• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam2459
Toplam Ziyaret4173170

Sürgünde bir düşünce anıtı: Hannah Arendt


Sürgünde bir düşünce anıtı: Hannah Arendt

08 Haziran 2020     

Son iki yazımda Alman Sürgün Edebiyatı’ndaki edebiyatçıların ortak özellikleri olarak; ülkedeki aydın aymazlığını, körleşmelerini ve despot bir iktidarın bir ülkede nasıl yükseldiğini anlatmaları ve bu despot iktidarın yaratacağı felaketleri öngörerek tüm dünyayı uyarmalarından bahsettim. Sonra da Alman Sürgün Edebiyatından ilk örnek olarak Elias Canetti’nin ‘’Körleşme’’ romanını ve ikinci olarak da Klaus Mann’ın ‘’Mephisto’’ romanını anlattım.

Bugün de Alman Sürgün Edebiyatının en önemli temsilcilerinden olan, 20. yüzyılın en ilham verici, en heyecan verici ve en yaratıcı siyaset teorisyenlerinin başında gelen ve sıra dışı bir yazar olan Hannah Arendt’i anlatacağım.

Hannah Arendt

Hannah Arendt 1906 tarihinde Almanya’da Aşağı Saksonya'nın Linden şehrinde (şimdiki Hanover'in bir parçası), bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Çocukluğu Königsberg (bugünkü adı: Kaliningrad) ile Berlin'de geçer.

Hannah Arendt, kendisiyle bir dönem romantik bir ilişki de yaşadığı, varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri olan, Nazi Partisi (NSDAP) üyesi ve 1933 yılında Freiburg Üniversitesi rektörü olarak Hitler rejimini açıkça destekleyen Alman filozof Martin Heidegger'in yanında Marburg Üniversitesinde felsefe üzerine çalışır. Burada teolog Rudolf Bultmann’dan da ders alır. Marburg'dan ayrılarak Heidelberg'e taşınır ve orada felsefede varoluşçu akımın teorisyenlerinden Alman filozof ve psikiyatrist Karl Jaspers'in danışmanlığında ‘’Aziz Augustinus (*)'un düşüncesinde aşk kavramı’’ (der Liebesbegriff bei Augustin) üstüne tez yazar. Freiburg’da da Alman filozof Edmund Husserl’den ders alır.

Hannah Arendt'in tez çalışması 1929 yılında yayınlanır. Ancak 1933 yılı, hayatında tam bir kırılma noktası olur. Nazi yönetiminin Yahudileri kamu görevinden uzaklaştıran düzenlemeleri nedeniyle Alman üniversitelerinde akademik kariyer yapma imkânı ortadan kalkar. Aynı yıl gerçekleşen Reichstag Yangını'nın ardından çıkarılan olağanüstü hâl kararnamesiyle baskılar iyice tırmanır. Arendt, Alman Siyonist Federasyonu için Nazilerin antisemitik propaganda malzemelerini gizlice arşivleme çalışması yürütürken Gestapo tarafından yakalanır. Sekiz gün süren gözaltı sürecinin ardından, illegal yollarla Karlsbad üzerinden Paris'e kaçmak zorunda kalır. Paris'te, kendisi gibi sürgün olan Alman edebiyat eleştirmeni, düşünür ve kültür tarihçisi Walter Benjamin ile tanışıp derin bir dostluk kurar.

Hannah Arendt, 1940 yılında Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlenir. Almanların Fransa'nın bazı bölgelerini işgal etmesi ve sonucunda Fransa’da da Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmeye başlanması nedeniyle Fransa'dan da kaçmak zorunda kalır. Hannah Arendt, 1941 yılında kocası ve annesi ile birlikte ABD'ye kaçar.

II. Dünya Savaşı bittikten sonra da Heidegger ile ilişkisini sürdürür. Almanya'nın Nazilerden arındırılması (denazifikasyon) sürecinde onun lehinde tanıklık eder. Arendt, Heidegger'in Nazizmle kurduğu ilişkiyi hiçbir zaman onaylamaz. Ancak onun düşünsel büyüklüğü ile siyasal yanılgısını birbirinden ayırmaya çalışır. Heidegger'i affetmekten çok onu anlamaya çalışır. Bu tavrı, Arendt'in bütün düşünce hayatı boyunca savunduğu, "anlamaya çalışmanın yargılamanın alternatifi olmadığı" yaklaşımının da bir yansımasıdır. 1950 yılında ABD vatandaşı olur, 1959'da da Princeton Üniversitesi'nde profesör olarak ders verir.

Hannah Arendt, 1975 yılında, 69 yaşında iken hayata gözlerini yumar.

20. yüzyılın en ilham verici, en heyecan verici ve en yaratıcı siyaset teorisyenlerinin başında gelen Hannah Arendt’i anlatmak, sınıflandırmak ve tanımlamak oldukça zordur. Çünkü Hannah Arendt bilinen hiçbir kalıba sığmaz.

Hannah Arendt felsefe eğitimi almasına rağmen kendisini hiçbir zaman geleneksel anlamda bir ‘’felsefeci’’ olarak görmez. Benzer şekilde, onun modern dönemde insan eylemlerini formüllere ve katı şablonlara sıkıştırmaya çalışan "siyaset bilimi" disiplinine de mesafesi büyüktür. Nitekim 1964 yılında gazeteci Günter Gaus’a verdiği o ünlü televizyon röportajında, kendisinin bir '’siyaset bilimcisi’' olarak anılmasını kesin bir dille reddeder. Arendt, geleneksel felsefenin siyasete mesafeli duruşunu eleştirerek kendi çalışma alanını ısrarla ‘’Siyaset Teorisi’’ olarak adlandırır. Onun amacı, siyaseti teorik gökyüzünden indirip tam da insanların arasında, meydanda ve eylemde aramaktır.

Arendt, eserlerini iktidar, özgürlük, politikanın özneleri, otorite ve totaliterlik üzerine yazar. Arendt'in gençlik yılları, Weimar Cumhuriyeti'nin siyasal istikrarsızlığına, hiperenflasyona, sokak çatışmalarına ve demokrasinin adım adım çöküşüne tanıklık ederek geçer. Totalitarizm üzerine geliştirdiği düşünceler de büyük ölçüde bu tarihsel tecrübeden beslenir.

Hannah Arendt’in başlıca kitapları: ‘’Totalitarizmin Kaynakları’’ (Üç cilt: Antisemitizm, Emperyalizm ve Totalitarizm), ‘’Kötülüğün Sıradanlığı’’, ‘’İnsanlık Durumu’’, ‘’Sivil İtaatsizlik’’, ‘’Siyasette Yalan’’, ‘’Sorumluluk ve Yargı’’, ‘’Devrim Üzerine’’, ‘’Şiddet Üzerine’’, ‘’Geçmişle Gelecek Arasında’’, ‘’Eichmann in Jerusalem’’, ‘’Men in Dark Times’’, ve ‘’Crises of the Republic’’.

Totalitarizmin Kaynakları

Hannah Arendt’in ilk büyük eseri olan ‘’Totalitarizmin Kaynakları’’ adlı kitapta Komünizm ve Nazizm’in kökenleri ve bunlarla antisemitizm arasındaki bağlantıları inceler.

‘’Totalitarizmin Kaynakları’’ birinci cildi ‘’Antisemitizm’’ (İletişim Yayınları, 2009), ikinci cildi ‘’Emperyalizm’’ (İletişim Yayınları, 2009) ve üçüncü cildi ise ‘’Totalitarizm’’ (İletişim Yayınları, 2014) olan üç ciltlik bir kitaptır.

Hannah Arendt, esere doğrudan adını veren üçüncü cilt olan ‘’Totalitarizm’’de, totalitarist düşüncenin kökenlerini, örgütlü hareket haline gelişini, kurumsallaşmasını, propaganda ve manipülasyon araçlarını anlatır. Arendt bu kitabında totalitarizmi sadece faşizmin çerçevesine ve antisemitik bir eksende anlatmaz. Arendt, bir yandan Nazi partisinin, kurumlarının ve yöntemlerinin totalitarist düşünceye dayanan biçimlenişini resmederken diğer yandan da Sovyetler Birliği ve Stalin üzerinden “Doğu Despotizmi”ni de inceler. Arendt, bu kitabında okuyucularını totalitarizme karşı “dünya aşkıyla” biçimlenen bir politik sorumluluğa davet ediyor.

Kitaptan bazı bölümler:

‘’Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde gönüllü olarak çalışan Batılı komünist mühendisleri ülkeye ihanetten yargılamak istiyorlar. Tabii adamlar hiçbir şey yapmamışlar yani bir delil mevcut değil. Gerisini yabancı mühendisten dinleyelim: ‘Hiçbir zaman girişmediğim sabotaj eylemlerinin faili olduğumu kabul etmem konusunda yetkililer sürekli ısrar ediyordu. Reddettim. Bana denen şuydu: Sovyet Hükümeti’nden yanaysan ki öyle olduğunu öne sürüyorsun, bunu eylemlerinle kanıtla: Hükümet senin itiraflarına gereksinim duyuyor." (s 39)

"Kitleler ile ayaktakımının paylaştığı tek bir nitelik vardır o da şudur: Her ikisi de tüm toplumsal odakların ve olağan siyasal temsillerin dışındadır." (s. 49)

“Totaliter rejim için ideal kişi kendisini davaya kalpten adamış bir nazi ya da komünist değildir. Gerçekle hayal ürünü arasındaki ayırımı ve doğruyla yanlış arasındaki farkı artık önemsemeyen kişidir.”

Şiddet Üzerine

‘’Şiddet Üzerine’’ (İletişim Yayınları, 2017), Hannah Arendt'in hacimce en küçük ama en çarpıcı kitaplarından birisidir. Arendt bu eserinde, şiddeti, sözle yan yana gelemeyecek, sözün / konuşmanın karşısına çıktığında onu çaresiz bırakacak bir olgu olarak konu ediyor: Bu özelliğiyle şiddet, politika dışıdır, politikayı dışlayıcıdır.

Beri yandan, 20. yüzyılda şiddet en ağırlıklı politik olgu olma eğilimi içindedir ona göre. Tarihin en eski fenomenlerinden biri olan savaşın ve modern çağın bir ürünü olan devrimin güncelliği, şiddeti her zamankinden daha '’şiddetle'’ hissedilir kılıyor. Arendt, işte bu paradoksu tartışıyor kitabında. Arendt'in temel vargısı şu: "Şiddetle değişen bir dünya, ancak daha çok şiddetin var olduğu bir dünya olur." "Terör", "terörizm", "şiddet" kavramlarının büyük bir yaygınlıkla ve tehditkârlıkla kullanıldığı günümüzde, Arendt'in bu geniş ufuklu eserinin özel bir değeri vardır.

Arendt, bu kitabında ‘’iktidar’’ (power), ‘’zor’’ (force), ‘’kuvvet’’ (strength), ‘’otorite’’ (authority) ve ‘’şiddet’’ (violence) kavramlarının çoğu zaman eşanlamlıymış gibi kullanılmasından yakınır. Bu terimler arasında ciddi bir ayrım yaparken şöyle demeyi de ihmal etmez: "Hiçbir şey iktidarla şiddetin iç içe geçmesinden daha yaygın; hiçbir şey bu ikisinin katıksız ve dolayısıyla aşırı biçimlerinde görünmesinden daha nadir değildir." (s. 59)

Ve kitabında şu tespiti yapar Arendt:

‘’İktidar ile şiddet birbirine karşıttır, iktidarın bitmeye başladığı yerde şiddet başlar.'’

Bu sözü başka bir şekilde formüle edebilirsem; ‘’Siyaset sorunları güç kullanmadan çözme sanatıdır. Sorunları çözmek için güç kullanıyorsanız eğer iktidarınız bitmeye başlamış ve siyasetiniz iflas etmiş demektir.’’

Siyasette Yalan

Hannah Arendt, ‘’Siyasette Yalan’’ (Sel Yayıncılık, 2018) adlı kitabını Pentagon Belgeleri’nin 1971’de ifşa edilmesinden kısa süre sonra yazar. Arendt, bu kitabında, tarih boyunca siyasette bir araç olarak kullanımı meşru görülen yalanların yirminci yüzyılda yepyeni bir çehreye bürünüp hangi mekanizmalarla hem siyaset sahnesini hem de olgusal gerçekliği egemenliği altına aldığını anlatıyor. Demokrasinin karşı karşıya kaldığı bu hayati tehdidin bertaraf edilmesinde ise özgür basının ve özgürlükleri için baskılara boyun eğmeden mücadele eden insanların önemine vurgu yapıyor.

Bu kitabında şunları söylüyor Arendt:

"Totaliter ya da başka başka türden diktatörlüğün hüküm sürmesini olanaklı kılan şey, insanların bilgilendirilmemesidir. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olabilir misiniz? Herkes size mütemadiyen yalan söylüyorsa, bunun sonucu, yalanlara inanmamanız değil, artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması olur. Çünkü yalanlar doğaları gereği değiştirilmek zorundadır; yalan söyleyen bir hükümetin de kendi tarihini durmadan yeniden yazması gerekir. Bunun muhatabı olarak, sonuçta hayatınızın sonuna kadar inanabileceğiniz tek bir yalan konmaz, siyaset rüzgârı nereden eserse ona göre değişen sayısız yalan konur. Artık hiçbir şeye inanamaz hale gelmiş bir halk da hiçbir konuda karar veremez. Sadece eylemde bulunma kabiliyetinde değil, düşünme ve muhakeme etme kabiliyetinden de mahrum kalır. Ve bu hale gelmiş bir halka dilediğiniz her şeyi yaptırabilirsiniz."

‘’Totaliter örgütlerin üst yönetiminde herkes şefin yalan söylediğini bilir. Ama şef kaybederse hepsi kaybedeceğinden susarlar.‘’

‘’İlke, şefin yanılmazlığı değil yenilmezliğidir; buna olan inanç biterse totalitarizmin hayal dünyası bir anda çökecek ve gerçek kazanacaktır.’’

‘’Diktatörlerin o kadar göz göre göre yalan söylemelerinin sebebi, tabanlarının ahlâkını bozmak ve suç ortağı haline getirmektir. Biliyorlar ki ertesi gün o yalanın tam tersini söyleyecekler ve taban bunu ‘ne büyük taktik deha’ diyerek bir kez daha alkışlayacaktır.’’

Kötülüğün Sıradanlığı

Hannah Arendt’in Nazi subayı Otto Adolf Eichmann'ın Kudüs’te yargılanmasından yola çıkarak ‘’Eichmann in Jerusalem’’ olarak yayınladığı kitap Türkçe’de ‘’Kötülüğün Sıradanlığı’’ (Metis Yayıncılık, 2014) adıyla yayınlanır. Hannah Arendt’in entelektüel mirasında deprem etkisi yaratan ve onun düşünce dünyasının zirvesini oluşturan eseri şüphesiz bu eserdir.

Nazi Almanyası'nın Yahudiler konusundaki politikasının belirlenmesinde önemli katkıları olan ve bu konudaki Nazi uygulamalarında etkin rol oynayan ve Yahudilerin soykırımın sorumlularından biri olan Alman subayı Otto Adolf Eichmann savaştan sonra Kudüs’te idam cezası ile yargılanır.

Hannah Arendt, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te yapılan duruşmasına New Yorker dergisini temsilen katılır. Ondan istenen bu davayı gözlemleyerek rapor etmesi, dava üzerine yazı yazmasıdır.

Mahkeme esnasında Eichmann, savunmasında ısrarla sadece kurallara, kendisine emredilenlere uyduğunu söyler.

Hannah Arendt, mahkeme gözlemlerini daha sonra ‘’Eichmann in Jerusalem’’ adıyla kitaba dönüştürür. Hannah Arendt, Eichmann davasını, basitçe insanların kötülüğünün; sıradan insanların diğerlerinin emirlerine uyma ve eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin sonuçlarını düşünmeksizin çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin bir sonucu olduğu sonucunu çıkarır. Adolf Eichmann'ın suçunun kişisel nefretten değil bürokratik itaattan kaynaklandığını ve emir almasıyla izah ederek ‘’kötülüğün sıradanlığı’’ kuramını geliştirir. Arendt'e göre Eichmann'ın suçu şeytani bir nefretin değil, düşünmeyi terk etmiş bürokratik itaatin sonucuydu.

Arendt’e göre bu ve benzeri suçlar birey olmaktan kaçınan, düşünme ve muhakeme yeteneğini yitirmiş insanlarca gerçekleştirilir. Bu insanlar "düşünme ve muhakeme" yetisini kaybetmiş ya da bu yetiye hiç sahip olmayan kişilerdir. Kendi kendilerine hüküm verme yeteneklerini yitirdiklerinden emirlerle hareket ederler. Arendt'e göre asıl sorun, insanların kötü olmaları değil, düşünmeyi bırakmalarıdır. Çünkü düşünmeyi terk eden insan, zamanla vicdanının sesini de susturur ve yaptığı eylemlerin ahlaki sonuçlarını sorgulamadan emirleri yerine getirebilir.

Hannah Arendt’in düşünce hayatımıza soktuğu ‘’kötülüğün sıradanlığı’’ kavramı sıradan bir kavram değildir. Bu kavram, insanların ''sadece işimin bir parçası'' diyerek yaptığı o masum eylemlerin nasıl da büyük bir kötülüğün bir parçası haline geldiğini gösteriyor. Arendt bunu kitabında şöyle formüle eder: "Kötülüklerin çoğu hiçbir zaman iyilik ve kötülük hakkında kafa yormamış insanların işidir." Bu kavram, aynı zamanda bunun da ötesinde kötülük karşısında hiçbir şey yapmayarak sessizce durmanın da bizzat o kötülüğü besleyip güçlendirdiğini söyler. Daha da ileri giderek şunu söyler Arendt: ‘’Kötülüğün sıradanlaştığı yerde iyi, erdemli ve dürüst kalabilmek neredeyse imkânsız hale gelir.’’

Arendt, Eichmann duruşmasından yola çıkarak bu dönemde yaşanan toptan ahlaki çöküşü de gözler önüne serer. Arendt bu görüşlerinin yanı sıra, Yahudi liderlerinin savaş sırasındaki tutumlarını eleştirerek, farklı davranılması halinde bazı şeylerin değiştirilebileceğini söyler. Arendt’e göre Nazi ve Yahudi Konseylerinin işbirliği sadece zalimlerde değil, kurbanlarda da ahlaki çöküntüye sebep olmuştur. Arendt bu nedenle kendi halkı tarafından neredeyse dışlanır.

Arendt, üniversite kürsüsünde kendisine karşı yöneltilen suçlamalar üzerine yaptığı konuşmasında şöyle der: “Anlamaya çalışmak, affetmekle aynı şey değildir. Anlamayı kendim için bir sorumluluk olarak görüyorum, konuyla ilgili kalem oynatan herhangi bir kişinin sorumluluğudur, bu.”

Arendt’in ifadesiyle bir kişinin kötülük yapması için, kötü kalpli ya da şeytani isteklere sahip biri olması gerekmez. Arendt’e göre dünyadaki en büyük kötülükler sürüden olan, kendine ait bir amacı, kanaat ve inancı olmayanlar tarafından işlenir. Arendt’e göre Eichmann bir bürokrat olarak yaptığı eylemlerin sonuçlarını düşünmemiş ya da aldığı emirleri bu sonuçlardan üstün tuttuğundan yaptıklarını gerçekleştirmiştir.

Kamusal alan, vatansızlık ve siyaset düşüncesi

Yeni Alman Sineması hareketinin "öncü gücü" olarak anılan Alman film yönetmeni Margarethe von Trotta'nın yönettiği 2012 yapımı ve Arendt’i anlattığı biyografik bir filmi var. Bu filmde Arendt, daha önce Rosa Luxemburg’u da canlandıran Alman oyuncu Barbara Sukowa tarafından canlandırılır. Bu filmin en ilginç yönü, mahkeme sahnelerinde o günlerde mahkemede çekilmiş gerçek filmlerin kullanılmasıdır. Bu filmde şöyle bir sahne geçer:

Hannah Arendt’e sorarlar: ‘’İsrail’e karşı hiç mi sevgin yok? Kendi halkına karşı hiç mi sevgin yok?’’ Arendt cevap verir: ‘’Hayatımda hiçbir zaman bir halkı ya da kolektif bir sınıfı bütün olarak sevmedim ne Almanları ne Fransızları ne Yahudileri ne de işçi sınıfını. Sadece arkadaşlarımı seviyorum, besleyebildiğim tek sevgi de bu. Sevginin diğer biçimlerine de kabiliyetim yok.’’

Arendt, Yahudi olmakla birlikte Yahudileri homojen bir cemaat olarak görmeyi reddeder. 1937 yılında Nazi yönetimi tarafından Alman vatandaşlığından çıkarılır ve 1951'de ABD vatandaşı olana kadar tam 18 yıl boyunca hukuken "vatansız" (apatride) olarak yaşar. Hukuken yok sayılmanın, pasaportsuz ve korumasız olmanın ne demek olduğunu bilfiil tecrübe eden Arendt, insanı sadece insan olduğu için koruyacak küresel bir hukukun eksikliğini derinden hisseder. Onun meşhur "haklara sahip olma hakkı" kavramı da işte bu 18 yıllık yasal boşluktan doğar. Bu büyük mültecilik tecrübesinden sonra insanların "ne" olduklarıyla yani iradeleri dışında gelişen ırk, din, dil gibi nitelikleriyle değil; "kim" olduklarıyla yani kamusal alandaki yapıp ettikleriyle, özgür söz ve edimleriyle değerlendirilmeleri gerektiğine inanır.

Hannah Arendt İsrail devletinin kurulmasına karşı çıkması nedeniyle İsrail’de kitaplarının hiçbirisi İbraniceye çevrilmez.

Hannah Arendt, siyaset kuramında siyaseti, dünyada evsiz olduğumuz düşüncesinden yola çıkarak, dünyayı birlikte yaşayabileceğimiz ortak bir alanın yaratımı olarak tasarlar. Burada da Arendt, Heidegger’in; ‘’insan; bir varlık olarak (Dasein) evrene atılmış ve bu dünyaya öylece bırakılmıştır’’ düşüncesinin izlerini taşır. (Heidegger, ‘’Varlık ve Zaman’’, Agora Kitaplığı, 2011) 

Arendt'e göre siyaset, insanların birbirleriyle konuşabildikleri, farklılıklarını özgürce dile getirebildikleri ve ortak bir dünyayı birlikte kurabildikleri kamusal alanda doğar. Ona göre özgürlük, tek başına yaşanan bir durum değil; insanların tartışabildiği ve birlikte eylemde bulunabildiği bu ortak alanda anlam kazanır. Bu nedenle totaliter rejimler önce bu kamusal alanı ortadan kaldırır.

Arendt, ‘’Totalitarizmin Kaynakları’’ eserinin sonunda tam bu noktada çok önemli bir sosyolojik ayrım yapar: İnsanın kendi kendisiyle baş başa kalıp düşündüğü, üretken ve yapıcı olan '’yalnızlık’' (Alleinsein) ile modern kitle toplumunun insanı diğerlerinden koparıp güvensiz bıraktığı yıkıcı ‘'ıssızlığı / kimsesizliği'’ (Verlassenheit) birbirinden ayırır. Totaliter rejimlerin en büyük başarısı, insanları üretken bir yalnızlıkta bırakmak değil, onları kitlesel bir ıssızlığın içine iterek ortak gerçeklik duygusunu yok etmektir. Yalnız kalan ve ortak dünyasını kaybeden birey, farklı düşüncelerle temasını yitirir ve propagandaya tamamen açık hâle gelir. Böylece birbirlerinden kopuk, yalnız ve yönetilebilir kitlelere dönüşürler.

Ayrıca Arendt'in siyaset düşüncesinde Aristoteles'in siyasal eylem anlayışının, Kant'ın muhakeme teorisinin ve Karl Jaspers'in iletişim ve özgürlük anlayışının güçlü izleri vardır. Arendt, siyaset kuramında Marksizm ve liberalizm öğretilerini eleştirir.

Arendt, Amerikan devrimini Fransız devrimine tercih eder ve eylemi bir siyasal edim olarak yüceltirken siyah hareketi eleştirir. Burada da Hannah Arendt’i Amerikan ideolojisi safında görürüz. ‘’Şiddet Üzerine’’ adlı kitabında altmışlardaki beyaz öğrenci hareketini siyahların bozup şiddete yönelttiğinden şikâyet eder. Girişte de yazdım ya, sıra dışı bir siyaset teorisyenidir Hannah Arendt.

Nitekim Arendt'in "En radikal devrimci bile ertesi gün muhafazakâr olur; çünkü artık korunacak bir düzen vardır." sözü de onun devrim ve siyaset anlayışını çarpıcı biçimde özetler.

Sonuç

Bu sayfalarda Almanya’da Weimar Cumhuriyetinden itibaren Hitler’in iktidara gelişi ve iktidar süresine dair bütün gelişmeleri; ‘’Weimar Cumhuriyeti’’, ‘’Reichstag Yangını’’ ve ‘’Operasyon Valkyrie’’ adıyla yazdım. Ancak Almanya’da Hitler’in ülkedeki nasıl bir atmosfer içerisinde yükselişini sürdürdüğünü en iyi, güçlü bir felsefi ve edebi geleneğe sahip Alman kültüründen yetişen Alman edebiyatçıları eserleriyle anlatırlardı. Ancak bu zorlu bir süreçti ve bu edebiyatçılar bu eserlerini ancak sürgünde iken verebilmişlerdi.

Bu çerçevede ”Exilliteratur” (Sürgün Edebiyatı) temsilcilerinden Elias Canetti ve eseri ‘’Körleşme’’yi ve Klaus Mann’ı ve eseri ‘’Mephisto’’yu yazdım. Şimdi de Exilliteratur’un en önemli temsilcisi Hannah Arendt'i, kitaplarını ve fikirlerini yazdım, anlattım.

Bu Exilliteratur yazarları despot bir iktidarın yaratacağı felaketleri öngörerek tüm dünyayı uyarmışlar, daha önceleri yazdığım Trümmerliteratur (Yıkım Edebiyatı) yazarları da  (Wolfgang Borchert, ‘’Kapıların Dışında’’) böylesi bir felaketin nelere mal olacağını anlatmışlardı.

Hannah Arendt yalnızca Nazizm'i anlamaya çalışan bir düşünür değildir. O, totaliterliğin hangi ideolojik kisve altında ortaya çıkarsa çıksın, insanların düşünme ve muhakeme yeteneklerini körelterek onları itaatkâr kitlelere dönüştürdüğü anda başladığını anlatan evrensel bir siyaset teorisyenidir. Bu nedenle eserleri yalnızca geçmişi değil, bugünü ve geleceği anlamak isteyen herkes için önemini korumaktadır.

Arendt'in şu sözü de onun siyaset anlayışını belki de en yalın biçimde özetler: "Özgürlüğün anlamı siyasete katılmaktır."

Belki de bu yüzden Hannah Arendt'in eserleri, yalnızca geçmişi anlatan kitaplar değil; bugünü anlamamıza ve geleceği sorgulamamıza yardımcı olan düşünce metinleridir.

Bütün yazılarımda hep söylüyorum ya: ‘'Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır’' diye. Aslında bu kadim hakikat, Hannah Arendt’in '’Geçmişle Gelecek Arasında’' kurguladığı o meşhur ‘'boşluk’' (gap) metaforunun da ta kendisidir. Arendt’e göre insan; geçmişin itici gücü ile geleceğin belirsizliği arasındaki o tekinsiz boşlukta, yani '’bugün'’de durur. Düşünmek, yargıda bulunmak ve anlamlandırmak tam da bu aralıkta gerçekleşir. Bizler ileriye doğru attığımız her adımda o boşlukta savrulmamak için yüzümüzü mecburen geçmişe döneriz. Çünkü yine hep söylediğim gibi; ‘'geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir'’ ve '’geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.'"

Günümüz dünyasını anlamak istiyorsanız önümüzde müthiş bir tarih var. Yazıma da Hannah Arendt'in ''Şiddet Üzerine'' adlı kitabında geçen şu söz ile son vereyim:

‘’İktidar ile şiddet birbirine karşıttır, iktidarın bitmeye başladığı yerde şiddet başlar.'’

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN

*Augustinus (354 - 430), diğer adıyla Aurelius Augustinus, Hristiyan bir aziz düşünürdür. Devleti tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak tanımlar. Augustinus, bir tanrıbilimci olmasının yanı sıra, Batı düşüncesi içinde ünlü ve etkili filozoflarındandır. Onun yapıtları Tanrı bilimi olmakla birlikte, felsefi sorunları da içeren nitelikler göstermesi bakımından ayrıca önem taşımaktadır. İşte Hannah Arendt’in doktora tezi ’’Aziz Augustinus'un düşüncesinde aşk kavramı’’ üzerinedir. 


 


Yorumlar - Yorum Yaz