
Yanlış bilgi felaket kaynağıdır! (2): Mustafa Kemal'i Samsun'da tutuklamak isteyen İngiliz Subay
21 Mayıs 2021
19 Mayıs haftası nedeniyle Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ile ilgili bir hikâye, bir hatıra internette dolaşıyor. Bu hikâyeyi bir yığın gazeteci ve yazar da bu hikâye, bu hatıra gerçek mi diye araştırıp sormadan, incelemeden gerçekmiş gibi gazetelerinde yazıyorlar, TV’lerde anlatıyor. Zaten bu hikâyeyi internette dolaştıranlar da kaynak olarak bunları kullanıyor.
Örneğin Rahmi Turan, Hürriyet (07 Kasım 2011), Altemur Kılıç, Yeniçağ (16 Ağustos 2009), Cemil Koçak, Star (22 Haziran 2012) gazetelerinde bu hikâyeyi yazıyorlar. Belgesel Tarih Dergisi bu hikâyeye yer veriyor (19 Mayıs 2019). Kimi sıfatında koca koca ‘’Profesör’’ yazan akademisyenler bu hikâyeyi yerel gazetelerde (Prof. Dr. İbrahim Bakırtaş, Karadeniz, 2 Mayıs 2019) ve değişik değişik internet sitelerinde paylaşıyorlar. Daha yeni 19 Mayıs 2021 Çarşamba günü ise Erol Mütercimler bu hikâyeyi Serhat Asker’in Halk TV'deki programında ciddi ciddi anlatıyor. Bunların dışında hala bu hikâyeyi aktaran pek çok akademisyen ve gazeteci bulunuyor. Dediğim gibi bu hikâye, bu hatıra gerçek mi değil diye araştırmadan, incelemeden, sorgulamadan.
İddia edilen anlatı: Emekli Hava Albayı Kemal İntepe'nin hatıraları
Emekli Hava Albayı Kemal İntepe hatıralarında anlatıyor
Hikâye ‘’Emekli Hava Albayı Kemal İntepe hatıralarında anlatıyor’’ diye başlıyor ve şöyle devam ediyor:
1941 yılında İngiltere'ye uçuş eğitimi için gitmiştik. Londra'ya vardığımızda, yaşlı bir İngiliz hava binbaşısı, irtibat subayı olarak görevlendirilmişti. Adı Mr. Salter olan bu subay Türkçe'yi bizlerden daha iyi konuşuyordu.
Mr. Salter'i birkaç defa eşi ile birlikte ikindi çayına davet ettim. O da beni akşam yemeklerine evine çağırıyordu. Emekli Binbaşı Salter bir akşam bana şunları anlattı:
‘’1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun'daki İngiliz İşgal Tabur Komutanı idim. 18 Mayıs 1919 günü İstanbul'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı'ndan şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu telgraf, ‘16 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrıldığını, eğer Samsun'a inecek olursa tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesini' istemekte idi.
Gerekli emirleri verdikten sonra Samsun'a indim. Şehir her zamankinden daha kalabalıktı. Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı görünüyordu. Siyah çizmeli, külot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı kimselerin çokluğu dikkatimi çekti. Sonradan bunların Türk subayları olduğunu öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir'i işgal etmişler, Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyordu. Bütün gece hiç uyuyamadım.
19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Askerlerimle çevreyi kordon altına aldım.
Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalık heyecanlıydı. Bir de baktım ki, her askerimin arkasında siyah çizmeli, kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı olduğu muhakkak.
Vapur iyice göründü. Görevimi iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Mustafa Kemal Paşa'yı orada tutuklayacaktım.
Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak, tercümanımla birlikte vapurun iskelesine tırmandım. Güvertede beni selamlayan iki tayfaya: ‘Vapurdaki generali görmek istiyorum' dedim.
Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi salona aldı... Herkes ayakta idi...
Ortada, mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: ‘Taburum emrinizdedir!'
Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Rum tercümanım şaşırdı, bir an durakladı. Ben kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti.
Mustafa Kemal Paşa'nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktı.
Sanıyorum, bakışlarından etkilenip bir anda teslim olma kararı vermiştim. Gözlerinin, inanılmaz bir etkileyici gücü vardı.
Öteki sandallar da vapura ulaşmışlar, çevreyi doldurmuşlardı.
Mustafa Kemal Paşa, gemiye çıkan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra, vapurdan benim motorumla ayrıldık.
İskeleye vardığımızda muavinime, taburu safta toplayıp silah çattırmasını ve hepsinin Türk makamlarına teslim olmasını emrettim. Biraz durakladı, sonra asker selamı verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı...
Bu yüzden, İngiltere'ye dönünce askeri mahkemede yargılandım. ‘Bir İngiliz subayı, nasıl olur da bir Türk generalin emrine girer? Bu vatan hainliğidir!' diyorlardı.’’
Mr. Salter, olayın devamını şöyle anlatıyor: ‘‘Mustafa Kemal Paşa benim yanıma, o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle ve kendi şoförümle birlikte, misafir edileceğimi söyledikleri Ankara'ya gönderdi.
Taburumun tutuklu erlerinin de, Çorum, Çankırı ve Kastamonu'da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğini öğrendim.
Türklerin Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar Ankara'da, Hacıbayram Camii'nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap evde kaldım.
Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bu evde oturdum. Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta'daki Türk esirlerle değiştirildik.
İngiltere'ye döner dönmez tutuklandım ve vatana ihanet suçundan divanı harbe verildim. Hakkımda ağır hapis isteniyordu!
Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi. Onlardan yararlanarak, kısa fakat öz bir savunma hazırladım. Bana isnat edilen suç, taburumu hiç direnmeden teslim edişim idi. Savcı, teslimiyetimin vatana ihanetle eşdeğerde bir suç olduğunu iddia ediyor ve en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu.
Yüksek Askeri Mahkeme'nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim:
‘Sayın hâkimler... Başbakanımız Lloyd George, Avam Kamarası'nda şöyle bir soruya muhatap olmuştur: Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkarttık... Ve o tarihten bu yana milyarlarca sterlini bulan masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir'de denize döküldüler. Ayrıca Anadolu'daki bütün Rumlar atıldılar veya göçe zorlandılar. Bu olayda bizim kazancımız nedir? Hiç... Bu akılsızca bir gaf, korkunç bir hata, büyük bir felaket değil midir? Bu sert ve suçlayıcı soruya karşılık Başbakanımız Lloyd George şu cevabı vermiştir: Yüzyıllar bir veya iki dâhi yetiştirir. 20'nci yüzyılın dâhisinin Mustafa Kemal adıyla Türkiye'den çıkacağını ben nereden bilebilirdim? Görüyorsunuz sayın hâkimler... Karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği 20'nci yüzyılın dâhisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi? Eğer ben o gün başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gelecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir.'
Beraat ettim ve terhise tabi tutuldum. Ailemle birlikte Türkiye'ye gidip Mustafa Kemal Paşa'yı ziyaret ettim. Paşa beni muhteşem nezaketiyle karşıladı. Tekrar görevli olarak İngiltere'ye çağırılmasaydım, Türkiye'de kalacaktım...
İngiltere'ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne aldılar ve... İstihbarat Başkanlığı'nda önemli bir görev verdiler. Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan grupta görev yapıyorum.’’
Emekli Hava Albayı Kemal İntepe anılarında Binbaşı Salter için “İki yıldan fazla bir süre birlikte olduk. Bu süre içinde her zaman bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı. Büyük bir Atatürk hayranıydı’’ diyor.
Bahsi geçen anı, hatıra, hikâye bu kadar.
GERÇEĞİN KENDİSİ: BİLGİ KİRLİLİĞİNİN DERİNLİĞİ
Bu yazı veya anı veya hatıra her neyse yıllardır bu şekilde internette dolaşıp duruyor. Bu hikâye hala değişik internet sitelerinde kocaman kocaman duruyor. Ancak bu anlatının mevcut tarihsel belgelerle büyük ölçüde uyuşmadığını değerlendiriyorum.
İşin acı olanı ise, yazımın girişinde örneklerini verdiğim gibi, bu yazıyı sözde kendilerini tarihçi, yazar, gazeteci olarak tanıtanların sayfalarına sütunlarına alıp işlemeleri, yayınlamalarıdır.
Daha acı olanı ise bu yazının TSK Dergisinin Mayıs 1984 tarihli 291 nolu sayısında da yayınlanmış oluşudur. Bu daha çok acıdır çünkü TSK Dergisi ATASE Başkanlığı çıkarıyor, içinde onlarca tarihçi barındırıyor.
Benim anlatımım ise İngiliz arşiv belgeleri, dönemin askerî kayıtları, Mustafa Kemal’in Nutuk’taki anlatımı, İngiliz kontrol subaylarına ilişkin çalışmalar ve olayların kronolojik tutarlılığı açısından inceleniyor.
Yazıyı yazan bu albayın (Kemal İntepe) yayınlanmış hiçbir kitabı bulunmuyor. Bu sözde anısı da yazdığım gibi sadece ve sadece TSK dergisinde yayınlanıyor. Sanırım diğer insanlar da bu dergiye ve sahibine güvenerek doğruluğunu araştırmadan, incelemeden, sorgulamadan oradan alıp yayınlıyorlar.
1. Çelişki: "Tutuklama Emri" ve İngilizlerin gerçek planı
Hatıratta deniyor ki Mustafa Kemal’i Samsun’da İngiliz askerleri tutuklayacaklardı. Ancak mevcut İngiliz belgelerinde bu yönde bir emir tespit edilemiyor. Kaldı ki Mustafa Kemal’e İstanbul’dan Samsun vizesini İngilizler veriyor.
İngilizler ve İstanbul Hükûmeti, Mustafa Kemal’i başlangıçta Anadolu’daki asayişi sağlamak ve özellikle Pontusçu-Rum gerilimini kontrol etmek amacıyla görevlendirilmiş sıradan bir Osmanlı paşası olarak değerlendiriyor. Mustafa Kemal’in kısa sürede bağımsız bir millî direniş hareketine dönüşecek bir süreç başlatacağı henüz öngörülemiyor.
Gemi yolculuğu iki gün sürdüğüne göre İngilizlerin bu kadar kısa sürede fikir değiştirip Samsun’da tutuklama emri vermeleri de tarihsel olarak ikna edici görünmüyor. Mustafa Kemal’i tutuklayacaksalardı İngilizler isteselerdi İstanbul’da iken Şişli’de tutuklarlardı.
2. Çelişki: Samsun'daki karşılama ve başka bir hatıradan yapılan aşım
Hatıratta Mustafa Kemal’in Samsun’da iskeleye çıkışında sabah namazından çıkan kalabalıklar tarafından karşılandığını yazıyor. Ancak Mustafa Kemal’i hiç de kalabalıklar karşılamıyor. O an Mustafa Kemal kurtarıcı da değildir. Mustafa Kemal’in Anadolu’da nasıl bir siyasî süreç başlatacağı henüz bilinmiyor.
İngiliz Subayın Mustafa Kemal'e verdiği “Taburum emrinizdedir” şeklindeki bu anlatının, tarihsel belgelerle doğrulanamadığı ve büyük ölçüde kurgusal bir kahramanlık anlatısı niteliği taşıdığı anlaşılıyor. Kâzım Karabekir’in Erzurum’da söyleyeceği cümle buraya aşırılıyor.
3. Çelişki: Belgelerdeki gerçek komutan ve karşılaşmalar
Hatıratta geçen Samsun’da bir İngiliz İşgal Taburu olduğu doğrudur. Mondros sonrasında Samsun’da İngiliz askerî varlığı bulunmakla birlikte şehir doğrudan ve tam kapsamlı bir İngiliz işgal yönetimi altında bulunmuyor. Ancak Bilâl Şimsir’in “İngiliz Belgelerinde Atatürk” (Türk Tarih Kurumu, 1992) kitabında Samsun’daki İngiliz İşgal Taburu Komutanı olarak Binbaşı Salter’den değil, Yüzbaşı Hurst’dan bahsediyor. Aynı şekilde Gotthard Jaeschke de “Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri” (Türk Tarih Kurumu, 1991) aynı yüzbaşıdan (Hurst) bahsediyor.
Daha önce Mustafa Kemal Atatürk’ün biyografisini de yazan Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in daha bu ay yayınlanan ‘’Mustafa Kemal’le Anadolu’da Yolculuk’’ (Doğan Kitap, Mayıs 2021) adlı kitabında Ordu Müfettişi Mustafa Kemal’in Bnb. Salter ile olan karşılaşmalarını anlatıyor. (s.50-52) Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in kitabında Bnb. Salter, İngiliz İşgal Taburu Komutanı olarak değil İngiliz Samsun Kontrol Subayı olarak veriliyor. Bu kitaba göre Ordu Müfettişi Mustafa Kemal, Bnb. Salter ile iki kere karşılaşıyor; biri Samsun’da, diğeri ise Havza'da. Hiç de hatıratta geçtiği gibi ne Salter’in Mustafa Kemal’i tutuklamak istemesi ne de İngiliz İşgal Taburunun teslim olması söz konusu… Ancak Havza’daki karşılaşmada Mustafa Kemal, Bnb. Salter’i bir güzel azarlıyor. (s. 52)
4. Çelişki: Malta değiş-tokuşu, esir kampları ve taburun akıbıti
16 Mart 1920'de İstanbul'un Müttefiklerce resmen işgali ve bazı milletvekillerinin tutuklanması ve Malta’ya sürgüne gönderilmeleri üzerine Mustafa Kemal'in emriyle Anadolu’daki İngiliz kontrol subayları tutuklanıyor… Mustafa Kemal, muhtemel olarak Malta'daki Türklerin serbest bırakılmasını hızlandırmak için bir pazarlık unsuru oluştursunlar diye bu İngiliz kontrol subaylarını tutuklatıyor. Bu tutuklular arasında Lord Curzon‘un yeğeninin kocası ve İngiliz Hükumetinde Dışişleri Komisyon Başkanının kardeşi olan Yb. Rawlingson da bulunuyor. Ancak tutuklular arasında Bnb. Salter’in adı geçmiyor. Muhtemel o da tutuklanıyor. Kriz çözüldükten sonra da, Sakarya Muharebesi sonrası bu tutukluların tamamı serbest bırakılıyor.
Tutuklanan bu İngiliz subaylar öyle cezaevine, esir kampına falan da konulmuyorlar. İngiliz kontrol subaylarının önemli bir kısmı cezaevi yerine gözetim altında evlerde konuk olarak misafir ediliyor. Gündüz dışarıda, çarşıda, pazarda vakit geçiriyorlar. Yalnızca vilayet dışına çıkmaları yasaktı...
Hatırata göre İngiliz Binbaşı dört yıl Ankara’da kalıyor, savaş bitince de Malta’daki Türk esirleriyle değiştiriliyor. Hâlbuki Malta’daki değiş tokuş yukarıda anlattığım gibi Sakarya Muharebesi sonrası, daha 1921 yılının Ekim ayında tamamlanıyor.
Hatıratta İngiliz taburunun Çorum, Çankırı ve Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğinden bahsediliyor. Mevcut kaynaklarda o dönem bu illerde kurulmuş böyle esir kamplarına ilişkin hiçbir kayıt bulunmuyor. Zaten kronolojik olarak baktığımızda, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın hemen ardından Osmanlı coğrafyasındaki tüm İtilaf Devletleri esirleri derhal İngilizlere teslim ediliyor. Dolayısıyla 1919 Mayısı'nda Samsun'da İngiliz askerlerinin Türkler tarafından esir edilip kampa konması tarihsel olarak imkânsızdır; çünkü o sırada bölgede İngilizleri esir edecek bir Türk askerî gücü olmadığı gibi, aksine Osmanlı ordusu zaten terhis ediliyor.
Dahası, Millî Mücadele döneminde Samsun'daki İngiliz işgal müfrezesi (veya taburu) Türkler tarafından tutuklanmıyor; Ankara Hükümetinin kurulması ve Anadolu'daki direnişin güçlenmesi üzerine bizzat İngiliz Yüksek Komutanlığı'nın emriyle bölgeden tahliye ediliyor. Mustafa Kemal’in emriyle stratejik bir hamle olarak tutuklananlar, taburlar değil; sadece Erzurum ve Eskişehir gibi kilit noktalarda bulunan "Kontrol Subayları" (Yb. Rawlinson gibi) oluyor. Bu tarihi ayrım, koca bir taburun esir edildiği iddiasını kökten çürütüyor.
5. Çelişki: İngiliz askerî sistemindeki mantık hataları
Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonunda (1919) "karacı binbaşı" rütbesinde olan bu İngiliz subayının, İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında (1941) tekrar göreve çağırılıp uçuş eğitimi veren havacı bir birlikte yaşlı emekli bir "hava binbaşısı" rütbesiyle irtibat subayı olarak görevlendirilmesinin askerî kariyer sürekliliği açısından ikna edici olmadığı görülüyor.
Buna ek olarak, İngiliz askerî sisteminde Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) ile Kara Ordusu (British Army) tamamen ayrı geleneklere sahip iki farklı kurum oluyor. Bir piyade binbaşısının emeklilikten dönüp RAF bünyesinde (ve üstelik havacı rütbe karşılıkları olan ‘’Squadron Leader’’ veya ‘’Wing Commander’’ yerine yine "Binbaşı" olarak) görevlendirilmesi İngiliz askerî teamüllerine tamamen aykırı oluyor.
Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk ne “Nutuk”ta ne de bir başka hatıratında veya söyleşisinde kendisini teslim almak isteyen veya hatıratta yazdığı gibi kendisine teslim olan bir İngiliz taburundan bahsediyor.
SİYASET BİLİMİ AÇISINDAN: "SİYASİ MİT İNŞASI" ve 12 EYLÜL ETKİSİ
Modern ulus-devletlerin kuruluş süreçlerinde liderlerin etrafında efsanevi anlatılar oluşması olağan karşılanıyor. Ancak tarihçilik ile siyasî mit üretimi arasındaki sınırın korunması gerekiyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel büyüklüğü, belge dışı kahramanlık hikâyelerine ihtiyaç duymuyor. Gerçek tarih, çoğu zaman efsanelerden daha güçlü oluyor.
Belge temeline dayanmayan kahramanlık anlatıları, uzun vadede tarih bilincine ve Atatürk algısına zarar veriyor. Bu yazının TSK Dergisinde yayınlandığı tarih: Mayıs 1984. Yani 12 Eylül dönemi. Siyaset biliminde bu tarz uydurma hikayelere "Siyasi Mit İnşası" (Political Myth-making) deniyor. Toplumların kriz anlarında veya askerî rejim dönemlerinde, liderleri rasyonel başarılarıyla değil; mistik ve metafizik güçlerle anlatma eğilimi artıyor. Şark kültüründe ve popüler tarihçilikte sıkça rastladığımız "düşman komutanının Atatürk'ün gözlerine bakıp büyülenmesi/hipnotize olması" motifi de tam olarak bu mit inşasının bir ürünü oluyor. Ancak Mustafa Kemal Atatürk'ün dehasını diplomatik, askerî ve stratejik rasyonaliteden koparıp, adeta bir "metafizik güç" zeminine indirgeyen bu anlatılar, onun rasyonel devlet adamı kimliğine iyilik değil, aksine büyük bir gölge düşürüyor. Anlatının ortaya çıkış dönemi ve taşıdığı üslup dikkate alındığında, dönemin resmî Atatürkçülük söyleminden etkilenmiş veya 12 Eylül yönetimine yaranmak için üretilmiş olabileceği düşünülüyor.
Ben yazar, çizer, tarihçi, akademisyen değilim. Hele hele tarihten de hiç anlamam. Ben, sadece ve sadece dikkatli bir okurum. Hata yapma ihtimalimi saklı tutuyor ve konuyu gerçek tarihçilere havale ediyorum.
Çünkü yanlış bilgi felaket kaynağıdır!
Arz ederim.
Osman AYDOĞAN
Not: Kazım Karabekir’in kızı Hayat Karabekir Feyzioğlu, Genelkurmay Karargâhında yapılan bir anma töreninde de şöyle konuşuyor: “Babamın bir sözü vardır, sık sık tekrarlamak ihtiyacı duyarım; ‘Vatandaş! Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren! Sonra münakaşasını istediğin gibi yap! Birincisi vicdanına, ikincisi seciye ve irfanına dayanır.’ ”
İkinci bir not: Bu hikâyenin yazımın girişinde örneklerini verdiğim akademisyen ve basın mensupları tarafından incelenmeden, sorgulanmadan, araştırılmadan ciddi ciddi kullanılması ise ülkemizin akademik ve basın dünyasının halini gösteriyor.