• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam255
Toplam Ziyaret739126

Şehriyar

Şehriyar

………………………..

Kâbil’e bu benim ikinci gelişimdi…
Celâlâbâd’a daha sonra geçmiştim…
İlk olarak bundan tam yirmisekiz yıl önce gelmiştim…
Tam üç yıl kalmıştım Kâbil’de…
Daha uzun süre kalacaktım, ancak Sovyet işgalinden bir süre sonra dönmek zorunda kalmıştım Kâbil’den…

Şirketten bir mühendisin Kâbil’e gidecek olması bütün arkadaşlarımı huzursuz etmişti, benim de gönüllü olarak Kâbil’e gitmek isteyişim Kâbil’e gitmesi muhtemel herkesi sevindirmişti.
Yakın arkadaşlarım hep sormuştu: ‘’neden?’’ diye…
Kâbil’e bu ilk gelişim bir kaçıştı aslında, bir unutuş süreciydi…
Her hayatın bir kaçış, her kaçışın da bir arayış olduğunu bilirdim…
Ancak Kâbil’e bu ilk gelişim Kaf Dağlarının ardındaki Mehlika’yı arayış değil, Mehlika’dan kaçış ve unutuş süreciydi aslında…

O günkü tozlu yollarını hatırlıyorum Kâbil’e gelişin…
Binlerce kilometreyi araçla kat ederek gelmiştik…
Beldeler, yöreler, diyarlar, iklimler, ülkeler geçmiştik…
Kıvrım kıvrımdı, büklüm büklümdü yollar…
Döne dolana dağlara çıkmış, bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla inmiştik, vadi tabanlarından kayarak, bir su kenarından süzülerek, bazen de bir dağın yamaçlarına yaslanarak günlerce yol almıştık…
Biz yol aldıkça hep yol uzamıştı, her aştığımız tepede yol hep daha bir uzak görünmüştü…

Yol boyunca çeşit çeşit, marka marka, süslü süslü otobüsler, kamyonlar, arabalar sanki bir karınca sürüsüymüşçesine hiçbir trafik kuralına uymaksızın yollara düşmüşlerdi…

Yolculuk esnasında, her günün ufkunu sardıkça gece ben hep "belki bu son akşamdır" diye düşünmüştüm…
Bu emel gurbetinin yoktu ucu…
Günlerce gitmiştik, biteceğine hep uzamıştı yollar…
Varmadan menzile ölmekten korkmuştum…
Kendi isteğimle, ancak hicranla gelmiştim…

Kâbil yollarında Cahit Külebi’nin ‘’Sivas Yollarında’’ isimli şiirini hatırlamıştım…
Şiirin son dizesi şöyleydi:

‘’Kamyonlar gelir geçer, kamyonlar gider
Toz duman içinde,
Şavkı vurur yollara,
Arabalar dağılır şoförler söğer,
Sivas yollarında geceleri
Katar katar kağnılar gider.’’

Şiirdeki ‘’Sivas’’ yerine ‘’Kâbil’’ koysam sanırım yollarda gördüğüm manzarayı daha iyi anlatırdı…

O Kâbil’e ilk gelişimde hatırladığım, Anadolu’dakinin bir benzeri stabil yol kenarlarında yetişen, sarı sarı, beyaz beyaz, mor mor, kırmızı kırmızı, pembe pembe renkleriyle Gülhatmi çiçekleri hâlâ duruyorlardı…
Gülhatmi çiçekleri hep annemi hatırlatırdı bana…
Santrallere, telefonlara kayıtlar vererek zorluklarla Kâbil’den ulaşabildiğim annemin sesi hep üzgündü o zamanlar…
Hep sorardı o üzgün sesiyle: ‘’Neden Kâbil?’’ diye. ‘’Neden, neden???’’

O günlerden, ‘’O’’ dağlar arasında geçen günlerimden kalan bir şiirim var hâlâ aklımda kalan;

‘’Bir ben vardım gittiğim yerde, bir de vadilerden gelen sesim…
Ne kadar üşürdüm bir bilsen, öte dağlarda güneş doğarken…’’

O günlerimde Kabil’de yılların nasıl geçtiğini de pek bilmezdim.
Birbiri ardına, ardı sıra, hep birbirinin aynısıymışçasına akıp giderdi yıllar.
Bu yıllar bana Kemalettin Kamu’nun ‘’Bingöl Çobanları’’ isimli şiirini anımsatırdı;

‘’Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni,
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.’’

Kuzların doğuşu idi yılların geçtiğini haber veren…

Bir kedinin kuyruğu gibiydi aslında kendisinden kaçtığım…
Ben kaçtıkça arkamdan geldi, onu yakalamaya çalıştığımda da benden kaçtı…
Bilmezdim ki tam yirmi sekiz yıl sonra, bu ikinci gelişimde Kâbil’de tekrar beni bulacak…

Cervantes söylerdi zaten hep; ‘’Aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır.’’

***

Pek bir şey değişmemişti Kâbil’de…
O ilk gelişimde boş vakitlerimde gezinti amacıyla Çarahi Aryana Caddesinden Vezir Akbar Han Hastanesi önünden geçerek Şaşderek Caddesine çıkardım…
Yıllar sonra bilmezdim ben, o önünden geçtiğim hastanede günlerce kalacağımı…

Şehri Nau yine aynı canlılığıyla cıvıl cıvıldı…
Pağman Mahallesi yine o günkü gibi bir yeşillikler içindeydi…
Karga Mahallesindeki parklar yine piknik alanıydı…
Pol-i Çarki ve Ud Hil Mahallelerinde ve Şah Mesut Meydanında hemen hemen hiçbir değişiklik yoktu…

Ancak, o Kâbil’e ilk gelişimdeki en yakın arkadaşım Şehriyar’ı her yerde aradımsa da ne yazık ki bulamadım…
Şehriyar’sız burada kendimi bir kimsesiz, pek bir yalnız, yapayalnız hissettim…
Şehriyar olsaydı yanımda bu sancılarım, bu ağrılarım daha bir az, daha bir hafif olurdu diye düşündüm…
İnsan dostluğunun en rahatlatıcı gevşetici olduğunu, birbirimize karşı sadece duygusal değil, biyolojik düzeyde de yararlı olduğumuzu Şehriyar’la beraber olduğumda anlamıştım.

Şehriyar benim için bir iksirdi.
Şehriyar benim için durmadan yenilenen bir enerji kaynağımdı…
Ciğerlerimdeki havaya ne kadar muhtaçsam yaşamak için, anlaşılmaya da o kadar muhtaçtım.Şehriyar beni anlardı. …
Şehriyar benden büyüktü, sanki burada benim babamdı, ağabeyimdi, amcamdı, dayımdı sanki…

Bu ikinci gelişimde Şehriyar’ı burada ne kadar aradım ne kadar…
Şehriyar’ın bilgeliğine, aklını kullanmasına, dostluğuna hayrandım.
Şehriyar’la olan sohbetlerimizi hiç unutmadım..
Pek konuşmazdı, genellikle suskun kalırdı…
Az konuşurdu ama öz konuşurdu…
Bilge bir kişiliği vardı…
Doğada olup biten her şey hakkında bilgisi vardı.
Her bir olayda söyleyecek bir sözü vardı.
Doğal bir öğretmendi…
Düşüncelerini sürekli birisiyle paylaşırdı…
Ve sürekli hep not tutardı, hep bir şeyler yazardı…

Derdi ki; ‘’düşüncelerimizi paylaşmadığımız sürece, kendi hapishanemizi de yaratmış oluruz ve bu kendini yok etme sürecinin de başlangıcıdır. Bu bir varlık sorunudur.’’

Bir de simgecilik akımının öncüsü Fransız şair Stéphane Mallarmé’ye ait bir sözü söylerdi Şehriyar; derdi ki Mallarmé diye başlardı; ‘’Dünyada her şey sonunda kitap olmak üzere vardır…’’

Anılarımı bu şekilde kaleme almamda da en çok Şehriyar’ın bu sözleri etkili olmuştu…

Anadili dışında Fransızca, İngilizce, Arapça ve Farsça bilirdi…
Paris Üniversitesinde Raymond Aron’dan ders almıştı…
Bana hep Baron de Montesquieu’den, Auguste Comte’den, Alexis de Tocqueville’den,  Emile Durkheim’dan, Vilfredo Pareto’dan,  Jean-Jacques Rousseau’dan ve Max Weber’den bahsederdi…
Sokrates’i, Platon’u, Aristo’yu tanıtırdı bana hep…
Mustafa Kemal Atatürk hayranı idi…
‘’O dünyanın gördüğü en büyük devrimciydi’’ derdi…
‘’O büyük insanı anlamak herkesin harcı değil’’ derdi…
Mustafa Kemal’in ‘’Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.’’ sözünü hiç dilinden eksik etmezdi hiç…
‘‘İşte’’ derdi ‘’Doğu’da eksik olan bu: Bilim ve akıl…’’
‘’Bizde bilim ve akıl olmadığı için sefalet içindeyiz’’ derdi..

Kadınların eğitiminin bir toplum hayatında çok önemli bir yer tuttuğunu söylerdi.
Bu konuda derdi ki; ‘’Toplum hayatının gelişmesinde yetenekli bir kadın yetenekli bin erkekten daha etkilidir.’’

Ve derdi ki; ‘’halkın eğitimi, tümüyle, gençliğin üniversitelerde doğru biçimde eğitilmesine bağlıdır. Fikir özgürlüğü, bilimsel özgürlük, eleştiri, özeleştiri olmadan bir toplum çağdaşlaşamaz, bir devlet yücelemez. Eğitim belleğe bilgi doldurmak değildir. Eğitim; irdeleme, sorgulama, analiz etme, çözümleme ile düşünme yeteneğinin ve kişiliğin geliştirilmesi sürecidir. Bütün bunların odak noktası da üniversitedir. Batı’da üniversitelerin oluşması ‘uyanış çağı’ ile başlar, sanayileşmenin daha sonra olması tesadüf değildir.’’ Arkasından da Immanuel Kant’ın şu sözünü söylerdi; ‘’Aydınlanma, kendi başına düşünüp karar verme yetenek ve cesaretine sahip olabilmektir.’’

Sonra da Platon’un şu sözünü söylerdi;

‘’Halkın eğitimi zayıf olursa, demokrasi oligarşiye çevrilir. Oligarşinin yarattığı demagog diktatör olur.’’

Buhara’yı, Horasan’ı, Isfahan’ı, Semerkant’ı, Türkistan’ı anlatırdı hep…
Hayyam’ı, Şirazlı Şadi’yi, Hafız’ı, İbni Sina’yı, İbni Rüşd’ü, İbni Haldun’u, Ahmet Yesevi’yi, Mevlânâ’yı, Şems-i Tebrizi’yi çok iyi bilirdi…
Muhyiddin İbn-i Arabî’yi, İmam-ı Rabbanî’yi ve İmam-ı Gazalî’yi anlatırdı…
Brahma’dan, Vişna’dan, Şiva’dan, Buda’dan, Buda’nın Nirvana’sından, Konfüçyus’dan, Zen bilgelerinden, Tao’dan bahsederdi…
Firdevsî’yi, O’nun Şehname’sini, Ali Şir Nevai’yi, Babürşah’ı, adaşı Şehriyar’ı, Bahtiyar Vahapzade’yi hiç dilinden düşürmezdi hiç…

Firdevsî’nin şu sözlerini de hiç dilinden eksik etmezdi:
‘’Dünya baştanbaşa aslı olmayan bir masaldan başka bir şey değildir.’’

Muhyiddin İbn-i Arabî’nin şu sözlerini de sık sık tekrarlardı;

''Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler... ‘’
"İnsan, Allah'ın kendi ilahi sıfatlarını gördüğü bir aynasıdır.’’
"Varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler."
"Sen içine dön, yalnız dışınla meşgul olma. Çünkü sen cisminle değil ruhunla insansın."

Ve en çok da Fârâbî’den bahsederdi…

Fârâbî’nin metafiziğe mantık yoluyla nasıl ulaşmaya çalıştığını anlatırdı…

İmam Gazali’nin ‘’Akıl imana ters düşemez’’ fetvasının tüm İslam dünyası için büyük bir talihsizlik ve bedbahtlık olduğunu içini çekerek anlatırdı.

Bu noktada bir şaşkınlığımı dile getirmeliyim; burada sadece Şehriyar değildi Mevlânâ’yı ve Şems-i Tebrizi’yi bilen ve seven, Mevlânâ’nın ve Şems-i Tebrizi’nin buralarda bu kadar çok tanındığını ve sevildiğini hiç hayal dahi edemezdim.

Batı’dan Doğu’ya bu filozofları andıkça derdi ki Şehriyar; ‘’bu ruhlar içindeki yaşadıkları yüzyıla ait değildir; çünkü kendi çağdaşları arasında, onların derinliklerini ve yüceliklerini anlayabilecek olan ruhları pek bulamazlar.’’

Tarih konusunda müthiş bir birikimi vardı. Bu bilginin nedenini sorduğumda şunu söylemişti; ‘’Hayat ileriye doğru yaşanır, ancak geriye doğru anlaşılır. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih, bir sistem oluşturmak için sadece düşünmenin ve kafa yormanın yeterli olmadığını öğretir; tek bir mantığa dayanan akıl yürütmelerin pek çoğu, genellikle insanoğlunu yok saydıkları için, yaşamın kendisiyle çelişmektedirler. Geçmişin incelenmesi, insanı değişimleri anlamaya hazırlar; daha sonra da değişimlerden kaygı duyulmamasını sağlar. Yaşam hızlı bir şekilde değişir, buna karşın kurumlar, kuruluşlar ve yapılar çok yavaş bir değişim gösterirler. Bu da toplum içindeki çelişkileri derinleştirir, sosyal patlamalara yol açar. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir. Tarih; bize her şeyin tümden değişmesini engellemenin tek yolunun bazı şeylerin değişmesini kolaylaştırmak olduğunu gösterir. Değiştirilemeyen bir düzen kötü bir düzendir.’’

Hani Einstein’ın bir sözü vardı;

‘’Toplumlar; hiç ölmeyen, ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir.’’

Binlerce yıl yaşayan bir insanımmışçasına Şehriyar anlattıkça sanki benim bin yıllık hafıza kopukluğum giderdi…

Şehriyar’ın anlattıklarını sanki ben kendim yaşammışımcasına kendime yakın bulurdum…

‘’Hizmet bu dünyada yaşamak için ödediğimiz kiradır.’’

Bu söz de, Şehriyar’ın değişik zamanlarda ve değişik olaylar karşısında bana sık sık tekrarladığı ve aklımda kalan sözlerinden birisiydi…
İşyerindeki bir sıkıntı olduğunda hep bir sözle tatlıya bağlardı.
Bu sözler sanki slogan gibi, akılda kalan sözlerdi…

O zamanki söylediği şu sözlerini hatırlıyorum Şehriyar’ın;

‘’İnsanın kendisine değer verildiğini ve takdir edildiğini hissetmesi gerekir, ama aynı zamanda uğraştığı işin bağlanmaya ve elinden gelen bütün çabayı sarf etmeye değer olduğunu da hissetmesi gerekir.’’

‘‘Hayat çalışmaktır. Çalışmak ise sevginin göze görülebilen şeklidir. Eğer işinize sevgiyle değil de isteksizlikle sarılmışsanız o zaman işinizi bırakın ve tapınağın kapısı önüne çöreklenip sevgiyle çalışanların önünüze atacakları sadakaları toplayarak geçinin, daha iyi.’’

‘‘Koşullar, insanlara, görevlerinin sınırlarını keyfi bir biçimde daraltma hakkını vermez. Devlet hizmetinde kalındığı sürece, istisnasız olarak tüm yetenekler, ama tümü onun hizmetine sunulmalıdır. Devlet işleri için, onları kutsal işler imiş gibi bakılmasını dayatan, sanki ilgilinin kişisel çıkarları yerine kamunun çıkarları konmuş gibi, kişiler ve koşullar her ne olursa olsun devlete hizmet edilmesini şart kılan derin bir özveri gerekir.’’

‘‘Kendisini değersiz hisseden, baskı altında kalan ve örselenen insanlar düşünemezler.’’

‘’Duygu ve düşünce; bir kuşun iki kanadı gibidir, kuş tek kanatla uçamayacağı gibi, işine duygu ve düşüncesini katmayan bir kimsenin başarılı olma şansı yoktur.’’

‘’Günahların onda dokuzu insan sevgisine karşı işlenmiştir.’’’

‘Kayıtsızlık, ihmal ve umursamazlık dünyadaki en büyük üç zulümdür.’’ 

‘’Yaşamdaki en büyük sorumluluğumuz kendimize karşı dürüst olmaktır.’’

‘’Bilgisiz ve beceriksiz insanlardan tavsiye istemek felakete yol açar.’’

‘‘Hiçbirimiz hepimiz kadar akıllı değiliz.’’

‘’İşi en iyi yapan bilir.’’

‘’Başka bir insanın gerçeği, sana açıkladıklarında değil, ancak sana açıklayamadıklarındadır. Bu yüzden, onu anlamak istiyorsan, söylediklerini değil, söylemediklerini dinle.’’

‘’İdeal vizyonun oluşması için; içinize bakın; hizaya sokmayın, uyum sağlayın; önce insanlar, sonra strateji ilkesini benimseyin.’’

‘’Yöneticiler çalıştıklarının on misli zamanı okumaya ve dinlemeye ayırmalıdırlar.’’

Bazı sözleri gençken okuduğum Fransız yazar Albert Camus’yü anımsatırdı bana;

‘‘İnsan söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle insanlaşır.’’

‘’Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir.’’

‘’Mademki, yaşıyoruz, yaşadığımız süre­ce mutlu olmaya, sağımızda solumuzda mutluluk yarat­maya bakmalıyız. Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir.’’

‘’En büyük mutsuzluk sevilmemiş olmak değil, sevmemektir.’’

‘‘Başarı kolay elde edilir, zor olan başarıyı hak etmektir.’’

‘’Büyük olmanın yolu da, deha gibi çalışma ve alın terinden geçer.’’

‘’Dünyada her kötülük, hemen her zaman cehaletten gelir.’’

Ülkesindeki insanların genellikle düşünmeden, uyumsuz, ahenksiz ve işbirliği olmadan çalıştıklarını, düşünmeye zaman ve enerji bırakmadıklarını ve toplum ve iş hayatında insana değer verilmediğini anlatırdı…

Şehriyar kimseye kızmazdı, onun kızdığını hiç görmemiştim…

Nedenini sorduğumda Aristo’nun bir sözüne atfen şöyle cevap vermişti;

‘’Aristo der ki; herkes kızabilir, bu kolaydır. Ancak doğru insana, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru nedenle ve doğru şekilde kızmak, işte bu kolay değildir.’’

Ve şöyle devem ederdi; ‘’Yalnızca öfkesini değil, tiksinme ve küçümseme duygusunu belli eden zorlayıcı liderler çalışanları üzerinde yıkıcı bir duygusal etki yaratırlar.’’

Sonra şu Grek atasözünü eklerdi;

‘’Kızgınlık kör, nefret sağır eder, her kim ki seviyorsa her şeyi tamdır.’’

‘’Sonra, kim veli, kim deli bilmezsiniz’’ diyerek Cüneyd-i Bağdadi’nin şu sözünü söylerdi: ‘’Allah’ın velisi ile Allah’ın delisi arasında bir soğan zarı kadar fark vardır.’’

‘’Sonra’’ derdi ‘’öfkenin neden olmayacağı pek az suç vardır.’’ Ve eklerdi; ‘’hiçbir şey öfke kadar insan düşüncesini saptıramaz.’’

Sık sık da şu sözü söylerdi; ‘’Kontrolden çıkmış duygular idraki engeller.’’

Hiç kimse hakkında olumsuz bir söz kullanmazdı. Derdi ki; ‘’Satıhta hazine bulamazsınız. Herkesin bir derinliği vardır. O derinliğe inecek gücünüz, cesaretiniz ve sabrınız var mı? Kusursuzdur ya Tanrı, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir.’’  

Hiçbir kimse ve hiçbir konu hakkında olumsuz ve kötü düşünmezdi Şehriyar.

Konfüçyüs’ün şu sözünü bir tekerleme halinde hep kendi kendine tekrar ederdi;

‘‘Kötü düşünen kötüdür.
Kötü düşünen kötüdür.
Kötü düşünen kötüdür.’’

İncinse de Şehriyar hiç kimseyi incitmezdi…

Hani derler ya, karıncayı bile incitmez, işte öyleydi Şehriyar…

İncindiği zamanlar, neden sessiz kaldığını sorduğumda; ‘’katil olmamak maktulün onurudur’’ derdi…

İnsanlarla konuşurken yüzünde hep hafif bir tebessüm olurdu ve o simsiyah depderin gözleri inanılmaz derecede gülerdi…

Telefonda konuşurken dahi bu tebessüm ve gülümseme yüzünden hiç eksik olmazdı. Nedenini sorduğumda ise; ‘’ahizenin diğer ucundaki kişi benim tebessümümü göremese bile tebessümümün yol açtığı ses tonumdan tebessüm ettiğimi hisseder’’ derdi…

‘‘İlişkilerde İnsana sevgi ve sevgi yüklü sabırla yaklaşmayan, insanların hep olumsuz taraflarını görüp onlara karamsar bir yüzle bakan bir ilişkinin, nasıl bir ilişki olursa olsun başarı şansı yoktur.’’ derdi…

Oscar Wilde’nin şu sözlerini de sık kullanırdı Şehriyar:

‘’Otorite ve hiyerarşi insan doğasına aykırıdır. Nerede otorite var orada isyan vardır.’’

Yöneticilerin zorunlu olarak otorite ve hiyerarşiyi kullandıklarını, ancak Oscar Wilde’nin bu sözlerinin de yöneticilerin kulaklarında küpe olması gerektiğini söylerdi…

Yöneticiler için şu sözü çok kullanırdı Şehriyar:

‘’İnsanlara hükmetmeye çalışırsanız, zaten yenilmiş sayılırsınız. Gerçekten büyük insan başka birini yönetmeyen ve kimse tarafından yönetilmeyendir. Büyük liderler duygulara hitap ederler. Liderlerin başlıca görevi önderlik ettikleri kişilerde iyi duygular uyandırmaktır. Çünkü kendisini değerli hissettiğinde mükemmel olmayacak insan yoktur. Yüreğini sağlıklı bir dozda işin içine katmayan bir sözde lider, yönetebilir, ancak önderlik edemez. Ne kadar bilirseniz bilin insanlar sizin kendilerini umursadığınızı bilmezlerse, onlar da sizin ne bildiğinizi umursamazlar.’’

Liderlikle ilgili tartışmalarda hep Lao-Tzu’nun şu sözünü söylerdi:

‘‘Kötü lider, insanların hor gördüğü kişidir. İyi lider, insanların yücelttiği kişidir. Büyük lider, insanların ’biz kendimiz yarattık’ dediği kişidir.’’

Liderle ilgili sonra şu tespiti yapardı; ‘’yöneticinin yanından ayrıldığınızda kendinizi daha iyi ve daha değerli hissediyorsanız, işte o yönetici kişi liderdir.’’

Yönetim konusunda çok farklı düşünceleri vardı. Şöyle derdi yönetim için:

‘’Daha iyi yönetebilmek için uygulanan bölüp yönetme, başkaldırmaya izin vermeden baskı altına alma, zayıflatma ve geriletme yöntemine ‘Yönetim Bilimi’ adı verilir ve okullarda öğretilir.’’

İşine dışarıdan yapılan müdahaleleri hiç sevmezdi…

Böyle durumlarda: ‘’Denetleyici ve müdahaleci tavır; heves kırar, hedef küçültür ve özgüven sarsar. Ancak kontrol etmeden kontrol sağlayamazsınız.’’ derdi.

Arkasından da şu sözü eklerdi: ‘’Ancak şu da bilinmeli ki; gelişmemiş kültürlerde, oturmamış kişiliklerde insanlar, kendilerini hor gören, hakir gören kişilerin dikkatini çekmek için daha çok çaba harcarlar.’’

‘’Davranışları etkilemenin en iyi yolu; olumsuz yorumlarda bulunmak değil, olumlu pekiştirmelerde bulunmaktır. ‘Yanlış’ işleri eleştirmek yerine ‘doğru’ işleri pekiştirmek için zaman harcarsanız daha iyi bir lider olursunuz. Siz insanlardan ne beklerseniz onlar da onu verirler. Siz hangi sonuçları arıyorsanız onları bulursunuz.’’

Tartışmalarda özellikle haklı olduğu zamanlar hep susardı…

‘’Haklılığımı sadece kendime ispatla yükümlüyüm, başkalarına haklılığımı ispatlamak gibi bir derdim yoktur, birisi bir şeyi ısrarla ispatlamaya çalışıyorsa, bu aslında onun haksız olduğu içindir.’’ derdi ve eklerdi; ‘’Haklı olma ihtiyacı, sıradan insanlara özgüdür.’’

Ülkesindeki yönetim tarzından, yönetim kültüründen şikâyet ederdi…

Aşiretlerden, feodal kültürden, adam tutmalardan ve kayırmalardan hep müşteki idi…

Osmanlı Tarihini de çok iyi bildiğinden Ahmet Vefik Paşa'dan bahsetmişti bir keresinde. Demişti ki; ‘’Ahmet Vefik Paşa 'Lehçe-i Osmani' isimli kitabında iyi bir siyasetçide ve iyi bir yöneticide şu sıfatları arar; muteber, mutedil, mu'tezim (azimli), mutena, mutlif (affedici), muvaffak,  muvakkit, muzaffer, mübeccel (yüceltilmiş), mübeşşir (sevindirici haber veren), mücerreb (tecrübe edilmiş), müdebbir (tedbirli),  müeyyit (sağlam), müfekkir (düşünen), müheyya (hazır).

Hatta der ki Ahmet Vefik Paşa; 'siyasetçi ve yöneticide ne kadar M harfi ile başlayan özellik varsa siyasetçi - yönetici o kadar mühim işler yapar.’

Ahmet Vefik Paşa tüm bu 'M'li özellikleri saydıktan sonra eklerdi;

'Bu evsafın hepsine sahip olmak yetmez. Bir şey daha lazımdır. O da devletin bu idareciye hakikaten salahiyet vermek isteyip istemediğidir’.'’

‘’İşte’’ dedi Şehriyar, hüzünlü bir ifade ile ‘’ülkemde de böyle oldu, devlet bu evsafa sahip yöneticilere görev vermedi, vermek istemedi.’’ dedi.

Sonra şu Çin atasözünü eklemişti Şehriyar;

''Bir memlekette kısa boylu adamların gölgeleri uzuyorsa o memlekette güneş batıyor demektir.''

Sonra hüzünle eklemişti Şehriyar; ‘’zaten sonunda Güneş de battı ülkemde’’.

Ülkesinde dinin ve dini duygularının siyasi ve kişisel amaç ve çıkarlar için kullanılmasına hayıflanırdı, din adına insanların körleştirildiğini, ilkelleştirildiğini, geri bıraktırıldığını, sömürüldüğünü, aldatıldığını ve insanların gerçek dinden uzaklaştırıldığını söylerdi. Derdi ki; ‘‘Ülkemde Allah’tan utanmayanlar, putlarına tesettür uygulayıp Müslümanlığı siyaset piyasasında pazarladılar…’’

Bu sözünden sonra İtalyan düşünür Giordano Bruno’nun şu sözünü söylediğini anımsıyorum; ‘’Tanrı, yeryüzünde iradesini hâkim kılmak için iyi insanları kullanır. Kötü insanlar ise iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanır.’’

‘’Zaten’’ demişti hüzünlü bir sesle ‘’İmam Gazali’nin ‘aklın imanın önüne geçemeyeceği’ fetvasından sonra İslam dünyası iflah olmadı. Gazali’den sonra aklı ve bilimi rehber edinmedi, bilimin eğitimini değil, inancın eğitimini yaptı İslam dünyası.’’

‘’Tohum ne kadar güçlüyse, uygun olmayan bir toprağa düştüğünde kendine vereceği zarar da o kadar büyük olur.’’

Bu söz Şehriyar’ın sık kullandığı sözlerinden birisiydi…

Demokrasiyi güçlü bir tohuma benzetirdi… Demokrasinin bu sert topraklarda yeni doğmuş bir çocuk gibi korunması ve kollanması gerektiğini söylerdi. Bu nedenle bu topraklardaki demokrasi korunmadığı ve kollanmadığı takdirde demokrasi denemesi öncelikle demokrasiye zarar verir derdi ve üzerine basa basa şunları söylerdi:

‘’Demokrasi, öncelikle burjuva demokratik devriminin ve sanayi devriminin bir ürünüdür, üretim, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi ile gelişir, ekonomik ilişkiler ve bunun üzerinde gelişen sosyal ilişkilere dayanır. Tabanda demokrasinin temelleri atılmamışsa, üstte ne kadar çabalanırsa çabalansın Batı tipi bir demokratik toplum ve demokratik işleyiş kurulamaz. Doğu tipi politikacının sürekli dini politikaya alet edişi de demokrasi için en büyük engeldir. Ayrıca batı tipi bir demokrasi için batı tipi bir aristokrasiye de ihtiyaç vardır. Aristokratı olmayan toplumlar uygarlaşamazlar.’’

Ve şöyle devam ederdi;

‘’Gerçek demokratik bir düzen için demokratik insanın da yetiştirilmesi, insan davranış ve değer yargılarının da demokrasiye uygun bir biçimde değiştirilmesi gerekir.’’

Kültüre çok önem verirdi…

Kültür konusunda Nietzsche’nin şu sözünü hatırlatırdı:

‘’Toplum yalnızca maddi arzuları tatmin etmenin peşinde koşup kültürün önemini göz ardı ederse, daha üstün ve daha soylu hiçbir şey düşünemeyen son erkekler ve son kadınlar sürüsüne dönüşecektir.’’

Ülkesinde güç sahibi olanların gücün ne anlama geldiğini bilmediklerini, otoriteyi temsil edenlerin bu gücü meşruiyet dışında kullandıklarını söylerdi…

Max Weber’in güç konusundaki şu tanımını sık sık kullanırdı:

‘’Otorite, güç ile meşruiyetin mutlu evliliğidir.’’

Yasalara, adalete ve hakka çok değer verirdi…

Bu konuda Jean Jacques Rousseau’nun güçle ve hakla ilgili şu sözüne atıfta bulunurdu:

‘’Gücü hakka, itaati göreve çevirmedikçe, en güçlü bile efendi olabilmek için yeterince güçlü değildir.’’

Hintli şair Sri Chinmoy Ghose’nin şu sözünü çok sık kullanırdı:

‘’Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak.’’

Güç konusunda şunları söylerdi; ‘’Sınırsız olan bir hâkimiyet – kime ait olursa olsun, kimin tarafından kullanılırsa kullanılsın – istibdat ve tahakküme götürür. Mutlak olan her güç, hürriyetin ve dolayısıyla insan mutluluğunun ve kişi huzurunun düşmanıdır. Tahakküm, daima tahakkümdür.’’

Sonra da İngiliz tarihçi ve siyasetçi Lord Acton’un şu sözlerini söylerdi; ‘’Eğer tarihten bir şeyler öğrenmişsek, o da şudur: Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır.’’ Bu durumun özellikle ülkesi için geçerli olduğunu anlatırdı…

Sözlerinin devamında siyaset bilimci Maurice Duverger’in şu sözlerini aktarırdı;

‘’Kendisini bir programa bağlamayan ve hesap vermek zorunda olmayan bir başkan halk dalkavuğu bir demagog olur. Böyle bir sistem, yerine getirilmeyen seçim vaatlerinin sürekli yinelenerek katlandığı bir oyun ve güçsüz bir parlamentoyu bir demagogla baş başa bırakmak demektir. Sonuç diktatörlüktür.’’

Hukukun ve basının bağımsız olması gerektiğine inanırdı. Derdi ki; ‘’İstibdada giden yol hukuku ele geçirmekten geçer. Bağımsız olması gereken basının da iktidar güdümüne girmesi bu istibdadı pekiştirir.’’

Yapılan işlerin yasal olmasının yeterli olmadığını, işlerin hem yasal, ama aynı zamanda da hukuki olması gerektiğini izah ederdi…

Derdi ki; ‘’hukukun ana prensiplerine dayanmayan, devletin amaç ve varlığı sebebiyle bağdaşmayan ve sadece belli bir anda hâsıl olan geçici bir çoğunluğun sağladığı kuvvete dayanarak çıkarılan yasalar toplum vicdanında olumsuz tepkiler yaratır. Böyle bir yasanın kabulünü ve uygulanmasını hukuk devleti niteliğinde saymak da mümkün değildir.

Adalet duygusu diye bir inanç vardır. Bu inanç bir kez sarsıldı mı toplumu bir daha bir arada tutamazsınız. Toplumu bir arada tutan işte bu adalet duygusudur. Hele bu adalet duygusu devlet eliyle yok edilirse çöküntü çok daha büyük olur.

Bir ülkede devletin güvenliği ile hukukun güvenliği eşdeğerdir. Hukukun güvenliğinin sarsılması devletin güvenliğinin sarsılması anlamına gelir, sarsıntının devamı devleti çökertir.

Bir memlekette hukukçular ve basın susarsa veya susturulursa o ülkede adaletten söz edilemez.’’

Ahlaka ve etik değerlere çok önem verirdi…

Bu konuda Emile Durkheim’ın şu sözüne yer verirdi:

‘‘Yasaları olmayan toplumlar ilkel toplumlardır, ancak ilk fırsatta yasalara başvuran toplumlar da ilkel toplumlardır. Bir toplumda ahlak kuralları yeterliyse, yasalar gereksizdir; ahlak kuralları yetersiz ise, yasalar zaten uygulanamaz. Davalı bir kültür toplum için sağlıksızdır, toplumu yok eder, güveni yok eder.’’

Ülkesindeki Rus işgalini ve bu işgale karşı yapılan mücadeleden ve direnişten pek bahsetmezdi…

Nerede bir Rus askeri görse bilgece hep John Berger’in şu cümlesini kullanırdı:

‘’Galiplerin devri her zaman kısadır; mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun. Boğucu egemenlik teröre ilham kaynağı olur; mücadeleye anlam kazandırır.’’

‘‘Burası’’ derdi ‘’imparatorluklar mezarıdır. Buradan İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi burada, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildir. Nedeni sadece, bu ülkenin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıdır.’’

İntihar bombacıları o günlerde de vardı. Her olaydan sonra Jerome David Salinger’in ‘‘The Cather in the Rye’’ isimli kitabındaki şu cümleyi söylerdi;

‘‘Olgunluğa erişmemiş kafanın özelliği, bir dava uğruna seve seve can vermektir; olgun kafanın özelliği ise bu dava uğruna seve seve yaşamaktır.’’

Savaş ve terör konusunda da pek konuşmaz, ancak Peter Ustinov’un şu sözünü tekrarlardı:

‘‘Terör yoksulların savaşıdır, savaş ise zenginlerin terörüdür.’’

Bilgece bir şekilde ve bir kâhin edasıyla ‘’bu ülkede; bu düzen böylece gittiği sürece, bu kabile sistemi sürdüğü sürece, bu toplum bir millet, bir ulus olmadığı, uluslaşmadığı sürece bu gördüğümüz Rus askeri gider yarın yerine Amerikan askeri gelir’’ derdi…

‘’Ulus olabilmek için de öncelikle laik bir devlet yapısı mutlaka gereklidir.’’ derdi…

‘’Eğer laik bir devlet yapısı olmazsa, toplum mezheplere, gruplara bölünür, bir girdaba kapılır uluslaşamasan yok olur gider.’’ derdi…

İngiliz devlet adamı Cecile Rhodes’in şu sözünü söylemişti bir keresinde; ‘’İmparatorluk… Ekmek peynir meselesidir. Eğer iç savaşı önlemek istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.’’

Eski Afganistan’da yaşamıştı, ‘’devlet’’ kavramının ve ‘’devlet’’ ciddiyetinin ne demek olduğunu bilirdi. Afganistan’ın yavaş yavaş yok oluşunu ve adım adım yıkılışını izlemişti. Zaten anlattığı her şey de Afganistan’ın yıkılışı ile ilgiliydi. Her konuda olduğu gibi bu konuda da fazla konuşmazdı. Ancak, tane tane, hüzünlü bir sesle Devlet’inin yıkılışı ile ilgili diğer nedenleri de şöyle anlatırdı;

‘’Konfüçyüs’ün torunu Mensius der ki;  ‘Yalnız aydın insanlar belli bir yaşayış dışında, yüreklerini sağlam tutabilirler. Halk ise belli bir yaşam yolundan çıktı mı, yüreğini sağlam tutamaz. Yüreğini sağlam tutamayınca da, düşmeyeceği kötülük, ahlaksızlık, bozukluk ve saygısızlık yoktur.’ Afganistan’da da böyle oldu; önce halk belli bir yaşam yolundan çıktı, yüreğini sağlam tutamadı, sonra da kötülüğün, ahlaksızlığın, bozukluğun ve saygısızlığın girdabına yuvarlandı.

Ulusların kendi güç ve doğalarıyla tamamen çelişen güvenlik kurgulamaları, askerlik mesleğinin kentli kesimin en yoksul kesimine bırakılması, bayraklarının altında şerefle yürüyüşlerini sürdüren askerlerin aşağılanmaları ve mutsuzlukları, yurtseverlik ve erdem duygularının kalmayışı bir ülkenin bekasını olumsuz etki eden hayati derecedeki faktörlerdir.

Bir yönetim kendi askerini aşağılıyor ve halk da kendi askerinin bu haksız yere aşağılanmasına seyirci kalıyorsa bu durum ülkenin bekası için hiç de hayra alamet bir durum değildir.

Kendi askerini sevmeyen bir yönetim ve kendi askerine sahip çıkmayan bir halk sonunda işgal askerlerinin ayakları altında ezilir, işgal askerlerinin postallarını temizler.

Tarih bu tür ulusların uçuruma yuvarlanışlarının örnekleriyle doludur.

Gerçi günümüzde işgal için asker kullanmıyorlar, asker yerine; çokuluslu şirketler, yabancı güdümlü sivil toplum kuruluşları ve onların yerli işbirlikçileri bu işgali gerçekleştiriyorlar. Günümüzde ülkeleri artık askerlerle değil sivillerle ve işbirlikçileriyle işgal ediyorlar.

Hükümetin, hükümdarın, bakanların, yani kurum ve kuruluşların zayıf ve çürümüş oldukları ülkede her şey gevşeyip laçkalaşır ve devlet, ülkesinin ve ulusunun büyüklüğüyle orantılı bir hızla yıkıma doğru ilerler.

Lao Tzu’ya göre toplum iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın, çirkin ve güzelin bir birleşimidir. Bu birleşimde kötülerin, yanlışların ve çirkinlerin oranı artıyorsa o toplum artık batıyor demektir.

Yönetim ilkeleri zaman içinde değişebilir, hükümetler değişebilir, bakanlar değişebilir, insanların karakterini değiştiren gelişmeler olabilir, insanların tutkuları, düşünceleri, yaşları, sağlıkları değişebilir, egemenleri ve bakanları hep değişebilir. Bir yönetim bu değişimlerle, kimi zaman gururlu ve güçlü, kimi zaman ise zayıf, bazen aydınların, bazen ise cahillerin elinde olabilir; bir yükselir, bir alçalır, yeniden yükselir, baş aşağı gider ve bütün bu düzensiz git-gellerden sonra atılım gücünü kaybeder, duraklar, sonunda da dağılır ve biter.

Bütün yasa ihlalleri devlete karşı suçlardır. Devlete karşı işlenen suçların cezasız kalması küstahlığa neden olur; küstahlık, nefrete; ve nefret de, devletin yıkılıp çökmesine yol açar.

Ekonomi dışa bağımlı ise, kültür alanı yok denecek kadar azsa ve iktidarlar yeteneksiz ise yıkım kaçınılmaz olur.

Diyalektiğin temel kuralıdır; her sistem birbirine benzer. Tarihte bütün imparatorluklar birbirine benzer şekilde yok olup gitmişlerdir. İşte Tarih bunun için vardır; ders alınmak için. Edward Gibbon ‘Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi’ isimli o şaheser incelemesinde Roma İmparatorluğu için ne söylemişse aynısı Afganistan için de oldu, Afganistan’da da yaşandı. Roma İmparatorluğu nasıl yıkılmışsa Afganistan da aynı şekilde yıkıldı. Zaten bütün uygarlıklar, imparatorluklar ve bütün devletler de şöyle veya böyle ama aynı şekilde yok oldu.

Emevinin yıkılışında da benzer süreç işledi.

Emeviler ve Abbasiler döneminin halk kahramanı olan, Horasan Spartaküsü olarak adlandırılan ve Emevileri devirerek Abbasileri tahta çıkaran komutan Ebû Müslim Horasânî’nin (718-755) Emevileri kastederek söylediği bir söz vardır;

'Onlar; zararından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Düşmanlarını kazanmak için yakınlarına aldılar. Yanlarına aldıkları düşmanları dost olmadığı gibi, uzakta tuttukları dostları da düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu.'

Bu söz en çok Afganistan için geçerliydi. Afgan yöneticiler önceleri dostlarını kendilerinden uzak tuttular, düşmanlarını dost olacakları zannıyla yanlarına aldılar, uzaklaşan dostları düşman kesildi, yanlarına aldıkları düşmanları düşmanlıklarından vazgeçmedi ve herkes düşman tarafında birleşince Ebû Müslim Horasânî’nin söylediği gibi yıkılmaları mukadder oldu.

Ayrıca dış siyaset doğrusal bir çizgiye ihtiyaç duyar, zikzak bir çizgi ile izlenen dış siyaset ülkeyi felakete götürür. Afganistan’ı da bu zikzak dış siyaset yıkıma götürdü.

İşte Afganistan’ın yıkılışın da tüm bunlar yaşandı, kimi az kimi çok bu süreçler işledi.’’

Uzun bir suskunluktan sonra da Fransız düşünürü Alain’in şu sözünü tane tane söylemişti; ‘’Siyaset üzerine düşünmek zorundayız. Eğer bunu yapmazsak bir gün zalimce cezalandırılırız.’’

Eski askerleri, büyük komutanları çok iyi tanır, onların savaşlarını da çok iyi bilirdi. ‘’Kuram boşlukları doldurur ve ilkeleri koyar, ama daha sonra bunları uygulamak için deha gerekir. Bu dâhilerden Atilla’nın, İskender’in, Napolyon’un seferlerini ve Mustafa Kemal’in savaşlarını ele alıp incelediğimiz zaman dikkatlerimizi yoğunlaştırmamız gereken şey savaş alanlarında olup biten olaylar değildir.’’ derdi.

‘‘Bu büyük kumandanları incelerken dikkatlerimizi yoğunlaştırmamız gerek şey; bu büyük kumandanların düşüncelerinin nasıl billurlaştığı, akıl yürütmelerinin nasıl şekillendiği ve sezgilerinin onları nasıl yönlendirdiğidir; tüm bu unsurların onlara projelerini nasıl tasarlattığı ve bu tasarımlarını hayata nasıl geçirdikleridir.’’ derdi.

Nerede bir; her şeyden müşteki, mızmız yeryüzü küskünü birisin görse hep şöyle derdi; ‘‘Yakınmanın bitmediği yerde hayat bir zebani topuzu, yakınmanın bittiği yerde ise hayat bir gül bahçesidir.’’ Ardından kendi kendine şu sözü eklerdi: ‘‘Yakınmak şarka özgü bir alışkanlıktır.’’

Tam bir doğa hayranı ve de tam bir doğa bilgini idi Şehriyar…

İnsanın yeryüzüne ait olduğunu, ancak yeryüzünün insana ait olmadığını söylerdi hep…

Tüm eylemlerimizin doğanın nitelikleriyle işlenmiş olduğunu, egoizmle kendini kandıran insanın ise ‘’yapan benim’’ diye düşündüğünü anlatırdı sık sık...

Doğanın dengeyi sevdiğini, insani karar alıcıların çoğu kez bu dengeye aykırı davrandıklarını ve bedelini ödediklerini söylerdi…

Ve derdi ki; ‘’Doğa dengeyi sever, insan ise acelecidir. Yaşayan sistemlerin bir bütünlüğü vardır. Bir fili ikiye bölerek iki fil elde edemezsiniz. Sistemlerin kendi akılları vardır. Büyümeyi zorlamayın, sadece büyümeyi sınırlayan engelleri ortadan kaldırın. Sorgulayın, teşhis edilmeyen sorunlar istikrarsızlığa ve çöküşe yol açar.’’

Hayat ve ölüm hakkında da şöyle söylerdi Şehriyar:

‘’Zamanın akışı anaforludur. Bu anafor hayat süresini kısaltır. Süre kısadır. Hiçbir şey baki değildir. Ölüm, hayatta savunulacak bir kırıntı bile kalmayınca vuku bulur. İnsan, hayatı yaşamaya değer kılmayı becerememekten dolayı ölür.’’

‘‘Hayat herkes için başlar ve biter. Aradaki boşluğu her insan kendi çapına, tıynetine göre doldurur.’’

Doğal bir öğretmendi Şehriyar, ama hiç de kendisinde bir öğretmen edası yoktu. ‘’Galileo der ki’’ derdi Şehriyar; ‘’insana bir şey öğretebilmenin yolu, öğrenmeyi ancak kendi içinde bulabileceğini öğretmektir.’’

‘’Bu nedenle ben de kimseye bir şey öğretmeye değil, sadece insanların öğrenmeyi ancak kendi içlerinde bulabileceklerini öğretmeye çalışıyorum’’ derdi Şehriyar.

Güngörmüş, gün geçirmişti Şehriyar, belki de bu nedenleydi; dünyanın geleceği konusunda karamsardı…

Derdi ki; ‘’Özgürlüklerin giderek daraldığı, eleştirinin yer bulmadığı, çokuluslu şirketlerin, piyasanın totalitarizminin artık bir ideolojiye bile gerek duymadığı, dinsel hoşgörüsüzlüğün yükselişe geçtiği karanlık bir çağda yaşıyoruz.’’

Bir gün, sanki bana bir sırrını verirmişçesine usul usul, tane tane şunları anlatmıştı bana; ‘’Kemal –bana hep ‘Osman’ diye değil ‘Kemal’ diye hitap ederdi- gençlik yıllarımda bir gün, kendimi bir şey sandığımda, bu dünyada benim, kendimin var olduğumu fark ettim. Yaşım ilerledi, okudum, dünyayı gezdim, iyi günler gördüm, zor günler yaşadım ve zamanla içimde bir dünya olduğunu fark ettim. Şimdi tekemmül ettim, yaşlıyım sayılır, şimdi fark ettim ki gerçekte ne ben varım, ne de bu dünya.’’

Şehriyar, mağrur, sessiz, sakin ama heybetli ve bir heykel gibi dururdu.

Ne üzüntü, hüzün ve keder ve ne de sevinç ve mutluluk yüzünde hiçbir etki yapmazdı Şehriyar’ın.

Onun yaşam felsefesinde yaşam, evrenin ruhuydu…
Zaten Tevfik Fikret’in şu dizesini de çok sık söylerdi;

‘‘Ey hayat / ey ruh-u kâinat’’

Tevfik Fikret’i severdi zaten, Fikret’i anlamak lazım derdi…

Sık sık Fikret’den alıntılar yapardı…
Fikret’in şu dizsini de sık kullanırdı;

‘’Vatanım ruy-i zemin / milletim nev-i beşer’’
(Yeryüzü vatanım / insanlık ulusum)

Buradaki insanların mezheplere ve etnisitiye bölük bölük bölündüğü bir ortamda ne etnik kökeninden bahsederdi Şehriyar ne de dini inancından, mezhebinden bahsederdi.

Kökeni sorulduğunda Nesîmî’nin şiirinden şu dizesini söylerdi;

''Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem''

Mezhebi sorulduğunda da yine Nesîmî'nin şiirlerindeki şu dizeyi okurdu;

''Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır''

Sesinde insana güven ve huzur veren bir ahenk vardı, insan hep bu sesi dinlemek ve O’nun yanında olmak isterdi…

Bunca özelliğine rağmen Şehriyar yapayalnız birisiydi…
Mutluluk ve kederden azade sanki tek başınaydı dünyada Şehriyar…

Hastanedeki geçen günlerimde bana aynı zamanda Şehriyar’ın yirmi sekiz yıl önceki hatıraları ve sözleri de eşlik etmişti…

Yirmi sekiz yıl sonra bilseydi, duysaydı Şehriyar benim burada ve hastanede olduğumu, koşar gelirdi…

Bazı insanları tanıdığımız kendisi yapan bazı insanlar vardır.
Örneğin; Yahya Kemal Beyatlı’yı Yahya Kemal yapan Tamburi Cemil Bey’di…
Yahya Kemal, Tamburi Cemal Bey’den önce bir hiçti…

Beni de ‘’ben’’ yapan Şehriyar’dı…

Şehriyaaaaar….
Şehriyaaaaaaaaaaaaar………
Şehriyaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaar….

Osman AYDOĞAN


Yorumlar - Yorum Yaz