• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam162
Toplam Ziyaret628037

Seyahat

Seyahat

HAZIRLIK

''Gönül gitmek isterse gidilecek yol bitmez. Göz görmek isterse görülecek yer bitmez. İnsan çekilirse içindeki mağaraya, her yanı karanlık bilir. Her yer ona mağara görünür. İçindeki aydınlığa yürümenin yolu yollara düşmektir'' derdi Mevlânâ… Ben de Mevlânâ’ya kulak vererek yollara düşmeye karar verdim. Başladım hazırlığa!!!

Sokrates’e birisi için, ‘’seyahat onu hiç değiştirmedi’’ demişler. O da: ‘’Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür’’ demiş. Ben Sokrat’ı da dinledim ve seyahat hazırlığında kendimi de seyahate dâhil etmedim. Gölgemi bile evde bıraktım...

Antik çağdan Horatius şöyle dermiş; ''Ülke değiştirmekle sorunlarımız, kararsızlıklarımız, kederlerimiz, korku ve tutku bizi bırakmaz. Ve keder atımızın terkisine binip gelir.'' Ülke değiştirmesem de Horatius’un dediği gibi insanın önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmekle daha fazla bunaldığını bildiğimden Sokrates’e uyup bu seyahate kendimi götürmedim gibi Horatius'a da uyup kederi de atımın terkisine bindirmedim…

Ve düştüm yollara… (Ve 2600 Km de yol yaptım)

KİMLERLE KARŞILAŞTIM KİMLERLE

Mevlânâ’nın söylediği gibi ben de mağaradan çıkmak için ışığı önüme aldım yürüdüm. Dağlarda, bayırlarda, ormanlarda, ovalarda, çöllerde, deniz kıyısında, göl kıyısında ve vadilerde, parklarda, bahçelerde dolaşarak içimdeki aydınlığa ulaşmaya çalıştım…

Bu gezi esnasında bakın kimlerle karşılaştım:

Bir gün çölde giderken Diyojen 'e rastladım. ‘’Gölge eyle, başka ihsan istemem!’’ diye yalvardı bana.

Bir sokakta yürürken Arşimed’e rastladım. Arşimed sürekli ‘’Kaybettim! Kaybettim!’’ diye bağırarak sağa sola koşturuyordu…

Descardes’e rastladım bir şehirde. Sürekli ‘’Düşünülüyorum! Öyleyse varım’’ diye konuşuyordu kendi kendine…

Edison’la karşılaştım bir gün ve bir deli gibi kendi kendisine konuşuyordu: “Ampulü buldum ama tüm dünya aydınlandı mı?”

Gabriel Garcia Marquez ile karşılaştım. Bana dedi ki: “Hayat insanın yaşadığı değildir. Aslolan insanın hatırladığıdır!”

Ferhat ile karşılaştım, bir dağda, dağı deliyordu. Ve çalışırken mırıldanıyordu: "Kalbin, aklın tanımadığı gerekçeleri vardır."

Bir gün gökte Ay dolunaydı. Pırıl pırıl parlıyordu. Ve Ay’a sordum: '‘Neyi istedin en çok?’' Cevap verdi Ay; '‘Güneş’in kaybolmasını, hiç doğmamasını ve ebediyen bulutlarla örtülü olmasını.‘’

Bir gün Lucius Senaca ile karşılaştım. Dedi ki bana: ‘’Hasta olduğun için değil, hayatta olduğun için öleceksin.’’

Sezar’la karşılaştım Ege kıyılarında.. Kendi kendine mırıldanıyordu: ‘’Veni, vidi, vici.’’ (Geldim, gördüm, yendim.) Beni görünce dedi ki bana: ‘’Hayat kısa, laflar uzun. Çok kan dökmem değildir beni ölümsüz kılan.. Kısa ve öz laf ettiğim içindir.’’

Bazı insanlar gördüm dolaşırken, çıra gibiydiler, isleri ışıklarından daha çoktu…

Bazı geceler ay yoktu, yıldız yoktu, sansür edilmiş geceydiler…

Zaten TV seyretmem. Bir çay molasında TV’de bir adam bağırarak birisi hakkında ‘’Büyük adamlarla konuşmasını bilmiyor’’ diye vaaz veriyordu. Doğru, bilmiyor, bu onun suçu. Kendisini büyük adam bilmek, bu da TV’de konuşanın suçuydu…

Bir gün bir grup insanla karşılaştım, geçmişi masalda, geleceği ise falda okuyorlardı…

Başka bir gün ormanda giderken omzuma bir kelebek kondu ve bana fısıldayarak dedi ki; ‘’Kanatlarımın yaldızını tazeler misin?’’

Bol bol da düşünme fırsatı buldum bu gezi esnasında ve fark ettim ki benim öksüzlüğüm Hz. Âdem’in ölümü ile başlamıştı…

En son Fuzûlî ile karşılaştım, bana dedi ki Fuzûlî ‘’Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kîl ü kâl imiş ancak.’’

NELER YAPTIM NELER

Bu kısa seyahat esnasında da her seyahatimde olduğu gibi Marcel Proust'un bir deyişini hatırladım; "Versuche stets, ein Stückchen Himmel über deinem Leben freizuhalten." Türkçesi, kısaca ''Hayatının üzerinde daima bir parça gökyüzü bulundur.'' Ben de hep böyle yaptım zaten... Bu kısa süre içinde üstümde bir parça değil, bütün bir gökyüzünü bulundurdum... Bomboş gökyüzü, gece baktım, gündüz baktım, sonra Melih Cevdet Anday’ın şiirinde sorduğu gibi ‘’atımı nereye bağlasam?’’ diye düşündüm uzun uzun…

Gece sabahlara kadar; henüz güz gelmese de –gün dönmüştü çünkü- güz aylarının o ürpertici rüzgârlarını, ağaçlarda yaprakların hışırtısını ve denizin çırpıntısını dinledim… İşte o geceleri, gökyüzü yıldızlardan epil epil parladığında, Samanyolu galaksisi pırıl pırıl uzandığında Almanya'da Königsberg'de sarayda anıt taşında yazılı, Kant'ın şu sözlerini anımsadım; "Üzerinde düşündükçe iki şey ruhumu daima yeni ve giderek artan bir hayranlık ve saygı ile dolduruyor: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası." (Zwei Dinge erfüllen das Gemüt mit immer neuer und zunehmender Bewunderung und Ehrfurcht, je öfter und anhaltender sich das Nachdenken damit beschäftigt: Der bestirnte Himmel über mir und das moralische Gesetz in mir.) Bu sonsuz, uçsuz ve bucaksız gökyüzü altında anlatılması bir imkânsız, tarifi bir mümkünsüz huzur buldum…

Nazım Hikmet’in ‘’Bugün Pazar’’ diye başlayan bir şiiri vardı… Şiir şöyle biterdi; ‘’Toprak, güneş ve ben... Bahtiyarım...’’ Ben de öyle yaptım; ne TV (zaten pek izlemem), ne gazete, ne internet, ne Suriye, ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü, ne İŞİD, ne Çipras, ne İran, ne yalan, ne dolan, ne seçimler, ne koalisyon görüşmeleri, ne FED… Toprak, güneş, kitaplarım, karım, kızlarım ve ben bahtiyardım.

"Anlamak beni mutsuz kılıyor" derdi Melih Cevdet Anday. ‘’Bilmemek bilmekten iyidir, düşünmeden yaşayalım mârâ’’ diye başlardı Asaf Hâled’in ‘’mârâ’’ isimli şiiri… Özdemir Asaf da ‘’Alfa’’ isimli şiirini şöyle bitirirdi: ‘’Öldürmekten daha ağır bir şey, niçin anlıyorsun?’’ Ben de öyle yaptım zaten. Bu kısa sürede anlamadım, bilmedim, düşünmedim… Toprak, güneş, kitaplarım, karım, kızlarım ve ben bahtiyardım.

Kimisini yıllardır, kimisini aylardır görmediğim sevdiklerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı ve büyüklerimi ziyaret de ettim. Onlarla doya doya sohbet ettik.

GÖRDÜĞÜM RÜYALAR

Rüyamda Şehriyar’ı gördüm. Bana çok kızgındı. Ayrılmadan önce bu sayfada yazdığım ‘’Ey ömrü ellilere varan. Uyuyor mu idin ki uyan’’ başlıklı yazıma takmıştı kafayı. ‘’Sana verdiğim bunca emeğim demek boşa gitmiş!’’ diye hayıflandı. Ve devam etti: ‘’Her şeyi bildiğini sanmayı anlarım, toyluktur ama her şeyi anladığını sanmak! Bunu anlayamam çünkü bu salaklıktır.’’ Çok utanmıştım çok…

Ve bana tekrar dersler verdi.. Dedi ki bana:

‘’Ölmek için doğduğunu unutmadan bu gezegende hiçbir şeyin hiç kimseye ait olamayacağını anla! Sahip olduklarının değil; analizini yapabildiğin deneyimlerinin gerçek zenginlik olduğunu bilerek yaşa! Kendi potansiyelini keşfet ve onun savaşçısı olabilme cesaretini göster!’’

‘’Güzelliğin lanetlendiği, zekânın yağmalandığı, iyinin kurban edildiği ve kasaba kurnazlığı ile yönetilen bu gezegende, içine doğduğumuz bu kutsal hayatı kutla!…’’

‘’Duygularının seni ele geçirmesine izin vermediğin kadar insansın! Öfke, nefret, kıskançlık, hayal kırıklığı, aşk, sevgi… Bu duyguların kontrolü ele geçirip hemen bir davranışa dönüşmesini engelleyebiliyorsan gelişirsin. Duygularını hormonların yaratır. Hormonlarını beyninle filtrelemediğin sürece kafasının içinde değerli evrenler taşıyan zavallı bir hayvansın...’’

‘’Eğitimin amacı artık insan yetiştirmek değil, düzene insan yetiştirmek olmuştur. Bu nedenle artık insanlık değil teknoloji ilerliyor, uygarlıklar değil, teknolojiler gelişiyor. İlkçağdan itibaren hatta kiliselerin yağmasındaki ortaçağa rağmen daima gelişmişti insanlık, bugünse artık insanlar meraklarını televizyonda izlediklerine, bedenlerini zehirli kimyasallarla hazır yiyeceklere ve mutluluklarını paraya teslim etmiş, potansiyellerine adanmak için var olduklarını unutmuş, insanlık dışı yaşıyorlar.’’

‘’Hayal kurmadan bakmayı, çarpıtmadan dinlemeyi öğren, hepsi bu. Esasta isimsiz ve şekilsiz olana isimler ve şekiller atfetmeyi bırak!. Her idrak- algılama şeklinin öznel (enfüsi, sübjektif) olduğunu, görülen ya da işitilen, dokunulan ya da koklanan, hissedilen ya da düşünülen, umulan ya da hayal edilen her şeyin gerçekte değil zihinde olduğunu idrak et!!! İşte o zaman huzuru tadacak ve korkudan kurtulacaksın!’’

‘’Siz nedensiz mutluluğun olamayacağını düşünürsünüz. Bana göre mutlu olmak için herhangi bir şeye bağımlı olmak çaresizliğin son kertesidir.’’ Ve devam etmişti Şehriyar: ‘’Sizin bu mutluluk arayışınız, kendinizi mutsuz ve çaresiz hissetmenizin asıl nedenidir.’’

Rüyamdan çıkarken şu sözü söylemişti bana Şehriyar tane tane: ‘’Hayat hepimizden daha akıllıdır. Ve hayat harekete geçen herkesi varması gereken yere götürür.’’

Bir başka gün ise Diyojen (Diogenes) girdi rüyama. Bir kâbus gibiydi. Öldüm de melekler sual soruyorlarmış gibiydi. Yakama yapışmıştı Diyojen. Sanki tüm insanlığın suçlusu benmişim gibi benden hesap sordu:

‘’Konuşmayı çok seviyorsunuz ama dinlemeyi hiç sevmiyorsunuz. 
Bilmeyi seviyorsunuz ama düşünmeyi sevmiyorsunuz. 
Testi yanıtlamayı öğreniyorsunuz ama konuyu kavramıyorsunuz. 
Sonuçlara bakıyorsunuz ama nedenleri görmüyorsunuz. 
Önyargılısınız ama farkına varmıyorsunuz. 
Komplekslisiniz ama bunu karşınızdakine yüklüyorsunuz. 
Bakıyorsunuz ama görmüyorsunuz. 
Duyuyorsunuz ama dinlemiyorsunuz. 
Bugünü yaşıyorsunuz ama yarını düşünmüyorsunuz. 
Kendinizi görmüyorsunuz ama başkalarını suçluyorsunuz. 
Hatalarınızı kabul etmiyorsunuz ama mazeret bulmada üstünüze yok.’’

Kan ter içinde uyandım.. Rüya olduğuna sevindim…

Uyandığımda gecenin bir yarısı idi. Gökyüzüne baktım. Pırıl pırıl bir gökyüzü. Samanyolu galaksisi gözüküyordu. Geceye dedim ki; ‘’Sen ne büyüksün ey gece. Gündüz dünyayı aydınlatır. Sen hem kainatı aydınlatırsın hem de ruhumu…’’

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz