• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam174
Toplam Ziyaret3003930

Doğru iş yapmak


Doğru iş yapmak


24 Temmuz 2021

Toplum olarak karıştırdığımız bir konu var: ‘’Verimlilik’’ (efficiency) ve ‘’etkinlik’’ (effectiveness) Toplum olarak verimliliğin en önemli ve en öncelikli konu olduğunu düşünüyoruz. Oysa verimlilikten çok daha önemli, çok daha öncelikli bir kavram var: Etkinlik. 

‘’Verimlilik’’ ve ‘’Etkinlik’’

Bu iki konuda kafa yoran Avusturyalı Yönetim Bilimci Peter F. Drucker, ‘’Etkin Yöneticinin Seyir Defteri’’ (Optimist Yayınları, 2007) adlı kitabında bu iki kavramı basitçe şöyle açıklıyor: ‘’Verimlilik; işleri doğru yapmak, etkinlik ise doğru işi yapmaktır.’’ (Efficiency is doing things right; effectiveness is doing the right things.) Peter F. Drucker, aynı kitabında şunu da söylüyor: ‘’Hiç yapılmaması gerekenin verimli bir şekilde yapılması kadar işe yaramaz bir şey yoktur."

Liderlik otoritesi olan ABD’li Yazar Stephen R. Covey de ‘’Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı’’ (Varlık Yayınları, 1999) adlı kitabında Peter F. Drucker’den de alıntı yaparak bu iki kavramı liderlik özelliklerine oturtuyor:  “Yönetici işleri doğru yapar, lider ise doğru işleri yapar.” Bu sözü Covey kitabında şöyle örnekliyor: ‘’Yöneticilik, başarı merdivenini tırmanma becerisidir, liderlik ise merdivenin doğru duvara dayalı olup olmadığı ile ilgilidir.’’

Merdiven, yanlış duvara dayandığında

Covey, kitabında ‘’merdiven’’ konusunu hapishane ile ilişkilendirerek şöyle açıklıyor: Bir hapishanenin avlusundan kaçmak istiyorsunuz. Avlu duvarı yüksek ve sürekli gözetleniyor. Gözetlenmeyen çok kısa bir an var. Ve bu andan istifa ederek; avlu duvarına hızla merdiven dayayıp ve merdivenden de hızla tırmanmanız gerekiyor. Bu maksatla güzel bir plan yapıp, duvara hızla merdiven dayama ve merdiveni hızla çıkma konusunda aylarca çalışıyorsunuz, kol kaslarınızı, bacak kaslarınız geliştiriyorsunuz. Yaptığınız provalarla da bu iş size gerekli o kısa anın da altında yapıyorsunuz. Yani çok verimli bir iş çıkarıyorsunuz, yani ‘’işi doğru yapıyorsunuz’’. Ancak hapishaneden kaçma günü merdiveni yanlış bir duvara dayayıp da hapishanenin dışına değil de hapishanenin bir başka avlusuna atlıyorsanız eğer o zaman ''işi doğru yapıyor'' ancak ‘’doğru iş yapmamış’’ oluyorsunuz.

Bataklığa çıkış!

Covey’in kitabında benzer şekilde bir de çangıl ormanından çıkış konusunu örnekliyor: Ormanda kaybolan ekip ormandan çıkabilmek için çok iyi organize edilerek, ormandan hızlı bir şekilde ağaç kesilip çıkış yolu açılıyor (iş doğru yapılıyor) . Ancak bu yol bir bataklığa çıkıyor (doğru iş yapılmıyor).

Aslında Peter F. Drucker’in ‘’Verimlilik; işleri doğru yapmak, etkinlik ise doğru işi yapmaktır’’ sözü benim anlattığım gibi hiç de hapishaneden ve ormandan çıkış örnekleri gibi basit örneklendirilecek gibi durmuyor.

Günümüzde ve Türk tarihinde bu ilkenin çok ama çok acı örnekleri yaşanıyor.


Ulaştırma politikalarında ‘’işin doğru yapılması’’ ve ‘’doğru iş yapılmaması’’

Örneğin günümüzde Türkiye’nin ulaşım politikalarında; AB standardında duble yollar, otoyollar, kamyon, otobüs ve otomobil fabrikaları gibi ‘’işler doğru yapılıyor''. Ancak bütün bunlar ‘’doğru iş olarak yapılmıyor’’. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkenin dünyanın en ucuz taşıma aracı olan deniz yolarını ve ikinci ucuz taşıma aracı olan demiryollarını kullanmaması, bu alanlara yatırım yapmaması nedeniyle ‘’doğru iş yapmamış’’ oluyor. Türkiye, hala mevcut ulaştırma politikalarının ülkeyi bataklığa çıkardığı görülmüyor.

Bu grafik, 2018 yılına ait Türkiye'deki yük ve yolcu taşımacılığının karayolu, demiryolu, denizyolu ve hava yoluna dağılımını gösteriyor. 2018 yılında ülke içinde yük taşımacılığının sadece %5'i demiryolu, %2'si ise denizyolu ile yapılıyor. Dünyanın en ucuz taşıma yolu olan deniz ve demiryollarını ihmal etmiş, bir kenara bırakmışız, bütün yükü dünyanın en pahalı taşıma şekli olan karayoluna bindirmişiz. Sonra da pazarda ve markette ürünler neden bu kadar pahalı diye şikayet ediyoruz. 

Ancak Avrupa'daki yük taşımacılığı daha farklı bir seyir izliyor:

Bu grafik Avrupa'daki demiryolu ile yapılan yük taşımacılığını gösteriyor. Türkiye'de %5 olan demiryolu taşımacılığı Avusturya'da %30, Romanya'da %25, Polonya'da %22, Almanya'da %19 vb. ve Avrupa ortalamasının %17 olduğunu gösteriyor. 

Ayrıca bütün yük karayoluna binince tonlarca TIR ve kamyonların altındaki asfaltın da her üç veya dört yılda bir yenilenmesi gerekiyor. Böyle olunca da Türkiye her yıl, yolun üç veya dört te birini bir daha yapmış oluyor! 

DPT, Türkiye’deki otoyolları şöyle planlamıştı:


Ankara- İstanbul arasındaki TEM otoyolu da böyle planlanmamıştı. Bu yol; İstanbul- Körfez Köprüsü (ki, Osmangazi Köprüsü olarak yapıldı) - Bursa Çevre Yolu (ki yapıldı) - İnegöl- Eskişehir- Sivrihisar- Polatlı ve Ankara şeklindeydi. Sivrihisar ‘dan bir kol Afyon- İzmir ile İstanbul - İzmir’e ( şimdi ayrıca Balıkesir üzerinden yaptılar), Afyon üzerinden Antalya ile; Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Bursa ve Eskişehir birbirine bağlanacaktı.

Şimdi ise hem ayrı bir İstanbul - İzmir otoyolu yapıldı hem de Ankara - İzmir, Ankara - Antalya ve İstanbul - Antalya otoyolu hala  yapılamadı. DPT’nin planıyla bir taşla beş kuş vurulacaktı. Ancak mevcut haliyle bir kuşa beş taş atılıyor.

Ayrıca plana aykırı olarak yapılan İstanbul- Ankara TEM otoyolu Bolu Dağı’ndan geçtiği için hem milyar dolarları Bolu Dağı Tüneline gömdüler hem uluslararası standartlarda azami %4 olması gereken otoyol eğimini, inşaatı yapan firma (ENKA) kâr hırsıyla yapması gereken tünel, köprü ve viyadüklerden kaçınarak bu eğimi %6.5 yaptılar (bu nedenle Ankara- İstanbul arasında otoyolda giderken dünyada hiçbir otoyolda olmadığı kadar döne dolana, tıslaya tıslaya dağa tırmanır ve döne dolana dağdan inersiniz) hem de Adapazarı ve Sakarya ovalarını bu otoyola kurban ettiler. Yine şimdi yaptıkları İstanbul - İzmir otoyolu ile Bursa, Balıkesir ve Manisa ovalarını otoyola kurban ettiler. Dünya gıda krizine giriyor bunlar bu sulak ovaları bu yollara harcadılar.

Planda Karadeniz otoyolu yoktu. Onun yerine; Ankara – Sivas – Erzincan – Erzurum otoyolu planlanmıştı. Erzurum’dan bir kol Ağrı – Doğubayazıt üzerinden İran’a, bir kol da Kars üzerinden Gürcistan ve Azerbaycan’a bağlanacaktı. Karadeniz şehirleri de bu otoyola tünellerle bağlanacaktı. Bu şekilde hem Ortaasya Türk dünyası Hazar gölü üzerinden Türkiye’ye bağlanacak hem de Doğu Anadolu otoyola kavuşacaktı... Ağrı, Erzurum gibi iller otoyollarla teee Ankara, İzmir ve İstanbul’a bağlanacaktı.

Veya bir başka örnek; ''Karadeniz Otoyolu''. Karadeniz Otoyolu dünyada örneği olmayan deniz kıyısında denize paralel bir otoyoldur. Tanrı, ücretsiz deniz yolu vermişken, Karadeniz sahil illerine Karadeniz'e uygun limanlar yaparak ve Karadeniz'e uygun gemilerle ulaşımı sağlamak dururken, milyar dolarlar harcayarak, ülkenin kaynaklarını heba ederek, Karadeniz kıyılarını da Karadeniz insanına kapatarak muazzam bir otoyol yapmak hiç de doğru bir iş olarak gözükmüyor.

Keza Osmangazi Köprüsü varken Çanakkale Köprüsü fuzuli olarak yapılıyor. Ne de olsa çok zenginiz ya. Milyar dolarlarımızı harcayacak yerler aranıyor. 

Bu örnek çoğaltılabilinir.

Tarihten de örnek verecek olursam:

Galiçya örneği

Bu sayfalarda Galiçya muharebelerini anlatmıştım. Galiçya; Orta Avrupa’da bulunan 80.000 km2’lik bir coğrafya parçası; kuzeyinde Polonya, doğusunda Ukrayna, güneyinde Romanya ve batısında Macaristan ve Slovakya bulunuyor, Podolya Yaylası ve Karpat Dağlarının kuzey yamaçlarını içinde barındırıyor. Birinci Dünya Harbinde Enver Paşa, Almanlara yaranmak için Çanakkale muharebelerinden muzafferle çıkmış orduyu yeniden teçhiz ve teşkilatlandırarak Ruslara karşı Almanlar safında savaşmak üzere Galiçya’ya gönderiyor… Türk ordusu Galiçya’da destan yazıyor. Yani Türk ordusu orada ‘’işini doğru yapıyor’’. Ancak o tarihlerde Ruslar Sivas’a merdiven dayamışken, Irak cephesinde, Filistin cephesinde İngilizlere karşı askere ihtiyaç varken Galiçya’ya asker göndermek (doğru iş yapmamak) felaketlere yol açıyor.

Yine tarihten bir başka örnek vermek istiyorum.

Medine Kaplanı Fahrettin Paşa!

Ömer Fahreddin Türkkan… Biz kendisini bu şekilde değil de I. Dünya Harbi sırasında çıkan Şerif Hüseyin İsyanı'nda zor şartlar altında Medine'de yönettiği iki yıl yedi ay süren Medine müdafaası ile ''Fahrettein Paşa'' olarak  tanıyoruz. Bu nedenle Fahrettin Paşa; "Medine Müdâfii", "Türk Kaplanı", "Çöl Kaplanı", "Medine Kahramanı" lakaplarıyla da anılıyor. Gerçekten de Fahrettin Paşa zor şartlarda, ikmal yolları Arap aşiretler tarafından kesildiği için askerlerine çekirge yedirerek Medine’yi savunuyor… Hasılı Fahrettin Paşa İslam’ın kutsal şehri Medine’yi çok iyi savunuyor. Yani Fahrettin Paşa ‘’işini doğru yapıyor’’.

Ancak Fahrettin Paşa ‘’doğru iş mi yapıyor?’’ Ne yazık ki bu sorunun cevabı koskocaman bir ‘’hayır’’dır. Fahrettin Paşa ‘’işi doğru yapıyor’’ (Medine’nin müdafaası) ancak ‘’doğru iş yapmıyor’’.

Başkomutan Vekili Enver Paşa, Diyarbakır’dan gelen Mustafa Kemal Paşa ve Cemal Paşa’nın katılımıyla 28 Şubat 1917 tarihinde, Şam’da iki gün süren bir toplantı yapıyor. Bu toplantı sonunda ‘’Medine’nin boşaltılması ve Hicaz’daki kuvvetlerin Filistin’de kullanılmak üzere geri çekilmesi kararı’’ alınıyor. Başkomutan Vekili Enver Paşa, Suriye’den döndükten sonra 02 Mart 1917 tarihinde bu kararını kesinleştirerek emre döküyor. (Hikmet Özdemir, ‘’Savaşta ve Barışta Kemal Atatürk’’, Doğan Kitap, 2019, s. 136) Fakat Fahrettin Paşa bu emri dinlemiyor, Medine’yi savunmaya devam ediyor. Bu savunma esnasında binlerce Anadolu evladı çekirge de yiyerek Arap çölünde kırılıyor, şehit oluyor. Sonunda hem Medine düşüyor hem de  savunmasız kaldığı için Filistin düşüyor, Şam düşüyor, o zamanlar Antep kadar Türk olan Halep düşüyor. Yani Fahrettin Paşa, savunma ‘’işini doğru yapıyor’’ ancak ‘’doğru iş yapmıyor’’.

Kût-ül Ammâre Muharebesi

Osmanlı Ordusu Kût-ül Ammâre Muharebesinde İngilizlere tarihi bir yenilgiyi yaşattıktan sonra, ordu temel harp prensiplerinden olan ‘’başarıdan faydalanma’’ kuralını uygulayacağına, bu muzaffer ordu ile güneye Basra’ya kadar inip İngilizleri denize dökeceğine, Enver Paşa, Kût Zaferi’ni kazanan Ordu’ya Almanların da telkiniyle “İran Seferi”ni hedef gösterdi. “Turan Seferi” de denilen bu sefer “hayalperest” bir sefer olmasına rağmen bu muzaffer Ordu, İran’a da girdi. Ancak burada İngiliz kuvvetlerini tutmaktan başka (Almanlar lehine) bir sonuç alamadı. Ancak Basra’daki İngiliz kuvvetleri ihmal edilmişti. İngilizler takviye kuvveti getirdikten sonra Bağdat istikametinde ilerlemeye başladılar.

Bu sefer muzaffer ordu ‘’Turan seferi’’ denilen hayalperest seferini bırakarak tekrar Irak’a döndü ise de İngilizler çoktan önemli mevzileri ele geçirmişlerdi. Sonuçta Kût-ül Ammâre kaybedildiği gibi Bağdat da kaybedildi. Mütarekeden sonra da Musul ve Kerkük kaybedildi. Dolayısıyla müthiş bir zafer ziyan edilmiş oldu.

Bu muhteşem zafer ziyan edilmeyip de bu muzaffer ordu Alman telkiniyle İran’a değil de Basra’ya yönlendirilseydi tarihin akışı daha farklı olurdu. Başkalarının telkinleriyle dış politika belirleyenlerin sonunu ‘’Tarih Baba’’ hep ‘’hüsran’’ olarak kaydetmiştir.  


Türk tarihinde buna benzer daha çooook örnek var. Şimdi ben tarihteki bu örnekleri yazmaya kalksam ‘’burdan köye yol olur’’.

Günümüzde Türkiye dışındaki TSK unsurları

Gündemde AKP iktidarının, Afganistan’da kalıp havaalanının güvenliğini sağlamaya talip olduğu haberleri yer alıyor. Ancak bu talep; Ruslar, Sivas’a merdiven dayamışken, Suriye ve Irak cephelerinde asker ihtiyacı varken Enver Paşa’nın Almanlara yaranmak için Galiçya’ya asker göndermesi ile birebir benzeşiyor. Tek fark; o zaman Almanlara yaranmak için şimdiyse Amerikalılar yaranmak için.


Afganistan'ın %85'ine hâkim olan Taliban'ın ve Suriye'de işbirliği yaptığımız Rusya ve İran'ın Türkiye'yi Afganistan'da istememesi dikkate alındığında, Afganistan’da göreve talip olmanın ‘’doğru iş’’ mi olduğu konusunda her zaman olduğu gibi hiç mi hiç düşünülmüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 20 Temmuz 2021 tarihinde KKTC ziyaretinde yaptığı açıklamada “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok. Daha iyi anlaşabileceğimize ihtimal veriyorum” diyor. Ancak; selefi kökenli, hak, hukuk ve adalet tanımayan bir terör örgütü olan Taliban ile bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir ilgisi bulunmuyor. Kaldı ki Fahrettin Paşa’yı Medine’de kuşatan Bedevi milislerden oluşan Müslüman Haşimi ordusu oluyor.

ABD merkezli Global Firepower'a göre 2020 yılında aktif mevcudu 355 bin civarında olan TSK'nın neredeyse 50-60 bin arasındaki askeri Türkiye sınırları dışında görev yapıyor. Bu rakamlar neredeyse her yedi askerden birisinin yurt dışında görevlendirildiğini gösteriyor. Muhakkak ki TSK unsurları bulundukları ülkelerde işlerini en iyi şekilde doğru yapıyor. Ancak ülkenin ekonomik durumu ve ülke içinde hala devam eden PKK tehdidin varlığı; Türkiye’nin hayati çıkarlarının olduğu Azerbaycan, KKTC ve Türkiye’ye karşı terör nedeniyle sınır ötesinde bulunan TSK unsurları hariç Katar’da (tugay seviyesinde), Somali’de, Libya’da, Suriye İdlib ve Afrin'de, Lübnan’da, Mali’de ve Afganistan’da asker bulundurmanın ne kadar ‘’doğru bir iş’’ olduğu hiç mi hiç düşünülmüyor.

Gündemdeki konular

Kanal İstanbul

Bir başka konu da ‘’Kanal İstanbul’’. İklim krizi, kuraklık, deprem felaketi İstanbul’un kapısını çalmışken, İstanbul’a ve Türkiye’ye hiçbir katkısı olmayacak ancak buraya harcanacak paranın haddi, hududu, hesabı ve Marmara’ya olacak ekolojik etkisi belli değilken bu proje ne kadar ‘’doğru bir iş’’tir? Bu yönleri hiç düşünülmüyor.

Uçak gemisi

Gündeme hükumet tarafından zaman zaman ‘’uçak gemisi’’ yapacağız haberleri sızdırılıyor.

Konuyu anlayabilmek için önce ‘’Uçak Gemisi’’ (İngilizce: Aircraft Carrier) tanımını açık yapmamız gerekiyor. Uçak gemisi; bir veya daha fazla filodan oluşan savaş uçaklarını, ufak boyutlardaki nakliye uçaklarını, elektronik harp ve erken ihbar uçaklarını, savaş helikopterlerini ve genel maksat – nakliye helikopterlerini deniz üzerinde taşıyan bir “Yüzen Bir Hava Üssü’’ oluyor. Yani ‘’Uçak Gemisi’’ aslında askerî bir üstür. Uçak gemilerinin ayrıca hava savunma muhripleri gibi refakat gemilerine ihtiyacı bulunuyor.

Uçak gemileri; savaş uçaklarının menzillerini ve harekât yarıçaplarını artırmak, operasyon bölgelerine yakın mesafede bulunarak, araçların havada kalış süresini artırmak ve dolayısıyla düzenlenen operasyonun daha etkili olmasını sağlayan deniz platformlarıdır.

Bir gemiye uçak gemisi diyebilmemiz için geminin filo bazında uçak ve helikopter taşıyabilmesi ve askerî bir üs olarak kullanılabilmesi gerekiyor.

Ayrıca uçak gemileri, okyanus ötesi stratejik hedefleri olan emperyal devletlerin ihtiyacı olan ve bu mesafede askerî bir üs olarak kullanabileceği gemilerdir ki işletme, ikmal, idame ve koruması ancak bir emperyal güç tarafından karşılanabiliyor. Bir uçak gemisinin ortalama maliyeti 3 milyar Euro, günlük idame maliyeti ise 250-300 bin Euro civarında oluyor. Türkiye’nin değil iki – üç tane uçak gemisi sahibi olması, bir tane bile uçak gemisi olsa, bu geminin seyrüseferi, bakım, ikmal ve idamesi ülke ekonomisini iflasa sürükleme ihtimali bulunuyor.  

Türk gemi inşa sanayi bir uçak gemisinin en iyisini yapacak kapasite ve yetenekte bulunuyor. Yani Türk gemi inşa sanayi işini doğru yapar gözüküyor. Ancak bir uçak gemisi sahip olmak ‘’doğru iş’’ olmuyor.

Sonuç

Sonuç olarak demek istediğim şudur: Biz Türkler hep ‘’işi doğru yapmağa’’ odaklanıyoruz. Hem kendimizi hem de insanlarımızı buna zorluyoruz. Ancak ‘’doğru iş'' yapmak konusunda sınıfta kalıyoruz, bu konuda fikir yürütmüyoruz.

Şimdi yaptığınız işleri bir gözden geçiriniz, hangisini ‘’doğru iş’ olarak yapıyorsunuz? Hangi doğru olmayan işleri canhıraş bir şekilde verimli bir şekilde yapmaya çalışıyorsunuz? Şimdi müdürünüzün, amirinizin, patronunuzun sizlere yaptırmaya kalktığı iş veya işleri bir gözden geçiriniz, hangisi ‘’doğru iş’’ oluyor? Müdürünüz, amiriniz, patronunuz hangi doğru olmayan işleri sizlere baskı yaparak canhıraş bir şekilde verimli yaptırmaya çalışıyor? Veya yaşadığınız il veya ilçe belediyelerine veya ülke yöneticilerine bir bakınız!. Belediyeler veya hükumet, olağanüstü çaba, gayret emek, para ve zaman ve enerji harcayarak hangi doğru olmayan işleri verimli bir şekilde yapmaya çalışıyor? Bu liste uzaaaar da gider. Ne demişti Peter F. Drucker, bahsettiğim kitabında: ‘’Hiç yapılmaması gerekenin verimli bir şekilde yapılması kadar işe yaramaz bir şey yoktur."

Özetle; yönetici ''işleri doğru yapan'' kişi oluyor, lider kişi ise ''doğru işleri'' yapıyor. Bu nedenle günümüzde, ülkemizde, her seviyede eksikliği hissedilen, ''lider'' kişi oluyor.

Ne yazık ki bu güzel ve yalnız ülkeye Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra lider gelmiyor.  Peter F. Drucker'in kitabında yazdığı gibi ülkemizde hiç yapılmaması gerekenler canhıraş bir halde verimli bir şekilde yapılmaya çalışılıyor. Talihsizliğimiz işte burada yatıyor.

Bana da bütün bunları uzuuuun uzun arz etmek kalıyor.

Osman AYDOĞAN



Yorumlar - Yorum Yaz