
İstanbul’un Kurtuluşu
13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e
06 Ekim 2020
Bugün, 06 Ekim, İstanbul'un kurtuluşunun yıldönümüdür. İstanbul'un kurtuluşunu anlatmak için nasıl işgal edildiğinden başlamak gerekiyor.
Mütareke Dönemi
Türk Kurtuluş Savaşı tarihinde özellikle İstanbul ile özdeşleşen bir dönem bulunuyor. Bu döneme “Mütareke Dönemi” adı veriliyor. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile başlayan bu dönem, İstanbul'un işgal altında bulunduğu ve Millî Mücadele'nin Anadolu'da geliştiği yılları kapsıyor. Bu dönemde çok şey yaşanıyor. Bunların en başında da İstanbul'un işgali geliyor.
İstanbul’un işgali
İstanbul, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından bu defa savaşın galipleri olan İtilaf Devletlerinin askerî denetimi altına giriyor. İstanbul daha önce de 1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferi sırasında ağır bir işgal ve yağma yaşamıştı. Aralarında yedi yüzyılı aşan bir zaman bulunan bu iki olayın tarihsel şartları ve aktörleri birbirinden farklı olsa da İstanbul açısından ortak olan, şehrin yabancı askerî güçlerin hâkimiyeti altına girmesi oluyor.
1204: İstanbul'un Haçlılar tarafından işgali
1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Haçlılar İstanbul'u ele geçiriyor. Şehir büyük bir yağma ve tahribata uğruyor; saraylar, kiliseler, manastırlar, sanat eserleri ve yüzyıllar boyunca biriken kültürel miras ağır zarar görüyor. İstanbul'da Latin İmparatorluğu kuruluyor. 1261 yılında İznik İmparatoru VIII. Mihail Palaiologos'un kuvvetleri İstanbul'u geri alıyor ve yaklaşık 57 yıl süren Latin hâkimiyeti sona eriyor.
İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından kısa bir süre sonra, 13 Kasım 1918 tarihinde İtilaf Devletleri donanması İstanbul'a geliyor ve şehrin önemli ve stratejik noktaları denetim altına alınmaya başlanıyor. Böylece İstanbul'da fiilî işgal dönemi başlıyor. Ancak işgal tek aşamada gerçekleşmiyor. 13 Kasım 1918'de başlayan fiilî askerî denetim, 16 Mart 1920 tarihinde İtilaf kuvvetlerinin devlet kurumlarına doğrudan el koymasıyla resmî işgale dönüşüyor.
Aynı gün, 13 Kasım 1918 günü İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinden oluşan bir filo işgal için İstanbul Limanı’na giriyor. Bu filoda 22 İngiliz, 17 İtalyan, 12 Fransız, 4 Yunan savaş gemisi ve ayrıca 4 denizaltı bulunuyor. Zaman içinde bu işgalci filodaki gemilerinin sayısı 167’ye kadar çıkıyor.
İstanbul'un işgali yalnızca bir şehrin askerî denetim altına alınması anlamına gelmiyor. İstanbul aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin başkenti, hükûmetin, Meclis'in ve devlet kurumlarının merkezi oluyor. Bu nedenle İstanbul üzerindeki askerî denetim, zamanla Osmanlı Devleti'nin egemenlik yetkilerinin de denetim altına alınması anlamına geliyor. İşgalin ilerleyen dönemlerinde devlet kurumlarına, haberleşmeye ve siyasal hayata yapılan müdahaleler bu durumu daha açık hâle getiriyor.
Fransız General Franchet d’Espèrey, 8 Şubat 1919 tarihinde İstanbul'a ikinci gelişinde Karaköy'den karaya çıkıyor ve Beyoğlu'na doğru gösterişli bir törenle ilerliyor. D’Espèrey'nin at üzerinde İstanbul'a girişi, dönemin Türk kamuoyunda ve daha sonraki anlatılarda Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'a girişini hatırlatan bir güç gösterisi olarak değerlendiriliyor.
İstanbul’u işgal eden Fransız General d’Espèrey’nin Fatih’in fetih törenini anımsatan tören yürüyüşü.
Bu tören yalnızca bir işgal komutanının İstanbul'a gelişi olmuyor. Aynı zamanda işgalin askerî gücünü İstanbul halkına görünür kılan simgesel ve psikolojik bir güç gösterisine dönüşüyor.
Bu gösterişli giriş üzerine gazeteci ve şair Süleyman Nazif, Hadisat gazetesinin 9 Şubat 1919 tarihli nüshasında “Kara Bir Gün” başlıklı ünlü yazısını yayımlıyor. Süleyman Nazif bu yazısında işgal karşısında duyduğu öfkeyi dile getiriyor ve d’Espèrey’nin İstanbul’a girişini sert bir dille eleştiriyor. Yazı işgal makamlarının büyük tepkisini çekiyor. Süleyman Nazif daha sonra, 1920 yılında İngilizler tarafından tutuklanan çok sayıda Osmanlı devlet adamı, asker, aydın ve siyasetçiyle birlikte Malta’ya sürgün ediliyor.
Süleyman Nazif'in “Kara Bir Gün” yazısı, işgal yıllarında edebiyat ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini gösteren güçlü örneklerden biri oluyor. İşgal yalnız orduların ve hükûmetlerin karşı karşıya geldiği bir mücadele olarak kalmıyor; gazeteciler, şairler ve yazarlar da kelimeleriyle bu mücadelenin içinde yer alıyor. Böylece İstanbul'un işgal yılları, daha sonra Türk edebiyatında geniş bir yer tutacak olan Mütareke İstanbul'u edebiyatının da tarihsel zeminini oluşturuyor.
Mondros Mütarekesi sonrasında Padişah Vahdettin, 21 Aralık 1918 tarihinde Meclis-i Mebusan'ı feshediyor. Daha sonra yapılan seçimlerin ardından Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı 12 Ocak 1920 tarihinde İstanbul'da toplanıyor. Meclis, 28 Ocak 1920 tarihinde Misak-ı Millî'yi kabul ediyor. Misak-ı Millî'nin 17 Şubat 1920 tarihinde kamuoyuna ilan edilmesi, İtilaf Devletlerinin İstanbul Hükûmeti ve Meclis üzerindeki baskısını daha da artırıyor.
16 Mart 1920 sabahı İtilaf kuvvetleri İstanbul'u resmen işgal ediyor. Askerî birlikler şehrin stratejik noktalarını ve devlet kurumlarını denetim altına alıyor; Meclis-i Mebusan basılıyor. Rauf Orbay'ın da aralarında bulunduğu bazı milletvekilleri, devlet adamları ve aydınlar tutuklanıyor; bunların bir bölümü daha sonra Malta'ya sürgün ediliyor. Böylece 13 Kasım 1918'de başlayan fiilî işgal, 16 Mart 1920'de Osmanlı Devleti'nin siyasal kurumlarına doğrudan müdahale edilen yeni bir aşamaya geçiyor.
İşgalden sonra çalışmalarını sürdüremeyen Meclis-i Mebusan, 11 Nisan 1920 tarihinde Padişah iradesiyle feshediliyor.
Ancak İstanbul'un 16 Mart 1920 tarihinde resmen işgal edilmesinin sonucu yalnızca İstanbul ve Meclis-i Mebusan ile sınırlı kalmıyor. İşgal, Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasal merkezini de değiştiriyor. İstanbul'daki devlet merkezinin egemenlik yetkileri fiilen sınırlandırılırken millî iradenin yeni merkezi Ankara'da şekilleniyor. Nitekim İstanbul'un resmen işgalinden yalnızca 38 gün sonra, 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankara'da açılıyor. Böylece Ankara, yalnızca Millî Mücadele'nin yönetildiği bir şehir değil; İstanbul karşısında yeni bir siyasal meşruiyet ve egemenlik merkezi hâline geliyor.
İstanbul'un işgali yalnızca askerî ve siyasal alanda yaşanmıyor; şehrin gündelik hayatını da derinden etkiliyor. Yabancı askerî birliklerin varlığı, denetimler, tutuklamalar, sansür ve devlet kurumları üzerindeki baskı İstanbul halkına işgal altında yaşadığını her gün yeniden hatırlatıyor. Böylece işgal, yalnızca bir egemenlik meselesi olmaktan çıkıyor; toplumun gündelik hayatına, psikolojisine ve şehirle kurduğu ilişkiye kadar uzanan bir deneyime dönüşüyor.
Mütareke İstanbul'unun bu toplumsal ve ahlaki atmosferi edebiyata da yansıyor. Mithat Cemal Kuntay, “Üç İstanbul” adlı romanında işgal yıllarının İstanbul'unu; değişen insan ilişkileri, siyasal hesaplar, çıkar ilişkileri ve toplumsal çözülmeler üzerinden anlatıyor.
Mütareke İstanbul'u yalnız Mithat Cemal Kuntay'ın eserinde yer almıyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Sodom ve Gomore”de işgal İstanbul'unun ahlaki ve toplumsal çözülmesini; Kemal Tahir ise “Esir Şehrin İnsanları”nda işgal altındaki şehirde insanların işgal, direniş ve vicdan karşısındaki farklı tutumlarını anlatıyor. Böylece tarih belgelerin anlattığını kaydederken edebiyat, aynı dönemin insan ruhunda ve toplum hayatında bıraktığı izleri görünür hâle getiriyor.
Mütareke basını ve Mütareke aydınları
Mütareke döneminde Osmanlı basını ve aydınları işgal karşısında ortak bir tutum göstermiyor. Millî Mücadele'yi destekleyen gazeteci ve aydınların yanında, İtilaf Devletlerinin politikalarını destekleyen, Anadolu'da başlayan Millî Mücadele'ye karşı çıkan gazeteci, yazar ve devlet adamları da bulunuyor. İşgal kuvvetlerinin politikalarını destekleyen ve Millî Mücadele'ye karşı çıkan bu basın, dönemin siyasal tarihinde “Mütareke basını” olarak anılıyor. Ali Kemal, Refik Halit Karay, Refii Cevat Ulunay, Sait Molla ve Mustafa Sabri Efendi bu çevrenin öne çıkan isimleri arasında yer alıyor. Bunlar arasında özellikle Ali Kemal, Millî Mücadele'ye karşı yürüttüğü sert muhalefet nedeniyle zamanla Mütareke basınının simge isimlerinden biri hâline geliyor.
İstanbul gazetelerinden Alemdar, Peyam-ı Sabah, Türkçe İstanbul ve Aydede gazeteleri tamamen işgal kuvvetlerini destekleyip Milli Mücadelenin karşısında yer alıyor. Vakit, Zaman, İkdam ve Tasvir-i Efkar gazeteleri de işgalin başında işgal kuvvetlerine destek veriyor. Örneğin İstanbul işgal edildiğinde bu gazeteler şu başlıkları atıyor: Vakit: “Memleket artık barış ve huzura kavuştu”, Zaman: “Düşmanın dostluğu”, İkdam: “Allah’ın yardımıyla ateşkes yapıldı”, Tasvir-i Efkar: “Çevresi çiçeklerle bezenmiş, üstünde güneş doğan bir barış” vb.
Mütareke basınının tutumunu yalnızca gazetecilik tarihi açısından değerlendirmek de yeterli olmuyor. İşgal dönemlerinde toplumların karşısına yalnızca direnmek veya teslim olmak şeklinde iki seçenek çıkmıyor. İşgalci güçle uzlaşarak mevcut düzen içinde varlığını sürdürmeye çalışanlar, işgalci güçle uzlaşarak mevcut düzen içinde varlığını sürdürmeye çalışanlar, değişen güç dengelerine uyum sağlamaya yönelenler ve ülkenin kurtuluşunu kendi gücünden çok büyük devletlerin himayesinde arayanlar da ortaya çıkıyor. Bu nedenle Mütareke basını, aynı zamanda işgal karşısında bir toplumda ortaya çıkabilecek farklı siyasal ve toplumsal davranış biçimlerinin de örneğini oluşturuyor.
İşgal kuvvetlerine yakınlaşanlar arasında yalnızca gazeteciler ve yazarlar değil, Osmanlı devlet adamları da bulunuyor. Falih Rıfkı Atay, Maarif Nazırı Rıza Tevfik'i bu dönemde şöyle anlatıyor: “Tevfik Paşa kabinesinde, Hürriyet ve İtilafçı Rıza Tevfik’i Maarif Nazırı olarak buluyoruz. Bir gün köprüye doğru gidiyordum. Bir otomobil durdu, içlerinden gülerek, seslenerek Rıza Tevfik indi, karşı kaldırımda bir İngiliz yüzbaşısına doğru yürüdü. Bir şeyler anlattığı zaman, yüzbaşı soğuktu bile. Bir Osmanlı Nazırı (Bakan) için bir İngiliz yüzbaşısından iltifat görmek. O şimdi, daha bir yıl önce Şam sokaklarında bir Suriyeli eşrafın bir Osmanlı kumandanı ile selamlaşabilmesi kadar, göstermeğe ve gösterişe değen bir hadise idi.”
Falih Rıfkı'nın sözünü ettiği Rıza Tevfik, Maarif Nazırlığından önce Darülfünun'da öğretim üyeliği de yapıyor. Öğrencilerle yaşadığı bir tartışmada İngilizlerin İstanbul'daki varlığına güvenerek söylediği aktarılan şu sözler, onun işgal dönemindeki siyasal tutumunu göstermesi bakımından dikkat çekiyor: "Bana bakın, İngilizler burada oldukça, kimse beni susturamaz, istediğimi söylerim, bana bir halt edemezsiniz."
Rıza Tevfik daha sonra Osmanlı Devleti adına Sevr Antlaşması'nı imzalayan heyette de yer alıyor. Onun bu dönemde Batı'ya ve özellikle İngiltere ile Fransa'ya bakışını, bir Fransız gazetesine verdiği belirtilen şu demeç de yansıtıyor: ‘’İngilizlerden çok şey öğrendim. Fransız medeniyetine tutkunum. Bende his ve fikir itibariyle beğenilecek ne varsa sizindir. Bende fena olan her şeyin kaynağı benim.’’
Damat Ferit kabinelerinden birinde Adliye Nazırı Bosnalı Ali Rüştü Bey, Yunan taaaruzunun başarısı için dualar ettiriyor.
Mütareke döneminde yaşananlar elbette bunlarla sınırlı kalmıyor. Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” adlı eserinde bu döneme geniş yer veriyor. Bu dönemi bütün yönleriyle anlatmak ayrı bir yazı konusu oluyor. En iyisi burada bırakmak gerekiyor.
Millî Mücadele'nin kazanılmasından sonra işgal yıllarında Millî Mücadele'ye karşı faaliyet gösteren bazı kişiler “Yüzellilikler” meselesiyle yeniden gündeme geliyor. Lozan görüşmelerinde kabul edilen genel af düzenlemesinin dışında bırakılmasına karar verilen kişiler arasından daha sonra 150 kişilik bir liste hazırlanıyor. Aralarında eski devlet adamları, gazeteciler ve çeşitli siyasal çevrelerden isimlerin bulunduğu bu kişiler Türkiye dışında bırakılıyor ve tarihe “Yüzellilikler” olarak geçiyor.
Mütareke yıllarının basın ve aydınlar açısından bıraktığı asıl soru da burada ortaya çıkıyor. Bir ülke işgal edildiğinde aydının sorumluluğu yalnızca olup biteni yorumlamak mı, yoksa ülkesinin bağımsızlığı karşısında bir tutum almak mı oluyor? Mütareke basını bu soruyu Türk düşünce hayatına yalnız o günler için değil, sonraki dönemler için de bırakıyor. Çünkü işgal sona eriyor; fakat aydın ile iktidar, aydın ile toplum ve aydın ile bağımsızlık arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği sorusu ortadan kalkmıyor.
Sevr Anlaşması
10 Ağustos 1920 tarihinde Osmanlı Devleti'ni siyasî, askerî ve ekonomik bakımdan ağır sınırlamalar altına alan ve Anadolu'nun önemli bir bölümünü paylaşım alanlarına ayıran Sevr Antlaşması imzalanıyor. Ancak Ankara Hükûmeti bu antlaşmayı başından itibaren tanımıyor. Millî Mücadele'nin askerî ve siyasî başarısı sonucunda Sevr uygulanamıyor ve daha sonra Lozan'da bütünüyle farklı bir barış düzeni kuruluyor.
Sanatçı çağının tanığı oluyor. Bazen tarih kitaplarının sayfalarca anlattığını bir ressam tek bir görüntüyle anlatıyor. Nitekim dönemin bir sanatçısı da Sevr Antlaşması'nın yarattığı duyguyu, Fatih Sultan Mehmet'i kabrinde Sevr'i imzalayanları endişeyle izlerken tasvir ederek anlatıyor:
Anadolu'nun işgali
Birinci Dünya Savaşı sonunda yalnızca İstanbul işgal edilmiyor. İtalyan birlikleri Güneybatı Anadolu'nun bazı bölgelerini, Fransız birlikleri Adana ve çevresi ile Güney Anadolu'nun bazı kesimlerini işgal ediyor. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'e çıkan Yunan ordusu da zaman içinde Batı Anadolu'da geniş bir bölgeyi işgal ederek ilerliyor. Böylece Mondros Mütarekesi sonrasında başlayan süreç, İstanbul'un denetim altına alınmasının ötesine geçerek Anadolu'nun paylaşılması tehlikesine dönüşüyor.
Kurtuluş Savaşı
Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlayan Millî Mücadele, zaman içinde Anadolu'daki işgallerin sona ermesini sağlayan askerî ve siyasî bir mücadeleye dönüşüyor. Güney Cephesi'ndeki mücadele ve 20 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşması sonucunda Fransız birlikleri işgal ettikleri bölgelerin büyük bölümünden çekiliyor. İtalyan birlikleri de 1921 yılı içinde Anadolu'dan çekilmeye başlıyor. Batı Cephesi'nde ise Yunan ordusuna karşı verilen savaş, 26 Ağustos 1922 tarihinde başlayan Büyük Taarruz ile kesin sonucuna ulaşıyor. Türk ordusunun ileri harekâtı sonunda 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir kurtarılıyor ve Yunan ordusunun Batı Anadolu'daki askerî varlığı sona erme sürecine giriyor.
Ancak Büyük Taarruz'un sonucu yalnızca İzmir'in kurtarılmasıyla sınırlı kalmıyor. Yunan ordusunun Batı Anadolu'da yenilmesi, savaşın askerî güç dengesini bütünüyle değiştiriyor. Türk ordusu artık yalnız işgal altındaki Anadolu'yu kurtaran bir kuvvet olmaktan çıkıyor; İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya üzerinde de askerî ve siyasî baskı kurabilecek bir konuma geliyor. Böylece Anadolu'da kazanılan askerî zaferin hedefi, İstanbul ve Doğu Trakya'nın da işgalden kurtarılmasına doğru genişliyor.
Büyük Taarruz'dan sonra İzmir'e doğru Türk ordusunun ilerleyişini bir başka sanatçı da şu şekilde resmediyor:
Bir başka resim sanatçısı da Türk askerinin işgalci Yunan askerini kulağından tutmuş, Ege'nin karşı yakasına gönderirken tasvir ediyor:
İzmir'den Çanakkale'ye
Türk ordusunun İzmir'e girmesinden sonra Fahrettin Altay Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu kuzeye, Çanakkale ve Boğazlar yönüne ilerliyor. Ancak bu bölgede İstanbul ve Çanakkale Boğazları çevresinde İtilaf Devletlerinin oluşturduğu ve Türk kuvvetlerinin girmesini istemediği bir “tarafsız bölge” bulunuyor. Türk ordusunun bu bölgeye doğru ilerlemesi üzerine Fransız ve İtalyan birlikleri geri çekilirken İngiliz birlikleri Çanakkale'de savunma hazırlıklarına başlıyor. Böylece birkaç hafta önce Yunan ordusuyla yapılan savaş, bu defa Türkiye ile İngiltere'yi doğrudan karşı karşıya getirebilecek yeni bir krize dönüşüyor.
Batı Anadolu’nun kurtuluşu
06 Eylül 1922 tarihinde Balıkesir, 11 Eylül 1922 tarihinde Bursa, 16 Eylül 1922 tarihinde Bandırma Yunan işgalinden kurtarılıyor. 16 Eylül 1922 tarihinde aynı zamanda Çeşme’deki son Yunan birlikleri, 18 Eylül 1922 tarihinde de Anadolu’daki son Yunan askerleri Erdek’ten çekiliyor. 18 Eylül 1922 tarihinde Anadolu'daki son Yunan birliklerinin de çekilmesiyle Batı Anadolu'daki Yunan askerî varlığı sona eriyor.
Türk ordusunun Çanakkale'ye doğru ilerlemesi Ankara ile Londra'yı doğrudan karşı karşıya getiriyor. İngiltere Başbakanı Lloyd George hükûmeti Çanakkale'deki mevzilerin korunmasını isterken, İstanbul'daki Müttefik Kuvvetler Başkomutanı General Charles Harington çatışmaya yol açabilecek adımlardan kaçınmaya çalışıyor. Böylece bölgede Türk ve İngiliz birliklerinin karşı karşıya geldiği son derece gergin bir durum ortaya çıkıyor.
Ancak 1922 yılının uluslararası şartları artık 1918 yılındaki şartlar olmuyor. Birinci Dünya Savaşı'nı birlikte kazanan İtilaf Devletleri arasındaki birlik büyük ölçüde çözülmüş bulunuyor. Fransa, 1921 Ankara Antlaşması ile Ankara Hükûmetiyle anlaşmış; İtalya Anadolu'daki askerî varlığını sona erdirmiş oluyor.
İngiltere ise Türk ordusuyla yeni bir savaşa girme konusunda eski müttefiklerinden beklediği desteği bulamıyor. 19 Eylül 1922 tarihinde Fransa ve İtalya'nın Çanakkale'deki birliklerini geri çekmeleri de İngiltere'nin yalnızlığını daha görünür hâle getiriyor. Böylece Büyük Taarruz yalnız Yunan ordusunu yenmekle kalmıyor; savaş sonrasında Anadolu'da kurulmuş olan uluslararası güç dengesini de değiştiriyor.
Bu sırada İstanbul'daki Fransız Yüksek Komiseri General Pellé İzmir'e giderek Mustafa Kemal Paşa ile görüşüyor. Pellé, Türk ordusunun tarafsız bölgeye girmemesi gerektiğini bildiriyor. Mustafa Kemal Paşa ise bu tarafsız bölgenin Türk tarafınca tanınmadığını belirterek ordunun ilerleyişini durdurmayacağını ve Doğu Trakya'nın da işgalden kurtarılması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor.
Türk birlikleri, İngiliz direnişi ile karşılaşmadan tarafsız bölgeye girerek Çanakkale Boğazı'na doğru ilerliyor. Bu kapsamda Kocaeli Grubu’nun İzmit bölgesine, 2. Süvari Tümeni’nin de Çanakkale’ye ilerlemesi emrediliyor. Türk ordusu böylece fiilen savaşmadan, askerî varlığını bir diplomatik baskı aracına dönüştürüyor.
İzmir'in kurtuluşundan sonra Damat Ferit Paşa 21 Eylül 1922 tarihinde İstanbul'dan ayrılarak Avrupa'ya gidiyor.
Çanakkale Krizi İngiltere iç siyasetinde de ciddi sonuçlar doğuruyor. Lloyd George hükûmetinin Türkiye politikası zaten artan eleştirilerle karşı karşıya bulunuyor. Muhafazakâr Parti'nin koalisyondan desteğini çekmesinin ardından Lloyd George 19 Ekim 1922 tarihinde başbakanlıktan istifa ediyor. Çanakkale Krizi bu düşüşün tek nedeni olmuyor; ancak hükûmetin dış politika krizinin önemli unsurlarından birini oluşturuyor.
Mudanya Mütarekesi
İşte Büyük Taarruz'la değişen askerî güç dengesi, Türk ordusunun Çanakkale ve Boğazlar yönündeki kararlı ilerleyişi ve İngiltere'nin eski müttefiklerinden yeterli destek bulamaması tarafları Mudanya'da ateşkes görüşmelerine götürüyor. 11 Ekim 1922 tarihinde İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyeti ile İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri arasında Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanıyor. Yunanistan ise antlaşmayı daha sonra kabul ediyor.
Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Türk Kurtuluş Savaşı'nın askerî harekât dönemi büyük ölçüde sona eriyor ve mücadele bundan sonra diplomasi masasına taşınıyor. Doğu Trakya'nın savaşılmadan Türkiye'ye bırakılması kabul ediliyor; İstanbul ve Boğazlar üzerindeki işgalin sona ermesine giden yol da açılıyor. Böylece Türk ordusunun savaş meydanında kazandığı zafer, diplomatik bir sonuca dönüşmeye başlıyor.
İstanbul'un kurtuluşunun askerî ve stratejik anlamı da işte burada ortaya çıkıyor. İstanbul, İstanbul'da yapılan bir meydan muharebesiyle kurtarılmıyor. İstanbul'u kurtaran askerî sonuç, yüzlerce kilometre uzakta Afyonkarahisar ve Dumlupınar'da yaratılıyor. Büyük Taarruz'la Yunan ordusunun yenilmesi Türk ordusunu İzmir'e, İzmir'deki zafer Çanakkale'ye, Çanakkale'deki askerî baskı Mudanya'ya götürüyor. Mudanya'da elde edilen sonuç ise Lozan'a ve nihayet İstanbul'un tahliyesine uzanıyor. Böylece savaş meydanında kazanılan askerî zafer, adım adım siyasî ve diplomatik bir zafere dönüşüyor.
İstanbul’un kurtuluşu
Büyük Taarruz'dan sonra Türk ordusunun İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya yönünde oluşturduğu askerî baskı, Mustafa Kemal'in kararlı tutumu, Fransa ve İtalya'nın İngiltere ile birlikte yeni bir savaşa girmek istememesi ve İngiltere'nin de Türkiye'ye karşı yeni bir savaş için yeterli uluslararası destek bulamaması Müttefikleri geri adım atmaya zorluyor. Mudanya ile başlayan diplomatik süreç Lozan'da devam ediyor. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması ve buna bağlı tahliye düzenlemeleriyle İstanbul ve Boğazlar bölgesindeki Müttefik işgalinin sona ermesinin yolu açılıyor.
Lozan'da kararlaştırılan tahliye hükümleri gereğince Müttefiklerin son birlikleri 2 Ekim 1923 tarihinde İstanbul'dan ayrılıyor. İşgal kuvvetlerinin ayrılışı sırasında Türk bayrağını selamlamaları, yaklaşık beş yıl önce savaş gemileriyle girdikleri İstanbul'dan bu defa Türk egemenliğini tanıyarak ayrılmalarının simgesel görüntüsü oluyor.
Müttefiklerin son birliklerinin 2 Ekim 1923 tarihinde İstanbul'dan ayrılmasından dört gün sonra, 6 Ekim 1923 tarihinde Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu birlikleri halkın büyük sevgi gösterileri arasında İstanbul'a giriyor. Böylece 13 Kasım 1918'de başlayan yaklaşık beş yıllık işgal döneminin ardından İstanbul yeniden Türk ordusuna kavuşuyor. 6 Ekim de bu nedenle İstanbul'un Kurtuluş Günü olarak tarihe geçiyor.
Görüldüğü gibi Müttefik kuvvetler İstanbul'u kendiliğinden terk etmiyor. İstanbul'un tahliyesinin arkasında Büyük Taarruz'la değişen askerî güç dengesi, Türk ordusunun Boğazlar yönündeki kararlı ilerleyişi, İngiltere'nin eski müttefiklerinden beklediği desteği bulamaması, Mudanya'da elde edilen diplomatik sonuç ve Lozan'da kurulan yeni barış düzeni bulunuyor. Mustafa Kemal, savaş meydanında kazanılan askerî zaferi yeni ve gereksiz bir savaşa dönüştürmeden siyasî ve diplomatik sonuca ulaştırıyor. İstanbul böylece savaşılmadan, fakat arkasında kazanılmış büyük bir savaşın askerî gücü bulunarak kurtarılıyor.
İstanbul'un kurtuluşuna giden süreç, aynı zamanda Doğu Trakya'nın yeniden Türk egemenliğine kavuşmasını da beraberinde getiriyor. Bu tarihsel sonuç dönemin sanatına da yansıyor. Kimliği bilinmeyen bir sanatçı, Doğu Trakya'nın ve özellikle Edirne'nin yeniden Türk egemenliğine kavuşmasını şu şekilde resmediyor:
Resimdeki Osmanlıca yazıları günümüze aktaracak olursak:
Resmin sağ üstünde bulunan ilk satır: ‘’Mehmed'in hikâyesi’’, ikinci satır ise ‘’Edirne Fatihleri’’ olarak yer alıyor.
Resmin en alt birinci satır:
“Açdın bugün al sancağını Sultan Selime,
Yâd eyleyecek nâmını hürmetle Edirne.”
En alt ikinci satır:
“Şad eyledin ervahını ecdadı kiramın,
Kurtardı büyük milleti azmi meramın”
Olarak yer alıyor.
Resmin içeriğinden, Doğu Trakya'nın yeniden Türk egemenliğine kavuşmasının ardından hazırlandığı anlaşılıyor.
Çizimde İstanbul'un fatihi Fatih Sultan Mehmet, arkasında Alparslan ve Mimar Sinan ile birlikte Mustafa Kemal Atatürk'ü karşılıyor. Mustafa Kemal'in arkasında ise İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak yer alıyor. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un kurtarıcısı Mustafa Kemal'in elini sıkarak onu kucaklıyor. İki komutanın ayaklarının altında ise Türkiye'yi parçalamayı öngören Sevr Antlaşması'nın yırtılmış hâli bulunuyor. Arka planda Mimar Sinan'ın eseri Edirne Selimiye Camii görülüyor. Böylece resim yalnız İstanbul'un değil, Sevr ile Türkiye'den koparılması öngörülen Doğu Trakya'nın da yeniden kazanılmasını simgeleştiriyor.
Ancak bu resim yalnızca tarihî bir olayı tasvir etmiyor. Aynı zamanda tarihin nasıl hatırlanmak istendiğini de gösteriyor. Fatih Sultan Mehmet ile Mustafa Kemal'in aynı kompozisyonda buluşturulması, İstanbul'un fethi ile İstanbul'un kurtuluşu arasında görsel bir tarih sürekliliği kuruyor. Alparslan Anadolu'nun Türk yurdu hâline gelişini, Fatih İstanbul'un fethini, Mimar Sinan Osmanlı medeniyetini; Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak ise Millî Mücadele'yi temsil ediyor. Ayakların altındaki yırtılmış Sevr de askerî ve diplomatik zaferi tek bir sembolle anlatıyor. Böylece sanatçı yalnızca çağının tanığı olmuyor; aynı zamanda tarihsel hafızanın kurulmasına da katkıda bulunuyor.
6 Ekim aynı zamanda Damat Ferit Paşa'nın öldüğü gün oluyor. İşgal döneminin ve Sevr sürecinin en tartışmalı siyasal isimlerinden biri olan Damat Ferit Paşa, tarihin ilginç bir cilvesi olarak İstanbul'un kurtulduğu 6 Ekim 1923 günü Fransa'nın Nice şehrinde hayatını kaybediyor.
İşte İstanbul'un kurtuluşu böyle oluyor. Tarihî olayları elbette tartışmak mümkün oluyor; ancak bu tartışmayı yaparken İstanbul'un hangi şartlarda işgal edildiğini ve hangi mücadele sonucunda kurtarıldığını unutmamak gerekiyor.
“İstanbul” adının uluslararası kullanımının yerleşmesi
İstanbul'un adı tarih boyunca farklı dillerde ve farklı dönemlerde çeşitli biçimlerde kullanılıyor. Osmanlı döneminde “Konstantiniyye” adı resmî belgelerde kullanılmaya devam ederken “İstanbul” adı da yüzyıllar boyunca kullanılıyor. Nitekim 1876 tarihli Kanun-ı Esasî'nin ikinci maddesinde Osmanlı Devleti'nin başkenti açıkça “İstanbul şehri” olarak ifade ediliyor. Dolayısıyla Cumhuriyet döneminde şehrin adı Konstantiniyye'den İstanbul'a değiştirilmiş olmuyor. Cumhuriyet döneminde gerçekleşen esas değişiklik, zaten yüzyıllardır kullanılan “İstanbul” adının devletin resmî ve uluslararası kullanımında giderek standartlaşması oluyor. Böylece “İstanbul” adı yalnız Türkiye'deki resmî kullanımda değil, zaman içinde uluslararası kullanımda da yerleşiyor.
3 Ocak 1929 tarihinde Türkiye'nin Posta Telgraf ve Telefon Genel Müdürü, merkezi İsviçre'nin Bern şehrinde bulunan uluslararası posta teşkilatına bir mektup göndererek bundan sonra “Constantinople” yerine “İstanbul” adının kullanılması gerektiğini resmen bildiriyor. Bu tarihten sonra Türkiye, uluslararası yazışmalarda da şehrin adının “İstanbul” olarak kullanılmasını istiyor. 1929 yılı sonlarından itibaren yabancı basında, “Constantinople” adıyla İstanbul'a gönderilen postaların Türk posta idaresince kabul edilmeyeceğine ve göndericisine iade edileceğine ilişkin haberler de yer almaya başlıyor. 1930 yılıyla birlikte “İstanbul” adının uluslararası kullanımının yerleşmesi yönündeki bu uygulama belirginleşiyor.
Dolayısıyla Cumhuriyet döneminde yapılan, şehre yeni bir ad vermek değil; yüzyıllardır kullanılan “İstanbul” adını devletin dış yazışmalarında ve uluslararası kullanımda da yerleştirmek oluyor.
Sonuç
İstanbul'un 1453 yılında fethedilmesini, o çağın ve o dönemin şartları içinde değerlendirmek gerekiyor. 29 Mayıs 1453, İstanbul'un Osmanlı Devleti tarafından fethedildiği ve dünya tarihinin akışını etkileyen büyük bir tarihî dönüm noktası oluyor. 6 Ekim 1923 ise bambaşka bir tarihî anlam taşıyor: Yaklaşık beş yıl işgal altında kalan İstanbul'un yeniden millî egemenliğe kavuştuğu günü ifade ediyor. Bu nedenle İstanbul'un tarihinde 29 Mayıs'ın da 6 Ekim'in de ayrı ve kendine özgü bir yeri bulunuyor.
İstanbul'da fiilî işgalin başladığı 13 Kasım 1918 günü Mustafa Kemal Paşa da İstanbul'a geliyor. Boğaz'da demirleyen İtilaf Devletleri donanmasını gördüğünde yaveri Cevat Abbas Bey'e söylediği “Geldikleri gibi giderler!” sözü, daha sonra Millî Mücadele'nin en çok hatırlanan sözlerinden biri oluyor. Aradan yaklaşık beş yıl geçiyor. 2 Ekim 1923 günü son Müttefik birlikleri İstanbul'dan ayrılıyor; 6 Ekim'de ise Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birlikleri şehre giriyor. Böylece Mustafa Kemal'in 13 Kasım 1918 günü söylediği “Geldikleri gibi giderler!” sözü, beş yıl sonra tarihsel karşılığını buluyor.
İstanbul'un kurtuluşu konusunda zaman zaman “İngilizler İstanbul'u neden savaşmadan terk ettiler?” sorusu soruluyor. Oysa İstanbul'da yeni bir savaşın yaşanmamış olması, İstanbul'un kendiliğinden terk edildiği anlamına gelmiyor. İngilizlerin ve diğer Müttefik kuvvetlerin İstanbul'dan çekilmelerinin arkasında Büyük Taarruz'la Yunan ordusunun yenilmesi, Türk ordusunun İzmir'den Çanakkale ve Boğazlar yönüne ilerlemesi, İngiltere'nin Fransa ve İtalya'nın desteğini kaybetmesi ve yeni bir savaşı tek başına göze alamaması bulunuyor. Bütün bunlar askerî ve siyasî güç dengesini Türkiye lehine değiştiriyor.
Dolayısıyla İstanbul savaşılmadığı için değil; Anadolu'da savaş kazanıldığı için savaşılmadan kurtarılıyor. Sun Tzu'nun yüzyıllar önce ''Savaş Sanatı''nda ortaya koyduğu gibi, savaş sanatının en üstün biçimi düşmanı savaşmadan boyun eğdirmektir. İstanbul'un neden savaşılmadan kurtarıldığını küçümseyenlerin, bu konuda hüküm vermeden önce biraz tarih ve biraz da strateji öğrenmeleri gerekiyor.
İstanbul'un kurtuluşu yalnızca 6 Ekim 1923 günü Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birliklerinin şehre girmesinden ibaret olmuyor. İstanbul'un kurtuluşuna giden yol Anadolu'da kazanılan askerî zaferlerle açılıyor; Çanakkale'de oluşturulan askerî baskı Mudanya'da diplomatik sonuca dönüşüyor, Lozan'da ise uluslararası hukuk zeminine kavuşuyor. Böylece Anadolu'da kazanılan askerî zafer, adım adım siyasî ve diplomatik bir zafere dönüşerek İstanbul'a ulaşıyor.
İstanbul'un kurtuluşunun asıl anlamı da belki burada bulunuyor. Anadolu'da kazanılan askerî zafer İstanbul'a ulaşırken yeni bir savaşa değil, siyasî ve diplomatik bir sonuca dönüştürülüyor. Bunun için askerî gücü siyasî hedefe dönüştürecek bir irade, bu iradeyi uluslararası alanda kabul ettirecek bir diplomasi ve sonunda egemenliği hukuk düzenine dönüştürecek bir barış gerekiyor. İstanbul'un kurtuluşu bütün bunların bir araya geldiği tarihî bir sonuç oluyor.
Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İstanbul'u yeniden Türk egemenliğine kavuşturan Millî Mücadele'nin bütün kahramanlarını saygı ve minnetle anıyorum.
6 Ekim 1923 İstanbul'un kurtuluşu kutlu olsun.
Osman AYDOĞAN