• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Aşka Dair
Kitaplar
Hikayeler
Kendime Düşünceler
Fotoğraflar
Videolar
İletişim
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi9
Bugün Toplam1219
Toplam Ziyaret1490613

09 Eylül 1922, İzmir’in Kurtuluşu ve Ötesi


09 Eylül 1922, İzmir’in Kurtuluşu ve Ötesi

31 Ağustos 2021

26 Ağustos 1922 günü başlayan Büyük taarruz neticesinde 30 Ağustos sabahı başlayan Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda Yunan işgal ordusunun beş tümeni tutsak alınıp yok ediliyor. Ardından Başkomutan Mustafa Kemal’in verdiği; “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” komutuyla Kuvayı Milliye Ordusu İzmir’e doğru ilerliyor… 9 Eylül 1922’de Türk birlikleri İzmir’e giriyor. İzmir 3 yıl 4 ay sonra Yunan işgalinden kurtarılıyor…

İşte bu sene bu kurtuluşun 99. yılı oluyor…

Bugünü anlatan tabii ki çok yazar, çok eser var. Ancak ben bu yazarlardan üçünün hatıralarına başvuracağım: Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın ve Salih Bozok…

Ruşen Eşref Ünaydın

Gazeteci, siyasetçi ve diplomat Ruşen Eşref Ünaydın, 1920 yılında TBMM Hükümeti’nin çağrısı üzerine Ankara’ya gelerek Kurtuluş Savaşı’na katılıyor. Ruşen Eşref Ünaydın, ‘’Atatürk’ü Özleyiş (Hatıralar)’’ (Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001) (Kitabın ilk baskısı Türk Tarih Kurumu tarafından 1957 yılında yapılıyor) kitabında Millî Mücadele içinde zafere kadar Atatürk’ü en geniş hatlarıyla ele aldığı hâtıralarını anlatıyor. (R.E. Ünaydın’ın, ne yazık ki Zafer’den sonraki devreyi kaleme almaya başladığı ikinci bölümü tamamlayamaya ömrü yetmiyor.)

Bu kitabında Ruşen Eşref Ünaydın, İzmir’ gidişi şöyle anlatıyor (özetle):

‘’… Yunan’ın ateşe verdiği Kasaba’ya (Turgutlu) varıp burayı ve yanan köyleri geçer. Armutlu’ya gelinir. Burada mola verilir Mustafa Kemal koyu bir güneş gözlüğü taktığı için tanınmaz. Orada bulunan bir ihtiyar, koynundan bir resim çıkarır, bir kaç kere önce resme, sonra Mustafa Kemal’e bakar. Mustafa Kemal gözlüğünü alnına doğru kaldırınca ihtiyar daha yakına yanaşır ve daha dikkatli bakar. Birdenbire yüzünün rengi değişir, her yanı titreyerek, 'Bu sensin, bu!' diye bağırır. Sonra orada bulunanlara dönerek, haykıra haykıra 'Ey ahali koşun, koşun! Bu odur, Kemalimiz geldi' der demez bütün halk otomobile koşar. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı kimi toprağı, kimi tekerlekleri öpüyor, kimi Mustafa Kemal’in boynuna, eline sarılıyor kimi otomobili omuzlarında taşımaya çalışıyordu.’’

Mustafa Kemal 9 Eylül 1922 Cumartesi günü karargâhı ile Belkahve’ye varıyor. Bir incir ağacının altında Kadifekale’de şanlı bayrağımızın dalgalandığı İzmir’i uzun uzun seyrediyor. Düşman devletlerinin karma donanması körfezdedir. Hava kararıncaya kadar burada kalıyor.

Geceyi geçirmek için Nif’e (Kemalpaşa) geliniyor. Ruşen Eşref Ünaydın buradaki manzarayı Mustafa Kemal’e atfen kitabında şöyle anlatıyor:

“Seni, bir iki basamak merdivenle ilk katına çıkılan, zaten sanırım o ev sadece bir katlı idi, o evin kapısından içeri girişte, başları beyaz örtülerle sımsıkı sarılı köy kadınları karşıladılar. Yedi sekiz kadın... Gölgeler gibi çekingendiler. Seni o dar girişte görünce, yerlere doğru eğildiler; sarılıp dizlerinden öptüler; başörtülerinin ucu ile ayaklarından tozlar aldılar, bir ikisi o tozları gözlerine sürdüler! Ve onların gözlerinden senin ayakkabılarına yaşlar damladı. Sen onları ağır başla selamladın. Onlar senin önünde el bağladılar, yaşlı gözlerle sana uzun uzun baktılar. Bu el bağlayışlar, bu susuşlar sana bir sonsuz minneti ve hayranlığı bin sözden ne kadar daha iyi anlatıyordu.”

Atatürk; yanında Mareşal Fevzi (Çakmak) Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa Garp Cephesi Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Paşa ve karargâhı ile 10 Eylül 1922 günü İzmir’e giriyor. Burada Fahrettin (Altay) Paşa ile buluşarak doğruca Hükümet Konağına gidiyor. İzmirliler kurtarıcılarını büyük bir törenle, sevinç ve coşkunlukla karşılıyor. İzmir Hükümet Konağı balkonundan, Konak alanını hınca hınç dolduran İzmirlileri, selamlayarak kısa bir konuşma yapıyor:

“Bu zafer milletindir!...”

Falih Rıfkı Atay

Falih Rıfkı Atay ise, milli mücadelenin en önde gelen gazetecilerinden oluyor. Genç gazeteci Falih Rıfkı, Türk ordusunun 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir'i kurtarışının ertesi gün vapurla İzmir'e gelip Gazi ile ilk söyleşiyi yapıyor. Gazi ile gazeteci ve milletvekili olarak her konuda yakınlığı ölümüne kadar sürüyor…

Falih Rıfkı Atay, İzmir kurtulduğunda henüz İstanbul’da bulunuyor. İzmir’in kurtuluşu haberini aldığında defterine şöyle not düşüyor: ‘’Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim...’’

İzmir’in kurtuluşu haberi kısa sürede tüm yurda yayılıyor. İstanbul büyük bir sevinç yaşıyor. Falih Rıfkı Atay, 10 Eylül 1922 günü basılan Akşam gazetesi için şöyle anlatıyor: “Akşam’ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: ‘Elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk!’ Kapıları açmanın imkânı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu.”

Falih Rıfkı Atay’ın 1950'li yıllarda yazdığı ‘‘insan Atatürk'ü’’ anlatan bölümleriyle muhteşem bir eser olan ‘‘Çankaya’’’ adlı kitabında Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal ile görüşmek üzere İzmir’e gelişlerini de şöyle anlatıyor:

‘’Yakup Kadri ile beraber Paquet Kumpanyası’nın Lamartine vapurundayız. Ta Kadifekale’de Türk bayrağını görünceye kadar İzmir’e çıkıp çıkmayacağımızı bilmiyorduk. Eğer bir gecikme olmuşsa, vapurda kalacaktık… Limanda derin bir sessizlik. Zırhlıları ile kruvazörleri ile torpidoları ile İngiliz donanması orada... Lamartine vapurunun Akdeniz memleketlerine gidecek bütün yolcuları da içlerinden konuşmakta. Bazılarının sözlerini bakışlarından işitiyorum: ‘Zavallı şehir, yine mi Türklerin eline geçti?’ Bir motorla neşeli birkaç Türk subayı geldi. Güvertede Yakup ile benim vesikalarımıza baktılar. İsimlerimizi de tanımış olmalı idiler. Hemen izin verdiler… Rıhtım boyunda kapı eşiklerine çömelen silahlı askerlerle karşılaştık. Yüzleri güneş yanığı, üstleri başları toz içinde, hepsi taze zafer tütüyor. Fakat bir savaştan değil, bir trenden çıkmış gibi sade ve gösterişsiz bir halleri var.’’

Salih Bozok

Salih Bozok, Mustafa Kemal Atatürk'ün Selânik'ten mahalle ve okuldan arkadaşı ve yaşça da akranı oluyor. Mustafa Kemal ile Harbiye’yi aynı yıl bitiriyor. Mustafa Kemal Paşa, Birinci Dünya Savaşında Suriye Cephesi'nde bulunduğu sırada Salih Bey'i "başyâver" görevine tâyin ederek yanına alıyor. Sürekli beraberlikleri böyle başlıyor. Mustafa Kemal Paşa, meclis başkanı iken "Meclis Başkanlığı Yâverliği", Mustafa Kemal Atatürk Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da "Cumhurbaşkanlığı Yâveri" olarak görev yapıyor. Atatürk'e en yakın kişi olarak biliniyor.

9 Eylül’de İzmir kurtulmuş ancak İzmir Limanı’nda hala İngiliz ve Fransız savaş gemileri bulunuyor. Bu durum ise çoğu insanda zafer konusunda tereddüt oluşturuyor. Mustafa Kemal’in ise tereddüt konusunda hiç tahammülü bulunmuyor. Mustafa Kemal, limandaki İngiliz donanması komutanı amirale nota göndererek 24 saatte donanmanın karasularımızdan çıkmasını istiyor. Herkes merakla beklerken İngiliz donanması 24 saat dolmadan limandan çıkıp gidiyor.

Bu konuyu Salih Bozok, ‘’Atatürk'ün Yaveri Salih Bozok Anlatıyor’’ (Ataca yayınları, 2019) kitabında şöyle anlatıyor:

‘’Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir’de geçireceği ilk geceyi yaşıyordu. Zengin bir sofra hazırlandığı halde ufak tefekle karnını doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı. Ertesi sabah erkenden uyandık. Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik. Vali, İngiliz konsolosuyla konuşuyordu. Biz gelince, ayağa kalktı ve konsolos ile Mustafa Kemal Paşa’yı tanıştırdı. Konsolos iyi Türkçe biliyordu. Paşa, valiye sordu:

-Konu nedir?

Vali anlattı:

-Sayın konsolos, İngiliz tebaası vatandaşlarla Rum ve Ermeni azınlığın güven altında olup olmadığından endişeleniyorlar. Kendilerine herkesin güven altında olduğunu bildirdim.

Mustafa Kemâl Paşa, konsolosun Türkçe bildiğini biliyordu. Buna rağmen kendisine valiyi muhatap aldı:

-Ee, peki daha ne istiyormuş?

Bu soruya konsolos Türkçe cevap verdi:

-Tebaamız için Hükümetinizden yazılı teminat istiyorum.

Mustafa Kemâl Paşa:

-Ne yani, Yunanlılar zamanında siz, tebaanızı daha mı emniyette görüyordunuz?

Konsolos kasılarak:

-Evet, dedi. Yunanlılar buradayken tebaamızı daha emniyette görüyorduk.

-O halde buyurun tebaanız ile birlikte Yunanistan’a gidin efendim.

Konsolos:

-Yani majestelerinin hükümetine savaş mı açıyorsunuz?

Mustafa Kemâl Paşa:

-Siz kiminle neyi konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben, Millet Meclisi'nin Başkanı ve Türk Orduları Başkumandanıyım. Savaş açmaya da barış yapmaya da tam yetkiliyim. Peki, siz kimsiniz? Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmelerini yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim. Yoksa (eliyle kapıyı gösterdi) buyurunuz dışarıya!

Konsolos, Mustafa Kemâl Paşa’nın son sözü üzerine sapsarı kesildi ve tek kelime söylemeden kapıdan çıktı, gitti.

Mustafa Kemâl Paşa, adamın arkasından Vali’ye döndü:

-Bunlara yüz vermeyin Vali Bey! Bir donanma önünde pısacak, bir blöf karşısında yelkenleri suya indirecek bir devletçik sanıyorlar bizi. Küstahlık derecesine bakın, Barut kokan bir odada adamın sorduğu şeye bak! Savaş halinde değiliz sanki. Bana savaş mı açıyorsunuz, diye soruyor!

Birkaç saat sonra, İngiliz donanma kumandanı hükümet konağının kapısından girerek, Mustafa Kemâl Paşa’nın odasına yöneldi. Nazik fakat öfkeli bir hali vardı. Ruşen Eşref kendisine ne istediğini sordu.

-Başkumandan Mustafa Kemâl Paşa ile görüşmek istiyorum.

Birlikte odaya girdiler, kapı kapandı.

Amiral:

-Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale’deki başarınızın rastlantıya borçlu olmadığınızı kanıtladınız. Büyük bir askerle tanıştığım için memnunum, diyerek övgüler yağdırmaya başladı.

Paşa, bıkkın bir sesle:

-'Bunları geçin amiral. Çok işimiz var. Asıl konuya gelin...' dedi.

Amiral bu tavır karşısında bocalıyarak konuya girdi:

-İzmir’de tebaamız ve sizin azınlıklarınız Ermeniler, Rumlar var. Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir. Güvende midirler?

Paşa:

-Hiç kuşkunuz olmasın amiral, tebaanız ve azınlıklar Hükümetimizin koruması altındadır. Suç işlemeyenler, kendilerini güvende sayabilirler.

-Peki, suç işleyenler?

Paşa:

-Suç işleyenler sayın amiral, muhtemelen ülkenizde olduğu gibi adaletin huzuruna çıkarılır. Suçlu olanlar cezalarını çeker.

-Fakat Paşa Hazretleri, fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret alan Rumlar, şımarıklık yapmış olabilir. Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığıyla yüz yüzedir. Ermenileri biliyorsunuz büyük bir toplumu göçe zorlandı ve önemli bölümü hayatlarını kaybetti. Bu ruh haliyle Yunan ordusu ile işbirliği yapmış bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler. Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır, bağışlanması, hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kişiler halkın husumetine bırakılırsa, bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır.

Son cümleye kadar amirali sakince dinleyen Mustafa Kemâl Paşa 'dünyanın koparacağı gürültü' ile tehdit edilince amiralin sözünü kesti:

-Üstünlük pozunuzu derhal bir yana koyunuz. Tehdit etmekten de vazgeçiniz. İngiltere ve müttefiklerin kıyamet koparıp koparmayacağını düşünmem bile. Bunlar memleketin dâhili işleri ve de sizin bu işlere karışmanıza müsaade etmem. Majestelerinin devleti bizim azınlıklarımızla uğraşmaktan vazgeçsin. Kim ki bize saygı beslemez, bizden de saygı beklemeye hakkı olmaz.

Amiralin yüzü bembeyaz oldu.

-İngiliz Hükümetinin tebasını her yerde koruma hakkı devletler hukuku teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz.

Paşa:

-Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen cesetlerini herhalde görmüş olmalısınız. Ordumuz asayişi sağlamıştır. İzmir limanını donanmanıza kapatıyorum. İsterseniz tebaanızı gemilerinize doldurabilirsiniz. Donanmanızın en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum.

Sert sözler karşısında amiral ne yapacağını şaşırdı:

-İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?

Paşa:

-Savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr antlaşmasının halen yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırtıp attık. Karşımda serbestçe oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz. Fakat nezaketimizi kötüye kullanmanıza müsaade etmem. Şu anda hukuken barış antlaşması yapmamış iki devletiz. Savaş hukuku halen yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size tekrar ve son defa ihtar ediyorum.

Bir balmumu heykeline döndü amiral. Sert adımlarla girdiği Mustafa Kemâl Paşa’nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçüldü ve sonunda kekeleyerek:

-'Affedersiniz' dedi. Yerlere kadar eğilerek geri geri gidip dışarı çıktı.

İngiliz ve Fransızlar kendi uyruklarını gemilere bindirmeye başladılar. Birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler.

09 Eylül 1922 ve ötesi

06 Eylül’de Balıkesir kurtarılıyor. 11 Eylül 1922 günü Türk orduları Bursa’ya giriyor. 16 Eylül 1922’de Çeşme’deki son Yunan birlikleri, 18 Eylül 1922’de de Anadolu’daki son Yunan askerleri Erdek’ten çekiliyor… Ekim 1922’de İngiltere'de Lloyd George başbakanlıktan istifa ediyor. Yunan kralı Konstantin tahttan indiriliyor. Yunanistan’da darbe oluyor. Yunan generalleri kurşuna diziliyor…

Ancak İstanbul halen işgal altında bulunuyor. Mustafa Kemal, bir süre sonra Kuvayı Milliye Ordusu’na İstanbul yönünde hareket emri veriyor. Bunun üzerine İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri General Pelle acele İzmir’e gelerek Mustafa Kemal’in huzuruna çıkıyor: “Ordularınızı durdurunuz, tarafsız bölgeye girmeyiniz” diyor...

Mustafa Kemal’in cevabı kesin oluyor: “Zafer kazanmış ordularımızı daha uzun süre nasıl tutabilirim? Bunun tek yolu vardır. Bir an önce ateşkes yapılmalıdır.”

Hâlbuki o esnada Kuvayı Milliye Ordusu’nun büyük bir bölümü İzmir önlerinde bulunuyor. Kuvayı Milliye Ordusu’nun sadece bir bölümü de İstanbul’a doğru yöneliyor. İşte Mustafa Kemal’in bu kararlı davranışı emperyalistleri Mudanya ateşkes görüşmelerine götürüyor. Sonuçta 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya’da İsmet Paşa başkanlığındaki Türk Heyeti ile Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanıyor…

Bu Antlaşma, Kurtuluş Savaşının askerî harekât bölümünü bütünüyle bitiriyor. Bundan sonra artık politik görüşmeler dönemi başlıyor. Bu sayede İstanbul ve Doğu Trakya savaşılmadan kurtarılıyor. İzmir’in kurtarılmasından sonra Türk Ordusu İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya Bölgesine yöneliyor. Doğu Trakya’da hala Yunan, İzmit ve Çanakkale’de İngiliz, İstanbul’da ise İtilaf Devletleri askerleri bulunuyor.

Ardından Lozan görüşmelerine geçiliyor. Görüşmeler Batının kapitülasyonlar için ısrarı yüzünden son derece çetin pazarlıkların sonunda, 24 Temmuz 1923’te bitiriliyor. Lozan barışı ile günümüzde de geçerli Misak-ı Milli sınırları çizilerek Sevr Anlaşması yürürlükten kaldırılıyor ve aynı zamanda da Osmanlının başımıza bela ettiği kapitülasyonlardan bu millet, bu topraklar kurtuluyor…

16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’u işgal eden İngiliz birlikleri 06 Ekim 1923 tarihinde İstanbul’dan ayrılıyor. Fatih’in 1453’te aldığı İstanbul’u son Osmanlı Padişahı İngilizlere teslim ediyor, yeniden kurtaran ise Mustafa Kemal Paşa oluyor…

Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye bağımsızlığını ve özgürlüğünü kazanınca dünyaya örnek oluyor. Genç Türkiye Cumhuriyeti başta Cezayir, Tunus ve Hindistan başta olmak üzere ulusal kurtuluş savaşlarına örnek ve umut oluyor. Fransız emperyalizmine karşı dövüşen Cezayirli özgürlük savaşçılarının göğsünde artık Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğrafları bulunuyor. Tunus ve Cezayir, bağımsızlığını kazandıktan sonra bayraklarında bizimki gibi ay ve yıldıza yer veriyor. Hindistan’ın İngiliz sömürgesi olmaktan kurtuluş yolunu Atatürk’ün yaktığı ateş aydınlatıyor. Hindistan’ı bağımsızlığa kavuşturan Mahatma Gandhi; “Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrı’yı da İngiliz’in yanında zannediyordum” diyor. Küba’nın, Bolivya’nın İspanyol sömürgeciliğinden kurtulması için yürütülen özgürlük savaşlarında öldürülen Dr. Che Guevera’nın sırt çantasından Mustafa Kemal Paşa’nın Fransızca basılmış ‘’Nutuk’’u çıkıyor. Keza Küba’nın efsane kurucu önderi Fidel Kastro da kurtuluş savaşlarında Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs Samsun stratejisini örnek aldıklarını söylüyor. Emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin neden Mustafa Kemal Atatürk’ten hazzetmedikleri böyle daha iyi anlaşılıyor. (*)

Sonuç

9 Eylül 1922 tarihi Türk milleti için yepyeni bir sayfanın açılışının tarihidir. 9 Eylül 1922 tarihinde sadece İzmir’in dağlarında değil tüm bir Anadolu’nun dağlarında çiçekler açıyor.

9 Eylül 1922 tarihi, sadece emperyalist işgal güçlerinin püskürtülmesi değil, yeni ve çağdaş Türk toplumuna ve hür ve bağımsız bir dünyaya doğru giden yolun çok önemli bir sınır taşı oluyor.

‘’Milli Mücadeleye destek olmak için canı pahasına savaşan Karakol Cemiyeti'nden Yenibahçeli Şükrü'ye, Hamza Grubu'ndan Yüzbaşı Seyfettin'e, Mim Mim Grubu'ndan Topkapılı Mehmet Cambaz'a selam olsun. İmalat-ı Harbiye'den Eyüp Bey'e, Berzenci Grubu'ndan Ahmet Berzenci'ye, Ferhat Grubu'ndan Mustafa İzzet' selam olsun. Kuva'cı kahramanlar; Yahya Kaptan'a Ali Çetinkaya'ya, Şahin Bey'e, Sütçü İmam'a ve Ahmet Hulusi Efendi'ye selam olsun. Kadınlarımız Ayşe Çavuş'a, Halime Çavuş'a, Asker Saime'ye, Melek Hanım'a, Tayyar Rahime'ye, Kara Fatma'ya ve Gördesli Makbule'ye bin selam olsun. Daha önce Çanakkale'de, Conkbayırı'nda, Kemalyeri'nde ve daha sonra Adana'da, Maraş'ta, Sakarya'da, Urfa'da, Afyon'da, Antep'te ve İzmir'in dağlarında Mustafa Kemal'lere selam olsun, selam olsun, selam olsun….’’

Bu zaferi sağlayan başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere silah arkadaşlarını, şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve hürmetle anıyorum.

‘’Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa’’

Osman AYDOĞAN

Haluk Levent, İzmir Marşı
https://www.youtube.com/watch?v=7jxuiDKBxg4

(*) Tabii ki dünyada emperyalizme karşı ilk bağımsızlık mücadelesi vermiş bir Cumhuriyetin Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra emperyalizmin yanında yer alması tarihi bir tezat teşkil ediyor.

Türkiye; Mısır’ın Süveyş Kanalını millileştirmesi üzerine, İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a müdahalesinde, Tunus, Fas ve Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde Birleşmiş Milletlerde verdiği oylarla emperyalist Fransa’nın yanında yer alıyor…  

Yine Türkiye; 13 Aralık 1952’de Birleşmiş Milletlerde Araplar Tunus olayları sebebiyle sömürgeci Fransa’nın kınanmasını istedikleri zaman, teklifin reddi için sömürgeci Fransa lehinde oy kullanıyor…

Yine Türkiye; özellikle Cezayir’in bağımsızlık savaşı döneminde bağımsızlık savaşı veren Cezayir’e karşı sömürgeci Fransa’yı destekliyor…

Keza Türkiye; ABD emperyalizminin emrinde Kore’ye asker gönderiyor…  

Yine Türkiye; günümüzde ise ABD emperyalizminin Afganistan, Irak, Suriye ve Libya’ya saldırılarında ABD’nin yanında yer alıyor…

Mustafa Kemal Atatürk’ün; “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” muhteşem sözünü ne kendisinden sonraki ne de şimdiki yöneticiler anlayamıyor. Zaten bu sözü kulluktan yurttaşlığa geçemeyen kimsenin de anlama imkân ve ihtimali bulunmuyor…



Yorumlar - Yorum Yaz