• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam472
Toplam Ziyaret1359777

Siyasal bir sorun olarak 1915 olayları


Siyasal bir sorun olarak 1915 olayları

30 Nisan 2021

24 Nisan 2021 günü ABD Başkanı Joe Biden, 1915 olaylarının yıldönümüyle ilgili açıklamasında hem ''soykırım'' sözcüğünü kullanıyor, hem günümüz Türkiye’sini de suçlayarak açıklamasında ‘’… bu tür zulümlerin bir kez daha tekrarlanmaması için yeniden taahhütte bulunuyoruz" ifadesini kullanıyor hem de İstanbul yerine de '’Konstantinopolis’' adını kullanıyor... Biden’ın açıklamasında her birinin diplomaside bir karşılığı olan hem “soykırım”  hem de “Konstantinopolis” sözcüğünü kullanıyor. Üstüne üstlük bir de  “bir daha olmasın”... diye de parmak sallıyor.

Neresinden bakarsanız bakın yenilir yutulur bir açıklama, sözcük ve ifadeler değil.…

Türkiye bu siyasi açıklamaya siyasi bir tepki göstermeyerek en yukarıdan en aşağıya tepkilerde sadece ‘’kınama’’ yapıyorlar:  ‘’Kınıyoruz!’’... ‘’Hem de çok sert kınıyoruz!’’… Türkiye’de en üst seviyeden en alt seviyeye kadar bütün siyasiler sorunun, bir tarih, arşiv, belge meselesi değil, bir siyaset meselesi olduğunu görmezden gelerek Türk siyasetinin değil de Türk Tarih Kurumu’nun bir üyesi gibi cevap veriyorlar…  

Bir vahşet olarak tarih

Tarih, sanılanın aksine sadece kahramanlıkların tarihi değildir. Tarih, aynı zamanda vahşetin, şiddetin, gaddarlığın, öldürmenin, ahlaksızlığın, yağmanın, hırsızlığın ve tecavüzlerin de tarihidir. ABD, 70 milyon Kızılderili soykırımı üzerine kurulur… ABD tarafından Vietnam’da kimi iddialara göre 13 milyon insan öldürülür. Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de ABD tarafından yapılanları, oralarda olanları daha yeni gördük. Almanların Hitler’in yaptıklarını.. Belçika’nın, Hollanda’nın, Fransa’nın, İtalya'nın Afrika’da yaptıkları katliamlarını, soykırımlarını… Stalin Rusya’sının yaptıklarını… Kırım Türklerine, Kerkük Türklerine yapılanları… Ermenilerin yaptıkları Türk katliamını… Kim hangi tarihiyle yüzleşiyor? Kim kimden özür diliyor… ABD’nin, Fransa’nın, Hollanda’nın, Belçika’nın, İtalya'nın Rusya’nın tarihiyle yüzleştiğini, birilerinden özür dilediğini siz hiç gördünüz, hiç duydunuz mu?

Bu noktada örnek olarak Almanların Nazi geçmişleri ve Yahudi soykırımı ile nasıl yüzleştiklerini anlatmak istiyorum.

Almanlar Nazi geçmişleri ve Yahudi soykırımı ile yüzleştiler mi?

Almanya bile Nazi geçmişiyle yüzleşmez. Galip devletler, savaşın bitiminden sonra sözde “Nazilerden Arınma” faaliyetlerine girişirler. Hem Rus tarafında hem ABD, İngiltere ve Fransa tarafında yürütülen temizlik çalışmaları tam bir hayal kırıklığı yaşatır. Çünkü bir müddet sonra “gerçek suçlular cezalandırılmalı, hüsnüniyetli Naziler affedilip bırakılmalı” fikri kabul edilir…

Nazi hukukçuları da bu fikirden oldukça istifade ederler. 17 Şubat 1947'de on altı Alman hukukçusunun, savaş suçu, insanlık suçu ve örgüt suçu nedeniyle yargılanması kabul edilir. Hesap vermesi gereken asıl aktörlerden Hitler (1945), Adalet Bakanı Franz Gürtner (1941), Halefi Otto Georg Thierack (1945), İmparatorluk Mahkemesi Başkanı Erwin Bumke (1945) ve Alman Halk Mahkemesi’nin Başyargıcı Roland Freisler (1945) zaten çoktan terk-i diyâr etmiştirler…

Hayatta olanlardan ise bir dönem Adalet Bakanlığı yapan Franz Schlegelberger, Bakanlık müsteşarları Curt Rothenberger ile Ernst Klemm, Başsavcı Joel, Divân’da görev yapan İmparatorluk Başsavcısı Ernst Lautz, İmparatorluk savcısı Paul Barnickel mahkeme huzuruna çıkarılırlar. Schlegelberger ve Klemm ömür boyu, diğerleri ise 5–10 yıl arası hapis cezası alırlar. Hiçbirisi cezasının tamamını çekmez, hepsi zamanından evvel serbest kalırlar.

Yargılananlar; “Vaktiyle yasal olan, bugün haksız olmaz” gerekçesine sığınarak kimse mevcut suçları üstlenmez. Binlerce Nazi hâkimi, bir müddet sonra ortalık sakinleşince yine hâkim olarak çalışmaya devam ederler sanki hiçbir şey olmamışçasına. İçlerinde kariyer yükselişlerine kaldıkları yerden devam edip terfi ettirilenler ve hatta Hilde Benjamin gibi Adalet Bakanlığı yapanlar bile olur. Çoğu çalışıp emekliliklerini alıp hayatlarını huzur içinde tamamlarlar.

Savaş sonrası Alman toplumu ve siyasi kadroları, geçmişle hesaplaşmazlar, geçmişe dair hiçbir şey duymayarak faillere sahip çıkmayı tercih ederler. Ne yargıda ne diğer alanlarda suç defterleri hiç açılmaz. Bir şekilde açılmış defter varsa da göstermelik işlemler yapılıp rafa kaldırılır. 1945–1965 arası 61716 suçluya karşı yürütülen tahkikatların neticesinde sadece 6115 kişi hakkında hüküm verilir. Bunlar da genellikle birkaç sene hapis yatıp erken tahliye edilirler. Bazıları hakkında dava açılsa da hiçbirisine ceza verilmez. 

Diğer ülkeler, Fransa, Belçika, Holllanda, İtalya ve ABD

Diğer ülkelerde de durum aynıdır. Hiçbir ülke geçmişiyle yüzleşmemiş ve geçmişindeki katliamların hesabını vermemiştir. Hiçbir ülke Afrikada'ki katliamların hesabını vermemiştir. Vietnam'daki katliamların hesabı verilmemiştir. Daha yeni Bosna'da,  Afganistan'da, Irak'ta, Libyada, Suriye'de yapılanların hesabı verilmemiştir. Kimse buralardaki katliamlarla yüzleşmemiştir. Çünkü günümüz dünyasında uygulanan güçlülerin hukukudur...

Osmanlı tehcirde kusuru bulanları yargılayıp idam etti

Ancak Osmanlı Ermeni tehcirinde kusurlu bulduğu insanlarını ciddi ciddi yargılamıştı...

1915 olayları ile ilgili olarak o dönem üç farklı mahkeme süreci yaşanır. 1916'da ve 1919'da kurulan 1. ve 2. Divan-ı Harp Mahkemeleri ve ikinciyi izleyen Malta yargılamaları.

1. Divan-ı Harp Mahkemeleri daha 1. Dünya Savaşı sürerken yapılır. 2. Divan-ı Harp Mahkemeleri ise savaşı sona erdirmek üzere toplanan Paris Konferansı devam ederken yapılır. Her ikisinde de toplam 1637 sorumlu yargılanır. Bunlardan 524 kişi, idam da dâhil çeşitli cezalara çarptırılır.

11'i gıyabında, 31 İttihat ve Terakki üyesi ile hükümet yetkilisinin yargılandığı ana İttihat ve Terakki davasında Talat, Enver ve Cemal Paşalar ile Doktor Nazım Bey hakkında gıyabında idam cezası verilir. Yozgat ve Trabzon yargılamalarında da bir grup hakkında, yine gıyabında idam cezaları verilir.

Ancak, İttihat Terakki'nin tasfiyesi sürecinde İngilizlerin etkisindeki Tevfik Paşa kabinesi tarafından kurulan bu mahkemelerin yürüttüğü sürecin ne kadar sağlıklı olduğu şüphelidir… Bu süreçte, Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf vekili olan Mehmet Kemal Bey’in idamı sonrasında, İttihat Terakki hareketini destekleyenlerin görünür tepkileri üzerine, İngilizler mahkemeleri Malta’ya taşımaya karar verirler.

Ancak Malta'da İngiliz Kraliyet Başsavcılığı tarafından açılan dava sonucunda hiçbir sanık ceza almaz. Çünkü soykırım gibi bir suçları yoktur.

Ermeni militanlarca Talat Paşa, Berlin'de, Prens Sait Halim Paşa, Roma'da, Cemal Paşa, Tiflis'te suikastlerle öldürüldü. Onlarca diplomatımız yurt dışında görevleri başında, bir kısmı aileleri ile beraber katledildi. Katillerin bir tanesi bile doğru dürüst yargılanıp cezalandırılmadı.

Bir siyaset aracı olarak tarih

Görüldüğü gibi kanlı tarihiyle yüzleşen hiçbir ulus yoktur. Yine de Osmanlı harb esnasında bile tehcirde sorumlu gördüğü inanlarını yargılayarak cezalandırmış, bir kısmını da idam bile etmiştir. İçte ve dışta Türkiye'ye dayatılmak istenilen ''yüzleşme'' kampanyası tamamen bir maskedir. 

Amerikan Başkanı Joe Biden’ın 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendirmesi ve diğer açıklamaları da tarihi olayların bir nasıl siyaset aracı olarak kullanıldığının en yakın ve en çarpıcı örneğidir.

Gerçekte Batılılar sözde soykırım iddialarının bir yalan olduğunu bizlerden daha iyi biliyorlar. Türkiye’de ve dünyada hiçbir arşivde, hiçbir arşivin hiçbir köşesinde soykırım iddialarını kanıtlayan bir belge, bir bulgu yoktur. Bu yönde bir mahkeme kararı da yoktur… Konu tamamen siyasidir ve maksat; Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım yaparak kurulan bir devlet olarak tanımlayıp, tanıma ve yüzleşme dayatmalarıyla sonunda Türkiye’den toprak ve tazminat talep etmektir. Dolayısıyla konu, bir tarih, arşiv, belge meselesi değil, bir siyaset meselesidir. Türkiye’de siyasi sorumlular konuyu böyle kavramalı, böyle anlamalı, böyle tepki vermeli ve böyle mücadele etmeliler…

Geçmişte Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası Başkanlığı da yapan Prof. Dr. Hikmet Özdemir, bu konuda TÜRKGÜN Gazetesi’inden Bahadır Çoban’a bir mülakat veriyor. Tarihin, kara bir propaganda ile bir nasıl siyaset aracı olarak kullanıldığına örnek olarak TÜRKGÜN’de bugün, 30 Nisan 2021 tarihinde yayınlanan bu mülakatın geniş bir özetini aşağıda sunuyorum.

Arz ederim.

Osman AYDOĞAN

Prof. Dr. Hikmet Özdemir: Türkiye Cumhuriyeti dikteyi kabul etmez


Ermeni soykırımı yalanları ne zaman dillendirilmeye başlıyor?

1915 yılında hem İngiltere hem Fransa hem de İtalya bir deklarasyon yayınlayıp diyorlar ki: “Bakın bu Ermenileri zorla göç ettiriyorsunuz, savaş suçlusu olarak biz sizi yargılarız” diyorlar. Bu arada Avrupa şehirlerinde, Amerika’daki kiliseler yardımıyla muazzam bir propaganda kampanyası yürütülüyor. Şöyle ki İngiltere Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, İngiltere’nin tanınmış profesörlerini ve gazete yayın yönetmenlerini topluyor. Burada diyorlar ki, “Biz her bölgeye bir tane görevli tayin ediyoruz” Örnek olarak söylüyorum: Arnold Toynbee, İngiliz tarihçi sonradan çok ünlü oldu biliyorsunuz, o sırada genç ve hırslı bir tarihçi.

Buna diyorlar ki “Sen Osmanlı İmparatorluğu masası sorumlususun” Aylığına ne kadar ücret verdikleri belli, onu da yazmışlar. Muazzam bir propaganda faaliyeti, bu propaganda faaliyeti şunu düzenliyor: Harp cephelerinden gelen haberleri bunlar yazacaklar. Bu haberleri ve yayınlanması gereken fotoğrafları da bunlar verecekler. Nitekim bu daha sonra “black propaganda” diye adlandırıldı. Bu konuda akademik çalışmalar falan da yapıldı İngiltere’de. Şimdi bu propagandanın çok temel bir amacı var: İngiltere ve Fransa aslında Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesini istiyor. Fakat Amerika Birleşik Devletleri kuruluşundan itibaren Avrupa’nın meseleleriyle ilgili değil. Diyorlar ki “Biz bu işe karışmayız kardeşim, bunlar ne halt ederlerse etsinler” Fakat İngiltere o kadar kurnaz bir propaganda politikası ve sistemi kuruyor ki, harp cephelerinden mektupların geldiği iddia ediliyor ki bu mektupların bir kısmı da sahte mektuplar. Bu evrakları incelediğiniz zaman sahte olduklarına dair bilgiler toplayabiliyorsunuz. Bu sahte mektuplar çeşitli katliam sahneleri anlatıyor. Bir olayı başka türlü anlatıyor, çarpıtıyor. Diyorlar ki “Ermenileri katlediyorlar” Almanlar o sırada Belçika’yı işgal etmişti. Belçika’da katliam yapıyor Almanlar. Mesela Alman ordusunun yaptığı katliamlarla ilgili fotoğraf da veriyorlar. Fotoğrafta bir Alman askerin elinde silah, üstünde de süngü var, süngünün üstünde de bir bebek var. Bebeğin karnından girmiş, süngülemiş. Sonradan araştırmalarla ortaya çıkıyor ki bu fotoğraflar 1907’de Afrika’da bir savaşta çekilen fotoğraflar. Ama 1915’teki propaganda kampanyasında kullanılıyor.

Mavi Kitap

Bu şekilde hazırlanan broşürler var. Bunları Arnold Toynbee de yazıyor. “Mavi Kitap” dediğimiz propaganda kitabı o şekilde oluşuyor. Bu broşürleri İngiltere’de basıyorlar ve gemilerle Amerika’ya gidiyor. Ben bunların tek tek hangi yayınevleri tarafından basıldıklarını, birer örneklerini de almak suretiyle tespit ettim. Amerika’da her pazar kiliselerdeki ayinlerde bu broşürler dağıtılıyor. Muazzam bir katliam kampanyası. Bir süre sonra yavaş yavaş Amerika’daki kiliselerde müthiş bir Türk ve Türkiye düşmanlığı başlıyor. Bir süre sonra zaten Amerika Birleşik Devletleri savaşa dâhil oluyor.

ABD’de suikast girişimi

Bu kampanya Amerikan kamuoyunda o kadar etkili oldu ki… Buna iki örnek vereceğim. Bunlardan bir tanesi, 1927 yılında bizim Cumhuriyet dönemimizin ilk elçisinin başından geçen hadisedir. Daha önce Osmanlı elçileri de vardı, mesela onlardan birisi olan Ahmet Rüstem Bey, hayranlık duyulacak birisidir ve Amerikan hükümetine kafa tutmuştur. 1927 yılında uçağın henüz çok yaygın kullanılmadığı dönemde bizim ilk büyükelçimiz Amerika’ya, Baltimore Limanı’na denizden gidiyor. Amerikan güvenlik birimlerine Türk büyükelçinin öldürüleceği istihbaratı geliyor ve onu korumalı bir şekilde çıkarıyorlar. Yani muazzam bir nefret ve düşmanlık var.

ABD’deki Türk algısı

1942 yılında Orta Amerika eyaletlerinden birinde, bir üniversitede tarih bölümü ikinci sınıf öğrencilerine bir anket uygulanıyor. Ankette bir sütun hâlinde birtakım sıfatlar var. Sıfatlar şu şekilde: “Cesur, kahraman, yiğit, ırz düşmanı, güvenilmez” diye olumlu olumsuz sıfatlar alt alta yazılmış. Onun karşısında da birtakım milliyet isimleri var. Vietnamlı, Türk, Suriyeli, Rus vesaire. Öğrencilere, ki tarih öğrencileri bunlar, diyorlar ki bu sıfatlarla bu milliyetler arasında bir rabıta, bir ilişki var mı, çizgi çizmek suretiyle bunlar arasında bir bağlantı kurun. “Irz düşmanı, katil” gibi sıfatlara Türk’ü işaret ediyorlar. Ben bunun üzerinde çok düşündüm. Yani 1942 yılında, “Yarabbi dedim, nasıl olur?” Yani üniversite ikinci sınıf talebeleri Türk’ü böyle tanımlıyorlar. Türk algısı bu şekilde. Sonradan tabii Londra’daki arşivde çalışınca şunu gördüm ki, hakikaten o propaganda muazzam bir etki yapmış Amerikan kamuoyunda.

İhanetin itirafı

Başlangıçta bunlar (Ermeniler) Birinci Cihan Harbi bittikten sonra “Biz sizin için çok savaştık. Silahlı mücadele verdik. Şu kadar kaybımız var” diyorlar ve Paris’e gidiyorlar. Paris Barış Görüşmelerinde galip devletler olarak İngiltere var, Fransa var. Ermeniler de oraya birkaç tane heyet gönderiyorlar.

Ermenistan Cumhuriyeti’nden gelenler ve Avrupa’daki bazı Ermeni gruplarının temsilcilerinin de içinde yer aldığı heyetler bunlar. Bunların hepsi raporlar sunuyorlar ve diyorlar ki “Biz bu illerde çoğunluğuz.” Dikkat edin, 1919-1920 Paris Görüşmelerinde “Biz buralarda çoğunluğuz” diyorlar.

Birader siz 1915’te tehcire tabi tutulmuştunuz, hani hepiniz ölmüştünüz? Şimdi nasıl çoğunluk oluyorsunuz? Ermeniler orada istatistikler veriyorlar. Şu vilayette şu kadar, bu vilayette bu kadar diye. Bir şey daha var. Orada “Biz” diyorlar, “Sizin için çarpıştık” Yani ihaneti de itiraf ediyorlar, orada tutanaklarda var. “Biz sizin için çarpıştık, bize bunun karşılığını vereceksiniz”

Mustafa Kemal Paşa’nın iradesi

Ermenilerin talep ettiği şeyleri ABD Başkanı Wilson mı vermedi yoksa biz mi verdirmedik? Burada Mustafa Kemal Paşa’nın iradesi, Milli Mücadele çıkıyor ortaya. Evet, biz verdirmedik. Yoksa Wilson verdi. Nasıl verdi? Bir harita hazırladılar, “Ermenilere verilecek toprakların sınırını Wilson çizsin.” dediler. Wilson o haritaya ABD Başkanlık mührünü bastı, bir de imzasını attı. O harita elimizde, internette de var, çok meşhur bir harita. Wilson, masanın bir numaralı patronu o tarihte ve Ermenilerin hamisi oldu.

Atatürk, Harbord’u ikna ediyor

General Harbord, Sivas’ta 20 Eylül 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’yla görüşüyor. Bir rapor hazırlıyor. O rapor tabii etkili oluyor. Mustafa Kemal Paşa ikna ediyor. Hatta adamı öyle ikna ediyorlar ki Erzurum’da Karabekir Paşa’ya da haber veriyorlar, Karabekir Paşa Erzurum’da askeri törenle karşılıyor. O zamanki Erzurum’un belediye reisi Harbord’a diyor ki, “Şu mezarları görüyor musun, bunların hepsi Müslüman” diyor. “İşte bunlar Ermenilerin katlettikleri” diyor. “Burada bir tane Ermeni mezarlığı yok” diyor. Harbord’u ikna ediyor bizimkiler ve adamın yazdığı raporlar da olumlu.

Karabekir Paşa, Ermeni birliklerini dağıtıyor

Wilson, General Harbord başkanlığında Anadolu ve Kafkasya’ya bir heyet gönderdi, bölgenin durumuna bakmaları için. Ermeni delegelere soruldu, “Biz size burada bir bağımsızlık versek ne kadar silahlı asker çıkarırsınız?”

Onlar da rakam verdiler, şu kadar asker çıkartırız diye. Bir Fransız general itiraz ediyor, diyor ki “Hayır, bunlar o kadar asker çıkaramazlar” diyor. Yani bölgede bir Ermeni nüfus var. Bu nüfus Rus Ermenileri değil, bizim Osmanlı Ermenileri. Biraz sonra 1920’de Kâzım Karabekir Paşa onların oluşturduğu orduyla savaşacak ve o ordunun silahlarını alacak. O silahları da biz Sakarya Meydan Muharebesi’nde kullandık.

Lozan’da Türk heyetine bir talimat verildi ve “Bakın arkadaşlar, şu maddeyi görüşebilirsiniz, şunu tartışabilirsiniz” denildi. 14 maddedir bu talimatlar, hükümetin İsmet Paşa’ya verdiği direktifler. “Bu 14 maddede bazı maddeler var ki bunları hükümete sorun” denildi.

Masayı terk edin

“Ermenilere misak-ı milli sınırları içerisinde bir yurt verilecekse kalkıp gelin, masayı terk edin” dediler. Bu kadar kararlı Ankara’daki irade. İsmet Paşa bunu hatıralarında anlatmış. Orada heyetler görüşmek ister İsmet Paşa’yla. Acı olan şu ki, bu heyetlerden birinin başkanlığını daha önce Osmanlı Hariciye Nazırlığı yaptığını söylediğim Noradunkyan Efendi yapmaktadır. Paşa der ki, “Ne istiyorsunuz?” Tabi Noradunkyan Efendi’yle önceden tanışıyorlar, adam Osmanlı’da nazırlık yapmış. Derler ki “Bize yurt verin” İsmet Paşa da der ki, “Siz bizi arkamızdan vurdunuz. Artık bir arada yaşayamayız.”

Ermeniler ne istiyor?

Ne zaman büyük bir savaş çıksa bu Ermeniler ortaya çıkıyor, “Bize bir toprak verin” diye. Şimdi 3T dediğimiz meseleye geliyoruz: Tanıma, tazminat ve toprak.

İlk defa 1947 yılında 50 tane ülkeden Ermeni delegasyon, Amerika’da bir Ermeni milli kongresi altında toplanıp bir deklarasyon yayınlıyorlar.

“Biz bu toprakları istiyoruz” diyorlar. İstedikleri yer, Van, Bitlis, Erzurum, Sivas; o bölgeyi istiyorlar. Bu konuda BM Genel Kuruluna da müracaat ediyorlar. Fakat böyle bir şey gündeme alınmıyor.

Bıden, ikinci Wılson’dır

Bugün ABD Başkanı Biden, ki ben Biden’a “İkinci Wilson” diyorum, o da onların safında açıkça yer aldı ve 24 Nisan günü bunu beyan etti. “Ermeni diasporası onu teslim aldı” falan diyorlar ama ben farklı bakıyorum olaya. Biden zaten baştan beri İkinci Wilson’lığa adaydı. Senatörlüğünden beri bir çizgisi var. Birinci Wilson haritayı çizmişti, mührü basmıştı, imzalamıştı. Bu da şimdi “Ben resmi olarak tanıyorum” diyor. Bu yeni bir evre artık...

Burada beklenmedik bir gelişme oldu. Son Karabağ savaşında Azerbaycan ordusunun zaferiyle bir kısım toprakları Azerbaycan Cumhuriyeti’nin geri alması. Türkiye’nin de bu mücadelede Azerbaycan’ın yanında yer alması, bu durum bütün her şeyi altüst etti, bütün dengeleri değiştirdi. Diasporayı ve destekçilerini kudurttu. Dikkat ederseniz orada bizim Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle 6’lı bir barış projesi gündeme getirildi. Şimdi orada ne yok? Amerika Birleşik Devletleri yok. Bir de bu işte çok öne çıkan Fransa yok. Bu dışlanmışlığı ABD yönetiminin hazmetmesi o kadar kolay değil. Eski ABD Başkanı Wilson, Sevr Antlaşması’yla bize birtakım şeyleri dikte etmek istedi. Şimdi İkinci Wilson da çıkıp “Ben bunu böyle kabul ediyorum, siz de böyle kabul edeceksiniz” diyor. Fakat Biden da şunun farkında ki Türkiye Cumhuriyeti dikteyi kabul etmez. Bu mümkün değil.

Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR

Geçmişte Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası Başkanlığı da yapan Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in TÜRKGÜN Gazetesi’inde 30 Nisan 2021 tarihinde yayınlanan mülakatı:
https://www.turkgun.com/turkiye-cumhuriyeti-dikteyi-kabul-etmez-makale-149358


Yorumlar - Yorum Yaz