• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam540
Toplam Ziyaret4183359

Niteliksiz Adam


Niteliksiz Adam

20 Eylül 2020

Franz Kafka, James Joyce ve Hermann Broch ile birlikte yirminci yüzyıl romanının büyük ustaları arasında yer alan Avusturyalı yazar Robert Musil (Tam adı Robert Edler Von Musil) (1880-1942), 1921 yılından başlayarak ölünceye kadar üzerinde çalıştığı dört ciltlik bir eseri mevcuttur: ‘’Der Mann ohne Eigenschaften’’ (Rowohlt Verlag GmbH, Reinbek, 1972)

Türkiye’de eserin sadece ilk iki cildi, 1999 ve 2009 yıllarında YKY tarafından Ahmet Cemal’in çevirisiyle ‘’Niteliksiz Adam’’ adıyla yayımlanır. Aylak Adam Yayınları ise M. Sami Türk’ün çevirisi ile eseri aynı adla (Niteliksiz Adam) dört cilt olarak yayımlar. (2019)

Birinci ve ikinci ciltler serinin ilk kitabı olarak bilinir. Bu ilk kitap 1930 yılında yayınlanır. Üçüncü kitap, 1933 yılında yayınlanır. Robert Musil, son zamanlarında parasızlık nedeniyle yaşadığı sağlık sorunları sonucunda ne yazık ki eserini tamamlamadan hayata veda eder. Tamamlanmadan kalan dördüncü ve son kitap ise Musil’in ölümünden sonra yayınlanır. Eser Almanca orijinalinde üç cilttir ancak bazı yayınevleri eseri dört cilt halinde basmıştır.

Kafka bireyin otorite karşısındaki yalnızlığını, James Joyce modern bilincin parçalanışını, Marcel Proust ise hafızanın ve zamanın insan üzerindeki etkisini anlatırken, Musil bütün bu temaları siyasal, toplumsal ve felsefi bir çerçevede bir araya getirir. Bu nedenle ‘’Niteliksiz Adam’’, yalnızca bir roman değil, modernitenin en kapsamlı edebî çözümlemelerinden biri, hatta pek çok edebiyat eleştirmeni tarafından modernitenin adeta bir ansiklopedisi olarak değerlendirilir.

Eser, Avusturyalı gazeteci, yazar ve politikacı olan Ernst Fischer tarafından yazılan uzun bir önsözle başlar. 

Eserin Türkçe adına bir eleştiri

Bu noktada eserin adının çevirisine bir eleştiri getirmek istiyorum. Kitabın ‘’Der Mann ohne Eigenschaften’’ olan adını Türkiye’nin en iyi Almanca çevirmeni olan Ahmet Cemal, ‘’Niteliksiz Adam’’ olarak çevirir. M. Sami Türk de çevirisinde bu adı kullanır. Ancak Almanca ‘’Eigenschaften’’ sözcüğünün Türkçe karşılığı ‘’özellik’’dir. Her iki sözcük (‘’nitelik’’ ve ‘’özellik’’) arasında çok ince bir fark bulunur. Nitelik, bir nesnenin ek bilgilerini ifade eder. Özellik ise bir nesnenin karakteristiklerini tanımlar. "Nitelik" ile "özellik" sözcükleri çoğu zaman eş anlamlı kullanılsa da, "Eigenschaft" sözcüğünün Almancadaki anlam alanı yalnızca "nitelik" değil; özellik, karakteristik ve ayırt edici vasıf gibi anlamları da kapsar. Bana göre kitabın ruhunu daha iyi karşılayan çeviri "Hiçbir özelliği olmayan adam" olabilir. Yoksa niteliksiz bir adamın, 2000 sayfanın üzerindeki bir kitabı doldurması mümkün değildir.

Ancak şunu da ifade etmem gerekir; "Eigenschaft" sözcüğü Almancada yalnızca "özellik" anlamına gelmez; aynı zamanda karakteristik, nitelik ve ayırt edici vasıf anlamlarını da taşır. Bu nedenle Ahmet Cemal'in "Niteliksiz Adam" çevirisi tartışmaya açık olmakla birlikte, Musil'in kastettiği "hiçbir sabit niteliğe sahip olmayan insan" düşüncesine oldukça yakındır.

Ulrich'in özelliği olmaması, onun aptal olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, Ulrich’in her şeye dönüşebilmesidir.

Eser ne anlatıyor?

19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu; Almanlar, Macarlar, Çekler, Slovaklar, Hırvatlar, Sırplar, Slovenler, Romenler, Ukraynalılar ve İtalyanlardan oluşan çok uluslu bir yapıydı. Milliyetçilik çağında artık ortak bir siyasal kimlik üretemeyen imparatorluk, büyüyen bürokrasisi, ağırlaşan devlet yapısı ve birbirinden uzaklaşan toplumları nedeniyle içeriden çözülmeye başlamıştı. Musil'in romanı, tam da bu çözülmenin ruh hâlini anlatır.

Robert Musil, eserinde 1913-1914 yılları arasında Viyana'da, hızla yıkıma doğru sürüklenmekte olan ve romanda "Kakanya" (Kakanien) adıyla anılan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda geçen olayları, başkahraman Ulrich'in etrafında şekillendirir. Ahmet Cemal'in Türkçe çevirisine de aslı gibi aktarılan bu isim, imparatorluğun resmi unvanı olan '’İmparatorluk ve Krallık’' (Kaiserlich-Königlich) kısaltmasının trajikomik bir hicvidir.

Musil’in Kakanya üzerinden yaptığı bu hiciv, gücün ve siyasetin doğasına yönelik evrensel bir körlüğü de deşifre eder. Romanda iktidarın kitleleri nasıl manipüle ettiği ve anlamı nasıl yok ettiği şu satırlarda gizlidir: "Güç, kendisini en kolay, anlam yoksunluğu içinde gizler ve en rahat biçimde, içinde düşünce olmayan yerlerde kök salar. İktidar, insanı ezdiğinde değil, tanımladığında tehlikelidir. Siyaset ise anlam üretmekten vazgeçtiğinde, hızla bir duygu yönetimine dönüşür."

Romanın geçtiği 1913-1914 yılları, görünüşte güçlü fakat içeriden çözülmekte olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun son huzurlu günleridir. Yaklaşık altmış sekiz yıl boyunca imparatorluğu yöneten İmparator Franz Joseph'in yaşlanan yönetimi altında devlet giderek hantallaşmış, büyüyen bürokrasi ve yükselen milliyetçilik karşısında ortak bir siyasal kimlik üretmekte zorlanmıştır. Musil'in romanı, birkaç ay sonra I. Dünya Savaşı'nı başlatacak büyük çöküşün hemen eşiğindeki bu dünyayı anlatır.

Musil, bu tarihsel hantallığı ve yön duygusunu yitirmişliği romandaki ‘'Paralel Aksiyon'’ (Parallelaktion) adını verdiği absürt bir komiteyle somutlaştırır. İmparator Franz Joseph’in 1918’deki 70. saltanat yılını kutlamak amacıyla kurulan bu komite, sürekli toplanıp ‘'büyük bir fikir’' arar ama hiçbir şey üretemez. Musil’in buradaki siyasi dehası, okuyucuya tarihin ironisini yaşatmasında gizlidir: Komite hararetle 1918'i planlarken, okuyucu 1914’te patlayacak savaşla o imparatorluğun haritadan silineceğini çoktan bilmektedir. Bu yönüyle Kakanya, kendi ölüm fermanını parlak nutuklarla süsleyen bir elitler aristokrasisidir.

Robert Musil, eserinde yalnızca bir dönemi değil, modern zamanları ve modern insanı sorgulayan kapsamlı bir toplum eleştirisi yapar. Üniversitede felsefe, psikoloji, matematik ve fizik eğitimi alan Musil, yarattığı Ulrich karakteri aracılığıyla hem kendisini hem de kimliğini ve yönünü kaybetmiş modern insanı anlatır.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çözülüşünden hareket eden Musil, bu tarihsel süreci aşarak çöküş dönemlerini, fetret çağlarını ve modernitenin doğurduğu siyasal, toplumsal ve bireysel bunalımları ele alır.

Bu yönüyle roman, yalnızca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküşünü değil, modern devletin yapısını da sorgular. Max Weber'in rasyonel bürokrasi kuramında modern devlet, kurallara dayalı ve öngörülebilir yönetimen en gelişmiş biçimi olarak tanımlanır. Musil ise aynı bürokrasinin zamanla kendi kuralları içinde yaşayan, amaçları araçların gerisine iten ve bireyi görünmez hâle getiren bir yapıya dönüşebileceğini gösterir. Nitekim Musil bu durumu romanda vurucu kehanetlerle özetler: "Modern devlet, insanlardan çok işlevlerle ilgilenir. Bürokrasi, aklın zaferi gibi görünür; ama çoğu zaman sorumluluğun mezarıdır. Bir sistem, kusursuz işlediği ölçüde, insanı önemsizleştirir; bir düzen ne kadar çok kural üretirse, o kadar az anlam üretir." Bu nedenle ‘’Niteliksiz Adam’’, yalnızca bir roman değil, modern bürokratik toplumun da güçlü bir eleştirisidir.

Aynı zamanda roman, modern insanın yaşadığı değer krizini de yansıtır. Friedrich Nietzsche'nin "bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi" çağrısıyla birlikte geleneksel ahlâkın ve mutlak doğruların sorgulanmaya başlaması, eski değerlerin çözülmesine yol açmış; ancak onların yerine geçecek yeni bir değer sistemi henüz kurulamamıştır. Musil'in romanı, tam da bu belirsizlik çağının edebî anlatımıdır. Yazara göre, "Ahlâk çoğu zaman erdem değil, alışkanlığın katılaşmış biçimidir" ve "Değerler, sorgulanmadıkları anda putlaşırlar; savunulduklarında değil, ezberlendiklerinde tehlikeli olurlar." Bu ahlaki boşlukta insanoğlu eylemsizliğe sürüklenir; çünkü Musil'in de belirttiği gibi, "Düşünceler çoğu zaman eylemleri değil, eylemlerin yokluğunu doldurur."

Musil'in Viyana'sı yalnızca siyasal krizlerin değil, aynı zamanda Sigmund Freud'un psikanaliziyle insanın bilinçaltının keşfedildiği büyük bir düşünsel dönüşümün de merkezidir. İnsan artık yalnızca akıl sahibi bir varlık olarak değil, bilinçdışı dürtüleri, korkuları ve bastırılmış arzularıyla birlikte anlaşılmaya başlanmıştır. Bu nedenle Niteliksiz Adam, yalnızca bir toplumun çözülüşünü değil, modern insanın iç dünyasındaki parçalanmayı da anlatır. Musil, Freud’un kitle psikolojisi üzerine açtığı damardan ilerleyerek kalabalıkların doğasını şöyle çözümler: "Kitle, düşünce üretmez; duyguları çoğaltır. Kalabalık, bireyi büyütmez; eriterek çoğaltır ve insanlar birlikteyken daha güçlü değil, çoğu zaman daha sorumsuz olurlar."

Musil'in romanı, yalnızca bir imparatorluğun son yıllarını anlatmaz. Aynı zamanda 20. yüzyılın başındaki Viyana'nın, Avrupa düşünce ve sanat tarihinin en verimli dönemlerinden birinin edebî yansımasıdır. Freud insan ruhunu, Ludwig Wittgenstein dili, Arnold Schoenberg müziği, Adolf Loos mimarlığı, Gustav Klimt resmi yeniden düşünürken, Musil de roman sanatını yeniden kurmaktadır. Farklı alanlarda çalışan bu isimlerin ortak noktası, 19. yüzyılın yerleşik kesinliklerinin çökmekte olduğunu fark etmiş olmaları ve modern dünyanın düşünsel temellerini atmalarıdır. Bu yüzden Niteliksiz Adam, yalnızca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun sonunu değil, modern dünyanın doğuşunu da anlatır. Belki de bu nedenle Musil'in romanı, yalnızca bir dönemin değil, bir uygarlığın kendi üzerine düşünmesidir.

Bütün bu tarihsel, toplumsal ve düşünsel dönüşümler romanda tek bir karakterde somutlaşır: Ulrich. Musil'in "niteliksiz adam"ı yalnızca bir roman kahramanı değil, kesinliklerini kaybetmiş modern insanın simgesidir.

Musil’in Ulrich karakterinde somutlaştırdığı bu '’sabit bir kimliğe sahip olmama’' durumu, sadece edebi bir tercih değil, yazarın üzerine doktora tezi yazdığı fizikçi ve filozof Ernst Mach’ın felsefesinin romandaki izdüşümüdür. Mach’ın '’Değişmez bir ego/benlik yoktur, sadece sürekli değişen duyumlar vardır’' tezi, Ulrich’in şahsında edebi bir ete kemiğe bürünür. Modern fizik atomun parçalanamaz bütünlüğünü nasıl yıktıysa, Musil de insanın tekil, tutarlı ve sabit bir karaktere sahip olduğu yanılsamasını öyle yıkar. Ulrich, kuantum çağının ilk roman kahramanıdır; sabit bir duruşu yoktur, sadece olasılıklar dalgasıdır.

Ulrich'i anlamanın anahtarı, Musil'in Almanca ‘’Möglichkeitssinn’’ adını verdiği "olanak duygusu" kavramıdır. Musil'e göre gerçeklik duygusuna (Wirklichkeitssinn) sahip insan yalnızca var olanı kabul eder; olanak duygusuna sahip insan ise dünyanın başka türlü de olabileceğini düşünür. Bu nedenle Ulrich, kesin kimliklere ve değişmez doğrulara bağlanmayan, her ihtimali sorgulayan ve yaşamı sürekli yeniden değerlendiren modern insanın temsilcisidir. Musil'in gözünde uygarlığı ileriye taşıyan da işte bu olanak duygusudur. Ancak aynı özellik, kesinliklerin çöktüğü dönemlerde bireyin yönünü kaybetmesine ve kararsızlık içinde savrulmasına da yol açabilir.

Ulrich’in bu çok boyutlu dünyası, onun hayata, insana ve aşka bakışını özetleyen şu felsefi ve edebi aforizmalarda da açıkça karşılık bulur:

"İnsan zihni, nesneleri bölümlere ayırmayı başardı ama nesneler de insanın yüreğini böldü."

"Bilinç, insanın başına gelebilecek en yüce, en erdemli beladır; içimizdeki sesler susmuş bizim; artık çok şey biliyoruz; akıl, hayatımıza zulmediyor."

"Aşk, iki insanların birbirinde kendi eksikliğini tanımasıdır. İnsan en çok severken, en az kendisi olur."

"Her istediğini gerçekleştirebilen kişi, kısa süre sonra artık ne istemesi gerektiğini bilmez olur."

“Gerçeklik duygusu olan insan, ‘olan budur’ der; olanak duygusu olan insan ise, ‘başka türlü de olabilir’ der.”

“Olanak duygusu, henüz doğmamış gerçekliklerin en gizli kaynağıdır.”

Robert Musil, ‘’Niteliksiz Adam’’ adlı eserinde Ulrich'in kimliği aracılığıyla sergilenen "niteliksiz adam"ı şöyle tanıtır:

"Ben niteliksiz adamım, sadece kimse bunun farkında değil."

Ulrich'i ise eski dostu Walter, eserde şöyle anlatıyor:

"Görünüşünden hiçbir meslek tahmin edemezsin, ama o yine de mesleği olmayan bir adam gibi görünmüyor. Şimdi onun nasıl biri olduğunu düşün: ne yapması gerektiğini her zaman bilir; bir kadının gözlerinin içine bakabilir, her an her şey üzerine hararetle düşünebilir, boks yapabilir. Yeteneklidir, iradesi güçlüdür, cesurdur, dirençlidir, ataktır, düşüncelidir - bunları asla birer birer sınamak istemiyorum, bütün bu niteliklere sahip olabilir çünkü onlara sahip değil! Bu nitelikler onu olduğu adam yaptılar, yolunu çizdiler ama yine de ona ait değiller. Öfkelendiğinde, içinde bir şeyler gülüyor. Üzüntülüyken bir şeylerin hazırlığı içinde oluyor. Bir şeyden ötürü duygulandığında, onu reddediyor. Her kötü eylem, ona bir bakımdan iyi gözükecektir. Bir şeyi ne saydığı, ona göre hep olası bir bağlama göre kesinleşecektir. Onun için kesin olan hiçbir şey yok. Her şey değişebilir, bir bütünün, sayısız bütünlerin parçasıdır ve bu bütün muhtemelen onun hiç tanımadığı bir üst bütüne aittir. Bu yüzden yanıtlarından her biri ancak kısmi bir yanıttır, duygularından her biri, yalnızca bir bakış açısıdır ve onun için önemli olan, hiçbir konuda konunun ne olduğu değildir, onun için her zaman önem taşıyan, yalnızca öyle rastgele bir 'olduğu gibidir', bir eklentidir. Bilmiyorum, demek istediğimi anlatabiliyor muyum?"

Kakanya (Kakanien)

Eserde Avusturya’nın adı krallık ve imparatorluk kelimelerinin birleşiminden üretilen ‘’Kakanya’’ (‘’Kakanien: Kaiserlich - Königlich: imparatorluk - krallık) adıyla geçer. Kakanya, kitabın ikinci bölümünde yer alır ve bu bölüm bir Avusturya -Macaristan İmparatorluğu yani Kakanya paradosi olarak anlatılır.

Bu bölümde; herkesin kendi fikrini ve menfaatini kolladığı, ortaya tonla fikrin saçılıp hiçbir eylemin gerçekleşmediği, suya sabuna dokunulmaktan itinayla kaçınıldığı keşmekeş ortamında çürümüş toplumun kendince eylemsellik çabaları Ulrich'in kara mizahıyla anlatılır.

Bu bölümde Avusturya -Macaristan İmparatorluğu şöyle anlatılır: 

"Devlet, anayasasına göre liberaldi, ama yönetim ruhban sınıfı ağırlıklıydı. Ruhban sınıfı ağırlıklıydı ama, özgür düşünceli yaşanmaktaydı. Yasanın önünde bütün vatandaşlar eşitti, ama zaten herkes de vatandaş sayılmıyordu. Bir parlamento vardı, fakat özgürlüğünü akıl almaz ölçülerde kullanması yüzünden genelde kapalı tutuluyordu; buna karşılık bir olağanüstü hal paragrafı vardı ve bunun yardımıyla parlamentosuz olunabiliyordu ve ne zaman herkes mutlakiyetten tamamen memnun olacak olsa, saray yine de parlamenter bir yönetime dönülmesini emrediyordu." (…)

"Başka yerlerde başka insanların 'vay canına, neler olmuş', diyecekleri olaylara, Kakanya'da 'bir şey oldu', denip geçilirdi; Almanca konuşulan başka hiçbir yerde veya başka hiçbir dilde rastlanmayan garip bir kelimeydi bu.’’ 

‘’Kakanya'nın hükumet düsturu ‘hem şu, hem bu’ veya tercihen en bilgece yatıştırma tavrıyla ‘ne şu, ne bu’ idi. İşte o yüzdendir ki Kakanya'da, basit insanların gereksiz yere çok fazla şey öğrenmesi dikkatli bir tutum değildir görüşü temsil ediliyor, iktisadi durumlarının mübalağalı bir seviyeye çıkmasına da değer verilmiyordu. Ne veriliyorsa çok malı olanlara veriliyor­du, çünkü onlara göre fazla mal göz çıkarmaz, ayrıca birilerinin işe yarar bir tarafları varsa kendiliğinden ortaya çıkacağı farz edilirdi, zira adam yetiştirmek için direnç birebirdi.’’

"Üstelik Kakanya'da dâhiler daima hödük sanılır ama asla başka yerlerde olduğu gibi, hödükler dahi sayılmazdı."

Musil'in eleştirisi yalnızca Avusturya-Macaristan'a yönelmiş değildir. Kakanya, modern bürokratik devletin alegorisidir. Devlet büyüdükçe insan küçülür; kurallar çoğaldıkça sorumluluk kaybolur. Bu nedenle Kakanya yalnızca geçmişin değil, günümüzün de bir metaforudur.

Eserden alıntılar

 "Bir defa Napoleon olmak gibi bir üne kavuşmuş olan insan, artık kaybettiği savaşları da kazanır."

"İnsan, iradesini seçtiği sürece özgürdür; onun insani arzuları, yani duyuların uzviyeti de denebilecek arzuları varsa, kısacası doğru düzgün düşünemiyorsa o zaman özgür değildir."

"Günümüzde alçaklığın en büyüğü insanın onu yapmasıyla değil, fakat yapılmasına ses çıkartmamasıyla gerçekleşiyor. Alçaklık, boşluğa doğru büyüyor."

"Modern insanın trajedisi, cevapsız sorular değil, sorusuz cevaplardır."

"Cehennem enteresan değil, korkunçtur... Çoğu insan paralarını kaybetme ihtimalinin yanında başka hiçbir ihtimalden günün birinde akıllarını kaybetme ihtimali kadar korkmaz."

Sonuç

Robert Musil'in yaşadığı dünya yalnızca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun son yılları değildir. Aynı yıllarda Avrupa düşüncesi de köklü bir dönüşüm yaşamaktadır. Nietzsche kesin doğruları sorgulamakta, Freud insanın bilinçaltını keşfetmekte, Weber modern bürokrasiyi çözümlemekte, Einstein zaman ve mekân anlayışını değiştirmekteydi. Musil'in romanı bütün bu dönüşümlerin edebiyattaki karşılığıdır.

Robert Musil, yaklaşık 2000 sayfalık eserinde; kimliğini, değerlerini ve kesinliklerini yitirmiş modern insanın ‘’olanaklar’’ içinde savruluşunu, imparatorluğun çürüyen bürokrasisi ve çürüyen bir düzeni içinde; iktidarın, ahlâkın, kitle aklının ve bireyin içinin bir nasıl boşaldığını ve kesinliklerini yitirmiş bir çağın, kimliksiz insanını anlatır.

Robert Musil, eserinde tek bir cümleyle, ‘’kesinlik çöktüğünde, insanın da çökeceğini’’ anlatır.

Musil, bu romanında Avrupa'da yükselişe geçecek faşizmin ayak seslerini de sezdirir.

Stefan Zweig, ‘’Dünün Dünyası’’ adlı eserinde aynı imparatorluğun çöküşünü hatıraları üzerinden anlatırken, Musil aynı çöküşü romanın imkânlarıyla ve felsefi derinlikle anlatır. Bu iki eser birlikte okunduğunda yalnızca bir imparatorluğun değil, bütün bir Avrupa uygarlığının dönüşümü daha iyi anlaşılır. Biri hatırat, diğeri roman olan bu iki eser, aynı tarihsel çöküşü farklı edebî türler üzerinden anlatmaları bakımından birbirini tamamlar.

Aradan yüz yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen Musil'in anlattığı dünya bütünüyle geçmişte kalmış değildir. Devlet büyürken bireyin küçülmesi, bürokrasinin amaç hâline gelmesi, kimliklerin çoğalıp kişiliğin silikleşmesi, insanın düşünmekten çok bir işleve indirgenmesi ve siyasetin giderek gösteriye dönüşmesi bugün de modern toplumların temel sancısıdır. Bu yönüyle Niteliksiz Adam, sadece 1914 Viyana'sını değil, bugünün insanını da anlatır. Belki de İbn-i Haldun’un o meşhur tespitini yeniden hatırlamanın vaktidir: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benziyor.” Musil, Kakanya’nın çöken aynasında bize bugünün modern dünyasını izletmektedir.

Osman AYDOĞAN





Yorumlar - Yorum Yaz