
Heinrich Heine
03 Ocak 2018
Epeydir Alman edebiyatından örnekler verince burada bırakmayayım, Alman edebiyatından örnekler vermeye devam edeyim istedim. Bugün de, Goethe ve Nietzsche'den sonra Alman dilini en iyi kullanan lirik Alman şairi Christian Johann Heinrich Heine (1797 - 1856)’yi anlatacağım.
Heine, 19. yüzyılın romantizm ve realizm akımları arasındaki geçiş döneminde siyasal şiirin öncüsü olan en ünlü Alman şairidir. Genelde lirik şiirler yazar. Hegel'in öğrencisi, Karl Marx’ın arkadaşıdır. Göttingen, Bonn ve bugünkü adıyla Berlin Humboldt Üniversitesi olan dönemin Friedrich-Wilhelms-Universität'ında hukuk okur; ancak edebiyata hukuktan çok daha fazla ilgilidir. Doğduğu Düsseldorf kentindeki üniversiteye adı verilir: Heinrich-Heine-Universität Düsseldorf.
Kendine has dillere destan bir içe dönüklüğü vardır. Büyüdüğü Düsseldorf Fransa’ya bağlı olduğu için düşünceleri Fransız devriminden etkilenir. Nietzsche, Heine'den bahsederken ''en yüce lirik şair'' ifadesini kullanır.
Heine, Alman edebiyatında yalnızca büyük bir lirik şair olarak görülmez. Aynı zamanda Alman romantizmini içeriden eleştiren ve modern Alman edebiyatına geçişi hazırlayan isimlerden biri kabul edilir. Romantik şiirin duyarlılığını korurken, romantizmin aşırı duygusallığını ironiyle sorgular. Bu yönüyle hem romantiklerin son temsilcisi hem de modern Alman şiirinin ilk habercisi sayılır. Alman edebiyat tarihçileri Heine'yi Goethe'den sonraki en etkili Alman şairlerinden biri olarak değerlendirirler.
Goethe ile başlayan büyük Alman şiir geleneği, Heine ile yeni bir evreye girer. Goethe'nin klasik estetik anlayışı ile modern çağın siyasal ve toplumsal sorunları arasında bir köprü kuran Heine, kendisinden sonra gelecek modern Alman şairlerini derinden etkiler.
Safahatı ve eserleri
Heine doğduğunda Düsseldorf, Napolyon Fransa’sının etkisi altındaki Berg Dükalığı sınırları içindedir. Bu durum ona sadece Fransız kültürünü tanıtmakla kalmaz, Napolyon Kanunları’nın (Code Napoléon) getirdiği dinsel eşitlik ortamında büyümesini sağlar. Ailesi Yahudi olduğu için bir Yahudi okuluna gönderilir; burada dininin temellerinin yanı sıra İbranice ve Fransızca öğrenir. Ancak 1815 sonrasında Prusya’nın bölgeyi geri almasıyla bu Yahudi hakları yeniden kısıtlanacaktır. Heine, bu siyasi değişimlerin gölgesinde eğitimine devam eder ve 1814’te gittiği Ticaret Enstitüsünde İngilizceyi de dil hazinesine ekler.
Heine, 1816’da Hamburg’da giderek bir bankacı olan amcası Salomon Heine’nin bankasında çalışır. Ancak başarılı olamaz. Amcasının kızları, Heine'nin kuzenleri olan Amelie ve Therese'e olan tek taraflı aşkı daha sonra onu aşk temalı şiirler yazmaya sevk eder.
Heine, bankada başarılı olamayınca Bonn Üniversitesi'ne hukuk eğitimine gönderilir. Hukuktan çok tarih ve edebiyatla ilgilenen Heine, üniversitede dönemin ünlü edebiyat eleştirmeni Schlegel aracılığıyla "Edebi Romantizm" ile tanışır. Alman Romantizmi, Aydınlanma'nın aklı merkeze alan anlayışına tepki olarak doğmuş; duyguya, hayal gücüne, tabiata, bireyselliğe ve özgürlüğe ağırlık veren bir edebiyat ve düşünce hareketiydi. Heine de gençlik yıllarında bu akımdan güçlü biçimde etkilenir. Ancak zamanla romantizmin gerçek hayattan uzaklaşan ve aşırı duygusallığa yönelen taraflarını eleştirir. Bu nedenle eserlerinde romantik lirizm ile keskin toplumsal ve siyasal eleştiri bir arada görülür. Şiir yazmaya başlayan Heine, bu dönemde kısa sürede "şair" olarak tanınır.
Bonn’daki ilk yılından sonra hukuk eğitimine devam etmek için Göttingen Üniversitesi’ne girer. Ancak Yahudi olması nedeniyle burada dışlanır. Bu arada ilk aşkı olan Amalie’nin nişanlandığını öğrenir. Bunalıma girer. Üniversiteden altı ay uzaklaştırılır. Bu olay üzerine 18 Mart 1821’de Berlin'e giderek Friedrich-Wilhelms-Universität’a (bugünkü adıyla Humboldt Üniversitesi) kaydolur. Heine, burada hayatını yönlendirecek olan Hegel ile tanışır. 1821 yılının Aralık ayında ilk şiir kitabı ‘’Gedichte’’ (Şiirler)’i burada yayınlar. Heine, ‘’Almansor: Eine Tragödie’’ ve ‘’William Ratcliff’’ adlı iki trajediyi bu döneminde yazar.
Heine, Berlin’de Yahudi tarihi üzerine çalışır. Ortaçağ İspanya Yahudileri üzerine araştırmalar yapar. Bu çalışmalar sonucunda ‘’Bacherach Hahamı’’ adlı tarihi bir romanını Berlin’de yazmaya başlar ancak yarım bırakır. Heine, 1823 yılında Berlin’den ayrılarak ailesinin yaşadığı Lüneburg’a döner. Lüneburg’da ‘‘Die Heimkehr’’ (Eve Dönüş) adlı şiir kitabını yazar.
1825'de, 28 yaşındayken dinini değiştirerek, Protestanlığı seçer. Bu, Alman devletinde hür bir birey olabilmek için gereklidir. Aksi takdirde birçok Yahudi gibi hakları kısıtlanacaktır. O zaman Almanya’da Yahudilerin üniversitede profesör de olması yasaktır. Heine'nin ise en büyük tutkularından birisidir üniversitede profesör olmaktır. Tabii ki din değiştirince adını da değiştirmek zorunda kalır. Doğduğunda kendisine verilen Yahudi kökenli ‘’Harry’’ adını bırakarak, vaftiz töreniyle birlikte Hristiyan adı olan ‘’Christian Johann Heinrich’’ adını alır. Böylece edebiyat dünyasında kalıcılaşacak olan ‘’Heinrich Heine’’ kimliği doğmuş olur.
Heine’nin din değiştirmesi sorunu çözmez. Akademik kariyerden vazgeçmek zorunda kalır. Heine, yazarlıkta karar kılar. Kuzey Denizi kıyısında Norderney’e gider. Dönüşünde ‘’Nordsee’’ (Kuzey Denizi) kitabını yazar.
1826’da Heine, muhalif yazarlarla çalışmayı tercih eden liberal bir yayıncı Julius Campe ile tanışır. Campe, Heine’nin ilk uzun kitabı ‘’Reisebilder’’ (Seyahat Resimleri)’nin ilk bölümünü 1826 yılında yayınlar. Reisebilder'in en tanınmış bölümlerinden biri olan ‘’Die Harzreise’’, Alman gezi edebiyatının en önemli eserleri arasında kabul edilir. Heine bu eserinde doğa tasvirlerini toplumsal gözlemler ve ince mizahla birleştirir. 1827’de Heine, en kapsamlı şiir derlemesi olan ‘’Buch der Lieder’’ (Şarkılar Kitabı)’nı yayınlar. Bu eseri Türkçeye ''Şarkılar Kitabı'' (Yapı Kredi Yayınları, 2016) olarak yayınlanır. Bu kitaptan bazı şiirler Robert Schumann ve Felix Mendelssohn tarafından müziğe uyarlanır.
Heine'nin yaşadığı Almanya
Heine'nin yaşadığı Almanya bugün bildiğimiz birleşik Almanya değildir. Napolyon Savaşları sonrasında Alman toprakları onlarca prenslikten oluşan Alman Konfederasyonu altında yönetilir. 1815 Viyana Kongresi sonrasında Avusturya Başbakanı Metternich'in öncülüğünde kurulan muhafazakâr düzen, milliyetçi ve liberal düşünceleri baskı altına alır. Özellikle 1819 Karlsbad Kararları ile üniversiteler ve basın sıkı sansür altına alınır. İşte bu siyasal atmosfer, Heine'nin eserlerinin yasaklanmasına ve sonunda Paris'e gitmek zorunda kalmasına yol açar.
Heine’nin Paris yılları
Heine, 1831 yılında Almanya'dan ayrılır ve Paris'e gider. Orada ütopist sosyalistler ile arkadaşlıklar kurar. Heine, yaşamının geri kalan kısmını Paris'te geçirir. Heine, burada Paris’te Allgemeine Zeitung gazetesinin muhabirliğini yaparak geçimini sağlar. Daha sonra makalelerini ‘’Französische Zustände’’ (Fransa’daki Durum) adlı kitabında toplayarak yayınlar.
Heine, 1833 yılında Fransızca ‘’de l’Allemagne’’ (Almanya Üzerine) kitabını yazar. Heine, bu kitapta geleneksel din görüşleri yerine, insanoğlunun günlük ihtiyaçlarına yönelik panteist dini savunur.
Eserleri, 1835’de Alman otoriteleri tarafından her dikta rejiminde olduğu gibi Almanya’da yasaklanır.
Heine’nin hayatına 1836’da ilk kez ciddi olarak bir Fransız kadın girer. Heine, bu kadın ile 1841’de Paris’te evlenir. Kadının adı Crescence Eugenie Mirat’dır. Kadının okuma ve yazması yoktur. Heine, kadının adını fazla egzotik bulduğu için bu adı Mathilde olarak değiştirir. Okuma yazması olmayan karısı, Heine'nin ne kadar önemli bir şair olduğundan bihaberdir ve şairin değerini arkadaşlarına sorar. Mathilde, Dumas'ın eserlerini okumak istediğinden, yine Heine tarafından kendisine okuma-yazma öğretilir. Mathilde kocasının şiirleri için değil de Dumas eserleri için okuma-yazma öğrenmek ister! Belki de bu nedenle Heine, ölmeden önce mirasını karısına bırakır ve karısının tekrar evlenmesine şart koşar. Neden olarak da kendisi için en azından bir adamın üzüleceğini söyler!
Heinrich Heine’nin bu evliliği biraz da Rus yazar Puşkin’in evliliğine benzer. Puşkin, bir baloda Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma. Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur. Uzun çekişmelerden sonra Natalya ile evlenir Puşkin. Natalya evliliği süresince de kayıtsız kalır Puşkin’e. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in tıpkı Heinrich Heine’nin karısı Mathilde gibi.
1840 yılında yarım bırakmış olduğu Ortaçağ’da Yahudilere uygulanan zulmü konu eden ‘’ Bacherach Hahamı’’ kitabını yayınlar.
1840 yılından sonra Heine politik yazılar yazmaya başlar. Bu yazılarında, Prusya ve Bavarya Krallarını ağır şekilde tenkit eder.
Heinrich Heine ve Karl Marx
1843'te Heine ile Karl Marx'ın yolları Paris'te kesişir. Heine, sürgünde yaşayan ve eserlerine büyük hayranlık duyan genç Marx'ın yayımladığı Vorwärts (İleri) gazetesine yazılar yazar. İkili arasındaki ilişki sıradan bir dostluğun ötesine geçerek derin bir entelektüel alışverişe dönüşür. Heine, Marx’tan yaşça çok büyüktür ve o dönemde zaten Avrupa çapında ün kazanmış bir şairdir; ancak genç Marx’ın ekonomi-politik teorileri, Heine’nin şiirsel vizyonunu derinden sarsar ve dönüştürür.
Marx ile tanışmadan önce Heine, adaletsizliği daha çok soyut bir hürriyet ve insan hakları temelinde eleştirirken; Marx’ın tarihsel ve toplumsal çözümlenmeleri sayesinde sınıf bilinciyle tanışır. Sanatçı, sömürüyü ve işçi sınıfının dramını artık sadece bir "gözlemci" olarak değil, sistemin kökten bir eleştirmeni olarak yazmaya başlar. Bu dönüştürücü etkinin Alman edebiyatındaki en somut meyvesi, Heine'nin ünlü "Dokumacılar" (Die schlesischen Weber) şiiri olur. Silezyalı dokumacıların isyanını anlatan bu şiir, Marx’ın tabiriyle "Alman proletaryasının ilk bilinçli başkaldırı çığlığıdır" ve Heine’nin sanatını romantizmin fildişi kulesinden çıkarıp fabrikaların, sokakların tam ortasına indirir.
Bu düşünsel etkileşimin en olgun ürünü ise, Heine'nin Alman politikasını ve toplumsal yapısını yerden yere vurduğu "Deutschland. Ein Wintermärchen" (Almanya. Bir Kış Masalı) (Wilhelm Goldmann Verlag, 1976) adlı epik eseri olur. 1844'te Paris'te kaleme alınan bu eserin her dizesinde Marx ile yapılan gece sohbetlerinin, Prusya militarizmine ve kilise baskısına duyulan ortak öfkenin izleri vardır. Hatta Marx, dostunun bu eserine o kadar değer verir ki, şairin sansür korkusuyla bazı dizeleri yumuşatmasını engeller ve eserin sansürsüz biçimde kendi gazetesinde tefrika edilmesini sağlar.
Bununla birlikte Heine, hiçbir zaman Marx gibi dogmatik veya devrimci bir komünist olmaz; bireysel özgürlüğü ve sanatın bağımsızlığını her şeyin üzerinde tutan liberal-hümanist çizgisini hayatı boyunca korur. Nitekim 1845 yılında Marx’ın Belçika’ya sürgüne gönderilmesiyle bu yakın birliktelik fiziken sona erer. Gelecekte kurulacak olası bir komünist düzende kendi şiirlerinin "bakkal kağıdı yapılmasından" endişe edecek kadar da bağımsız bir estetik kaygı taşımaya devam eder. Ancak Marx ile geçirdiği o birkaç yıl, Heine’yi sadece hüzünlü aşk şarkıları yazan bir romantik olmaktan çıkarmış, modern Alman siyasi şiirinin kurucu babası haline getirmiştir.
Heinrich Heine hakkında
Heine, değerinin farkındadır. Bir şiirinde söyle tanımlar kendisini:
''Ich bin ein deutscher Dichter,
Bekannt im deutschen Land.
Nennt man die besten Namen,
So wird auch der meine genannt.''
''Ben bir Alman şairi
Bütün Almanya’da bilinir
En iyi isimler söylenince
Benimki de öyle söylenir.''
Heine’nin birçok eseri Schumann, Schubert, Mendelssohn, Brahms, Strauss, Carl Orff gibi besteciler tarafından müzik dünyasına kazandırılır.
Heine’nin Loreley (Lorelei) adlı şiiri şarkılar, çeviriler sayesinde dilden dile aktarılır ve bu sayede büyük bir ün kazanır.
Ancak Heine'nin 1851 yılında yayımladığı, "Werke und Briefe in zehn Bänden" (On ciltlik eserleri ve mektupları) adlı külliyatının ikinci cildi olan "Romanzero (Jun Verlag GmbH, 1997) adlı eserinde yer alan "Der Dichter Firdusi" (Şair Firdevsî) şiirini Doğu dünyası dâhil pek kimsecikler bilmez.
Heine'nin Firdevsî'ye yönelmesi de tesadüf değildir. Çünkü Firdevsî de tıpkı Heine gibi iktidarla sorun yaşamış, eserinin karşılığını alamamış ve sanatçının onurunu temsil eden tarihî bir şahsiyet olarak görülmüştür. Heine'nin gözünde Firdevsî, özgür sanatçının sembolüdür.
Heine ‘’Laß die heilgen Parabolen’’ adlı şiirinin son kıtasını şöyle bitirir:
''Also fragen wir beständig,
Bis man uns mit einer Handvoll
Erde endlich stopft die Mäuler -
Aber ist das eine Antwort?''
"Durmaksızın soruyoruz
Ta ki bir avuç toprak
ağzımızı kapatana kadar.
Peki ama bu mudur cevap?"
Bu noktada Heine’nin gençlik yıllarında yazdığı bir kitabı tanıtmak istiyorum:
Almansor: Eine Tragödie
Heinrich Heine, bir eserinde tarihte defalarca kanıtlanmış şu sözünü söyler: "Bu sadece bir başlangıçtı, kitapları yakmış oldukları bu yerde, sonunda insanları da yakacaklar.” (Das war ein Vorspiel nur, dort wo man Bücher verbrennt, verbrennt man auch am Ende Menschen.) Bu söz halen Almanya'da farklı şehirlerde değişik meydanlarda bir anıt yazısı olarak sergilenmektedir. Bunlardan birkaç örneği yazımın sonunda veriyorum.
Bu söz, Heinrich Heine’nin; "Der Rabbi von Bacharach" ve "Atta Troll" eserleri ile beraber bir klasik olarak kabul edilen ve 1821’de yayımlamış olduğu “Almansor: Eine Tragödie” (Jazzybee Verlag, 2012) adlı kitabının 21. sayfasında yer alır. Bu trajedide Heinrich Heine bu sözü oyun kişilerinden birisine büyük bir öngörüyle söyletir. Ne yazık ki Almansor ve trajedi türündeki diğer tiyatro eserleri Türkçeye doğrudan çevrilmemiştir (Ancak ‘’Bacherach Hahamı’’ anlatısı farklı yayınevlerince dilimize kazandırılmıştır)
Heinrich Heine “Almansor: Eine Tragödie” adlı oyununda 1492 yılında Granada’nın İspanya Krallığı tarafından ilhak edilmesini ve sonrasında yaşananları konu eder. Bu ilhak ile Granada halkı din değiştirmeye zorlanır. Kabul etmeyenler de engizisyon eliyle katledilir. Kurtulabilen az sayıda insan dağlara çekilir. Olabilecekleri öngörebilenler de şehir işgal edilip yağmalanmadan çok önce evlerini terk eder… Almansor da şehri çok önceden terk ederek Fas’a gider. Ancak Almansor Fas’ta kaldığı sürece, din değiştirerek Granada’da kalabilen sevgilisi Suleima’yı özler. Bu nedenle Almansor, Suleima’yı bulmak için Granada’ya döner. Oyunun bundan sonrası hazin bir aşk hikâyesidir.
Almansor Granada’ya geldiğinde eski tanıdıkları insanlar kendisine; ülkesine ihanet edenlerden, varlıklarını korumak için işgalcilerle işbirliği yapanlardan, işgalciler safına katılanlardan, yerli halka yapılan baskı, işkence ve katliamlardan bahsederler.
Almansor’a konuşan insanlardan birisi de Almansor’un ailesinin eski yardımcısı Hassan’dır. Hassan, işgalcilere karşı direnmiş ve dağa çıkmıştır. Hassan, Granada'da Müslümanların ve Yahudilerin dini eserlerinin, kütüphanelerinin yakılmasına atfen bu tarihi cümleyi kurar: “Bu sadece bir başlangıçtı, kitapları yakmış oldukları bu yerde, sonunda insanları da yakacaklar.’’ Heine, 15. yüzyıl İspanya’sındaki Engizisyon barbarlığını anlatırken aslında kendi döneminin Prusya sansürünü eleştirmekte, ancak farkında olmadan insanlığın gelecekteki en büyük trajedisine de ayna tutmaktadır.
Heine’nin, eserinde Hassan’a büyük bir öngörüyle bu sözü söyletmesinden 112 yıl sonra, 10 Mayıs 1933 tarihinde Naziler tarafından “Alman edebiyatını arındırma” iddiasıyla, 70 bin kişinin toplanarak seyrettiği Berlin-Opernplatz’ta (Berlin’in Opera Meydanı) yirmi binin üzerinde kitap yakılır. Bunlar arasında ünlü Alman yazarlar Heinrich Mann, Erich Maria Remarque, Joachim Ringelnatz ile birlikte Heinrich Heine’nin de kitapları da vardır. Tabii ki sadece Berlin şehrinde kitaplar yakılmaz. Hemen hemen bütün Alman şehirlerinde kitaplar yakılır.
Naziler ise bu kitapları yaktıktan tam sekiz yıl sonra da insanları da yakmaya başlarlar!
1933'te kitapların yakılması yalnızca kültürel bir sansür hareketi değildi. Aynı zamanda Alman düşünce hayatının farklı seslerden arındırılması anlamına geliyordu. Heine'nin yaklaşık yüz yıl önce dile getirdiği uyarı, Nazi Almanyası'nda ürkütücü biçimde gerçekleşmiş oldu.
Zamanı aşan uyarı
Heine, din değiştirmiştir. Her iki dini de çok iyi tanır. Paris’te Fransız arkadaşlarına dinler konusunda şu kanaatini söyler: "Bütün dinler aynıdır. Bazıları müşterilerinin derilerini kafalarından, bazıları ise ayaklarından başlayarak yüzerler."
Heine, Yahudidir. Ancak Yahudi dünyasında laik kesim Heine’yi Yahudi tarihinde önemli bir sima olarak görürken, din değiştirmesi nedeniyle aşırı dindar Yahudiler kendisini hain olarak görürler.
Heinrich Heine yalnızca büyük bir Alman şairi değildir. Aynı zamanda özgür düşüncenin, ifade hürriyetinin ve insan onurunun savunucularından biridir. Yaşadığı dönemde eserleri yasaklanmış, sürgün edilmiş ve dışlanmış olmasına rağmen bugün Almanca konuşulan dünyanın en büyük edebî şahsiyetleri arasında kabul edilmektedir.
Heine'nin kitapların yakılmasıyla ilgili sözü yalnızca Nazi Almanyası'nı değil, düşüncenin baskı altına alındığı bütün dönemleri hatırlatan evrensel bir uyarıdır. Bu nedenle Heine, bugün yalnızca Alman edebiyatının değil, insanlık düşünce tarihinin de en güçlü seslerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Vefatı
Uzun yıllar süren sürgün, sansür ve entelektüel savaşların ardından Heine, 1848 yılında ağır bir felç geçirir. Şair, yaşamının son sekiz yılını ‘‘yatak-mezar’’ adını verdiği yatağa mahkûm olarak geçirir. Fiziksel olarak tükenmiş olsa da zihni son ana kadar üretmeye devam eder ve en sarsıcı eserlerini bu yatakta verir. Heine, 17 Şubat 1856 tarihinde Paris'te vefat eder ve sade bir törenle Montmartre mezarlığına gömülür.
Ölüm döşeğinde iken; "Tabii ki Tanrı beni affedecektir, bu onun işi." der… Ve ardından ekler: “Düşüncelerim ve borçtan başka hiçbir şeyim yok!”
Unutulmayacak bir söz daha Heinrich Heine'den: "Tutunacak bir dalın olup olmadığını düşmeden göremezsin!"
Uykuları kaçıran gece yarısı düşünceleri
Eserleri 1835 tarihinde Alman otoriteleri tarafından her dikta rejiminde olduğu gibi yasaklandığında her şair gibi kendisi de Almanya için kaygılanır. Heine, 1844 yılında yayınladığı ‘’Nachtgedanken’’ şiirinde şu dizleri kullanır: (Heinrich Heine’nin Paris’de iken yazdığı ve Almanya’ya olan özlemini anlattığı şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum.)
"Denk ich an Deutschland in der nacht,
dann bin ich um den schlaf gebracht"
(Geceleyin Almanya’yı düşündüğümde uykularım kaçıyor.)
Ben de artık son zamanlarda bu dizeleri ufacık bir değişiklikle zihnimde takılmış bir plak gibi şöyle mırıldanıyorum:
"Denk ich an die Türkei in der nacht,
dann bin ich um den schlaf gebracht"
Osman AYDOĞAN
Heinrich Heine'nin "Kitapları yakmış oldukları bu yerde, sonunda insanları da yakacaklar.” (Dort wo man Bücher verbrennt, verbrennt man auch am Ende Menschen) sözü halen Almanya'da farklı şehirlerde değişik meydanlarda bir anıt yazısı olarak sergilenmektedir.
Aşağıdaki anıt yazıt Berlin-Opernplatz’ta (Berlin’in Opera Meydanı) yer alır. Berlin-Opernplatz’ın adı da 31 Ağustos 1947 tarihinde Almanya Sosyal Demokrat İşçi Partisi liderlerinden August Bebel’in anısına Bebelplatz olarak değiştirilir. Bu meydan günümüzde bu adla anılır. Yazıtta: ‘’Bu meydanın ortasında 10 Mayıs 1933 tarihinde Nasyonal Sosyalist öğrenciler, özgür yazarlar, gazeteciler, filozof ve bilim adamlarının yüzlerce eserlerini yaktılar’’ ibaresi yer alır. 

Aşağıdaki anıt yazıt ''Berlin Humboldt Universitesi'' avlusunda yer alır. Anıt yazıtın altında da ''Kitapların yakılması 10 Mayıs 1933'' ibaresi yer alır.
Aşağıdaki anıt yazıt Neustadt şehri Marktplatz'da (Pazar Meydanı) yer alır. Anıt yazıtın altında yine ''Nasyonal Sosyalistler tarafından kitapların yakılması anısına 14 Mayıs 1933'' ibaresi yer alır. 
Aşağıdaki anıt yazıt Braunschweig şehri Schlossplatz (Saray Meydanı)ında yer alır. Anıt yazıtın altında yine ''Bu yerde Nasyonal Sosyalistler tarafından kitaplar yakılmıştır. 10 Mayıs 1933'' ibaresi yer alır. 
Heinrich Heine'nin kitap yakma ile ilgili sözleri ayrıca Kudüs’teki Yad Vaşem müzesinde de sergilenmektedir.
Nachtgedanken
Denk ich an Deutschland in der Nacht,
Dann bin ich um den Schlaf gebracht,
Ich kann nicht mehr die Augen schließen,
Und meine heißen Tränen fließen.
Die Jahre kommen und vergehn!
Seit ich die Mutter nicht gesehn,
Zwölf Jahre sind schon hingegangen;
Es wächst mein Sehnen und Verlangen.
Mein Sehnen und Verlangen wächst.
Die alte Frau hat mich behext,
Ich denke immer an die alte,
Die alte Frau, die Gott erhalte!
Die alte Frau hat mich so lieb,
Und in den Briefen, die sie schrieb,
Seh ich, wie ihre Hand gezittert,
Wie tief das Mutterherz erschüttert.
Die Mutter liegt mir stets im Sinn.
Zwölf lange Jahre flossen hin,
Zwölf lange Jahre sind verflossen,
Seit ich sie nicht ans Herz geschlossen.
Deutschland hat ewigen Bestand,
Es ist ein kerngesundes Land,
Mit seinen Eichen, seinen Linden,
Werd ich es immer wiederfinden.
Nach Deutschland lechzt ich nicht so sehr,
Wenn nicht die Mutter dorten wär;
Das Vaterland wird nie verderben,
Jedoch die alte Frau kann sterben.
Seit ich das Land verlassen hab,
So viele sanken dort ins Grab,
Die ich geliebt - wenn ich sie zähle,
So will verbluten meine Seele.
Und zählen muß ich - Mit der Zahl
Schwillt immer höher meine Qual,
Mir ist, als wälzten sich die Leichen,
Auf meine Brust - Gottlob! sie weichen!
Gottlob! durch meine Fenster bricht
Französisch heitres Tageslicht;
Es kommt mein Weib, schön wie der Morgen,
Und lächelt fort die deutschen Sorgen.
Heinrich Heine