• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam400
Toplam Ziyaret2855508

Şeb-i Yeldâ


Şeb-i Yeldâ


21 Aralık 2020

Dîvân edebiyatı, Türklerin İslam kültüründen etkilenmeleri sonucu Arap ve Fars kültürünün etkisiyle oluşturdukları bir edebiyat dalı oluyor. Bu edebiyat, "Saray Edebiyatı", "Klasik Türk Edebiyatı’’ veya "Eski Türk Edebiyatı" olarak da anılıyor. Bu edebiyat, şairlerin şiirlerini dîvân denilen yazma kitaplarda toplamalarından dolayı daha çok "Dîvân Edebiyatı" adıyla ifade ediliyor.

Ancak divân edebiyatı hiç de basit bir edebiyat dalı olmuyor. Divân edebiyatının derinliği vardır, felsefi yönü vardır, mistik yönü vardır, ikincil anlamı vardır, tevriye sanatı vardır, hamsesi vardır, tahmisi vardır, muhammesi vardır, tekkesi vardır, tezkiresi vardır, âşıkı vardır, mâşuku vardır... Vardır da vardır…

Neyse, gelelim sadette...

Şeb-i Yeldâ

Şeb-i Yeldâ’yı anlatmadan önce gündönümleri ve ekinoks tarihleri hakkında kısa bir bilgi vermem gerekiyor. Güneş ışınlarının Ekvator'a dik vurması sonucunda aydınlanma çemberinin kutuplardan geçtiği ana ‘’ekinoks’’ deniyor. Bir başka değişle gündüz ile gecenin eşit olması durumuna ekinoks deniyor. İlkbahar ve sonbaharda olmak üzere yılda iki kez tekrarlanıyor. Ekinoks sözcüğünün kökeni Latince aequus ve nox sözcüklerinin birleşimi olan aequinoctium sözcüğüne dayanıyor.


Gündönümleri ve ekinoks tarihleri



21 Mart (ekinoks): Gece ve gündüz eşit oluyor, bizim bulunduğumuz Kuzey Yarımküre’de ilkbahar başlarken Güney Yarımküre sonbahara giriyor.

21 Haziran (Yaz gündönümü): Bizim bulunduğumuz Kuzey Yarımküre’de yılın en uzun gündüzü ve en kısa gecesinin yaşandığı zaman oluyor. Bir diğer adı da Yaz Gündönümü oluyor. Kuzey Yarımküre’de yaz başlarken Güney Yarımküre’de kış başlıyor.

23 Eylül (ekinoks): Her iki yarımkürede gece ve gündüz eşit oluyor. Kuzey Yarımkürede yaz bitip, sonbahar başlıyor, Güney Yarımküre’de ise bahara geçiş oluyor.

21 Aralık (Kış gündönümü): Güneş ışınlarının Oğlak Dönencesi'ne dik geldiği an oluyor...

İşte bugün, 21 Aralık kış gündönümü oluyor. Kış gündönümü adı verilen bugünde, güneş ışıkları Oğlak Dönencesi’ne dik geliyor. Bu tarihten itibaren Kuzey Yarıküre'de gündüzler uzamaya (kış gündönümü) Güney Yarıküre'de kısalmaya (yaz gündönümü) başlıyor. Bugün, Kuzey Yarıküre'de en uzun gece, Güney Yarıküre'de ise en uzun gün, yaşanıyor. Bugün, aynı zamanda Kuzey Yarıküre'de gölgeler en uzun halini alıyor.... Bu nedenle bugün ülkemizde yılın en uzun gecesi yaşanıyor. Ülkenin en kuzeyinde olması nedeniyle Sinop ilimiz bu geceyi 15 saat 6 dakika ile yaşıyor... 21 Aralık tarihi, içerisinde Türkiye'nin de yer aldığı kuzey yarıküre ülkelerinde kışın, güney yarıküre ülkeleri için ise yazın başlangıcı sayılıyor. 

Ben bu geceyi dîvân edebiyatında yer alan en uzun gece (şeb-i yeldâ) diye bilinen meşhur bir beyit ile anmak istiyorum:

‘’Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat’’

(En uzun geceyi gökyüzüyle, yıldızlarla uğraşanlar ve gelip geçiciler ne bilsin.
Sen gamın müptelasına sor ki, hangi gece kaç saat...)

Bu beyitte geçen ‘’şeb-i yeldâ’’dan, yani ‘’en uzun gece’’den kastedilen, anlattığım 21 Aralık günü yaşanan en uzun gece olmuyor. Bu beyitteki kastedilen aşk derdine müptela olmuş kavuşamayan aşığın beklediği gece oluyor…. ''Sen aşk derdine müptela olmuş kavuşamayan aşığa sor ki, hangi gece kaç saat?''

Aslında bu beytin yazarı tam olarak bilinmiyor. Divân edebiyatında yazarı bilinmeyen alıntılara ''La Edri'' deniyor. Yani anonim bir deyiştir. Bu beyit İnternette değişik kaynaklarda 17 -18. yy’da yaşamış asıl adı Alaeddin Ali olup “Sâbit” mahlasını kullanan Nâbi ekolünden divân şairi Bosnalı Sâbit’e ait olduğu yazıyor... Ancak bu beyit Bosnalı Sâbit’e ait değildir. Çünkü Turgut Karacan tarafından hazırlanan ve Bosnalı Sâbit’in tüm eserlerinin toplandığı ‘’Dîvân / Bosnalı Alaeddin Sabit’’ (Cumhuriyet Üniversitesi Yayınları, 1991) adlı eserde böyle bir beyit yer almıyor…

Beytin terkibinin Fuzûlî’nin beyitlerine benzemesi nedeniyle edebiyat çevrelerince bu beytin Fuzûlî’ye ait olduğu kanısı bulunuyor…Ancak bu beyit Fuzûli’nin Dîvân’ında da yer almıyor. Ancak bu konuda da bir kaynak bulunmuyor…   

Madem sözü dîvân edebiyatından açtım, devam edeyim o zaman... Bende yazıyı kısa kesmek olmuyor!...

Yavuz Sultan Selim

‘’Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek 
Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek 
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân 
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek’’

(Gözbebeğime bilmem ne büyü etti felek 
Ağlamamı bol yaşımı kan etti felek 
Aslanlar kahrımın pençesinde titrerken 
Beni bir gözleri ahuya muhtaç etti felek)

Bu dizeler de Yavuz Sulta Selim’e aittir... Yavuz Sultan Selim, Ridaniye ve Mercidabık seferleri esnasında Şam yakınına otağını kurduğunda burada bir Türkmen kızına âşık oluyor. Ancak vuslata eremiyor. Bunun üzerine bu dizleri yazıyor…

Bu dizelerin bir başka anlamı daha bulunuyor… Yavuz Sultan Selim babası dünyada iken tahta çıkıyor. Rivayet odur ki bu durum babasının çok zoruna gidiyor. Babası bu durum üzerine beddua ediyor. Babanın bedduasının şu şekilde olduğu rivayet ediliyor: ‘’Evlat sen beni bu hallere eyledin ya şîr-î pençelere kurban gidesin!"

Yavuz Selim'in de bu beddua üzerine şöyle diyor: ‘’Babamın bu ahını aslan kuvvetinde düşman belledim, önüme geçen tüm düşmanlarımı ezdim.’’ Bu nedenle de Yavuz Sultan Selim yukarıda bahsi geçen şiirinde babasının bedduasına da cevap olarak ‘’Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân’’ diye yazdığı rivayet ediliyor…

Ancak babanın bedduasında kastettiği şîr-î pençe çok farklıdır. Bu beddua sekiz yıl sonra Yavuz’un yakasına yapışıyor ve sırtında şîr-î pençe hastalığı çıkıyor. Şîr-î pençe, aslan pençesi denilen bir karbonkül hastalığı oluyor. Kaderin cilvesi, imparatorluğu üç katına çıkaran cihan padişahı bu bedduanın oluştuğu bir biçimde acılar içinde hayata veda ediyor.

Nâbî

Yazımın girişinde Nâbî ekolünden bahsetmiştim. Nâbî mahlasını kullanan ve bu nedenle Şair Nâbî diye anılan bir başka dîvân edebiyatı şâirimiz bulunuyor: Şâir ve Velî Yûsuf (1641 – 1712.) Şair NâbÎ’nin de bir sözü bulunuyor:

"Bende yok sabr-u sükûn, sende vefadan zerre; iki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere."

‘’Nâ’’ ve ‘’bî’’ kelimeleri Farsça'da ayrı ayrı '’yok'’ manasına geliyor. Bu beyitte Nâbî, mahlasının oluşumunu belirtiyor. ‘’Yok’’ şairdir yani Nâbî, yok hükmündedir… Nâbî bu dizelerinde de ismindeki iki kere geçen ‘’yok’’ anlamını kastederek ‘’iki yoktan ne çıkar’’ diye dizelerine döküyor…

Daha önce Thomas More anlatırken onun ‘’Ütopya’’sından bahsetmiştim... Hani ‘’Ütopya’’; ‘’ou’’ (değil, yok) ve ‘’topos’’ (yer) kelimelerinden oluşan ‘’hiçbir yer’’ anlamında kullanılıyordu ya… Thomas More, ‘’ütopya’’ diye olmayan bir yeri anlatırken, Nâbî de kendisini ‘’olmayan kişi’’ yerine koyuyor…

Ve Nâbî’nin bir başka sözü:

‘’İlim bir lücce-i bi sahildir
Anda âlim geçinen cahildir.’’

(Lücce-i bi sahil: Sahilsiz deniz)

Nâbî’nin bu dizeleri ile kimleri kastettiği zaten TV’lerde açık oturumlarda izlerken açık açık görülüyor…

Ziya Paşa

Ama dîvân edebiyatı bu kadar da ciddi ve ağırbaşlı da değilse de yine ciddi mesajlar içeriyor:

‘’Erişir menzil-i maksuduna aheste giden
Tiz-i reftar olanın payine damen dolaşır…’’

(Yavaş giden hedefine ulaşır ancak acele yürüyenin etekleri ayağına dolaşır.)

Bu beyit de Ziya Paşa’ya aittir. Önemli konularda düşünüp taşınmadan hemen yola koyulanları, tepki verenleri kastediyor… Ziya Paşa’nın esas kastettiği alan siyaset ve diplomasi alanı oluyor… Ziya Paşa'ya göre siyasette ve diplomaside kararların aceleye getirmeden, iyice düşünülerek alınması gerekiyor. Bu söz hem de tam da günümüze uygun bir söz oluyor!

Fuzûlî

Yazıma Fuzûlî’den başlamıştım. Yazımı Fuzûlî’nn bir beyti ile bitireyim:

“Mecnûn ile bir mektebi-i aşk içre okurduk
Ben mushafı hatmettim, o ve’l-Leyl'de kaldı.”

Beytin ilk dizesinde Fuzûlî, Mecnûn’la bir aşk mektebinde beraber okuduklarını söylüyor. Bu dizenin anlaşılması basit… Bütün sorun ikinci dizede bulunuyor…

İkinci dizede geçen ‘’mushaf’’, Arapça bir kelime olup iki kapak arasına alınmış sayfalar anlamına geliyor. Ancak Fuzûlî’nin beytinde kastettiği ‘’mushaf’;’ Kur'ân'ın kitap hâlindeki şekli oluyor… Fuzûlî burada Kur’ân’ı hatmettiğini söylüyor. Buraya kadar dizenin anlamı da basit. Anlaşılmasında bir sorun bulunmuyor…

Bütün mesele “o ve’l-Leyl’de kaldı’’ terkibinde bulunuyor. Çünkü “o ve’l-Leyl’de kaldı’’ terkibini açıklamak böylesine basitçe olmuyor. Bu konu biraz çetrefillidir… Hz. Ali; “ilim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı’’ derdi. İşte burada da benim cehaletimin devreye girip bu konuyu biraz çoğaltmam ve uzatmam gerekiyor:

“Ve’l-Leyl”, Kur'ân'daki ‘’Leyl Sûresi’’nin ilk ayetidir. ‘’O ve’l-Leyl'de kaldı’’ derken Fuzûlî’nin; bir mektebi-i aşk içre okudukları Mecnûn’un bu ayete gelince Leylâ’sını hatırladığını ve heyecanından dilinin tutulduğunu, okumaya devam edemediğini anlattığı sanılıyor… Yani, Fuzûlî’nin; “Mecnûn’la aynı aşk mektebinde okuduk. Ben çoktaaan Kur’ân’ı hatmettim, o ise ve’l-Leyl ayetinde kaldı'' dediği, basitçe ''ben çalışkanın, iyiyim, Mecnûn ise tembel!’’ dediği sanılıyor… Ama öyle değil işte…

Arapça’da bir de ‘’vav-ı kasem’’ (yemin vav’ı) terimi bulunuyor. Vav-ı kasem: Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan ‘’vav’’ harfi oluyor. Bu ‘’vav’’ harfine ‘’yemin vav’’ı deniyor. ''Vallahi'', ''veşşemsi'', ''velfecri'' kelimelerinde olduğu gibi. Türkçe’ye “andolsun'' , ''yemin olsun” şeklinde tercüme ediliyor.

“Ve’l-Leyl” tamlaması Kur’ân’ın birkaç yerinde geçiyor. Kelime anlamı, ‘’geceye and olsun’’ şeklinde oluyor…

Ancak Fuzûlî, dizelerinde ''ve'l-Leyl'' tamlamasını Kur'ân'daki ‘’Leyl Sûresi’’nin ilk ayeti anlamında kullanmıyor. Fuzûlî, ''ve'l-Leyl'' tamlamasını Leylâ'yı kastederek kullanıyor. Bu durumda “ve’l-Leyl” terkibinde ‘’Leylâ’ya yemin olsun ki’’ anlamı çıkıyor. Mecnûn’un ilk adı ‘’Kays’’dır, Mecnûn, Leylâ'ya âşık olana kadar Kays olarak tanınıyor, Kays olarak biliniyor. Kays, Leylâ’nın aşkından sonra, Leylâ'nın aşkından dolayı ‘’Mecnûn’’ oluyor. Burada Fuzûlî işte bu durumu anlatıyor. İşte bu nedenle Kays “ve’l-Leyl”de kalarak, ona odaklanarak, ona yoğunlaşarak ''Mecnûn'' oluyor…

Aslında Fuzûlî, bu beytinde kendisinin sıradan herkes gibi Kur’ân’ı okuyup hatmettiğini ancak Kays’ın mektebi-i aşk içinde okuyarak “ve’l-Leyl”de, Leylâ'da kaldığını, bu noktada derinleşerek, yoğunlaşarak Mecnûn olduğunu ve böylece dünyaca tanındığını, kendisinin (Nâbî gibi) yok hükmünde bir cahil olduğunu söylüyor…

Bir başka anlamda da Fuzûlî, Kur’ân’ı hatmetmenin bir önemi olmadığını, önemli olanın Kur’ân’da derinleşerek, onda yoğunlaşarak onu anlamanın önemli olduğunu vurguluyor...

Ben de hazır Fuzûlî’ye, Leylâ’ya, Mecnûn’a gelmişken onlarla devam edeyim isterdim ama... ‘’Yazı uzadı’’ diye dostlarımdan daha fazla fırça yemeden ve daha fazla da cahillik etmeden Fuzûlî, Leylâ ve Mecnûn’u daha sonraya bırakayım…

Ben aslında sadece ’’Şeb-i yeldâ’’yı, yılın en uzun gecesini anlatmak istemiştim… Yılın en uzun gecesi de olsa bu noktada kainatın şaşmaz ilkesi devreye giriyor: Her gecenin sonu gibi ardından mutlaka gün ağarıyor, sabah oluyor… Zaten gecenin en zifiri anı sabaha en yakın anı oluyor... 

Arz ederim...

Osman AYDOĞAN




Yorumlar - Yorum Yaz