• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi12
Bugün Toplam155
Toplam Ziyaret4192020

Mephisto: Sanat, iktidar ve oportünizmin anatomisi


Mephisto: Sanat, iktidar ve oportünizmin anatomisi

29 Ekim 2019

Dünkü yazımda Alman Sürgün Edebiyatı’ndaki edebiyatçıların ortak özellikleri olarak; ülkedeki aydın aymazlığını, körleşmelerini ve despot bir iktidarın ülkede nasıl yükseldiğini anlatmaları ve bu despot iktidarın yaratacağı felaketleri öngörerek tüm dünyayı uyarmalarından bahsetmiştim. Sonra da Alman Sürgün Edebiyatından ilk örnek olarak Elias Canetti’nin ‘’Körleşme’’ romanını anlatmıştım.

Friedrich Engels, Fransa’da ve Almanya’daki köylü sorunu hakkındaki düşüncelerinden yola çıkarak kısaca şunu söylerdi: ‘’Diktatörlerin en büyük destekçileri köylüler olmuştur.’’ Alman Sürgün Edebiyatından vereceğim ikinci örnek Klaus Mann’ın eseri ‘’Mephisto’’ ile Engels’e karşı bir tez getirdiğini düşünüyorum: Diktatörlerin en büyük destekçileri sadece köylüler olmamıştır. Diktatörlere en büyük destekçileri köylülerden de daha fazla Mephisto’lar, yani Gustav Gründgens’ler, Hendrik Höfgen karakterleri olmuştur. Engels, köylü sınıfının yapısal olarak güçlü bir siyasi bilinç üretemediği için otoriter liderlerin taban gücü haline geldiğini savunurken (Bonapartizm), Klaus Mann bize madalyonun diğer yüzünü gösterir: Faşizm sadece dipten gelen bir dalga değil, yukarıdaki entelektüel ve sanatsal elitlerin teslimiyetiyle kurumsallaşan bir yapıdır.

O zaman bu Mephisto’lar, yani Gustav Gründgens’ler, Hendrik Höfgen karakterleri kimler, kimleri temsil ediyor?

Kavramsal kökenler: Mitolojiden Goethe’ye Mephisto

Bu girişten sonra, bu sorunun cevabını almak için artık Alman Sürgün Edebiyatının en güçlü temsilcilerinden birisi olan Klaus Mann’ın 1936 yılında yayınladığı ve 20. yüzyılın en büyük romanlarından birisi olarak kabul edilen “Mephisto: Bir Kariyer Romanı” isimli romanını anlatabilirim.


Mephisto, yalnızca Nazi Almanyası'nı anlatan bir siyasal roman değildir. Aynı zamanda sanat ile iktidar arasındaki ilişkinin, sanatçının ahlaki sorumluluğunun ve kariyer hırsının insanı nasıl dönüştürebileceğinin en güçlü edebî örneklerinden biridir. Bu yönüyle roman, belirli bir dönemin hikâyesini aşarak evrensel bir nitelik kazanır.

Daha önce Klaus Mann’ın bu romanından uyarlanan aynı isimli oyunu Türkçeye çevrilmesine ve Türkiye’de sahnelenmesine karşın ne yazık ki bu romanın Türkçe yayınlanması ancak günümüze, 2019 yılına nasip olur (!): Mephisto (Everest Yayınları, 2019)

Mephisto, diğer adıyla Mephistopheles; şeytan, iblis, anlamına gelir. Mephisto, Hristiyan mitolojisinin Cennetten kovulduğu farz edilen yedi şeytandan birisidir. Avrupa’da Rönesans’ta yaygın olarak kullanılır. Bir Hristiyan miti olmasına rağmen İncil'de adına rastlanmaz.

Mephisto sözcüğünü dünya edebiyatına asıl kazandıran eser Goethe'nin Faust'u olur. Mephisto, Faust’ta akıl ve kudret karşılığında Faust'un ruhunu satın alan şeytan olarak karakterize edilir.

Klaus Mann'ın Mephisto'su, Goethe'nin Faust'una yazılmış modern bir siyasal ve ahlaki yeniden yorumudur. Goethe'de Mephisto, insanı ideallerinden uzaklaştıran şeytanı temsil ederken, Klaus Mann'da Mephisto artık makamın, şöhretin, kariyerin ve iktidarın baştan çıkarıcılığına dönüşür.

Faust'ta bireyin şeytanla yaptığı metafizik pazarlık anlatılırken, Mephisto'da sanatçının iktidarla yaptığı ahlaki pazarlık anlatılır.

Bu nedenle Mephisto yalnızca Nazi Almanyası'nın değil, sanat ile iktidar arasındaki ilişkinin de dünya edebiyatındaki en güçlü romanlarından biri olarak kabul edilir.

Günümüz dünyasını anlamak için okunması mutlaka elzem olan bu romanı tanıtmadan önce kitabın yazarı Klaus Mann’ı ve romanda Hendrik Höfgen karakteri olarak anlatılan Gustav Gründgens’i kısaca tanıtmam gerekiyor. Klaus Mann ile Gustav Gründgens’i tanımadan kitap anlaşılmaz diye değerlendiriyorum.

Sürgünde bir çığlık: Klaus Mann

Klaus Mann, 20. yüzyılın en önemli Alman yazarlarından birisi olan ve 1929 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Thomas Mann’ın (1875 -1955) oğludur. Thomas Mann'ın altı çocuğundan üçü; Erika Mann, Klaus Mann ve Golo Mann da yazardır.


Klaus Mann (1906 -1949), henüz on dokuz yaşındayken Paris’te Hemingway ve James Joyce gibi önemli yazarlarla tanışır. Edebiyat çalışmalarına Weimar Cumhuriyeti'nde, o zamana göre tabu sayılacak konular üzerinde başlar. Hitler’in iktidara gelmesiyle 1933 yılında Almanya’dan kaçmak zorunda kalır. Bu kaçıştan sonra Klaus Mann, nasyonal sosyalizme karşı cesur yazılar yazar. Sürgünde iken 1943 yılında ABD vatandaşlığına geçer. Eserleri Almanya'da ölümünden çok sonra keşfedilir. Bugün, 1933 yılı sonrası Alman Sürgün Edebiyatı’nın önemli bir temsilcisi olarak kabul görür. Zaten yazı konusu Mephisto’yu da sürgünde iken yazar.

Klaus Mann, romanları, öyküleri, günlükleri, anı-mektup kitaplarıyla dönemin ruhunu, Nazilerin icraatlarını, etkilerini, tepkilerini tüm çıplaklığıyla anlatır.

Klaus Mann, yaşamı boyunca yaşadığı hem kişisel hem de politik hayal kırıklıklarını artık taşıyamamasından dolayı 21 Mayıs 1949 yılında 43 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı alarak intihar eder.

Maskelerin ardındaki deha: Gustav Gründgens

Gustav Gründgens (1899 -1963), 20. yüzyılın en ünlü ve etkili aktörlerinden birisidir. Berlin, Düsseldorf ve Hamburg'daki tiyatro sanat yönetmenliği yapar. Gründgens, Hamburg Kammerspiele Tiyatrosu’nda ilk yönetmenlik deneyimini yaşarken, Klaus Mann ve kız kardeşi Erika ile birlikte çalışır. 24 Temmuz 1926'da Gustav Gründgens, her ikisi de eşcinsel olmasına rağmen Erika Mann ile evlenir. Ancak bu evlilik üç yıl sürer.


Bu süre zarfında Erika ve Klaus gibi Gründgens de sol kanat aktivistlerden ve Alman Komünist Partisi (KPD) üyesidirler. Aynı zamanda Gründgens, Adolf Hitler ve Nazi Partisi'ne duyduğu nefreti de gizlemez.

Bu dönem, Weimar Cumhuriyeti’nin can çekiştiği, sokaklarında komünistler ile Nazilerin çatıştığı, tiyatro sahnesinin ise adeta bir ideolojik cepheye dönüştüğü yıllardır. Berlin ve Hamburg avant-garde sanatı, bir yandan özgürlüğün zirvesini yaşarken diğer yandan yaklaşan totaliter fırtınanın farkındadır. İşte Gründgens, tam da bu sanatsal deha ile siyasi kaosun kesişim noktasında parlar.

Gründgens, 1932’de Prusya Devlet Tiyatrosu’na girer. Gründgens’in oynadığı ilk rol de Goethe’den uyarlanan Mephistopheles’tir. Tiyatro, doğası gereği rol yapma sanatıdır. Klaus Mann, romanında bu özelliği güçlü bir metafora dönüştürür. Hendrik Höfgen yalnızca sahnede rol yapan bir oyuncu değildir; gerçek hayatta da iktidarın istediği maskeleri takan bir karaktere dönüşür. Böylece tiyatro sahnesindeki oyunculuk ile siyasal hayattaki ikiyüzlülük bilinçli biçimde iç içe geçirilir.

Ocak 1933’te Cumhurbaşkanı Hindenburg, Hitler’e hükumeti kurma görevini verir ve Weimar Cumhuriyeti’ni Nazi Almanya’sına dönüştürecek süreç başlar. 1933’te Klaus ve Erika Mann katıldıkları politik bir kabare nedeniyle Nazi rejimi tarafından kovuşturmaya uğrayınca yurtdışına çıkmak zorunda kalırlar. 1934’te de Klaus Mann Alman vatandaşlığından atılır.

Gründgens ise Almanya’da Gestapo’nun kurucusu Hermann Göring'in himayesine girer. 1934’te Gründgens Prusya Devlet Tiyatrosu’nun sanat yönetmenliğine getirilir. Daha sonra da Göring tarafından Prusya Devlet Konseyi’ne de atanır. Ayrıca Berlin'in başlıca tiyatrosu Staatstheater'ın da direktörlüğünü yapar. Gründgens, 1934'te, ülkeden kaçan bir Yahudi bankacının sahip olduğu Berlin’deki lüks bir villaya taşınır.

Nazi rejimi, sanatı yalnızca estetik bir faaliyet olarak görmez; kitleleri yönlendiren güçlü bir propaganda aracı olarak değerlendirir. Rejimin totaliter devlet vizyonu, '’Gleichschaltung’' (Kültürel Hizalanma) politikasıyla sanatı tek bir merkezden, Goebbels’in İmparatorluk Kültür Odası’ndan hizaya getirmeyi amaçlar. Bu nedenle tiyatrolar, sinema ve edebiyat doğrudan devlet denetimine alınır; rejime hizmet eden sanatçılar ödüllendirilirken muhalif sanatçılar ise tasfiye edilir.

Sayısız sanatçı, aydın, düşünür Nazi döneminde çeşitli baskılarla karşılaşır, Klaus ve Erika Mann gibi pek çoğu yurtdışına kaçmak zorunda kalır, bazıları da hayatlarını kaybederken, Gustav Gründgens’in kariyeri ise hiç sekteye uğramaz.

Gustav Gründgens, 1936 yılında Joseph Goebbels ile tanışır. Joseph Goebbels, tüm eşcinsellere açıkça düşman olmasına rağmen, Gründgens; Hitler, Göring ve Goebbels tarafından koruma altına alınır. 1936'da Gründgens, Alman Devleti ile yıllık ortalama 200.000 Reichsmark geliri elde eden bir anlaşmayı imzalar.

Gründgens, bu süre zarfında birçok propaganda filminde başrol oynar ve film başına ortalama 80.000 Reichsmark kazanır. Bir eleştirmen, "Gründgens ilke olarak canavarların hizmetinde bile ego ve kariyer seçen entelektüellerin sembolü olduğunu" iddia eder.

Eylül 1944'te Goebbels, tüm Alman tiyatrolarını savaşın sonuna kadar kapatır. Ancak, Gründgens’in Berlin’deki evinde oturmasına izin verilir. Nisan 1945'te Berlin Kızıl Ordu tarafından ele geçirilir. Ancak Gründgens serbest bırakılır ve tiyatro yeteneklerini Doğu Almanya'da kullanmasına izin verilir. Gründgens 1946 yılında Batı Almanya'ya taşınmayı başarır ve birkaç yıl içinde kendisini ülkenin en iyi bilinen yönetmenlerden birisi haline getirir.

Gustav Gründgens, 7 Ekim 1963’te Manila’da tatildeyken aşırı dozda aldığı bir tabletten ölene dek bir oyuncu-yönetmen olarak büyük rağbet görmeye devam eder.

Mephisto'nun yazılma hikâyesi

Klaus Mann, sürgünde iken yayıncısı Fritz Helmut Landshoff tarafından bir roman yazmak için aylık maaş alacağı cömert bir teklif alır.  Klaus başlangıçta, 22. yüzyılda Avrupa hakkında ütopik bir roman yazmayı hedefler. Ancak yazar Hermann Kesten, kendisine Nazi Almanya’sında başarılı bir kariyere sahip olmak için ideallerinden ödün veren eşcinsellerle ilgili bir roman yazmasını önerir.


Klaus Mann, Hermann Kesten’in tavsiyesini kabul eder ve romanını bir zamanlar kaynı olan Gustav Gründgens'e dayandırır. Roman 1936 yılında yayınlanır. Romanda, (Mephisto) gençliğinde komünist olan bir oyuncu olan Hendrik Höfgen roman kahramanıdır. Ancak Höfgen’in şahsında anlatılan Gustav Gründgens’dir.

Klaus Mann, kitabını Almanya’da yayınlamaya çalışır. 1949 yılının Nisan ayında, yayıncısından Gustav Gründgens'in itirazları nedeniyle romanının ülkede yayınlanamayacağını söyleyen bir mektup alır. Roman, Gustav Gründgens’in kişilik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle uzun yıllar yasaklı kalır. Roman, 1981 yılında yeniden basıldığında hemen kült eser haline gelir ve günümüze kadar hep gündemde kalmaya devam eder.

Ahlaki çöküşün evrensel aynası: Mephisto Romanı

Spiegel dergisi kitap hakkında; ‘’Mephisto, 1930’lu yıllarda faşizm yükselirken, boyun eğme ve direnme, kariyer ve ahlak arasında kalanların hikâyesini anlatan en iyi roman” diye yazar. Almanya’nın bir numaralı edebiyat eleştirmeni Marcel Reich-Ranicki de kitap hakkında; “İki dünya savaşı arasındaki Almanya’yı, hatta Avrupa’yı anlamak için bu romanı okumalı” diye konuşur.


Kitap tanıtım bülteninde de ‘’Zorbaya boyun eğenlerin trajedisini, inandırıcı ve derin karakterleriyle işleyen Mephisto, 1930’lar Almanya’sında Naziler yavaş yavaş iktidara gelirken, Nazilerle işbirliği yapan oyuncu Hendrik Höfgen’in hikâyesini anlatır. Nazilerin ideolojisinden hazzetmese de kariyerinde yükselmek için iktidara hizmet eden ve bu uğurda önce dostlarını, sonra da ruhunu kaybeden Höfgen, her devirde türlü türlü kılıklarda karşımıza çıkan oportünistleri temsil eder’’ diye yazar.

Klaus Mann, romanında Hendrik Höfgen karakterinin kariyer yolculuğunun geri planında 1920’lerden 1936’ya kadar Almanya’daki dönüşümü anlatır. Bu dönüşüm yalnızca bir iktidar değişikliği değildir. Weimar Cumhuriyeti'nin hukuk devleti, ifade özgürlüğü ve sanat ortamı adım adım ortadan kaldırılırken, birçok kurum gibi tiyatrolar da Nazi ideolojisinin denetimine girer. Höfgen'in kariyeri yükselirken aslında özgür sanatın çöküşü yaşanır.

Roman kahramanı Hendrik Höfgen sosyalist bir tiyatro oyuncusudur. Liberal görüşlü bir müsteşarın kızıyla evlenmiştir. Hitler iktidara gelmiş, faşizme sürüklenen ülkede çok sayıda sanatçı mahpuslara tıkılmış, kimi işkenceden geçmiş, kimi öldürülmüş, 75 bin dolayında Alman aydını, yazarı edebiyatçısı yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır.

Almanya’daki bu dikta rejiminde bir dolu arkadaşı Nazilerin şiddetine ve yıldırma politikalarına maruz kalmışken Höfgen, yalnızca kendi kişisel kariyerini ve ikbalini düşünerek siyasi bir tavır alır sanki hiç böyle şeyler yaşanmamış gibi kulaklarını tıkar, gözlerini yumar, ağzını kapatır, üç maymunu oynar. Höfgen, tutkuları uğruna faşizme tutsak olur, iktidarla uzlaşır ve yeni sistemin yıldızlığına yükselen bir aktörü olur. Bu süreçte tüm insani ilişkilerini şöhret basamaklarından tırmanmak için kullanır.

Romanda Afro-Alman (veya siyahi) dansçı sevgilisi Juliette, Hendrik Höfgen’e sonunda şöyle hitap eder: “Senin kendinden ve kariyerinden başka bir şey umurunda mı? Pis mesleğinin dışında her şey sana vız geliyor! Başka nasıl çalışabilirdin komünistleri öldürten insanlarla? Sokağa çık biraz Hendrik! Tiyatrodan dışarı çık biraz! Dostlarını sokaklarda öldürüyorlar Hendrik! Çuvallara doldurulan cesetleri göllerin, ırmakların dibinde şimdi.’’

Klaus Mann, romanında sadece Höfgen’e odaklanmış gibi gözükse de bahsettiğim gibi romanın arka planında da iktidarı ele geçiren Nazi rejiminin yaptıklarını açık bir şekilde de anlatır.

Klaus Mann Höfgen’i anlattığı romanının ismini “Mephisto” vermesi de tesadüf değildir. Yazımın girişinde Mephisto isminin ilk olarak Goethe’nin Faust’unda geçtiğini söylemiştim. Goethe’de Faust, yaşamını belirli idealler üzerine kuran ve onlardan şaşmayan bir karakterdir. Karşısına çıkan Mephisto ise onu bütünlüklü bilgiye ulaştırabileceğini söyleyerek Faust’un yaşadıkları ideallerinden uzaklaşmasını sağlar. Faust’un ruhuna karşılık şeytanla yaptığı bu anlaşma onun insani özelliklerini kaybetmesine yol açar.

Goethe'nin Faust'unda Mephisto, insanı ideallerinden uzaklaştıran şeytanın simgesidir. Klaus Mann ise bu simgeyi yeniden yorumlar. Hendrik Höfgen ruhunu doğrudan şeytana değil, iktidarın sunduğu makam ve kariyere teslim eder. Böylece Faust'taki metafizik pazarlık, Mephisto'da sanatçının iktidarla yaptığı ahlaki pazarlığa dönüşür. Artık şeytan doğaüstü bir varlık değil; iktidarın baştan çıkarıcılığıdır.

Goethe'nin Faust'unda ruhu ele geçiren Mephisto ile Klaus Mann'ın Mephisto'sunda Höfgen'in ruhunu ele geçiren despot iktidar aynı baştan çıkarıcı gücü temsil eder. Biri bireyin ruhunu, diğeri ise sanatçının vicdanını ele geçirir.

Bu nedenle Mephisto yalnızca bir roman kahramanını değil, sanat ile iktidar arasındaki kadim gerilimi anlatır. Klaus Mann, Höfgen karakterinin şahsında evrensel bir gerçeği işaret eder:

Totaliter rejimler yalnızca korkuyla ayakta kalmazlar. Aynı zamanda kariyer, makam, şöhret ve ayrıcalık vaat ederek yeni bir çıkar düzeni kurarlar. Klaus Mann'ın Mephisto'su tam da bu nedenle yalnızca Nazi Almanyası'nı değil, bütün otoriter rejimlerde ortaya çıkan kariyerist tipolojiyi temsil eder. Baskı ve despot dönemleri bir yandan dalga dalga korku kültürü yayarken diğer yandan da halka halka fırsatçılar ve çıkarcılar yaratır. Baskı dönemlerinde, iktidarın ideolojisi dâhil ideolojilerin bir anlamı kalmaz. Çıkar karşısında iktidarlar da muhalifler de ideolojilerini bir gömlek gibi değiştirilebilirler.

Görsel bir yüzleşme: Szábo’nun Mephisto’su

Mephisto, Macar yönetmen István Szábo tarafından filme alınır ve film 1981 yılında tamamlanır. Film aynı yıl ‘’en iyi yabancı film’’ dalında Oscar ödülünü alır. Szábo’nun ‘’Mephisto’’ filmi sinema sanatının ve tarihinin önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilir.


Filmde, Hendrik Höfgen karakterini meşhur Avusturyalı oyuncu Klaus Maria Brandauer canlandırır. Romanda da olduğu gibi Nazilerin iktidara geliş sürecinde Berlin Devlet Tiyatrosunda Faust oyunundaki Mephisto karakteriyle ünlü olmuş Klaus Maria Brandauer’in bir sosyalistken Nazi işbirlikçisine dönüşmesi, ruhunu şeytana satması ve Faşizmin bir dişlisi haline gelme sürecini anlatılır. Film, faşist bir yönetim altında sanatın nasıl siyasetin hizmetine sokulduğunu ve sanatçının iktidar karşısındaki ahlaki sınavını etkileyici biçimde ortaya koyar.

Sonuç: Çağları aşan uyarı ve günümüzün Höfgen’leri

Yazımın başında Engels’e karşı Klaus Mann’ın itirazı olarak değerlendirdiğim tespiti bir kez daha tekrarlamak istiyorum: ''Diktatörlerin en büyük destekçileri sadece köylüler olmamıştır. Diktatörlerin en büyük destekçileri köylülerden de daha fazla Mephisto’lar, yani Gustav Gründgens’ler, Hendrik Höfgen karakterleri olmuştur.


Max Weber'in otorite sosyolojisi açısından bakıldığında da Mephisto, Weimar’ın rasyonel-hukuki meşruiyetinin yerini, karizmatik liderin iradesine bıraktığı totaliter dönüşümde, bireyin ahlaki çapa noktalarını nasıl kaybettiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Höfgen, kurumsal hukuka değil, gücün bizzat kendisine ve o gücü dağıtan karizmatik otoriteye sadakat göstermeyi seçer.

Faşist rejim, öylesine cezbedici zehirli bir mıknatıs hâlindedir ki, bu sayfalarda daha önce anlattığım gibi, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanlara karşı savaşan Fransız millî kahramanı Mareşal Henri Philippe Pétain bile İkinci Dünya Savaşı'nda bir Hendrik Höfgen karakterine bürünüp Mephisto'laşarak faşizm yanlısı, Nazi işbirlikçisi bir haine dönüşür.

İşte hem bu tarihsel figürlerin hem de romanın vardığı ortak sonuç; kötülüğün sıradanlaşmasıdır. Bu yönüyle Mephisto yalnızca bir kariyer hikâyesi değil, insanın ahlaki tercihleri üzerine yazılmış güçlü bir felsefi metindir. Yıllar sonra Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" kavramıyla açıklayacağı olgunun edebiyattaki en güçlü öncüllerinden biri de bu eserdir. Ancak buradaki ironi daha büyüktür: Gründgens ya da Höfgen sıradan, cahil birer bürokrat (Eichmann gibi) değildirler; aksine entelektüel kapasitesi yüksek, estetik deha sahibi insanlardır. Klaus Mann bize, entelektüel ve sanatsal büyüklüğün, ahlaki cüceliği engellemeye yetmediğini, aksine dehanın bazen kötülüğün en rafine maskesi olabileceğini gösterir.

Klaus Mann'ın Mephisto'su yalnızca Nazi Almanyası'nın değil, iktidarın karşısında vicdanını kariyerine feda eden herkesin hikâyesidir. Bu nedenle roman, aradan geçen onlarca yıla rağmen güncelliğini hiç kaybetmemiştir. Mephisto, sanatçıyı, aydını ve entelektüeli iktidarın nasıl dönüştürebildiğini gösteren evrensel bir uyarıdır. Her dönemin kendi Hendrik Höfgen'leri vardır. TV ekranlarına, kürsülere, medyaya, sosyal medyaya, bürokrasideki basamaklara, iş hayatına, üniversitelere, yargıya, siyasete, ticarete, mafyaya, yazara, yazmayana, çizere, çizmeyene, sokağa ve çevrenize dikkatlice bakarsanız, ülkemizde de bir değil; onlarca, yüzlerce, binlerce, on binlerce ve yüz binlerce kişinin Hendrik Höfgen karakterine bürünerek nasıl Mephisto'laştığını görebilirsiniz.

Yazımı yine Alman Sürgün Edebiyatı'nın önemli temsilcilerinden Hannah Arendt'in o meşhur tespitini hatırlatarak bitireyim: Kötülüğün sıradanlaştığı bir düzende; iyi, erdemli ve dürüst kalabilmek neredeyse imkânsız hâle gelir.

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz