
Marcus Aurelius
29 Temmuz 2016
Marcus Aurelius İS 26 Nisan 121 – 17 Mart 180 tarihleri arasında yaşar, İS 161- 180 yılları arasında da Roma imparatoru olarak hüküm sürer. Tam adı Marcus Aurelius Antoninus Augustus’dur. Tahta çıktığında gücü evlatlık kardeşi Lucius Verus ile paylaşarak Roma tarihinde ilk kez '’eş imparatorluk'’ sistemini getirir. Verus'un 169'daki ölümüne kadar imparatorluğu birlikte yönetmişlerdir.
Roma’nın Altın Çağı ve "Liyakat" dönemi
Roma tarihçileri, özellikle Edward Gibbon, Nerva'dan Marcus Aurelius'a kadar geçen yaklaşık seksen yıllık dönemi Roma İmparatorluğu'nun en parlak çağı olarak kabul eder. Nerva, Traianus, Hadrianus, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius'un ortak özelliği iktidarı kan bağı yerine liyakat esasına göre devretmeleri olmuştur. Bu nedenle bu dönem Roma'nın en istikrarlı, en müreffeh ve en iyi yönetilen yılları arasında gösterilir. Marcus Aurelius da bu nedenle Roma'nın "Beş İyi İmparatoru"nun beşincisi ve sonuncusu olarak kabul edilir. O çağlarda Roma ekonomisi büyük ölçüde köle emeğine dayanıyor, bu nedenle tarihçiler Roma'yı klasik çağın en belirgin köleci toplumlarından biri olarak değerlendiriyorlar.
Marcus'un dönemi, yöneticilik ve iktidarın bilinen tarihi içinde sıradışı bir dönem olma özelliğini korur.
Filozoftur kendisi, stoacı bir filozoftur. Sürekli yazmıştır. Platon, yöneticilik için en uygun kişilerin filozoflar olduğunu savunurdu. ‘’Filozoflar kral, krallar filozof olsaydı şehirler ışıl ışıl olurdu’’ sözü Platon’a aittir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm hükümdarlar arasında, belki de çok azı Marcus Aurelius gibi, hem filozof, hem de hükümdardır.
Marcus Aurelius, Roma imparatoru sıfatıyla dünyadaki en güçlü insandır. Bununla birlikte, onun hem bireysel hem de devlet adamı olarak yaşamını, para, mal-mülk, iktidar ya da şöhret tutkusu değil, erdem, adalet ve barışa duyduğu özlem yönlendiriyordu.
Sınırlar ve savaş: Pax Romana'nın sonu
Stoacı da olsa, barışçıl da olsa, insancıl bir yaşam biçimi benimsese de, 19 yıllık hükümdarlığının 17 yılını savaşlarda geçirmek zorunda kalması büyük bir ironidir. Çünkü Marcus Aurelius, Roma'nın hâlâ dünyanın en güçlü devleti olmasına rağmen artık fetihlerden çok sınırlarını korumak zorunda kaldığı bir dönemde tahta çıkar.
Özellikle Tuna Nehri boyunca yaşayan Germen kabileleri, başta Markomanlar ve Kuadiler olmak üzere, kuzey sınırlarını sürekli tehdit eder, Marcus Aurelius da bu saldırıları püskürtmek için yıllarca cephede kalır. Bu mücadeleler sayesinde Roma'nın sınırları korunmuş olur ve imparatorluğun istikrarı bir süre daha devam eder. Bu nedenle Marcus Aurelius'un ölümü, tarihçiler tarafından Pax Romana'nın (Roma Barışı) sonu olarak kabul edilir.
Yaklaşık iki yüz yıl süren Pax Romana (Roma Barışı), Roma İmparatorluğu'nun iç istikrarını, ekonomik refahını ve hukuk düzenini ifade eden bir dönemdir. Marcus Aurelius'un ölümünden sonra başlayan siyasi krizler ve ardı ardına gelen iç savaşlar bu dönemin sona ermesine yol açar.
Cepheden doğan başyapıt: ’'Ta eis Eauton’’ (Düşünceler)
Onun, sürekli not tutarak bir dizi düşünceyi kâğıda dökebilmiş olması dikkate değerdir. 12 kitaplık ‘’Ta eis Eauton’’ (Düşünceler) adlı Yunanca yazılmış yapıtıyla ünlüdür. Geçen dört yüz yıl boyunca Marcus Aurelius'un bu düşünceleri "meditasyonlar" olarak adlandırılır. Bunlar, günümüzde bu sözcükten anladığımız anlamda gerçek meditasyonlar değildir. Aslına bakılırsa, kitabın Yunanca başlığı "Kendi Kendine" diye çevrilebilir.
Çadırdaki yalnızlık: "Kriz Anı Felsefesi"
Dikkate değer olan, bu felsefi başyapıtın Roma'daki rahat bir sarayda değil; bugün Viyana olarak bilinen Vindobona başta olmak üzere, Tuna cephesindeki askerî çadırlarda, savaş gürültülerinin arasında yazılmış olmasıdır. Bu durum esere eşsiz bir '’kriz anı felsefesi'’ niteliği kazandırır.
Marcus Aurelius’un yaşamı, insanlık tarihinin en büyük tezatlarından birine ev sahipliği yapar. Bir yanda Roma Lejyonlarının kılıç şakırtıları, Germen kabilelerinin çığlıkları ve her gün yüzleşmek zorunda kaldığı ölüm gerçeği; diğer yanda ise geceleri askerî çadırında, mum ışığında sığındığı mutlak bir sessizlik... O, gündüzleri dünyanın en acımasız savaş meydanlarında imparatorluğun sınırlarını korumak için stratejiler geliştirirken, geceleri kendi içsel sınırlarını korumak, ruhunu öfkeden ve hırstan arındırmak için felsefeye sığınır. Yazdığı her satır, dışarıdaki kaosa karşı içeriye çekilen bir barış settidir. İşte bu yüzden onun stoacılığı teorik bir felsefe değil; cephede hayatta kalma, aklını ve vicdanını koruma mücadelesidir.
Marcus Aurelius, evrende insanın yerini, ne için var edildiğini anlatır yazdıklarında… Marcus Aurelius’un yazılarında ‘’sen’’ diye bahsettiği okuyucu değil, kendisidir, düşünceleri başkalarına öğütler değil, kendisine ait bir iç muhasebedir, içsel bir iletişimdir. Marcus Aurelius’un eseri bir özdeyişler derlemesidir. Yazılarında; ailesine, manevi babasına ve eğitmenlerine borçlu olduğunu belirttiği bütün iyi niteliklere değinir. Ülkemizde Marcus Aurelius’un kitabı ‘’Kendime Düşünceler’’ adıyla yayınlanır. (Alfa yayınları, Roman yayınları, Oda yayınları) Ayrıca Mark Forstater’in '’Marcus Aurelius’un Ruhsal Öğretileri’' adlı kitabı da yayınlanır. (Dharma Yayınları)
Marcus Aurelius’un kitabında yer alan sözleri:
Bu kitaplarda Marcus Aurelius’un aşağıdaki ifadeleri yer almaktadır. Her ne kadar Marcus Aurelius bunları kendine söylemişse de biz yine de kendimize söylemiş gibi okuyalım:
"Durmadan dönüp duran yıldızları, sanki sen de onların arasında geziniyormuşsun gibi hayranlıkla seyret ve varlıkların içinde bulunduğu değişimi düşün, hiç durmaksızın birinden diğerine dönüşmelerini izle. Bu gibi olaylar üzerinde düşünerek, yeryüzündeki yaşamı tozlarından arındırırsın."
‘’Evreni daima tek bir canlı varlık olarak düşün, tek bir bedeni ve tek bir ruhu olan; ve sonra bütün varlıkların nasıl bu tek canlı varlığın kozmik bilinciyle ilişki içinde olduğunu gözle.’’
''Bir insanın yaşamı boyunca amacı, mutluluğa ulaşmak, sefalet ve mutsuzluktan uzak durmak, hareket özgürlüğü elde etmek ve ‘arzularının’ kölesi olmaktan kaçınmak, kendi kendine yetmek ve bağımsız olabilmek, diğer insanların parasal, toplumsal ya da duygusal desteklerine muhtaç olmamaktır.''
"Şu birkaç gerçek dışında her şeyi boş ver: Yalnızca bulunduğumuz anda, şu kısacık zaman diliminde yaşayabiliriz; yaşamımızın geri kalan kısmı ya sona ermiş ve çoktan toprağa gömülmüştür ya da henüz bir belirsizlik perdesi arkasında gizlidir. Sürdüğümüz yaşam kısa, yeryüzündeki köşemiz ise küçüktür.''
''Üç bin yıl ya da bunun on katı bile yaşasan, hiç kimsenin yaşamakta olduğu yaşamdan başka bir yaşamı yitirmediğini, yitirmekte olduğu yaşamdan başka bir yaşam yaşamadığını aklından çıkarma; bu nedenle en uzun yaşamın da, en kısa yaşamın da sonu aynı yere varır. Çünkü şimdiki zaman herkes için aynıdır, bu nedenle geçmekte olan da aynıdır; yitirilen, bir andan başka bir şey değildir... İnsan yaşlı da ölse genç de ölse ölünce aynı şeyi yitirir; şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği yegâne şeydir. Çünkü sahip olduğu biricik şeydir...''
''Eğer bir dış etken seni üzerse, duyduğun acı o şeyin kendisinden değil senin ona verdiğin değerden geliyordur. Onu da her an ortadan kaldırma gücün vardır.''
"Bir insan bile bile gerçeği görmemezlik edemez."
"Kendi amaçlarınla ilgilen, diğer insanlarla değil. Yaşadıklarını evrenin doğası öyle istediği için yaşıyorsun."
"Kendi içini kaz. Çünkü iyilik içinde, sen kazdıkça o fışkıracak."
"İnsanları sevmeyen birine, onun insanlara davrandığı gibi davranma."
“Saklanabileceğin tek kale, insanın tutkularından arınmış bir akılla yargılarını bilinçli olarak kullanabileceği kendi içindeki kaledir.’’
"Düşünceleriniz ne ise hayatınız da odur. Hayatınızın gidişini değiştirmek istiyorsanız, düşüncelerinizi değiştiriniz."
“İnsanlar birbirleri için dünyaya gelmişlerdir. Bu nedenle onları eğit ya da katlan onlara.“
“Olan bitenler seni rahatsız ettiğinde ve soğukkanlılığını yitirdiğinde, hemen kendine dön ve seni kızdıran olay bittikten sonra kızgınlığını daha fazla sürdürme; çünkü derinde yatan uyumuna ne kadar fazla sığınırsan kendine o kadar egemen olursun.“
"Birisinin hatasına öfkelendiğinde derhal kendine bak ve kendinin de nasıl hata yaptığını düşün; örneğin iyinin paraya ya da hazza ya da bir parça şöhrete eşdeğer olduğunu düşünmen gibi... Bunun bilincine vardığında, özellikle de seni öfkelendiren kişinin gergin olduğunu ve yapabileceği pek başka bir şey olmadığını ayrımsadığında öfkeni hemen unutursun ve eğer bir yolunu bulabilirsen, karşındaki insanın gerginliğini gidermelisin."
“Her yeni güne başlarken, kendine şunu anımsat: Bugün yine meraklı, nankör, kendini beğenmiş, hilekâr, kıskanç ve bencil bir sürü insan çıkacak karşıma. Onları bu duruma getiren, iyi ile kötüyü ayırt edemeyecek kadar cahil olmalarıdır.”
“İyi insanın nasıl olması gerektiğini anlatmayı bırak artık; anlattığın insan ol.”
‘’Bir insanın gözleri, onun karakterini hemen yansıtır, tıpkı sevilen birinin, sevgilisinin bakışlarından her şeyi okuması gibidir bu.”
‘’İyi, samimi ve nazik insanlar karakterlerini, herkesin görebileceği biçimde yüzlerine yansıtır.’’
“Mutlu bir yaşam sürmek için ne kadar az şeye gereksinimin olduğunu anımsa.’’
‘’Varlıklı olduğun için gururlanma ve yitip gitmesine daima hazırlıklı ol.’’
“Üç akrabalığın vardır: Birincisi seni çevreleyen bedenle olan yakınlığındır; ikincisi her şeyin kaynağı olan yaratıcı güç iledir; üçüncüsü ise seninle birlikte yaşayanlardır.”
‘’Sana armağan edilen yaşama uyum sağla ve kaderin senin çevrene yerleştirdiği insanları samimiyetle sev.’’
‘’En iyi intikam, düşmanın gibi olmamaktır.’’
‘’Başına gelenleri ve senin yazgında bulunanları yalnızca sev. Bundan daha uygun ne olabilir ?’’
“Ulu bir bilge olman ama kimsenin bunu anlamamış olma olasılığı her zaman mümkündür. ...Marcus, sen bu büyük dünya halkının bir vatandaşı oldun; yaşamının beş ya da elli yıl sürmesi neyi değiştirir? Sana verilen süre ne kadar olursa olsun, bu büyük topluluğun ‘birlik ‘ ilkelerine uygun olan her şey, herkesin için adildir...’’
“Ölümden korkma, tersine onu sevinerek karşıla, çünkü ölüm de doğandan gelir. Tıpkı, önce gençken giderek büyümemiz, gelişmemiz ve olgunluğa ulaşmamız, dişlerimizin çıkması, sakalımızın uzaması ve saçlarımızın beyazlaması, aklımızın ermeye başlaması, gebe kalmamız ve yeryüzüne yeni yaşamlar getirmemiz ve nihayet yaşamımızın farklı dönemlerinde olagelen tüm doğal süreçler gibi ölüm de yaşamın bir parçasıdır. Düşünceli bir insan asla ölümü hafife almaz, ona karşı sabırsız olmaz ya da onu aşağılamaz, ancak yaşamın doğal süreçlerinden biri olduğunu bilerek onu bekler.”
‘’Kendini bugün ölmüş olarak düşün, artık yaşamı sona ermiş birisi gibi ve bunu aklında tutarak geriye kalan zamanını doğa ile tam bir uyum içinde yaşayarak geçir.’’
‘’....Sahneyi halinden hoşnut olarak terket, çünkü seni sahneden indiren Yaratıcı da yaptığından hoşnuttur.’’
Antoninus vebası ve İmparatorun gün batımı
Marcus Aurelius'un hükümdarlığı sırasında imparatorluk, tarihçilerin Antoninus Vebası adını verdiği büyük bir salgınla karşı karşıya kalır. Milyonlarca insanın ölümüne yol açtığı düşünülen bu salgın Roma'nın ekonomik ve askerî gücünü önemli ölçüde zayıflatır.
180 yılının başında Marcus Aurelius da ordusunu kırıp geçiren bu salgın hastalığa yakalanır. İmparatorlarının öleceğini anlayarak gözyaşlarını tutamayan askerlerine: ‘’Niçin ağlıyorsunuz?’’ diye sorar Marcus Aurelius. Ve kendisi şu cevabı verir; ‘’Hepinizin beni bulacağı yere, sadece, sizden önce gittiğimi bilmiyor musunuz?’’
Aynı günün akşamı, bir emri olup olmadığını öğrenmek için yanına gelen görevliye, ‘’Beni artık bırakıp, doğacak güneşi bulmaya gidin, ben artık batıyorum’’ diye yanıt verir, sonra uyumak üzereymiş gibi, başını örter. 180 yılının 17 Mart gecesinde, 58 yaşında, hayata gözlerini yumar.
Marcus Aurelius'un ölümünden sonra yerine oğlu Commodus geçer. Önceki beş imparatorun aksine Commodus, liyakat yerine babadan oğula geçen yönetim anlayışını sürdürür. Böylece "evlat edinerek en liyakatli kişiyi imparator seçme" geleneği de sona ermiş olur. Roma tarihçilerinin önemli bir kısmı onun iktidarını Roma'nın uzun gerileme sürecinin başlangıcı olarak değerlendirir.
Roma'nın Son Filozof İmparatoru ve Stoacılık
Marcus Aurelius yalnızca başarılı bir komutan ya da güçlü bir hükümdar değildir. Aynı zamanda Roma'nın yetiştirdiği son büyük filozof imparatorudur. Ondan sonra tahta geçen yöneticiler imparatorluğu ayakta tutmaya çalışsalar da hiçbiri onun kadar düşünce ile yönetimi birleştiremez. Bu nedenle Marcus Aurelius, yalnızca Roma tarihinin değil, dünya siyaset düşüncesinin de en dikkat çekici hükümdarlarından biri olarak kabul edilir. Felsefeyi devlet yönetimine uygulayabilmiş ender hükümdarlardan biri olması onu çağdaşlarından da sonraki kuşaklardan da ayırmaktadır.
Marcus Aurelius stoacı bir filozoftu. Stoacılığın Kurucusu Zenon’dur. (M.Ö. 335-263) Zenon, mutluluğun; eylemlerin ve ruhun özgürlüğünde aranması ve gerçek kişiliklerimiz için yalnızca zaruri olanı istemenin gerektiğini ifade eder. Zenon’a göre zaman hariç hiçbir şeye karşı güçsüz değilizdir.
Stoacılık, Yunanistan'da doğmuş olmakla birlikte Roma'da Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius ile en olgun dönemine ulaşır.
Stoacılar doğaya uygun yaşamayı felsefi olarak benimserler, mutluluğun dış koşullara bağlı olmadığına inanırlar ve dış etkilere karşı kayıtsız kalmayı önerirler. Stoacılara göre; özgür insan başkalarına ve dış etkilere kayıtsız kalmasını bilen insandır. Stoacılar erdem ile mutluluğun temeli olarak arzu, tutku, heyecan ve duygulardan kurtulmayı kabul ederler. Stoacılara göre tek insanla evren arasında bir fark olmadığı gibi, "ruh" ile "madde" arasında da bir fark yoktu…
Fenike kökenli olduğu kabul edilen Kıbrıslı Zenon, bir süre akademide bir öğrenci olarak çalıştıktan sonra akademiden ayrılır ve kendi okulunu kurar. Bir binada ders verecek gücü olmadığı için, derslerini bir çatı ya da sundurma gölgesi altında verir. Okulunun adı olan stoacılık da, Yunanca (çatı) anlamına gelen “ stoa “ sözcüğünden bu nedenle türetilmiştir.
Eski Yunanistan’daki Parnasos Dağının güneybatısında bulunan Delfi arkeolojik alanındaki Apollo Tapınağı'nın girişinde yedi bilgelere atfedilen ve Sokrates'in felsefesinin de temelini oluşturan şu kadim söz kazılıdır: “İnsan, kendini Bil! “ Sokrates’in bir başka sözü; “Neye sahip olduğundan çok, ne olduğuna bakarak kendini değerlendir, ancak bu biçimde olabildiğince mükemmel olabilirsin.“
Platon’un özlediği kral ve günümüz siyaseti
Rivayete göre Marcus Aurelius Roma Meydanı'nda, Roma geleneklerine göre, zafer alaylarında yürürken arkasında da bir uşak yürürmüş. Uşağın tek işi, insanlar onu alkışladığında ve şükranlarını sunduğunda Marcus Aurelius' un kulağına eğilerek ''sen sadece insansın’’ (Hominem te memento) diye fısıldamakmış.
Bu hikâye Marcus Aurelius’un Sokrates’in söylediği gibi hem ‘’kendini bildiğini’’ ve hem de neye sahip olduğunu değil ‘’ne olduğunu’’ bildiğini göstermektedir.
Aradan yaklaşık bin sekiz yüz yıl geçmiş olmasına rağmen Marcus Aurelius'un adalet, erdem, ölçülülük ve kamu yararını önceleyen yönetim anlayışı bugün de güncelliğini korumaktadır.
Marcus Aurelius’tan yaklaşık iki bin yıl sonra yaşayan günümüz politikacılarının gerçek bir devlet adamı olan Marcus Aurelius’tan öğrenecekleri çok şey olsa gerek diye düşünüyorum. Ama vazgeçtim günümüz politikacılarının Marcus Aurelius’tan bir şey öğrenmelerini, kendilerine Marcus Aurelius kimdir diye sorsak acep ne cevap verirlerdi?
Platon'un söylediği gibi keşke filozoflar kral, krallar filozof olsaydı!.
Osman AYDOĞAN