• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam1348
Toplam Ziyaret4327568

Eylül toparlandı gitti işte, Ekim filan da gider bu gidişle…


Eylül toparlandı gitti işte, Ekim filan da gider bu gidişle

01 Ekim 2018


‘’Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar.’’

Türk şiirinde yalnızlığı, hüznü ve insanın içindeki kırılganlığı en derinden duyuran şairlerden Turgut Uyar'ın “Acıyor” adlı şiiri işte böyle bitiyor. Şiirin yayımlandığı günden bu yana nice eylüller toparlanıp gidiyor, arkalarından nice ekimler geliyor. Ama Uyar'ın o yalın cümlesi değişmiyor: “Eylül toparlandı gitti işte, Ekim filan da gider bu gidişle.”

Aslında burada toparlanıp giden yalnız Eylül değildir. Giden zamandır; biraz da bizim hayatımızdır. Aylar gelir, mevsimler değişir, yıllar birbirini kovalar. Biz çoğu zaman zamanı geçerken değil, geçip gittikten sonra fark ederiz. Bir gün dönüp bakarız; bir Eylül daha toparlanıp gitmiştir. Ardından Ekim gider, sonra bir yıl daha... Belki de Uyar'ın birkaç gündelik kelimeyle söylediği şey bu yüzden insanın içine bu kadar dokunur: Takvim ilerlemiyor yalnız; hayat da ilerliyor.

1982 yılında yayımlanan ‘’Kayayı Delen İncir’’ adlı şiir kitabında “Acıyor” adlı şiiri yer alıyor. Turgut Uyar bu şiirde iki kelimeye dünyaları sığdırıyor: “Sevgim acıyor!” Hoş, günümüzde neler acımıyor ki! Ama insan yine de durup düşünüyor: Sevgi nasıl acır? Öyle ya, başka türlü nasıl şair olunurdu ki?

“Sevgim acıyor.” İki sözcük yalnızca. Fakat bazen şiirin yapabildiğini uzun açıklamalar yapamaz. Normalde insanın başı ağrır, yarası sızlar, yüreği acır. Uyar'da ise acıyan insan değildir; sevgidir. Şair soyut bir duyguyu sanki bedeni varmış gibi yaralanabilir hâle getiriyor. Sevgi artık yalnız insanın içinde taşıdığı bir duygu değil; incinebilen, yaralanabilen, acıyabilen bir varlığa dönüşüyor.

Belki de “Sevgim acıyor” sözünün insanın içine bu kadar kolay yerleşmesinin nedeni budur. Uyar yalnız bir aşkın acısını anlatmıyor gibidir; insanın sevme hâlinin kendisinde açılan yarayı anlatıyor. “Kimi sevsem, kim beni sevse...” dediğinde acı artık tek bir kişiye veya tek bir ayrılığa ait olmaktan çıkıyor; sevmenin kendisine yayılıyor. ''Sevgim acıyor, kimi sevsem, kim beni sevse.'' Acıyor işte, sevgim acıyor!

Turgut Uyar'ın başka bir şiirindeki iki dize ise yaşadığımız dünyanın bazı taraflarını bugün bile düşündürüyor:

"Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
her şey naylondandı o kadar" 

Evet, artık her şey naylondandır. O kadar. Sevgiler naylondandır, aşklar naylondandır, dostluklar naylondandır, insanlar naylondandır, mevsimler naylondandır. Sevgimizin acıması da bundandır zaten!

“Naylon” burada yalnız yapay bir malzemenin adı değildir sanki; sahiciliğini kaybeden hayatın da imgesidir. İnsanlar çoğalıyor, şehirler büyüyor, iletişim imkânları artıyor; fakat insanın insana gerçekten değmesi her zaman aynı ölçüde artmıyor. Kalabalıkların içinde yalnızlaşmak, birbirine yaklaşırken birbirinden uzaklaşmak modern insanın çelişkilerinden biri oluyor. Uyar'ın “naylon”u da bana biraz bunu düşündürüyor: Gerçeğine benzeyen ama gerçeğinin yerini tutmayan ilişkileri, sevgileri ve hayatları...

Onun şiirlerinde kendini bulur insan.

Turgut Uyar askerî okullarda yetişiyor. Bursa Işıklar Askerî Lisesinin ardından Askerî Memurlar Okulunu bitiriyor; daha sonra askerî memur olarak Anadolu'nun değişik yerlerinde görev yapıyor. Yollar, kasabalar, dağlar, hanlar, uzak şehirler ve memleket onun için yalnız şiirin coğrafyası değil; yaşadığı hayatın da coğrafyası oluyor. Belki de bu yüzden “Turnam Seninle”yi okurken, Anadolu'nun bir ucundan ötekine savrulan asker insanların hayatından bana da tanıdık gelen bir şeyler buluyorum:

‘’Ben neye sevdalıyım böyle, bilmem
Binlerle yıldız kayıyor kanımda.
Şöyle dolaşmak, yıllarca, yüzyıllarca
Hür, yayan yapıldak vatanımda…’’

Bu şiir, Turgut Uyar'ın yaşadığı askerî hayatla birlikte benim ve pek çok subayın da yakından tanıdığı bir hayatı anlatıyor. Kendimi buluyorum bu şiirde. Çünkü onun Anadolu yollarında gördüğü kasabalar, dağlar, şehirler ve uzaklıklar, askerlik hayatının içinde benim de yıllarca karşıma çıkıyor. İnsan bazen görev diye gidiyor bir yere; sonra dönüp baktığında o yolların, o şehirlerin, o insanların hayatının bir parçası olduğunu görüyor. Benim de binlerle yıldız kayarken kanımda, ben neye sevdalıydım böyle? Ben de bilmiyordum işte.

Belki de insanın bir yere bağlanması yalnız orada doğmasıyla olmuyor. Bazen geçtiği yollar, kaldığı şehirler, ayrıldığı istasyonlar, karşı karşıya olduğu ve üzerinde yaşadığı dağlar ve geride bıraktığı insanlar da insanın iç coğrafyasına yerleşiyor. Yıllar sonra bir şehir adı, bir dağ yolu, bir köy yolu, hatta bir tren istasyonu bile insanın belleğinde bütün bir hayatı uyandırabiliyor. Şiirin yaptığı da biraz bu değil midir? Coğrafyayı haritadan çıkarıp insanın hafızasına taşımak...

Turgut Uyar'ın şiiri zaman içinde önemli bir değişim geçiriyor. İlk döneminde daha açık, ölçülü ve memleketçi bir söyleyiş görülürken, 1950'lerin ikinci yarısından itibaren şiiri değişiyor; imge yoğunlaşıyor, dil alışılmış anlam ilişkilerinden uzaklaşıyor, bireyin iç dünyası ve modern hayatın sıkıntıları daha belirgin hâle geliyor. ‘’Dünyanın En Güzel Arabistanı’’ ile belirginleşen bu dönüşüm, onu daha sonra “İkinci Yeni” adıyla anılacak şiirin önemli isimlerinden biri hâline getiriyor.

İkinci Yeni ortak bir bildiri etrafında kurulmuş düzenli bir edebî topluluk değildir. Cemal Süreya, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ülkü Tamer gibi birbirinden oldukça farklı şairlerin şiirlerinde ortaya çıkan yeni söyleyiş arayışına sonradan verilen addır. Bu şiirde gündelik dilin alışılmış düzeni bozuluyor; imge, çağrışım ve çok anlamlılık öne çıkıyor. Şiir yalnız bir şeyi anlatmıyor; okura bir şeyi duyurmaya, sezdirip hissettirmeye çalışıyor.

Belki de “Sevgim acıyor”un gücü biraz da buradan geliyor. Cümle gündelik dil bakımından tuhaf görünüyor; fakat şiirin içinde son derece anlaşılır bir duyguya dönüşüyor. Akıl “sevgi acımaz” diyor; insanın içi ise şairin ne söylediğini hemen anlıyor. Şiir bazen dilin mantığını bozarak duygunun mantığını kuruyor.

Turgut Uyar'ın şiirindeki bu kırılganlığın izlerini kendi çocukluk anlatısında da görmek mümkün. Çocukluğundan söz ederken, “Hüzünlü bir çocuktum. Nedense hep ağlamaya hazır” der; ağabeyi kendisine sataştığında annesinin onu, “Yapma oğlum, o içli bir çocuk” diye koruduğunu anlatır. Şairin yıllar sonra yazdığı şiirleri çocukluğuna bakarak açıklamak elbette kolaycı olur. Ama insan yine de düşünmeden edemiyor: Belki bazı insanlar büyüyor, fakat çocukluklarında dünyaya bakarken edindikleri o hassasiyet bütünüyle kaybolmuyor.

Çocukluk insanın bütün kaderini belirlemez kuşkusuz; fakat dünyayı ilk defa hangi duygularla gördüğümüz, sonraki yıllarda kurduğumuz ilişkilerde ve kendimizi ifade etme biçimimizde iz bırakabiliyor. Şair için bu izlerin gidebileceği yerlerden biri de şiir oluyor. Belki Uyar'ın şiirindeki kırılganlık, yalnız yaşadığı acıların değil, dünyayı başından beri biraz daha ince bir deriyle hissetmesinin de sonucu oluyor.

Belki de bu yüzden Turgut Uyar'ı yalnızlığın, hüznün ve içliliğin şairlerinden biri olarak görüyorum. O, benim için biraz da acının coğrafyasında yaşayan bir şair oluyor.

Askerî memurluktan ayrıldıktan sonra da askerî hayatın bazı izleri şiirinde yaşamaya devam ediyor. “Federico Garcia Lorca için Üç Şiir”de şöyle diyor:

‘’Ah işte herşey orda...
Ben severim omuzlarımı bir gün
Sırmaları, apoletleri olmasa da.’’

Yine kendimi buluyorum bu şiirde de; ben de severim omuzlarımı bir gün, sırmaları, apoletleri olmasa da!

İnsan hayatında bazı kimlikler geride bırakılıyor; fakat onların bıraktığı izler insanla birlikte yürümeye devam ediyor. Üniforma çıkarılıyor, görev bitiyor, şehir değişiyor; ama insanın yıllarca içinde yaşadığı dünyanın alışkanlıkları, hatıraları ve dili bütünüyle kaybolmuyor. Belki de insan yalnız bugün olduğu kişi değildir; bir zamanlar olduğu insanların izlerini de içinde taşıyor.

Turgut Uyar'ın hayatının önemli duraklarından biri de öykücü ve çevirmen Tomris Uyar'la kurduğu birlikteliktir. İki edebiyat insanının aynı hayatı paylaşması, yalnız biyografilerinin değil, edebiyat dünyalarının da birbirine değmesi anlamına geliyor.

Turgut Uyar'ın hayatında sevginin de içkinin de önemli bir yeri olduğu biliniyor. 22 Ağustos 1985'te, henüz 58 yaşındayken hayata veda ediyor. Oğlu Tunga Uyar'ın babasının ardından söylediği şu söz ise onun hayatına dair hüzünlü bir aile hatırası olarak kalıyor: “Sevmek ve içmek, ikisini de sonuna kadar kullandı. Ama sevdiği için değil, içtiği için öldü.”

Belki burada yeniden yazının başındaki iki kelimeye dönmek gerekiyor: “Sevgim acıyor.” Çünkü Uyar'ın şiirinde sevgi yalnız mutluluğun değil, incinmenin de kaynağıdır. İnsan sevdiği için dünyaya bağlanıyor; fakat yine sevdiği için kaybetmekten korkuyor, ayrılıyor, özlüyor ve acı çekiyor. Sevginin insanı güçlü kılan tarafıyla onu yaralanabilir kılan tarafı aynı yerde buluşuyor.

Ölüm ve geride kalanlar üzerine yazdığı iki dize ise onun ardından daha başka okunuyor:

"Ben bir gün giderim ki neyim kalır
eksik bıraktığım her şeyim kalır."

Zaten o gidince de bu dünyada her şey eksik kalıyor.

İnsanın ardından kalan belki de tam olarak budur: Eksiklik. Bir sandalye boş kalır, bir ses duyulmaz olur, bir telefon artık çalmaz. Fakat gariptir; insan yok oldukça ona ait bazı şeyler daha görünür hâle gelir. Söylediği bir söz, yazdığı bir mektup, sevdiği bir şarkı, bıraktığı birkaç dize... Ölüm insanı hayattan çıkarıyor; bellek ise onu başka bir biçimde hayatın içinde tutmaya devam ediyor.

Turgut Uyar Aşiyan Mezarlığı'na defnediliyor. Mezar taşında adının ve tarihlerinin yanında bir sözcük daha yer alıyor: “Ağustos”. Çünkü Ağustos, onun hayatının hem başlangıcını hem sonunu taşıyor: 4 Ağustos 1927'de doğuyor, 22 Ağustos 1985'te hayata veda ediyor. Böylece bir ay, insan ömrünün iki ucunu aynı kelimede buluşturuyor.

Sonra Ağustos bitiyor ve Eylül geliyor. Belki bu yazının Eylül'le başlaması da bu yüzden bana şimdi daha anlamlı geliyor. Turgut Uyar'ın hayatı bir Ağustos'ta sona eriyor; şiirindeki Eylül ise “toparlanıp gidiyor”. Önce insan gidiyor, sonra aylar; ardından yıllar... Geriye ise birkaç tarih, birkaç hatıra ve zamanı aşmayı başaran dizeler kalıyor.

Belki de insanları ölümden sonra yaşatan şeylerden biri, onları hatırlayanların belleği oluyor. Şairlerin bir ayrıcalığı daha var: Onları yalnız tanıyanlar değil, hiç karşılaşmadıkları insanlar da hatırlıyor. Bir dize çıkıp geliyor yılların içinden; bir insanın hayatına dokunuyor ve şair yeniden konuşmaya başlıyor.

İşte ben de Eylül toparlanıp giderken Turgut Uyar'ı biraz bunun için hatırlamak, biraz da hatırlatmak istiyorum.

Ruhu şâd olsun.

Ve sonunda yine başladığım yere, “Acıyor”a dönüyorum:

‘’Tavrım birçok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse…’’

Demek ki hüznün mevsimi de yok aslında. Sonbaharda geliyor, ilkbaharda geliyor, bazen yaz ortasında gündüzün çıkıp geliyor. Takvim değişiyor, insan değişiyor, dünya değişiyor; ama insanın sevme ve incinme hâli pek değişmiyor. Belki de büyük şiirin yaptığı bu oluyor: Bir şairin kendi zamanında duyduğu acıyı, yıllar sonra hiç tanımadığı bir insanın kalbinde yeniden duyulur hâle getirmek.

Eylül yine toparlandı gitti işte. Ekim filan da gider bu gidişle. Sonra bir yıl daha gider. Ama bazı dizeler gitmiyor. Belki şiir biraz da bunun için bulunuyor.

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz