesilecektir. Yalnız yaprak dökümü mü, itiraf edelim ki Eylül ayrılıkların ayıdır. 

Herkesin kısa boyundan dolayı cüce sandığı romancımız -Siyah İnciler şairi - üzüntüyle başını sallar. Zira hangi ayrılık yürek yakmaz! Necip’le Suad’ı karşısına almış, ille ayrılmaları gerektiğini belirtmektedir. Bu sahne Eylül’de geçer. Necip, Suad’dan yana yana son bir lütuf daha istirham eder: Onu gözlerinden bir kere, son bir kere öpmek istemektedir. 
- Madem ki ayrılıyoruz...

Bu nihayetsiz saadet rüyasından geriye dönüş pek zalim, pek yırtıcı bir şeydir. Dört bir yanda Ekim ayının -çünkü Eylül de geç gelmiştir- ürpertici rüzgârları esmektedir. Dört bir yanda doğa kışların zalim uykusuna yatar. Suad zehir dolu, mahveden bir yara gibi yanmaya başlamış yeni hayatının eşiğinde herhalde ağlamaya, hıçkırmaya koyulacaktır. 

Anlıyor musunuz? Eylül romancısı için hayat karanlık ‘’mağmum’’, boş, çorak bir çölden ayırt edilemez. Aşk uğruna her şey feda edilir, kimselere yaranılmaz, derken sonsuz bir pişmanlıkla ezilip kalır insan.

Osman AYDOĞAN

Bir not:

Daha gençken yazıda bahsi geçen Tercüman’ın ’’1001 Temel Eser’’ serisinin bir kısmını almıştım. Şimdi bu seri kitap kütüphanemin bir köşesinde zaman zaman göz attığım bir hazine olarak duruyor... 

Konu dışı olacak ama hazır bu kitaplardan bahsetmişken ‘’Bir Zamanlar İstanbul’’ kitabından iki bölüm aktarmak istiyorum. Daha yakınlarda 19 Ağustos 2020 tarihinde ‘’Mavi Vatan’’ başlıklı yazımda ‘’Rus donanmasının teee Kuzey Denizinden kalkıp Baltık'ı, Kanal'ı, Cebelitarık'ı, Akdeniz'i dolaşarak Osmanlının burnunun dibine kadar gelip de Osmanlının tüm donanmasını imha ettiği’’ni (5-7 Temmuz 1770) yazmıştım ya… Bakın bu konuyu Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey kitabında nasıl anlatıyor:

"Devletlerarası anlaşmalarda murahhaslarımız cahil oldukları ve bu yüzden zararlara uğradığımız tarihlerde yazılıdır. Rusların Akdeniz’e donanma göndereceklerine dair Fransızlar tarafından verilen haber üzerine, Baltık Denizi’nden donanmanın gelebileceğine akıl erdiremeyen devlet erkánı Rus donanması uçup mu Akdeniz’e gelecek diye inanmamışlar, Çeşme limanında Osmanlı donanmasının yakılmasından sonra akılları başlarına gelerek hayret etmişlerdi." (Bir Zamanlar İstanbul, s. 20)

Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey kitabında, şimdi bazı tarih bilmez Osmanlı sevdalısı aklı evvellerin pek de hayran oldukları Osmanlı devlet ricalinin hali de anlatılıyor:

"1826 muharebesi yenilgisinden sonra Edirne’ye gönderilen murahhaslarımıza Rusya murahhaslarının harita üzerinde gösterdikleri yerleri bizimkilerin tayin edememeleri ve meselenin Bab-ı Alice hal edilememesi üzerine Fransa ile Avusturya elçilerine başvurulmuş, bu murahhasların tazminat konusunda ileri sürdükleri bir milyonu, bir yük, yani yüzbin sanarak kabul etmişler, aradaki korkunç farkı anladıkları zaman da şaşırmışlardı. Politikamızı idare edenler, memleketimizin hududunu bilmezlerdi." (Bir Zamanlar İstanbul, s. 20, 21)


Yorumlar - Yorum Yaz