• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam216
Toplam Ziyaret4322229

The Day Before You Came


The Day Before You Came

09 Aralık 2018

1972 yılında kurulan ve 1982 yılına kadar müzik dünyasında fırtınalar estiren İsveçli bir pop müzik grubu vardı: ABBA. Sahnelerdeki yılları gençliğimin ilk dönemlerine denk gelen bu grubun çok sevdiğim, unutamadığım bir şarkısı vardı: “The Day Before You Came” (Sen Gelmeden Önceki Gün). ABBA'dan bu gökkubbede bir şarkı bâki kalacaksa eğer, o şarkı bu şarkıdır diye düşünürüm. 1982 yılında yayımlanan bu şarkı, gençlik yıllarımın melankolik, hüzünlü ve içe kapanık hâletiruhiyesine dokunan, insanın içini burkan bir aşk ve yalnızlık şarkısıydı.


Zaten ABBA'nın bazı şarkıları da tam bize özgü olarak, derinden derine, gizliden gizliye, inceden inceye hüzün barındıran şarkılardı. Neşeli, hareketli melodilerinin ardında bile zaman zaman belli belirsiz bir hüzün sezilirdi. Ancak bu şarkıdaki hüzün, ABBA'nın aşina şarkılarında gizlenen hüznün aksine ayan beyandır, apaçık hissediliyor. Şarkının tekrarlanan o mesafeli ve tekdüze elektronik ezgileri, insanın birbirine benzeyen, ellerinden kayıp giden günlerini hatırlatıyor; Agnetha'nın durgun, neredeyse bir iç konuşmayı, bir nevi kendi kendine fısıldaşmayı andıran sesi ise bu tekdüzeliğin içinden göğse batan derin bir yalnızlık duygusu yükseltiyor. Melankolik müziğin üzerine, âdeta bir hayatı özetlercesine yazılmış sözler de bu hüznü tamamlıyor. Sanki sözlerin söyleyemediklerini müzik anlatıyor.

Şarkının klibinde ise Kuzey ülkeleriyle özdeşleşen sisler ve puslar içindeki şehrin loş ışıkları, soğuk ve tekdüze hayatın koşuşturmacası, yalnızlık duygusu ve en çok da karanlık tren istasyonunun kasvetli görüntüleri yansıyor. Sanki şarkının hüznü, sislerin ve loş ışıkların içinde görünür hâle geliyor.

Ancak insanın içini asıl burkan, klibin sonunda, vedanın ardından trenin sisler puslar içinde sessiz sedasız süzülüp gidişi oluyor. Tren uzaklaşırken yalnızca bir insan değil, sanki onunla birlikte yaşanmış en güzel günler, heba olmuş hatıralar ve bir daha kapısı asla çalınamayacak yarım kalmış ihtimaller de sisler arasına gömülüp uzaklaşıyor. Türkan İldeniz, '’Tükeniyorum’' adlı o muazzam şiirinde söylerdi ya: '’Bensiz çözülüp sensiz bağlanması yok mu halatların, tükeniyorum’' diye. İşte o sahnede, sizsiz çözülüp giden o demir yığınının ardından, kimsecikler fark etmeden ruhunuzun da sessiz sedasız yitip gittiğini, eksildiğini hissediyorsunuz.

“The Day Before You Came” şarkısını söyleyen ABBA grubunun İsveçli solisti Agnetha Fältskog'un klipte şarkıyı söylerken gözlerine, gözlerinin gülüşüne, bakışına âşık olursunuz. İşte o gözler, o bakışlar, o gülüşler var ki insanın içini bir burgu gibi delip geçiyor, insanı per perişan ediyor, insanın yüreğini kafesine konmuş yabani kuşlar gibi çırpın çırpın çırpındırıyor.

Ne tuhaftır ki böylesine hüzünlü bir şarkıyı söylerken Agnetha'nın gözlerinde belli belirsiz bir gülümseme dolaşıyor. Sesinde hüzün, gözlerinde gülümseme... Sanki sesiyle gözleri birbirinden farklı iki hikâye anlatıyor.

Belki de o gözlerde insanı asıl etkileyen, gülümsemenin ardında sezilen hüzün oluyor. Oysa insan ruhu da böyle değil midir? Bir yanı ağlarken bir yanı gülüyor; bir yanı kaybettiklerine üzülürken bir yanı hâlâ hayata tutunuyor. Çünkü her gülümseme mutluluğu, her hüzün de mutsuzluğu anlatmıyor. Sanki hayatın bütün sevinçleriyle bütün kederleri o gözlerde buluşuyor. Ve insan, bazen bir çift gözün söyleyemediklerini değil, söylemeye gerek duymadıklarını da anlayabiliyor.

“The Day Before You Came” şarkısını Agnetha Fältskog dışında Blancmange, Tanita Tikaram ve Steven Wilson gibi sanatçılar da yorumluyor. Ancak bana göre hiçbiri bu şarkıya Agnetha'nın kazandırdığı o derin hüznü, o kırılganlığı, o içtenliği veremiyor. Çünkü bir şarkıyı güzel söylemek başka, o şarkının ruhunu dinleyenin yüreğine işlemek başka oluyor. Agnetha'nın yorumunda ise gösterişten uzak, neredeyse fısıltıya dönüşen bir içtenlik duyuluyor. Sanki şarkıyı dinlemiyor, bir insanın kendi kendine anlattığı hayat hikâyesine kulak veriyorsunuz.

Bugün pazar. Biliyorsunuz, pazarları gam, keder, kasvet zamanı değil, müzik zamanıdır. Gerçi müzik her zaman neşe vermiyor; bazen insanın içinde saklı kalmış hüzünleri de uyandırıyor. Ama ne gam! İnsan bazen hüzünlü bir şarkıda da huzur buluyor. Çünkü bazı hüzünler vardır ki insanı incitmiyor, aksine insanın ruhunu inceltiyor.

İşte bu nedenle, biraz hüzünlü de olsa bağlantılardaki şarkıları dinleyin derim. İnsanın içindeki o ince ve derin hüznü başka ne ifade edebiliyor ki?

Çünkü bazı şarkılar bittiğinde müzik susuyor, ama insanın içinde yıllar önce yarım kalmış bir hayat çalmaya devam ediyor.

Şarkıları dinlerken de görüntüyü tam ekran yapıp izlemeyi unutmayınız!

Sizlere mutlu, musmutlu, güzel bir pazar günü diliyorum.

Osman AYDOĞAN

ABBA - The Day Before You Came:

https://www.youtube.com/watch?v=1HnOFwqpLRQ

Madem söz ABBA’dan açıldı. ABBA'nın şu iki güzel şarkısını da dinleyin isterim:

ABBA - I Have A Dream:
https://www.youtube.com/watch?v=uOAyOqi_KyE

ABBA şarkısı I Have A Dream'ın orkestra eşliğinde Andre Rieu yorumunu:
https://www.youtube.com/watch?v=L1R7Kq-ieAM

ABBA - Chiquitita:
https://www.youtube.com/watch?v=p4QqMKe3rwY

ABBA şarkısı Chiquitita’nın orkestra eşliğinde Andre Rieu yorumunu: 
https://www.youtube.com/watch?v=z5bNYfkOZv8

The Day Before You Came

Must have left my house at eight, because I always do 

My train, I'm certain, left the station just when it was due 
I must have read the morning paper going into town 
And having gotten through the editorial, no doubt I must have frowned 
I must have made my desk around a quarter after nine 
With letters to be read, and heaps of papers waiting to be signed 
I must have gone to lunch at half past twelve or so 
The usual place, the usual bunch 
And still on top of this I'm pretty sure it must have rained 
The day before you came 

I must have lit my seventh cigarette at half past two 

And at the time I never even noticed I was blue 
I must have kept on dragging through the business of the day 
Without really knowing anything, I hid a part of me away 
At five I must have left, there's no exception to the rule 
A matter of routine, I've done it ever since I finished school 
The train back home again 
Undoubtedly I must have read the evening paper then 
Oh yes, I'm sure my life was well within it's usual frame 
The day before you came 

Must have opened my front door at eight o'clock or so 

And stopped along the way to buy some chinese food to go 
I'm sure I had my dinner watching something on tv 
There's not, I think, a single episode of dallas that I didn't see 
I must have gone to bed around a quarter after ten 
I need a lot of sleep, and so I like to be in bed by then I must have read a while 
The latest one by marilyn french or something in that style 
It's funny, but I had no sense of living without aim 
The day before you came 

And turning out the light 

I must have yawned and cuddled up for yet another night 
And rattling on the roof I must have heard the sound of rain 
The day before you came 

Hayatıma girdiğin günden önce... 

Saat sekizde evden çıkmak zorundaydım, çünkü hep böyle yaparım 

Çünkü eminimki trenim vakti geldiğinde istasyondan kalkacaktı. 
Kente, işime giderken sabah baskısı gazeteleri okumalıydım 
ve makaleleri okuyup kaşlarımı çatmalıydım şüphesiz... 
Saat dokuzu çeyrek geçe gibi masama geçmeliydim 
okunmayı bekleyen mektuplar ve imzalanmayı bekleyen yığınla kağıdın başına 
Saat onikibuçuk gibi öğle yemeğine çıkmalıydım, 
her zamanki yere, her zamanki yemekleri yemeye... 
ve bütün bunlara ilaveten yağmura yakalanacağıma da o kadar emindimki. 
Hayatıma girdiğin günden önce... 

Saat iki buçukta yedinci sigaramı yakmalıydım, 

ve o anda keyifsiz olduğumu da asla fark etmemeliydim. 
Rutin günlük işlerimi yapmaya devam etmeliydim, 
Ezbere, hiçbir şey bilmeden... Ruhumdan bir parçayı saklayarak... 
Saat beşte ayrılmalıydım, bu kuralın hiçbir istisnası yoktu. 
Bu sadece bir rutin meselesiydi, okulu bitirdiğimden bu yana yaptığım... 
Trenim beni evime geri götürüyor, 
şüphesiz ki şimdi de akşam baskısı gazeteleri okumalıydım, 
Oh, evet... Eminim, hayatım olağan, rutin çerçevesinde gayet güzel gitmekteydi. 
Hayatıma girdiğin günden önce... 

Evimin ön kapısını saat sekiz gibi açıp 

yol boyu sallana sallana Çin yemeği almaya gitmeliydim. 
Öyle emindim ki akşam yemeğimi televizyonun karşısında yiyeceğime... 
Hiç yok, sanırım hiç yok; Dallas'ın izlemediğim tek bölümü kalmadı. 
Saat onu çeyrek geçe gibi yatağıma girmeliydim. 
Bir sürü uykuya ihtiyacım var, o yüzden o saatte yatağımda olmalıydım. 
Bir süre kitap okumalıydım, 
Marilyn French'in en son kitabını ya da benzeri bir şeyi... 
Eğlenceli, ama amaçsızca yaşamaktan dolayı hiçbir şey hissetmiyordum 
Hayatıma girdiğin günden önce... 

Ve ışıkları söndürüp, 

Esneyip bir başka yeni ama aynı geceye daha sarılıp yatmalıydım 
Ve tavana vuran yağmurun sesini duyarak uyumalıydım 
Hayatıma girdiğin günden önce... 


Yorumlar - Yorum Yaz